Von: Haluk Dural [mailto:haluk...@gmail.com]
Gesendet: Donnerstag, 31. Dezember 2015 14:25
An: undisclosed-recipients:
Betreff: Yeni Makalem: Ayrılıkçı Kürt hareketinin demokratik özerklik ihaneti
Değerli Dostlarımız,
Demokratik Toplum Kongresi adıyla Diyarbakır'da toplanan ayrılıkçı Kürt hareketinin yayınladığı sonuç bildirgesi hakkında yazdığım makalemi ekte bilgi ve değerlendirmelerinize sunuyorum.
Bu vesileyle, yeni yılınızı en içten duygularla kutlar, sağlık ve mutluluklar dilerim.
Saygılarımla,
Haluk DURAL
Millî Merkez Genel Sekreteri
* * *
Ayrılıkçı Kürt Hareketinin Demokratik Özerklik İhaneti*
Halûk DURAL
Millî Merkez Genel Sekreteri
30.12.2015
Geçtiğimiz 26-27 Aralık günlerinde Diyarbakır’da Kayapınar Spor Kompleksi’nde Halkların Demokratik Partisi (HDP), Halkların Demokratik Kongresi (HDK), Demokratik Bölgeler Partisi (DBP), Ezilenlerin Sosyalist Partisi (ESP), Emek Partisi (EMEP) ile HDP/HDK bileşeni parti (PKK, YDG-H vb) ve kitle örgütlerinin temsilcilerinin katılımıyla toplanan Demokratik Toplum Kongresi (DTK) Genişletilmiş Olağanüstü Genel Kurulu sonrasında bir sonuç bildirgesi yayınlandı[[1]].
Bildiriyi imzalayan siyasi partiler ve diğer tüzel kişilikli kurumların, tam metnini aşağıdaki bağlantıdan bulacağınız bildiri metninde açıklanan talepleri, Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 3. Maddesinin ihlâli suçudur.
“III. Devletin bütünlüğü, resmî dili, bayrağı, millî marşı ve başkenti
MADDE 3.– Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçedir.
Bayrağı, şekli kanununda belirtilen, beyaz ay yıldızlı al bayraktır.
Millî marşı “İstiklal Marşı”dır.
Başkenti Ankara’dır.”
PKK ve YDG-H gibi silahlı terör örgütlerinin devlete ve millete karşı “cebir ve şiddet kullanarak” yürüttükleri silahlı eylemleri yaptıkları açıklamalarla sahiplenen bu siyasi partiler ve yasal kuruluşların talepleri; ülkenin ve milletin bölünmez bütünlüğünü; toprak, ırk ve dinî olarak parçalayıp bölmeyi amaçlayan bir SİLAHLI İSYAN ve SAVAŞ ilanıdır.
Bu talepler 5237 sayılı Türk Ceza Yasasının 309. Maddesinde tanımlanan “Anayasayı İhlâl” suçudur.
“Anayasayı ihlal
MADDE 309. - (1) Cebir ve şiddet kullanarak, Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının öngördüğü düzeni ortadan kaldırmaya veya bu düzen yerine başka bir düzen getirmeye veya bu düzenin fiilen uygulanmasını önlemeye teşebbüs edenler ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası ile cezalandırılırlar.
(2) Bu suçun işlenmesi sırasında başka suçların işlenmesi halinde, ayrıca bu suçlardan dolayı ilgili hükümlere göre cezaya hükmolunur.
(3) Bu maddede tanımlanan suçların işlenmesi dolayısıyla tüzel kişiler hakkında bunlara özgü güvenlik tedbirlerine hükmolunur.”
Bu bölücü bildiriye imza atan başta HDP olmak üzere bütün siyasi partiler ve kuruluşlar hakkında derhal kapatma kararı alınmalı ve gereken yasal soruşturma ve kovuşturmalara başlanmalıdır.
Aydınlık Gazetesinin eski dış politika ve strateji yazarı değerli gazeteci Mehmet Ali Güller kendi internet sayfasında[[2]] 30 Aralık 2015 günü yayınladığı makalesinde HDP ve AKP’nin özerklik konusundaki açıklamalarını hatırlatmaktadır:
“HDP ve öncülü yapılar, 5 yıldır özerkliği savunuyordu, açıklıyordu, ilan ediyordu, hatta parti programlarına bile koyuyordu:
Örneğin BDP 19-20 Haziran 2010 tarihinde Diyarbakır'da yaptığı toplantıda yerel yönetim modelini tartıştı ve “demokratik özerklik”i önüne görev koydu. Ardından DTK 19 Aralık 2010'da “demokratik özerklik” ile şu hedefi ilan etti: “Demokratik Özerklik, Kürdistan toplumunu, hukuki, öz savunma, sosyal, ekonomik, kültürel, ekolojik ve diplomasi şeklindeki 8 boyutlu örgütleyerek siyasi irade yapıp Demokratik Özerk Kürdistan inşasını hedeflemektedir.” Sonraki yıllarda HDP bu hedefi sık sık dile getirdi, parti programlarına koydu.
Sadece HDP değil, AKP de özerkliği programına koydu!
AKP küreselleşme çağında devlet sistemi içinde merkezin ağırlığının azaldığını ve yerel yönetimin ağırlığının arttığını savunarak programına şu hedefleri koydu: Yerel yönetimlere yönetim biçimini geliştirme yetkisi verilmesi, yerel yönetimlerin maliyesinin oluşturulması. Hatta AKP programında “belediye sınırlarının mülki sınırlar olarak belirlenmesi için yerel yönetim reformu yapılacağı” hedefi bile var! Ve tabii AKP programlarının değişmez şu maddesi de yine mevcut programda var: “Avrupa yerel yönetimler özerklik şartına uygun olarak, anayasal sistemimize yerel yönetim hakkının dahil edilmesini sağlayacaktır.” Hiç lafı uzatmadan belirtelim:
HDP'nin demokratik özerklik hedefi, Tayyip Erdoğan'ın 2004 yılında ilan ettiği “BOP içinde Diyarbakır'ı bir merkez yapma” göreviyle tam uyumludur. Dahası Erdoğan aslında demokratik özerkliği “eyalet sistemine geçilebilir” dediği 1993 yılından beri savunmaktadır!”
