AYDINLANAMAMA
18.yy Aydınlanması ışığının en fazla hissedildiği 19.yy, Sanayi Devrimi ile birlikte, insanlığın büyük bir sıçrama yaptığı muhteşem 20.yüzyıla zemin hazırlamış ve süreç 20. yüzyılın sonunda Bilişim Devrimi ile neticelenmiştir. İşte aklın ve bilimin rehberliğinin hala revaçta olduğu 20.yy ortalarında, Cambridge Üniversitesi İngiliz Edebiyatı hocası F.R.Leavis, hem bir bilim adamı hem de başarılı bir romancı olarak tanınan C.P.Snow'un “İki Kültür” tezini eleştiriyordu. Tartışmanın konusu kabaca bilim adamının (scientist) mı, yoksa sanatçının (artist) mı daha yararlı olduğu idi. Aydınlanma'nın bilimi hayatta en önemli yol gösterici yapmasının tartışılması demek olan bu tartışmanın kökeni daha gerilere gidiyordu. Viktorya İngilteresi'nin ünlü edebiyatçısı M.Arnold 1882 yılında Rede Konferansı'nda “Edebiyat ve Bilim” adlı sunusunda, dönemin ünlü bilim adamlarından, anatomist T.H.Huxley'in bilimsel eğitimi yüceltip klasik eğitimi aşağılamasına şiddetle karşı çıkarak, “eğitimli” bir insan yetiştirebilmek için doğa bilimlerinin yeterli olamayacağını savunuyordu. Aslında tartışmanın temeli yararcı Bentham ile romantik Coleridge'e kadar uzanıyordu. Aydınlanma ışığının en kuvvetli hissedildiği Viktorya Çağı'nda bilimin yol göstericiliği ve bilimsel eğitimin yeterliliği tartışılıyordu!
Ellerini ovuşturmaya başlayan Siyasal İslamcı zevatın heveslerini kursaklarında bırakmak istemesem de, bu tartışmayı olanaklı kılan tek şey, İngiltere'nin yaklaşık iki asır önce Aydınlanma sürecine girmiş olmasıydı. 1688 yılında İngiliz karısı II.Mary ile birlikte Hollanda'dan gelen “Portakal Kral” III.William tahta çıktıktan sonra görkemli bir devrime imza atarak İngiltere'yi Avrupa'nın en özgürlükçü ve serbest ülkesi haline getirmişti. Bu devrim ile İngiliz Kilisesi, dini tapınma ve eğitim üzerindeki tekelini ve basın üzerindeki kontrolünü tümüyle kaybetmişti. Demem o ki, aklın ve bilimin öncülüğü anlamına gelen Aydınlanma dahil, her şey tartışılabilir ancak tartışılabilirliğin yegane şartı özgür tartışma ortamıdır ki, bunun da olmazsa olmazı laik (dinin inanç alanı ile sınırlı olduğu) ve dünyevi (seküler) bir alandır. Dinin bir inanç olmaktan çıkıp, siyasetin, hukukun ve günlük hayatın bir belirleyicisi olduğu hiçbir ortamda özgür tartışma mümkün değildir.
Çizgisel (lineer) ilerlemeci tarih anlayışını benimsemesem de “ilerleme” fikrine inanırım. Tarihsel süreçte insanlığın ilerlediği bence de doğrudur, ben yalnızca bunun çizgisel değil, helezoni olduğunu inanırım. Anlatayım! En yakınınızdaki, en ucuz tükenmez kaleminizin içindeki helezoni yayı çıkarın. 45 derece açıyla (açının bir önemi yok 0 ile 90'ın ortası olduğundan seçildi, olsa olsa gelişim hızı ile orantılı olabilir!) yukarı doğru hafif gerin. Alt uç A, üst uç B noktası olsun. Şimdi ortalardaki helezonlardan birinin inen kolunun başlangıcında bir nokta x, bunu devamla çıkan kolun başlangıcındaki bir nokta y ve üç-beş helezon sonrası inen bir kolun başlangıcındaki noktada z noktası olsun. Apsis'e göre B noktası, A'nın ilerisindedir ve üstündedir ; yani insanlık ilerliyordur. Ancak daha ileri konumlu olan y noktası, daha gerideki x noktasından daha aşağıdadır; yani ilerleme çizgisel değildir, insanlık zaman zaman gerileyebilir. Bununla beraber z noktası daha gerideki x ve y noktalarından daha üsttedir; yani iniş-çıkışlarla da olsa insanlık ilerliyordur.
Aklın ve bilimin rehber edilmesi anlamında Aydınlanma, Avrupa'da Rönesans ve Reform süreçleri sonunda, o zamana kadar rehber olarak kabul edilip sayısız felakete yol açan dinin rehberliğine bir isyan olarak ortaya çıkmıştır.
