KAYIRMACILIK VE SİYASAL İSLAM
1876 yılında tahta yeni çıkan Sultan II.Abdülhamid iktidarını borçlu olduğu Jöntürkler'in dayatması ile Meşrutiyeti ilan etti ve ilk Anayasa (Kanun-i Esasi) hazırlandı. Buna göre padişah yetkilerinin az bir kısmını meclis ile paylaşacaktı. Meclis de “ayan” ve “mebusan” olmak üzere iki kısımdı. Ayan üyelerini Sultan, mebusları ise halk seçecekti. Bu sembolik de olsa halk iradesinin yönetime yansıması olgusunu Türklerin demokrasi macerasının başlangıcı kabul edebiliriz. 143 yıldır neticeye bir türlü ulaşamadığımız demokratikleşme maceramızda, 23 Haziran 2019 tarihinde çok ama çok önemli bir virajı döndük. 21.yy başında seçimle iktidara gelen Siyasal İslam, büyük ve dürüst tarihçi Sinan Meydan'ın “Yüzyılın Kitabı” adlı eserinde belirttiği gibi, 16 Nisan 2017 referandumu ile 1876 Kanun-i Esasi'sini örnek alarak tıpkı Sultan II.Abdülhamit gibi yetkileri tek bir kişide toplamış, hatta ondan da geri giderek başbakanlığı (sadrazamlığı) da kaldırmıştı. Yaklaşık bir yıllık ucube (dünyada eşi benzeri olmayan) bir başkanlık sistemi sonrası yapılan ve devlet olanaklarının iktidar lehine sınırsızca kullanıldığı yerel seçimlerde halk birçok büyük ille birlikte İstanbul Belediyesi'ni de iktidardan alıp muhalefete verdi (31.03.2019). Bunu hazmedemeyen iktidar akla, mantığa ve vicdanlara sığmayan bir adaletsizlik örneği vererek, eline geçirdiği YSK (Yülsek Seçim Kurulu) aracılığı ile İstanbul'da seçimleri tekrarlattı. Gene iktidar olanakları fütursuzca kullanıldı, baskılar, korkutmalar, tehditler yapıldı, yalan ve iftiralar havalarda uçuştu ama sonuçta Türk halkı ezici bir çoğunlukla tavrını tek adamlıktan değil halk iradesinden (demokrasiden) yana koydu (23.06.2019). Kutlu olsun!
Esasında 150 yıla yaklaşan demokratikleşme maceramızda çok badireler atlattık ama 21.yy başlarında dünyada esen neo-liberal ve post-modern rüzgarlar ile yelkenlerini şişirerek iktidara gelen ve özünde laiklik karşıtı olması nedeniyle anti-demokratik olan Siyasal İslam'ın iktidarı bir ilkti. Dini, bir inanç olmanın ötesinde günlük yaşamın ve yönetim şeklinin bir belirleyicisi olarak da gören ve bu dünyevi alanlara müdahalesi nedeniyle tümüyle anti-demokratik olan Siyasal İslam, CIA (Amerikan Merkezi Haberalma Teşkilatı) destekli “Müslüman Kardeşler”in taktikleriyle, sosyal yardımlarla desteğini aldığı kitlelerin oylarıyla ve gene CIA'nın Türkiye Operasyonlarının kod adı olan Cemaat (FETÖ)'in yardımı ile iktidara geldi. CIA'nın Siyasal İslamcılar ile uzlaşamadığı nokta dinin yönetim şeklinin de belirleyicisi olması idi. CIA bunu kendi kapitalist sistemi ve liberal demokrasisi için bir tehdit olarak algıladığından, dini sadece inancın ve günlük yaşamın belirleyicisi olarak gördüğü “ılımlı İslam”ı icat etmişti. Bunun büyük bir aldatmaca olduğu 15 Temmuz 2016'da ortaya çıktı. Çıktı ama CIA darbesini püskürten Türk halkı, yönetim şeklini kendi inancına göre belirleyen (21.yy'da tüm yetkileri tek adamda toplayan, her şeye karar veren bir tür halife-sultan!) anti-demokratik bir anlayışla başbaşa kaldı.
Bir geçiş yolu, bir kavşak olması nedeniyle kültürlerin harman olduğu ve bu nedenle kültürel dayatmanın asla ama asla başarılı olamayacağı, sadece ve sadece kan ve gözyaşına neden olacağı bu coğrafya (Anadolu) tabii ki, dinsel dayatmacılığa (teokratik totaliterizm) da isyan edecekti. Osmanlı'daki Celali İsyanları, öncesinde Selçuklu'daki Babai İsyanları ve onun öncesinde de Bizans'taki İkonoklast hareketi söylediklerimin ilk anda akla gelen kanıtlarındandır. Bu topraklarda hangi kutsal amaç öne sürülerek yapılırsa yapılsın, dinsel dayatmacılığın başarılı olabileceğini ummak tam bir tarih ve had bilmezliktir.