Yerel yönetimlerin güçlendirilmesi ve özerklik projesi yeni değildir
Osmanlı sultanı II. Abdülhamit’in yeğeni olan ve İngiliz ajanı olarak anılan Prens Sebahattin’in[[3]] Adem-i Merkeziyetçilik adını verdiği siyasi düşünce; yerel yönetimlerin güçlendirilip, özel teşebbüs eliyle kalkınma sağlanması gibi bugünkü “demokratikleşme” benzeri bir sosla maskelenen ama esas itibariyle yaklaşan bir dünya harbinde parçalanıp, paylaşılacak olan Osmanlı İmparatorluğu’nun ırk temelinde özerk eyaletlere bölünerek, merkezî idaresini zayıflatıp, küçülen lokmaları kolaylıkla yutmayı hedefleyen bir emperyalist İngiliz planıdır.
Prens Sabahaddin, Adem-i Merkeziyet (Yerinden Yönetim) projesine “Hayat-ı Umumiye Islahatı” yani “Hükümet Teşkilatı Islahatı” adını vermişti. Prens Sabahaddin, projesini 8 ana başlıkta açıklamıştır:
1- Mahalli Hükümetler, 2- İnzibat, 3- Adliye, 4- Temellük (Mülkiyet) 5- Memleket Servetinin İşletilmesi ve Nafia Teşkilâtı, 6- Maarif ve Mektebler, 7- Maliye, 8-Heyet-i Tanzimiye.
Adem-i merkeziyetçi proje, bu sekiz alanda hükümet kurumlarının yeniden yapılandırılmasını ve bu alanlardaki merkeziyetçilikten vazgeçilerek yetkilerin mahalli idarelere (yerel yönetimlere) bırakılmasını ve eyalet sistemine geçilmesini öngörüyordu.[[i]]
Ayrılıkçı Kürt parti ve diğer unsurlarının yayınladığı 14 maddelik özerklik programı ile Prens Sebahattin’in Adem-merkeziyet programının mukayesesini makalemizin sonunda görebilirsiniz. Bu mukayeseden, dün ve bugün dile getirilen “yerelleşme” ve “özerklik” programlarının 100 yıldır hep aynı emperyalist batı merkezlerinde hazırlandığını ve dün İngiliz ajanları, bugün ise yine batı emperyalizminin (ABD+AB+NATO) işbirlikçi uşaklarınca piyasaya sürüldüğünü kolaylıkla anlaşılmaktadır.
Türk devletinin çözülme süreci
1980 faşist askeri darbe ile gelen ara rejimde Türkiye düşünsel hayatından ulusalcı aydınların tasfiyeleri sonrasında yapılan 1983 seçimleriyle Hükümet kuran Başbakan Turgut Özal, Kürt sorununa çözüm adı altında, 15 Ekim 1991 tarihinde Hürriyet Gazetesi’ne yaptığı açıklamada, “federasyon dahil her şeyi konuşmalıyız” diyerek bu konudaki devlet politikasında büyük bir gedik açtı ve “federal” yapıya gidecek taşları bilinçli şekilde döşemeye başladı.
Avrupa Konseyi, 1981-1984 yılları arasında yerel idarelerin özerkliği ile ilgili bazı ilkeleri tartıştı ve bir karar tasarısı hazırladı. "Yerel idarelerin güçlendirilmesi, özerkliklerinin savunulması, yerinden yönetim ve demokrasi ilkelerine dayanan bir Avrupa'nın kurulmasının temel koşuludur" görüşünden hareketle hazırlanan tasarı daha sonra "Özerklik Şartı" olarak Avrupa Konseyi'nce kabul edildi.
Mesut Yılmaz’ın Dışişleri Bakanı olduğu 2. Özal Hükümeti döneminde Türkiye, Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’nı 1988 yılında imzaladı. Özal’ın Cumhurbaşkanı olduğu 1991 yılında da 3723 sayılı ve 12.04.1991 tarihli yasa ile TBMM tarafından onaylanması uygun görüldü ve 1992'de 92/3398 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ile onaylandı. (Resmi Gazete: 3.10.1992 - 21364). Yürürlük tarihi ise 1 Nisan 1993 olarak belirlendi.
Yapmakta olduğu melânet yüzünden ileride “vatana ihanet” ile suçlanmasından korkan Özal, 21.05.1991 tarih ve 3723 sayılı Terörle Mücadele Kanunu’nun 23. Maddesi ile 29.Nisan.1923 tarih ve 2 sayılı “Hıyanet-i Vataniye” kanununu yürürlükten kaldırttı.
Ancak bir asır sonra bugün, yirminci yüzyılın başlarında Osmanlı Devleti’nin parçalanması girişimlerinde rol oynayan İngilizlerin yerini, Türkiye Cumhuriyeti’nin üniter devlet yapısını dağıtmak görevinin liderliğini Amerika üstlenmiştir.
1995 yılı Temmuz ve Ağustos aylarında gerçekleşen ve ABD heyetine ABD’nin Kuzey Körfez İşleri İstasyon Şefi Robert Deutsch’un başkanlık ettiği birinci Türkiye-ABD görüşmeleriyle ilgili olarak Genelkurmay Başkanlığı tarafından düzenlenen iki raporda açıkça Türkiye’nin federal devlet yapısına geçmesi istenmiş ve şu talepler dile getirilmiştir:[[4]]
“ABD heyeti ‘Ortadoğu’da sınırların yeniden belirleneceğini’ öne sürüyor. ABD, planladığı Kürt devletini Türkiye ile bir federasyon çatısı altında birleştirmek istiyor. Kuzey Irak’ta Çekiç Güc’ün koruduğu Kürt devleti, Türkiye himayesinde, federasyona bağlı bir Kürt devletine dönüştürülecek. Öneriye göre bu Kürdistan başka Kürdistan olacak. Garantör ülke Türkiye olacak.
