ÇÖPLÜKTEKİ ELMAS YÜZÜK
60 yaşın olgunluğuyla ve ortalamadan biraz fazla etik okumuş biri olarak bir sırrımı sizinle paylaşmak isterim! Bir gizemi içinde barındırdığından her sır değerlidir ancak bu gizem ne kadar çok kişi tarafından bilinmiyorsa, yani ne kadar gizemli ise o kadar daha değerlidir. Bu sırrın dışsal değeri, bir de içeriği var. Sırrın içeriği ne kadar çok insanı ilgilendiriyorsa sırrın değeri de o kadar fazla demektir.
Bilmem ki nasıl anlatsam, nasıl, nasıl size sırrımı?
Şehrin kenar mahallelerinin de kenarında büyük bir çöplük düşünün. Gaita, kan, sümük, sidik, meni, irin, adet kanı, kimyasal, aklınıza ne gelirse, her türlü pislikle bulaşık tonlarca atık, tonlarca kullanım değerini yitirmiş eski eşya üst üste yığılmış, tahtadan, plastikten, metalden, kağıttan ve bezden dağlar, tepeler oluşturmuş. İçlerindeki organik maddelerin çürümesi ve kokuşması ile oluşan kötü kokulu dumanlar nedeniyle bazı tepeler yanardağ görünümünde ve ortalıkta dayanılmaz bir koku var. İşte böyle bir ortamda her nasılsa oraya düşmüş kadife muhafazası içinde bir elmas yüzük düşünün! Pembemsi sarı halkanın üzerinde kocaman yuvarlak muhteşem bir elmas. Onu yapan azınlık ustadan, onu takan zarif parmaklara kadar, tanıklık ettiği tüm yaşamlardan sayfalarca roman, öykü çıkabilecek muhteşem bir takı. Ama çöplükte! Her nasılsa hiç olmaması gereken bu lanet yerde! Ve kimselerin haberi yok. Pis kokulu bir çöplükte olması ve kimselerin ondan haberdar olmaması tabii ki onun değerini azaltmıyor. Ne zaman, kimin tarafından bulunursa bulunsun onun değeri ortaya çıkacak. İçinde bulunduğu zaman ve mekan nedeniyle şu an kimsenin ondan haberi yok fakat o muhteşem bir elmas yüzük. Bulunsa da, bulunmasa da!
İşte benim sırrım da böyle bir sır: Bunca yaşanmışlık, bunca okumuşluk, bunca deneyim, bunca birikim sonucu size itiraf etmek zorundayım ki, insan doğası hep aynı ve hiç değişmiyor!
Tarihsel süreç içindeki tüm “ilerlemeci” görüşlerin iddia ettiklerinin aksine insan doğası hemen hiç değişmiyor! Hep aynı bencillik, hep aynı çıkarcılık ve neticede hep aynı yanlış hedeflerin peşine takılma! Bunun en büyük kanıtı 2 400 yıl önce Sokratesin, 1 900 yıl önce M.A.Aurelius'un, 800 yıl önce M.Celaleddin'in, 500 yıl önce Shakespeare'in, 300 yıl önce I.Kant'ın söyledikleri sözlerin bugün hala güncelliğini koruyor olması. Peki, insan tabiatı değişmiyorsa “değişmeyen tek şeyin değişim olduğu” şu dünyada ne değişiyor? Değişen bilim ve teknoloji! Yani insan her geçen gün doğanın gizemlerini biraz daha ortaya çıkarıyor ve bu yolla her geçen gün biraz daha ona egemen oluyor. Fakat insan doğası için aynı gelişim söz konusu değil, hep aynı bencillik, hep aynı çıkarcılık ve neticede hep yanlış mutluluk reçetelerinin peşine takılma. Akıl sahibi sonlu varlıklar olarak biz insanların (en azından çoğunluğumuzun) doğası hiç değişmiyor.
Tarihsel süreç içinde belki eğitimle K.Marks'ın tanımladığı anlamda yönetici sınıfın ahlakında bir iyileşme (Platonun filozofların kral olması diye dile getirdiği şey) umabilirsek de, F.Nietzsche'nin tanımladığı anlamda bir üst-insan (ubermench) hayalinin gerçekleşmesinin mümkün olmadığını söyleyebilirim. Zira insanın “hayatı olumlama” ve “ebedi dönüş” çerçevesi içinde kendini sonsuza dek yineleyerek kötülüklerden arınması ve üst-insana ulaşması tarihsel pratikle doğrulanmamış bir ham hayaldir. Her ikisi de nesnel aklın (ve nesnel akılla ilintili tanrı, vicdan gibi kavramların) katili olan ve her ikisi de doğalcı (doğa yasalarına tabi olmayan nesnel akıl, tanrı gibi metafizik kavramları reddeden maddeci anlayış) olan bu iki düşünür 19.yy boyunca “kötümserliğin filozofu” olarak bilinen A.Schopenhauer ve “Varoluşçuluğun öncülü” olarak kabul edilen S.Kierkegaard ile birlikte Aydınlanma'nın akılcılığına ve (Marks hariç) bilimselliğine saldırarak günümüzde post-moderniteye varan yolun taşlarını döşemişlerdir.