Aydınlanma'nın esası I.Kant'ın “Aklını kullanmaya cüret et!” sözüdür. İnsanlık ilerleme adına ne yaptıysa, bilimde, teknolojide, sanatta, ekonomide, her kazanımı aklını özgürce kullanarak yaptı. İşte laiklik dediğimiz; dini yaradan ile insan arasında bir inanç olarak kabul edip yalnız ruhani alanda tutarak, dünyevi alana karıştırmamayı da, nice bedel ödedikten sonra gene özgür aklını kullanmaya cüret ederek buldu. Gel gör ki, dini hep kendi kişisel çıkarları ve iktidarları için bir araç olarak kullanmayı alışkanlık haline getirmiş, kötü ahlaklı sömürgenler tarihsel süreçte her zaman insanın aklını özgürce kullanmasına karşı çıktılar, bu bağlamda hep Aydınlanma karşıtı oldular. Günahtır, yasaktır diye insanın aklını özgürce kullanmasına, sorgulamasına karşı çıkanların yönetimde oldukları topluluklara bir bakın! İçlerinde bir tane kalkınmış, ilerlemiş bir yönetim var mı, dahası bir tane insanlarının çoğunluğunu mutlu edebilen bir yönetim var mı?
Bugün insanlık ne yazık ki y noktasındadır. İngiltere artık Aydınlanma ışığıyla parlayan Viktorya İngilteresi değildir. Aydınlanmacı değerlerle ortaya çıkan kapitalist sömürü karşıtlığı Highgate Mezarlığı'na gömülmüştür. Sahneye Cihan Harplerinin muzafferi çıkarılmış olsa da, yeryüzüne egemen olan Anglo-Saksonlar'ın yararcı-çıkarcı ahlakıdır ki, buna göre sömürü doğal, efendi/uşak ilişkisi vazgeçilmezdir. Sadece sömürüyü daim kılmak adına modernite (bu bağlamda Aydınlanma) karşıtı post-modernite baştacı edilmiştir. Sıradanı, bayağıyı, paçozu da pazarlayabilmek adına, yani üç-beş dolar fazla için aklın, bilimin öncülüğünden vazgeçilmiş, yüksek teknoloji ile sürüleştirilen insanlar nezaketsiz, adaletsiz ve zarafetsiz bir dünyaya mahkum edilmişlerdir.
Reel sosyalizmin yıkılışına kadar (1989) Marksizm ciddi bir seçenekti ve Anglo-Saksonlar için yıkılması gereken en önemli hedefti. Bu amaçla Anglo-Saksonlar etki alanlarındaki ülkelerde “Komünizmle Mücadele Dernekleri” kurdurmuşlardı. Ve “Anti-komünizm uygulandığı her yerde gericiliğe ve fanatizme zemin hazırlamıştır”. İtaliklerden anladığınız üzere bu söz benim değil, orta-doğulu ünlü Fransız yazar Amin Maalouf'un sözleri! 15 Temmuz (2016) günü kanlı bir kalkışma yapan teröristbaşı da (FG) yıllarca Erzurum'da Komünizmle Mücadele Derneği'nde çalışmıştır. Siyasal İslam'ın bayraktarlığını yapan Müslüman Kardeşler (İhvan-ı Müslimin) hareketi, 1923'te kurulan laik Türkiye Cumhuriyeti Müslümanlar'a örnek olmasın diye, Mısırlı öğretmen Hasan el-Benna'ya Anglo-Saksonlarca apar topar kurdurulmuştur (1928). Dini iktidara gelmenin bir aracı olarak gören dinciler, bugün artık Aydınlanma değerleri ile alakaları kalmayan, paradan başka bir şey düşünmeyen Anglo-Saksonlarca her zaman kullanılmışlardır. Ortak yanları Aydınlanma karşıtlığı ve parayataparlıktır.
Türkiye Cumhuriyeti kurulurken kurucuların iki endişesi vardı, iki şey kesin yasaktı: Şeri düzen ve Komünizm! Hayatım boyunca hiç Marksist olmadım. Diyalektik Materyalizm'in insanlığa kattığı pek çok şeye rağmen Marksizm hayatımın hiçbir döneminde benim için seçenek olmadı. Sebepleri ayrı bir yazının konusu olabilir. Bununla birlikte bugün yaşadığımız çağdışılıkları gördükçe, “Acaba bir dönem komünizmle idare edilseydik bugün daha mı iyi olurdu?” diye düşünmüyor değilim, tüm dünyada olduğu gibi bizde de kendiliğinden biterdi nasıl olsa!
Yusuf Samim Lütfü
(27.11.2019)