Genelkurmay raporu bu bilgileri verirken, ABD’nin aynı federasyon planını 27 Mayıs 1960 harekâtından sonra 1965’te ve Kıbrıs Barış Harekâtı’ndan sonra 1974’te de önerdiğini belirtiyor.
ABD heyeti, Kürdistan ile federasyonu kabul etmezse, Türkiye ve İran’ın da Irak gibi parçalanma durumuna gittiğini belirtiyor. ABD heyeti, EK-1’de gösterilen harita gibi bir haritanın gündeme geldiğini, ABD’nin yaptırdığı çalışmalarda bu haritanın meydan çıktığını açıklıyor.
ABD heyeti, Türkiye’nin Kürdistan’ı himaye altına almaması halinde, Türkiye’yi Kuzey Irak Kürtleriyle tehdit ediyor. ‘Kuzey Irak Kürtlerinin elinde yakında çok silah olacak. Saddam’ın bıraktığı silahlar onların elinde sayılır. Belki de Türkiye’nin silahlarından ileri silahları olacak, uçakları, tankları, füzeleri.”
Görüldüğü gibi, Birinci Dünya Savaşı sırasında Osmanlı Devletini arkadan vurarak parçalamak için Çarlık Rusya, İngiltere ve Fransa tarafından kullanılan Osmanlı vatandaşı Ermeni piyonların yerini, bugün ABD ve AB emperyalistleri tarafından Türkiye Cumhuriyetini parçalamak için kullandıkları Türk vatandaşı ayrılıkçı Kürt piyonlar almıştır.
İkiz İhanet Yasaları
Özellikle Afrika’daki eski sömürgelerin bağımsızlık savaşlarının başarıya ulaşmasıyla yeni devletlerin dünya sahnesine çıkması üzerine, Birleşmiş Milletler Genel Kurulunda 14.12.1960 tarih ve 1514 sayı ile “Sömürge Ülkelerin ve Halklarının Bağımsızlığının Kabulü Bildirgesi” kabul edilmiştir. Bu Bildirgenin 2. maddesi ile sömürge halklarına “Kendi Kaderlerini Tayin Hakkı”[[ii]] tanınmıştır[[5]]. Bunu takibeden yıllarda BM 16.12.1966 tarih ve 2200 sayılı kararı[[6]] ile İkiz Sözleşmeler diye anılan “Uluslararası Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Sözleşmesi”ni ve “Uluslararası Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesi”ni kabul etmiştir. İkiz Sözleşmelerin 1. maddesi aynıdır ve “Bütün halklar Kendi Kaderlerini Tayin Hakkına ve bu sayede kendilerinin kültürel ve sosyal, ekonomik gelişimlerini ve politik statülerini serbestçe tespit hakkına sahiptirler.” demektedir.
1960 yılındaki BM genel kurulunun 1514 sayılı kararıyla “sömürge halkları” için tanınan “kendi kaderini tayin hakkı” 1966 yılında 2200 sayılı karar ile BM üyesi devletlerin halkları için genişletilmiştir.
Bu İkiz Sözleşmelerin yürürlüğe girmesi gecikince (en az 35 devletin onay belgelerini BM Genel Sekreterine teslim şartı 1976 yılı Ocak ayında tamamlanmıştır), bu sefer BM Genel Kurulundan 24.10.1970 tarih ve 2625 sayılı “Uluslararası Hukuk İlkeleri Bildirgesi”[[7]] çıkarılmıştır. Bu bildirgenin 1. maddesinin 5. fıkra başlığı “Halkların eşit haklar ve kendi kaderlerini tayin hakkı prensibi”dir.
Böylece BM’in 1960 yılında Sömürge Halkları için kabul ettiği “halkların kendi kaderlerini tayin hakkı”, 1970 yılında Uluslararası Hukuk İlkeleri Bildirgesi”nin 5. fıkrasının 1. paragrafı ile Milli Devletlerin kendi halkları için “kendi kaderlerini tayin hakkını sağlama yükümlülüğü”, 2. paragrafla ise “kendi kaderlerini tayin hakkını geliştirme yükümlülüğü” haline getirilmiştir. Daha da ileri gidilerek, 5. fıkranın 4. Paragrafında[[8]] “Kendi Kaderini Tayin Hakkının Uygulama Alanları”nın neler olduğu açıklanmış ve bunlar;
a- Bağımsız ve Egemen bir Devlet Kurmak,
b- Bağımsız bir Devlet ile Birleşmek veya Ortaklık,
c- Değişik bir Politik Statü olarak ortaya Çıkmak
şeklinde tanımlanarak, emperyalist devletlerin, millî devletleri parçalamak için kurduğu tuzak iyice netleştirilmiştir.
Yukarıdaki üç şıkkı ülkemizin bugün içine düştüğü şartlarda irdelersek şu sonuçlara ulaşılabilir:
a- Bağımsız ve egemen bir devlet kurmak, ayrılıkçı Kürt hareketi için bu üç şıkkın en zor olanıdır. Çünkü devletler ancak kan ve silahla kurulu veya yıkılırlar. Bu yönde atılacak bir adım, tarihi boyunca hür yaşamış Türk milletinden topyekûn bir karşılık görecektir.
b- Bağımsız bir devlet ile birleşmek veya ortaklık için Kuzey Irak’ta resmen bir Kürt devletinin ilânını gerektirir ki, AKP iktidarınca bütün kırmızı çizgiler kaldırılmış olsa bile TSK’nın direnişi karşısında ABD buna halâ cesaret edememiştir.
c- Değişik bir politik statü olarak ortaya çıkmak daha kolay bir yol gibi görülmektedir. Demokratik Özerklik talebine örnek alınmak istenen İspanya-Katalon modeli masaya taşınmak istenmektedir. Gerçekten, Katalon Anayasası, Prens Sabahattin’in adem-i merkeziyet modelinin neredeyse aynen güncellenmiş halidir. Ancak, Katalon modelinin uygulanabilmesi için Anayasanın 90. Maddesi uyarınca[[9]] üstünlük ve bağlayıcılık sağlanmış olan İkiz Sözleşmelerin işletilmesi gerekmektedir. Bunun önündeki en büyük engel, Anayasamızın “değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez” olan ilk üç maddesidir.
