ANGLO-SAKSON AHLAKI
Anglo-Sakson ahlakı nedir? Dahası bir Anglo-Sakson ahlakından söz edebilir miyiz? Anglo-Sakson dediğimizde ağırlıklı olarak Kuzey Atlantiğin her iki yakasındaki insanları (Birleşik Devletler ve Birleşik Krallık) anlıyoruz ki, bu insanlar son otuz yılı mutlak hegemonya şeklinde olmak üzere, son iki yüzyıldır gitgide ivmelenen bir şekilde dünyaya egemen olan insanlardır. Güzel. Peki “ahlak” denilince ne anlıyoruz? Bireylerin birbirleriyle olan ilişkilerini düzenleyen değerler toplamına ahlak diyoruz. Ahlak kavramına çok benzer bir tanım da “hukuk” tanımı; bireyler arasındaki ilişkileri düzenleyen yazılı kuralların (yasaların) bütününe hukuk diyoruz. Peki ya “adalet”? Adalet bireylerin yasalar ve fırsatlar önünde eşit olmasıdır. İşte bu kavramsal ilişkiler nedeniyle Yusuf Samim Lütfü'nün ahlak tanımı en kısa (belki de en isabetli!) ahlak tanımıdır: Ahlaklı olmak adil (adaletli) olmaktır!
Ahlakın bu şekilde tanımlanmasından anladığımız kadarı ile ahlak toplumsal bir olgu; biz bireyin ahlakından söz ettiğimizde dahi, bireyin kendi dışındakilerle (başka insanlar, başka canlılar ve çevre ile) olan ilişkilerini belirleyen değerlerden söz ediyoruz. Her etnisitenin, her inancın, her toplumun ve her iktidarın (her hegemonyanın) kendine özgü değerleri olabileceği göz önünde bulundurulursa her etnisitenin, her inancın, her toplumun ve her iktidarın özgün bir ahlakından söz edebiliriz. Zaten günümüz “post-modernitesi”nde sözde bir çoğulculuk ve özgürlükçülük adına yapılan da bu; değerlerin zamanla ve mekanla değişebileceği, buna bağlı olarak ahlakın da değişebileceği öne sürülüyor. Post-modernite işi daha da ilerilere götürerek her bireyin kendi doğrusu olduğunu, bu nedenle herkes için olacak değerlerden bahsedilemeyeceğini, yani “evrensel” bir ahlaktan söz edilemeyeceğini öne sürüyor. Anneannelerimiz zamanında ayıp sayılan sokakta öpüşme eyleminin günümüzde normal karşılanması ya da, Danimarka'da normal karşılanan aynı eylemin İran'da yasaklanması değerlerin zamanla ve mekanla değişebilirliğinin en güzel kanıtları. Peki ama gerçekten insanlar için zamanla ve mekanla değişmeyen, “evrensel” değerler de yok mu? Söz gelimi On Emir'den bu yana yasaklanmış olan hırsızlık! Günümüze kadar hırsızlığı açıktan olumlayan bir toplum, bir iktidar biliyor musunuz? Yoksa mekanla ve zamanla değişmeyen, tüm insanlık için olan (evrensel) değerler de mi var? Sanırım yavaş yavaş işin püf noktasına geliyoruz!
Sömürü konusuna gelmek istiyorum; emek hırsızlığı olarak, hırsızlığın bir çeşidi olan sömürüye. Eski çağların ilkel (feodal) toplumlarının çoğunda köleliğin ve sömürünün iktidarlarca korunduğunu biliyoruz. Aklın ve bilimin öncülüğü olarak tanımladığımız “Aydınlanma” hareketi sonrasında oluşan modern toplumlarda, “Aydınlanma” ve “modernite” etkisiyle sömürü karşıtlığının sistematize hale geldiğini ve Aydınlanmış, modern insanların bir çeşit emek hırsızlığı olan sömürüyü “ayıp” saydıklarını biliyoruz. Zurnanın zırt dediği yere geliyoruz!
Britanya Kraliyet donanmasının Hollanda Kraliyet donanmasını bozguna uğratması (18.yy ikinci yarısı) ile başlayan ve Waterloo'da Napoleon'a ayar verilmesi (19.yy başı) ile devam eden süreçlerle “efendi” konumuna gelen doğu yakası Anglo-Saksonlar'ı, I. ve II. Cihan Harpleri sonrasında iktidarlarını Atlantiğin batı yakasındaki Anglo-Saksonlar'a devretmişlerdir. Bu aslında “krallıkların” yerini “ulus devletlerin” aldığı zamanın ruhuna uygun bir değişimdir, Birleşik Krallığın yerine Birleşik Devletler başat güç olmuştur. Bununla birlikte değerler açısından Kuzey Atlantiğin batı yakası ile doğu yakası arasında bir farklılık yoktur. Bu Manş denizinin iki yakası için dahi öne süremeyeceğiniz bir iddiadır. Son otuz yıldır mutlak hegemonya olarak dayatılan Anglo-Sakson değerlerine göre sömürü doğada hep varolan ve halli mümkün olmayan “doğal” bir olgudur!