Aydınlanma dediğimiz zaman 18.yy Kıta Avrupası'nda din taassubuna karşı tepki olarak ortaya çıkan “aklın ve bilimin öncülüğü” hareketini anlıyoruz. Fransa'da önceleri J.J.Rousseau'nun da içinde olduğu “Ansiklopedistler”le başlayan Aydınlanma, yani aklın ve bilimin öncülüğünün (rehberliğinin) savunusu en üst noktasına I.Kant ile ulaşmıştır. I. Kant “Aydınlanmanın en büyük filozofu” olarak bilinir. Bana sorarsanız da, I. Kant felsefede bir zirvedir ve ne yazık ki, ondan sonrası ezici çoğunlukla zırvadır. “Zırvadır”ı bir hakaret olarak değil “akıl karşıtı” anlamında kullanıyorum. Neden böyledir?
19.yy Sanayi Devrimi sonrası sanayi (endüstri) toplumu ile onun yaşam tarzı olarak ortaya çıkan “Modernite” iki ayak üzerinde vücut bulmuştur: 1) aklın ve bilimin öncülüğünün savunması olarak “Aydınlanma” ve 2) insana ve onun aklına olan sonsuz (ve sınırsız) güvenin bir ifadesi olarak “Hümanizma”! Demek ki, Modernite dediğimizde Aydınlanma ile beraber Hümanizma'yı anlıyoruz. Kişisel görüşüm odur ki, insan (akıl sahibi de olsa) sonsuzca güvenilebilecek bir şey değildir. Yani yaşamım boyunca hep bir “insancıl” (insan sever) olmama rağmen, hiçbir zaman “insancı” (hümanist) olmadım. Zira insancılık (hümanizma) insanı herşeyin merkezine koyan ve dolayısı ile her şeyin insan için olduğunu savlayan insanmerkezci (antroposentrik) görüşe yol açan, bence hatalı bir görüştür, modernitenin zayıf karnıdır. Bununla birlikte 19.yy sonlarında K.Marks, F.Nietzsche, A.Comte, H.Bergson ile başlayan “akıl karşıtlığı”, 20.yy'da Cihan Harpleri'nin faturasını akılcılığa çıkaran Frankfurt Okulu'nun eleştirilerinden de cesaret alarak aklın yerine varoluşu, sezgiyi, dili, duyguları vs geçirerek günümüzün akılcılık ve bilimsellik karşıtı post-modernitesine ulaşmıştır. Tabii bu süreçte 2 Büyük Savaş'ın muzafferleri olan Anglo-Saksonlar'ın insan aklını aldanabilir ve güvenilmez bulmalarının önemli rolü olmuştur.
20.yy boyunca insanlar yok analitik etik, yok eleştirel etik diye saçmalayarak insanlığın Sokrates'ten, Aristo'dan, M.A.Aurelius'tan, Rousseau'ya ve Kant'a uzanan muhteşem akılcı etik birikimini yıkabilmek için akılsızca uğraşmışlardır. “Modernitenin krizini anlamak” adına modernitenin hatası olan Humanizma'ya değil, aklın ve bilimin öncülüğüne (Aydınlanma'ya) saldırmışlardır. Bu akıl karşıtı çabalar hegemon güç olan Anglo-Saksonlarca daima teşvik edilmiş ve günümüz post-modernitesine (akıl ve bilimsellik karşıtlığına) ulaşılmıştır. İşte bu yüzden Aydınlanma bir zirve, ondan sonrası zırvadır!
Akıl sahibi sonlu varlık olarak tanımladığımız insanın bencil ve çıkarcı doğası nerdeyse hemen hiç değişmiyor ve bunu fırsata çeviren kapitalizmin (parayataparlık) aldatıcılığında insanlar hep yanlış mutluluk reçetelerinin peşinden koşuyorlar. Platon'un ifadesi ile, insanların çoğu gerçek çıkarları yerine sözde çıkarlarının peşinden koşuyor. İnsanın gerçek çıkarlarının ve gerçek mutluluğunun peşinden gidebilmesi için aklını kullanmaya cüret etmesi gerekiyor. İşte tam da bu nedenle günümüze egemen olan akıl karşıtları “ilerleme/değişim” bahaneleri ile akıl sahibi insanı akılsızlaştırmaya çalışıyorlar. Her geçen gün entelektüel fonksiyonlar daha çok yüksek teknolojiye devrediliyor, gazete-kitap okuyan insan sayısı azalıyor, neredeyse ezberinde bir şiir olan bir genç yok! Yüce Sokrates “Sorgulanmayan hayat yaşamaya değmez” demişti, bugünün sorgulamayan, “trendlere” göre hareket eden, ancak haplarla ilişkiye girebilen ve ancak haplarla mutlu olan insan sürüleri ve onların çöp yığınları ile dolu asfalt-beton uygarlığı “ilerleme” olabilir mi?
Aklınıza sahip çıkın, bencil ve çıkarcı doğanızın sizi yanlış hedeflere yöneltmesine karşı sizi koruyacak yegane güç aklınızdır. Asla unutmayın, siz doğal değil akıllı bir varlıksınız.
Yusuf Samim Lütfü
(yusufsamimlutfu.wordpress.com)
25.05.2019