İkiz Sözleşmeler, Ecevit başkanlığındaki Devlet Bahçeli ve Mesut Yılmaz’ın katıldığı 57. koalisyon hükümetinin talimatıyla Türkiye’nin BM Daimi Delegesi Büyükelçi Volkan Vural tarafından, 15 Ağustos 2000 tarihinde imza karşılığı alınmıştır. Bu Sözleşmeler, 4.06.2003 tarihinde 4867 ve 4868 sayılı kanunlarla TBMM’nde AKP+CHP’nin oylarıyla kabul edilmiş, 17.06.2003’de Cumhurbaşkanı A. Necdet Sezer tarafından onaylanıp 18.06.2003 tarih ve 25142 sayılı Resmi Gazetede yayınlanarak yürürlüğe girmiştir.
Bu BM İkiz Sözleşmelerinin TBMM’nde onaylanmasını takibeden yıllarda, özellikle anayasa değişikliklerinin gündeme taşındığı dönemlerde “Kürt Halkı” söylemi, güçlü vurgular yapılarak öne çıkarılmıştır. Ancak, uluslararası hukukta “HALK” kavramı için geçerli bir tanım yoktur. O nedenle bölücü Kürt hareketi, Anayasa’nın değiştirilmesini, 2. maddesine “Türkler ve Kürtler Türkiye Cumhuriyetinin KURUCU HALKLARIDIR” ibaresinin eklenerek, merkezî idarenin kaldırılıp, federal bir devlet yapısına geçilmesini talep etmektedir.
Böylece, uluslararası hukuktaki “Halklar” tanımı boşluğu, anayasaya “Kürt Halkı” ibaresinin eklenmesiyle giderilerek, bölücü hareketin İkiz Sözleşmeler’in birinci maddesine göre “Kendi Kaderini Tayin Hakkı” için BM nezdinde talepte bulunup, ülke topraklarının bir kısmını sözde hukuki bir şekilde bölme ve Kuzey Irak’taki kukla Kürt devletiyle birleşmesinin yolu açılacaktır.
“Yeni” ve “Özgürlükçü” anayasa talebi
Yazımızın başından beri açıklamaya çalıştığımız gibi Türkiye’nin toprak bütünlüğünün parçalanıp, doğu ve güneydoğusunda bir Kürt Devleti kurulması batı emperyalizminin 100 yıllık projesidir. Bu projenin günümüzdeki adı ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi-BOP’tur. Projeyi hayata geçirecek olan kişi, kendi ikrarı ile Eşbaşkan Recep Tayyip Erdoğan, projenin piyonları ise PKK terör örgütü ve bunun adı sürekli değişen HDP gibi siyasi uzantılarıdır.
2011 milletvekili genel seçimlerinden sonra TBMM’nde gurubu bulunan 4 parti tarafından, üçer milletvekili ile katıldıkları, eşit temsil ve oya sahip oldukları “Anayasa Uzlaşma Komisyonu” 10.10.2011 tarihinde kurulmuş ve ilk toplantısını 19.10.2011’de yapmıştır. Komisyon 25 Aralık 2013 tarihinde son toplantısını yaparak dağıldı.
TBMM’nde Anayasa Uzlaşma Komisyonunun kurulması üzerine, Türkiye Cumhuriyetinin kuruluş felsefesini, Atatürk İlke ve Devrimlerini ortadan kaldırarak, “Vatanın Bütünlüğünü” ve “Milletin Birliğini” tehdit eden İç ve Dış Güçlerin çalışmalarına karşı, Hüsamettin Cindoruk (TBMM E. Başkanı), Yekta Güngör Özden (Anayasa Mahkemesi E. Başkanı) ve Prof. Dr. Kemal Alemdaroğlu’nun (İstanbul Üniversitesi E. Rektörü) çağrısı ile 24 Aralık 2011 tarihinde "Millî Anayasa Forumu" (MAF) kurulmuştur.
MAF, Türkiye çapında düzenlediği etkinliklerle, Bölücü Anayasa girişimine karşı önemli başarı kazandıktan sonra, 28 Nisan 2012 günü Ankara'da "ATATÜRK’TE BİRLEŞTİK" sloganıyla 3000 yurtseverin katıldığı 1. Kurultayını düzenledi. Yurt içi ve yurt dışında düzenlenen Millî Anayasa Forumlarına katılan yurtseverlerimizin de istekleri doğrultusunda Yaklaşık 15.000 yurtseverin katılımı ile 23 Nisan 2013 tarihinde Ankara’da gerçekleşen 2. Kurultayımızda oy birliği ile kurulan Millî Merkez‘in Başkanlığına Sayın Hüsamettin Cindoruk’un seçildiği Yönetim Kurulu oluşturulmuştur.
Millî Anayasa Forumu ve Millî Merkez, kuruluşundan bugüne kadar 68 İl ve 135 İlçe Merkezinde, 19 Mahalle ve Köyde ve 10’u yurt dışında (Berlin, Stuttgart, Lyon, Rotterdam, Viyana, Zürih, Bern, Berlin, Paris ve Brüksel) düzenlenen 232 Millî Anayasa Forumu’nda 194 farklı konuşmacı ile yaklaşık 150 bin Yurtseverimiz ile buluşturarak, vatandaşlarımıza “bölücü anayasa” girişimi hakkında bilgilendirmiş ve TBMM Anayasa Uzlaşma Komisyonu çalışmalarını önemli ölçüde etkilemiştir.
TBMM Anayasa Uzlaşma Komisyonu, anayasanın temel hak ve özgürlükler ile ilgili 60 maddesi üzerinde yapılacak değişiklikler hakkında anlaşmışlar, ancak AKP’nin istediği “Başkanlık” konusunda uzlaşmaya varamamışlardır. Kamuoyunu “başkanlık” tartışmalarıyla meşgul edip esas konuyu halkın bilgisinden saklayan AKP, Anayasa Uzlaşma Komisyonuna katıldıkları son toplantıda gerçek niyetlerini açıklamışlar, komisyona “anayasanın 4. Maddesini yürürlükten kaldırılması” hakkında bir öneri getirmişlerdir. AKP’nin ve BOP eşbaşkanının gerçek niyetini yansıtan bu öneri, medya tarafından büyük bir özenle karartılmış ve kamuoyuna duyurulmamıştır.