21.yy başında her türlü akıl dışılığın (irrasyonalite), her türlü çirkinliğin ve her türlü kabalığın “özgürlük” kapsamında değerlendirildiği neo-liberalizm (yeni özgürlükçük) ve post-modernite (akıl ve bilim karşıtlığı) ortamında, bir toplumsal hastalık olan kayırmacılıktan (nepotizm) “illallah” diyen Türk milleti çareyi hiç denemediği Siyasal İslam'da aradı!
Değil mi ki iktidarı talep edenler “Müslüman”dılar demek ki Allah'tan ve haramdan korkarlardı, kul hakkı yemezlerdi! Bir kez de bunları (Siyasal İslamcıları) denemekte ne sakınca olabilirdi ki? Üstelik bir “Müslüman Kardeşler” klasiği olan sosyal yardımlar ekmek kadayıfının üstündeki kaymak gibiydi. Gel gelelim 17 yıllık mutlak iktidarında Siyasal İslamcılar, Türk toplumunun toplumsal hastalığı olan “kayırmacılık (nepotizm)” hastalığına derman olmak şöyle dursun, kayırmacılığa, liyakatsızlığa ve kul hakkı yemeye tavan yaptırdılar. Zira Siyasal İslamcılar dini bir çeşit AKlama aracı olarak görüyorlardı; Allah'a şirk koşma dışında tüm günahlar bir şekilde affedilebilirdi! Politika da ülke kaynaklarının daha iyi kullanımı mücadelesi olmaktan çıktı, ülke kaynaklarının yandaşlara dağıtılması (talan) mücadelesine dönüştü. Fütursuzca, pervasızca ve yüce bir amaca hizmet etmenin gönül rahatlığı ile kayırmacılık yaptılar, kendileri gibi olmayanları dışladılar.
Kayırmacılık bu toprakların toplumsal hastalığıdır. Selçuklu da, Osmanlı da bu kayırmacılıktan batmıştır. Bu sadece Siyasal İslamcılar'ın değil kim iktidar olursa olsun onun sorunudur. Bakın bizim asıl sorunumuz: Bu coğrafyada kimse “kayırmacılık olmasın” dememektedir. Tüm kavga kayırmanın kendimize yapılması içindir. Doğrusu; “Kayırmacılık olmasın. Adil (olabildiğince) kurallar olsun ve bu kurallar hepimiz için olsun ve bu kurallar karşısında hepimiz eşit olalım.” diyebilmektir. Var olabilmemizin ve barış içinde, refah içinde birarada yaşayabilmemizin yegane temeli budur. Kuralların kaynağını dinden, dinsel metinlerden değil, insanların tartışmalarından alması (yani dünyevi olması) yani laiklik bu işin olmazsa olmazıdır. Aksi dinsel dayatmacılıktır ki, sonu kan ve gözyaşıdır, refah değildir. Aldıkları eğitim ve kişisel doğruları ne olursa olsun insanlar akıllarını kullanmak ve değerlerini sorgulamak zorundadırlar, başka bir esenlik ve biraradalık reçetesi yoktur.
Atatürk'ün tam bağımsız, laik-demokratik Cumhuriyet modelinin Müslüman alemine örnek oluşturmasından çok korkan Anglo-Saksonların, gizli servisleri (MI6 ve CIA) aracılığı ile Türkiye Cumhuriyeti'ne tepki olarak oluşturdukları “Müslüman Kardeşler” örgütü (Mısır 1928) ve onların Siyasal İslam hayali, Mursi'si, El Beşir'i ile artık müflis bir ideolojidir. Atatürk Batı'nın laikliğini ve demokrasisini alırken, Batı yayılmacılığına (emperyalizmine) karşı savaşmış bir kişidir. Laiklik ve demokrasi dinsizlik olsun diye değil, Batılı karşısında uşak olmamak, onunla eşit, onun gibi olabilmek için alınmıştır. Laik bir toplumda dini inançları yerine getirmenin önünde hiçbir engel yoktur, laiklik inanç alanına hiç karışmazken günlük yaşamın ve yönetim şeklinin, yani dünyevi işlerin dini esasalara göre düzenlenmesine karşı çıkar. Yani laiklik bir inanç olarak kabul ettiği dinin, bir ideoloji ve bir yönetim tarzı olmasına karşı çıkar. Osmanlı'nın kurtuluşu için öne sürülen “Üç Tarz-ı Siyaset”ten biri olan Pan İslamizm'in (İslam Birliği) İslamcılarının, İslam reformistlerinin torunları gerçeklerle yüzleşmek zorundalar. Pan İslamizm Osmanlı'yı kurtaramadı ama Kemalizm Türkler'in bekasını sağladı. Ailenizden, hocalarınızdan, şeyhinizden, pirinizden, gavsınızdan ne duymuş olursanız olun, gerçekleri bilmek ve sorgulamak zorundasınız. Aklınızı kullanmak zorundasınız. Aklınızı kullanmaya cüret edin!
Yusuf Samim Lütfü
(25.06.2019)