Demek ki, bir iktidar olarak Anglo-Saksonlardan ve değerlerinden, dolayısı ile Anglo-Sakson ahlakından söz edebiliyoruz. Küreselleşme adı altında bu değerlerin evrenselleştirilmeye çalışıldığını da biliyoruz. Sömürü konusunda “naturalist” bir yaklaşımla sömürünün “doğal” bir olgu olduğunu ve güçsüzlerin sadece “et” olduklarını öne süren bu anlayış, efendi/uşak ilişkisinin de vazgeçilmez olduğunu, önemli olanın uşağın memnuniyeti olduğunu savunur. Anglo-Sakson ahlakının temel belirleyenleri olan ve günümüz post-modern (siz bunu akıl ve bilim karşıtlığı olarak da okuyabilirsiniz) ortamında yaygınlaştırılmaya çalışılan bu değerler, modernite çağında (kabaca 18.yy sonlarından 20.yy sonlarına kadar) egemen olan ve ağırlıklı olarak Kıta Avrupası değerlerinin belirleyici olduğu Aydınlanma değerlerinin tam zıddıdır. Zaten Britanyalıların Aydınlanma'dan anladıkları da, aklın bilimin önceliğinden daha çok siyaseten parlamentonun kiliseye üstünlük sağlamasıdır. İngiliz Aydınlanması'nın başlangıcı kabul edilen “Portakal Kral”ın yaptığı reform bunun kanıtıdır (17.yy sonu III.William). Tabii ki, bu dönemde Kıta Avrupası'nda olduğu gibi Ada Avrupası'nda da, dinsel dogmatizme ve hurafelere karşı bilimin üstünlüğü defaatle ve pek çok düşünür tarafından savunulmuşsa da, Britanyalıların “akılcılığa” karşı olan mesafeli tutumlarında bir değişiklik olmamıştır. Anglo-Saksonlar için insan aklı her zaman aldanabilir ve aldatılabilir, bu nedenle ahlakımızın belirleyicisi olan, özgür seçimlerimizi aklımızla değil tutkularımızla yaparız. Büyük Hume'ın ifadesi ile “Aklımız sadece tutkularımızın bir kölesidir”! Günümüzün egemeni olan finans kapitalin, neo-liberal ideologları tarafından yaşam tarzı olarak dayatılan ve özünde akıl ve bilim karşıtlığı olan post-modernitenin Anglo-Sakson egemenliğinde bu denli yaygınlaşması tesadüf değildir.
Modern çağın Aydınlanma ahlakının tam zıddı olan, sömürüyü halli asla mümkün olmayan (ve buna gerek de olmayan) “doğal” bir olgu olarak gören, efendi/uşak ilişkisini vazgeçilmez olarak kabul eden ve de günümüz post-modernitesinde küreselleştirilmeye çalışılan Anglo-Sakson ahlakının arkeolojisini yapacak olursak; ilk katmanda karşımıza Yeni Kıta pragmatizmi (uygulayıcılığı) çıkar; yani bir şey uygulanabiliyorsa iyidir. Ben anlama kolaylığı açısından “çıkarcılık” demeyi seviyorum zira bir şeyin uygulanabilmesi, karşılıklı çıkarlara uygun olması ile alakalıdır. Pragmatizm'de “uzlaşma” kilit kelimedir, karşılıklı çıkarların uzlaşısında bilinen en etkili madde paradır! Kazımıza devamla pragmatizmin üstünde vücut bulduğu katman Ada Avrupası'nın faydacılığıdır (yararcılık). Bentham tarafından “en çok insanın en çok mutluluğu” olarak tanımlanan, “çoğunlukçu (majority)” bu anlayış sonradan “çoğulcu (plurality)” Mill tarafından rehabilite edilmişse de, her ikisi de “neticeci”dirler, yani eylemlerin doğruluğunu amacı değil, neticesi belirler.
Son otuz yıllık mutlak hegemonya döneminde yaşamış her fani gibi evinizde, okullarınızda, her Allah'ın günü medyada yoğun bir Anglo-Sakson güzellemesi ile yetişmiş olabilirsiniz ve okuduklarınız size pek garip gelebilir. Kafa karışıklığından kurtulmak ve gerçeklere ulaşmak için yapmanız gereken tek şey “Aklınızı kullanmaya cüret etmenizdir”!
Bugün “aklın ve vicdanın” yerini “yararın ve çıkarın” aldığı, sömürünün ahlaksızlık kabul edilmediği, doğal kaynakların ve servetin hakça paylaşılmadığı, adaletsiz bir dünyada yaşıyorsak sebebi Anglo-Sakson ahlak(sızlığ)ıdır.