Bu menfur teklifin kabul görmesi ve TBMM Genel Kurulunda anayasa değişikliği kanunu olarak kabul edilmesi halinde, anayasanın “Anayasanın 1 inci maddesindeki Devletin şeklinin Cumhuriyet olduğu hakkındaki hüküm ile 2 nci maddesindeki Cumhuriyetin nitelikleri ve 3 üncü maddesi hükümleri değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez.” şeklindeki ilk 3 maddesini koruyan 4. maddeyi yürürlükten kaldırılacaktır.
Anayasanın 4. maddesi iptal edilince, 2. maddeye yukarıda açıklandığı gibi bir “Kürt Halkı” ibaresi sokulacak, bundan sonra Kürt halkının temsilcisi olduğunu iddia edecek olan herhangi bir yapı, İkiz Sözleşmeler çerçevesinde BM’e başvurup “kendi kaderlerini tayin hakkı” kullanılması için plebisit talep edecektir. Böylece başlatılacak Türkiye Cumhuriyetinin parçalanma ve yok edilme süreci, kaçınılmaz olarak içinde bulunduğumuz 1919 şartlarından çıkış için emperyalizm ve yerli işbirlikçilerine karşı verdiğimiz bağımsızlık mücadelemizin fitilini tekrar ateşleyecektir.
Son gelişmeler
- CHP, Anayasa Uzlaşma Komisyonunda görev yapan üç milletvekili ile partide Atatürk milliyetçisi olarak tanınan milletvekillerinin tamamına yakını 2015 genel seçimlerinde aday yapmayarak tasfiye etmiştir.
- Yandaş medya 2015 milletvekili genel seçimlerinde HDP’yi şiddetle desteklemiş, CHP ise tabanına HDP’ye baraj atlatmak için oy verilmesini tavsiye etmiştir. Böylece % 10 barajını geçen HDP’nin aldığı oylarla, Kürt kökenli vatandaşlarımızın bir kısmını temsil etmesine rağmen, İkiz Yasaların 1. Maddesindeki “kendi kaderini tayin hakkı” için Birleşmiş Milletlere başvurma zemini yaratılmıştır.
- AKP Hükümeti, Suriye’de IŞİD ve diğer terör guruplarını desteklerken, Anayasanın 92. Maddesine göre TBMM’inden izin alınması gerekirken, anayasanın bu açık hükmünü ihlâl ederek, kuzey Irak’taki PKK teröristlerinin silahlarıyla birlikte Türkiye topraklarına girip, Suriye’ye geçerek PYD’ye katılmalarına müsaade ederek, esas desteği PKK’ya vermiştir.
- ABD Başkanı PYD=YPG=PKK’yı ABD’nin silahlı gücü ilan etmiş ve bunlara silah, mühimmat ve ABD özel kuvvetlerinden komutan göndermeye başlamıştır.
- AKP Hükümeti, TSK’nın uyarıları üzerine, PYD=YPG=PKK’nın Fırat’ın batısına Cerablus-Azez arasındaki 90 km en ve 40 km derinlikteki bölgeye geçmelerine izin vermeyeceğini açıklamış, Temmuz ayında Fırat’tan batıya geçmeye çalışan PKK’lıların botları savaş uçaklarınca bombalanıp, PKK’lılar öldürülmüştür.
- Savaşçı kadrolarını Suriye’nin kuzeyine geçirmiş olan PKK’nın kuzey Irak’taki kampları, karargâh ve merkezleri 24 Temmuz 2015 tarihinden sonra Türk savaş uçakları tarafından şiddetle bombalanarak, Kandil’de kalmış olan PKK’lılar imha edilmeye başlanmıştır.
- AKP’nin “açılım” döneminde “hükümlü bebek katili” terörist başı ile yürüttüğü müzakere sürecinde Hükümetin ülkemize silah, cephane sokmasına göz yumduğu PKK’lılar güneydoğu il ve ilçelerimizde silahlı isyana başlamışlardır.
- Cumhurbaşkanının bilgi ve onayı dahilinde, Hatay sınırına yakın bölgelerdeki teröristleri bombalayan Rusya Hava Kuvvetlerine ait Su-24 savaş uçağı, 24 Kasın 2015 günü Türk hava sahasını ihlâl ettiği gerekçesiyle sınırdan 4 km güneyde, Suriye hava sahası içinde vurularak düşürülmüştür.
- Su-24’ün düşürülmesi hakkında Rusya’dan özür dilenmeyerek, aksine gerilim tırmandırılmaya devam edilmiştir.
- Bu olay üzerine Rusya Suriye’ye dünyanın en gelişmiş ve etkili S-400 uzun menzilli hava savunma füzeleri yerleştirmiştir, Suriye sahillerine ise S-300 hava savunma füzeleri ile donanmış füze kruvazörlerinin de yer aldığı 10-14 gemiden oluşan bir savaş filosu yerleştirmiştir.
- Rusya’nın S-400 füzelerinin caydırıcı gücü karşısında ABD, Türkiye’nin hava sahasının korunması için İncirlik üssüne çağırdığı 12 adet F-15C savaş uçağını geri çekmiştir.
- Rusya’nın denizdeki S-300 ve karadaki S-400 hava savunma füzelerinin sağladığı 400 km yarı çaplı bölge nedeniyle Türk savaş uçaklarının Suriye hava sahasına girmeleri engellenmiştir.
- Türk savaş uçaklarının Rus S-400 füzelerinin koruması altındaki Suriye hava sahasına girememeleri nedeniyle, Hükümetin, “PKK’nın Fırat’ın batısına geçmesine müsaade etmeyiz” kararı fiilen ortadan kalkmış ve PYD=YPG=PKK güçleri tank ve zırhlı araçlarla 24 Aralık 2015 günün Fırat’ın batısına geçerek Teşrin barajını ele geçirip, Cerablus yolunu açmış, Suriye’nin kuzeyinde Irak sınırından başlayıp, PKK’nın kontrolunda olan Hatay sınırındaki Afrin’e kadar olan “kürt=enerji koridorunun” tamamlanması için önemli bir adım atmışlardır.
- HDP heyeti Demirtaş başkanlığında 1 Aralık'ta Washington'a gitti. ABD Başkanı Barack Obama'nın Ortadoğu Danışmanı Robert Malley, ABD Dışişleri Bakanı Yardımcısı Tony Blinken ve kongre üyelerinden Adam Smith ile Beyaz Saray'da bir araya geldi.
- Demirtaş, 8 Aralık'ta karayoluyla Habur Sınır Kapısı'ndan geçip Erbil'e gitti. Daha sonra Erbil ile Duhok arasında bulunan Akra kasabasına geçti. Buradan terör yuvası Kandil'e çıktı. Demirtaş, "Şiyar" kod adlı ağabeyi Nurettin Demirtaş'ın da silahlı eğitim verdiği Kandil'de 12 saat kaldı. Türk jetleri bölgeyi bombalayınca Demirtaş kaçtı.
- Demirtaş 22 Aralık 2015 günü Rusya’ya gitti. Ertesi gün Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov ile görüştü.
- Rusya Dışişleri Bakanlığı 30 Aralık 2015 günü bir açıklama yaparak, "Türk hükümetinin ülkenin güneydoğusunda Kürt nüfusunun çok olduğu illerde devam ettirdiği operasyonları endişeyle takip ediyoruz" denildi. “Dışişleri Bakanlığı, insan hakları örgütlerinin bu operasyonlar sırasında aralarında kadınlar ve çocuklarında bulunduğu birçok masum kişinin hayatını kaybettiğini bildirdiğini hatırlattı. Bazı şehirlerde sokağa çıkma yasağı devam ediyor, tüm araçların geçişi yasak. Operasyonların düzenlendiği alanlara politikacıların, gazetecilerin ve insan hakları kuruluşları temsilcilerinin girmesine izin verilmiyor. Bazı alanlarda yiyecek sıkıntısı yaşanıyor, durum insani felakete çok yakın halde olduğu” ifade edildi. “Türk hükümetini bu şiddeti en kısa zamanda durdurmak için gerekli adımların atılmasına ve Temmuz 2015'te kesilen ‘barış sürecine’ yeniden başlanmasına çağırıyoruz. Kürt sorunun çözümünün temelinde siyaset yatıyor. İç sorunları güç yöntemleriyle çözmek yeni kayıplara ve durumun tırmanmasına sebep olur." denildi.
- CHP ve AKP yeni anayasa yapılması konusunda anlaştılar. CHP genel başkanı Kılıçdaroğlu’nun defalarca “Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Sözleşmesindeki çekincelerin tamamını kaldıracağız” beyanları ortadayken, son günlerde “anayasanın ilk dört maddesi kırmızı çizgimizdir” türü açıklamaları, Başbakan ve CHP lideri Kılıçdaroğlu’nun 29 Aralık 2015 günü yaptıkları toplantıda “yeni anayasa” yapılması konusundaki mutabakatlarına karşı CHP’nin Atatürkçü tabanının tepkilerini bastırmaya yönelik olduğunun kanıtıdır.
Bütün bu güncel gelişmeler ışığında şu somut sonuçlar ortaya çıkmaktadır;
1- ABD’nin BOP projesinin gerçekleşmesinde en güvendiği kişi halâ projenin eşbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’dır.
2- R. Tayyip Erdoğan başkanlığındaki AKP iktidarı marifetiyle uygulanan Türkiye karşıtı dış politikalar nedeniyle Türkiye, bütün sınırdaş ve yakın komşularıyla düşman haline getirilerek YALNIZ bırakılmıştır.
3- Projenin karşısında durabilecek olan CHP tabanındaki Atatürkçülerin direnci CHP üst yönetimi tarafından bastırılacaktır.
4- CHP, kamuoyunu “başkanlık” tartışmalarıyla uyuturken, AKP+CHP+HDP ortaklığıyla ve MHP’nin örtülü desteğiyle yapılacak olan “yeni anayasa” ile Türk Devleti, Türk ve Kürt Halkı tarafından kurulmuş, iki bölgeli, iki dilli federal bir devlete dönüştürülmeye çalışılacaktır.
5- Güneydoğuda ayrılıkçı kürt isyanı yükseltilerek, isyanı bastırmak için şehitler veren Türk Ordusu, polisi ve korucuların vatanın bütünlüğü için verdikleri mücadele aşağılanacak, konu uluslararası düzeye taşınarak, bölgeye ABD ve batılı emperyalistlerin askeri müdahalesinin önü açılmak istenecektir.
Son Söz
Bir devlet ancak ordusu yenilince veya ordusu izin verince bölünebilir.
Türk Milleti vatanını ve milletin birliğini, ABD liderliğindeki batılı emperyalistlerin işbirlikçisi silahlı-külahlı çakal sürüsüne aslâ böldürtmeyecektir.
Binlerce yıldır bizleri hür yaşatan Türk Ordusu bugüne kadar hiç yenilmemiştir ve ebediyyen yenilmeyecektir.
Çünkü Türk Milletinin kadın-erkek, her ferdi Mustafa Kemal’in askeridir ve bu Millet ve Ordusu daima muzaffer olacaktır.
* : Yazarın 8.10.2010 tarihli “Ayrılıkçı Kürt Hareketinin Demokratik Özerklik Tuzağı” yazısından yararlanılmıştır.
[[1]] : http://www.imctv.com.tr/dtk-kongresinin-sonuc-bildirgesi-aciklandi-tam-metni/
[[2]] : M. Ali Güller “HDP kapatılmalı mı?” 30.12.2015, www.mehmetaliguller.com
[[4]] : Doğu Perinçek, Avrasya Seçeneği: Türkiye için Bağımsız Dış Politika, s. 121, Kaynak Yayınları, 2000.
T.C. GENELKURMAY BAŞKANLIĞI / ŞAHSA ÖZEL
ASAYİŞ BÖLGESİ EMNİYET GENEL MÜDÜRLÜĞÜ / HİZMETE ÖZEL
Sayı : 346.1.0918
Tarih : 03.08.1995
Konu : Ortadoğu ve Balkanlar Masası görüşmeleri (3 sayfa)
Sayı : 11345.3.910
Tarih : 04.08.1995 (5 sayfa)
[[5]] : www.un.org/en/documents/ adresinde Security Council, Resolutions bölümü
Declaration on the granting of independence to colonial countries and peoples, 14.12.1960, Resolution 1514, NR015288.pdf
o 2. All peoples have the right to Self-Determination by virtue of that right they freely determine their political status and freely pursue their economic, social and cultural development.
[[6]] : “International Covenant on Economic, Social and Cultural Rights” and “International Covenant on Civil And Political Rights”, 16.12.1966, Resolution 2200, NR000503.pdf
o 1.1. All peoples have the right to self-determination by virtue of that right they freely determine their political status and freely pursue their economic, social and cultural development.
[[7]] : Declaration on Principles of International Law concerning Friendly Relationtion and cooperation among States in accordance with the Charter of the United Nations, 24.10.1970, Resolution 2625, NR034890.pdf
[[8]] : The establishment of a sovereign and independent State, the free association or integration with an independent State or the emergence into any other political status freely determined by a people constitute modes of implimenting the righ of self-determination by the people.
[[9]] : Uluslararası sözleşme ve antlaşmaların onaylanmasını düzenleyen Anayasanın 90ıncı maddesine 7.05.2004 tarih ve 5170 sayılı yasa ile 6ncı fıkra eklendi. Bu 6ncı fıkra çok vahimdir: “ Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası antlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası antlaşma hükümleri esas alınır.” Anayasaya eklenen bu madde ile Türkiye’nin bölünüp, parçalanması için onaylanan Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı, BM İkiz Sözleşmeleri vb tüm uluslararası antlaşmalara, yasalarımızın üzerinde bir anayasal üstünlük sağlanmıştır.
[[i]] : http://www.uslanmam.com/osmanli-tarihi/35009-adem-i-merkeziyet-projesi.html
(Tarık Zafer Tunaya, Türkiye’nin Siyasi Hayatında Batılılaşma Hareketler kitabından alıntılar)
Prens Sabahaddin’e göre yeni idare yapısı şu şekilde olmalıydı:
1- Mahalli Hükümetler, 2- İnzibat, 3- Adliye, 4- Temellük (Mülkiyet) 5- Memleket Servetinin İşletilmesi ve Nafia Teşkilâtı, 6- Maarif ve Mektebler, 7- Maliye, 8-Heyet-i Tanzimiye.
Bu esasları içeren Prens Sabahaddin’in “Adem-i merkeziyet” projesi, şartlar uygun olsa ve yerel yönetimlere İngiliz danışmanlar atanması gibi aşırıya kaçan bir İngiliz hayranlığına dönüşmüş olmasa, dönemine göre çağdaş bir yapılanmayı getirmektedir. Ancak çözülüşün gerçekleştiği bir ortamda kurtuluş çaresi olarak düşünülmüş bu proje, eyalet sistemini getiriyor ve merkezden gönderilen değil yerel unsurların yönetime katılması ve daha etkin olması ilkesini savunuyordu. Bu yapılanma, Avrupa’daki topraklarını yitirmiş olan Osmanlı’nın, yabancı devletlerin etkisiyle Asya’daki topraklarının da elinden kayıp gitmesini hızlandıracaktı. Art arda birçok isyanın baş gösterdiği, Prens Sabahaddin’in muhalifi olan İttihat ve Terakki yönetiminin giderek diktatörlüğe gittiği ve Alman yanlısı politikalar izlediği bir dönemde, İngiliz etkisindeki bu projenin uygulanması mümkün değildi. Şerif Mardin, Prens Sabahaddin’in, İttihat ve Terakki’nin giderek artan milliyetçiliği ile “séparatisme”ini (ayrılıkçılığını) açık bir şekilde sergileyen Arap, Arnavut muhalefet hareketlerinin gelişimini tam anlayamamış olduğunu ve bu bağlamda “kısa vadeli realiteyi” analizde yetersiz kaldığını belirtmektedir.
Kırmızı-kalın başlıklar Adem-merkeziyet Programı Siyah olanlar DTK talepleridir. |
1. Ülke genelinde kültürel, ekonomik, coğrafi yakınlıkları dikkate alınarak bir veya birkaç komşu şehri kapsayacak biçimde demokratik özerk bölgelerin oluşturulması, 8- Heyet-i Tanzimiye: Memleket sorunları, yerel ve sosyal şartlara göre ister istemez farklar göstermektedir. Bu durumda, her yerin yönetimini bir tek kalıba uydurmaya çalışarak, yönetimin yerel gereksinimlere uymasına engel olacak genel bir kanun ile vilayetlerin yönetimi düzenlenemez.
Yerel yönetimlerin, -yerleşim birimlerinin ve işlerin gereksinimlerine uygun düşecek şekilde- düzenlenebilmesi için şimdiki vilayetleri doğal ve sosyal şartlarına göre “düzenleme bölgeleri” (tanzim mıntıkaları) diyeceğimiz, birkaç vilayetin bir “mıntıka” (bölge, eyalet) olarak kabul edileceği mıntıkalara ayırmak icab eder. Ve her mıntıka için düzenleme kurulu (heyet-i tanzimiye) vücuda getirilmelidir. İngiliz ileri gelenlerinden devlet hizmetine alınacak bazı kimseleri, bu düzenleme kurullarında danışman olarak bulundurarak onların düzenleme yeteneğinden yararlanılmalıdır.
Kurumlar ve vilayet yönetim kanunları, düzenleme kurullarının deneyim ve incelemelerinden doğmalı ve bu kurullar düzenleme işi bittikten sonra, denetleme kurulu yetkileriyle görevlerine bir süre devam etmelidirler. |
2. Tüm bu özerk bölgelerin ve kentlerin demokratik esaslarla seçilmiş meclisler ve meclisler içinden seçilmiş özyönetim organları tarafından Türkiye’nin yeni demokratik Anayasası’nın temel prensipleri çerçevesinde yönetilmesi. Özerk Bölgelerin halk iradesinin ayrıca TBMM ve merkezi yönetimde de demokratik esaslar temelinde temsil edilmesi. 3. Demokratik özerk bölgeler ve diğer idari birimlerde merkezi yönetimin seçilmişler üzerindeki her türlü vesayetine son verilmesi, seçilmişleri görevden alma yetkisinin kaldırılması. Merkezi yönetim organlarının, yeni demokratik anayasa ilkelerine uyulması doğrultusundaki denetimleri dışında bölgesel ve yerel yönetimler üzerindeki her türlü vesayetinin son bulması, 1- Mahalli Hükümetler: İdareler, merkezden verilecek emrin memleketin her tarafına dağıtılması şeklinde değil, belirlenmiş her iş için, yetkili ve sorumlu bir “idare heyeti” (yönetim kurulu) oluşturmak şeklinde düzenlenmelidir. Bu da memleketin temel sorunlarının çeşitleri, genişliği, özelliği ve önemine göre ayrılmasını gerektirir. Bütün bu işlerin idaresi, o işlerin yapılacağı yerde bulunan, en yetenekli kurullar tarafından yeterli yetkiler ve gerekli araçlarla ayrı ayrı üstlenilmelidir. Mahalli İdareler (Yerel Yönetimler) yöneticilerinin oluşumunda, yerel zenginlik ve yerel bayındırlık ile zorunlu olarak ilgisi olamayan (göçebe memur) uygulaması terkedilmelidir. Bunun yerine yerel zenginlik ve yerel bayındırlık ile doğal bağlantısı olan yerleşik yerel güçlere doğru bir evrimleşme gerçekleşmelidir. Özel hayatında saygın bir yere sahip olan ve özellikle üretim hayatındaki çalışmalarıyla yükselmiş bulunan kişilerin yerel yönetime katılımı sağlanmalıdır. Yerel sorunları üstlenecek vatandaşların seçimi veya tayininde bu ilkenin dikkate alınması şarttır. Bu şekilde, genel hayat aşama aşama özel hayatın üretici ve bağımsız kişilerinin haklı nüfuzu altına girmeğe başlar ve özel girişimci (hususiyetçi) oluşuma geçebilmek için özel hayatta izlenecek yol, yönetim alanında da desteklenmiş olur. Merkezden gönderilmesi gerekli olan yöneticilere (yani vali, kaymakam, nahiye müdürü) gelince, bunların da yönetim yeteneklerini, olanaklar ölçüsünde kanıtlamış ve kendilerine verilen görevin sorumluluğunu kavrayabilecek olan kişilerden seçilmesine çalışarak, makamlarının sık sık değiştirilmemesi bir kural olarak kabul edilmelidir. |
4. Özerk bölge ve kentlerde şehir, mahalle, köy, kadın ve gençlik meclislerinin, farklı halklar ve inanç toplulukları meclislerinin, sivil toplum örgütlerinin karar alma ve denetleme süreçlerine doğrudan katılımının sağlanması, |
5. Demokrasinin derinleşmesi, kapsamlılaşması, özgür ve demokratik yaşamın sağlanması açısından kadınların meclislerde, tüm karar mekanizmaları ve özyönetim kademelerinde eşit temsilinin tanınması. Kadınların ihtiyaçları doğrultusunda meclis, komün ve toplumsal kurumlar kurabilmesi; kadın kurumları ve kadınlarla ilgili kararların tamamen kadın meclislerinin onayından geçmesi. Kadının her alanda özgür ve özerk örgütlenmesinin tanınması. |
6. Gençliğin karar mekanizmaları ve özyönetim organlarında yer alması. Bu açıdan gençliğin her alanda özgün örgütlenmesi ve karar mekanizmalarına özgün kimliğiyle katılmasının sağlanması, |
7. Her kademede eğitimin özyönetimlere bırakılması. Türkçe’nin yanı sıra bütün anadillerin de eğitim ve öğretim dili olması. Eğitim müfredatında genel müfredat dışında yeni demokratik anayasa, evrensel değerler ve insan hakları çerçevesinde yerelin tarihi, kültürel ve toplumsal özgünlükleri ve ihtiyaçları temelinde müfredata eklemeler yapılması. Türkçe’nin yanında yerel dillerin de resmi dil olarak kabul edilmesi. 6- Maarif ve Mektebler: Öğretim, bugünün gereksinimlerine yanıt verebilmek için kişiliğin gelişimini sağlayacak, etkin bir eğitimin yardımcısı olmalıdır. Eğitimin amacı hükümete memur yetiştirmek olmamalıdır. Aksine eğitim kurumları; özel girişimi ile özel hayatta başarılı olacak etkin ve girişimci gençler yetiştirmek için öğrenimin her derecesindeki programları, iş yaşamının çeşitli gereksinimlerine yanıt verecek şekilde hazırlamalıdır.
Okulların yönetiminde de amaç; kendilerini yaşatacak araçları ve dayanakları, hükümete bağımlı kalmaksızın bulabilmeleridir. Yani özel okullar, özel programlarla Türk gençlerinin çeşitli yeteneklerini geliştirecek içerikte olmalıdır. Okullar, devletin yönetim yapılanmasında bir parça olmak yerine, ailelerin ve çalışma hayatının yardımcıları halini almalıdır. Hem okulların yerel ve ailevi gereksinimlere bağlı olarak gelişimini, hem de iş yaşamının gereksinimlerine uygunluğunu sağlamak için bütün okulların kurulması ve yönetimini yerel yönetimlere vermek ve bu şekilde devlet memurlarıyla, yerel yönetim ileri gelenlerinin yani aile reisleri ve iş sahiplerinin çalışması arasında giderek gelişen bir uyum meydana getirmek gerekir. |
8. Dil, tarih ve kültür alanında her türlü çalışma yapabilmek. Aynı zamanda İnanç ve ibadet hizmetleri sunan kurumların özerk kurumlar olarak örgütlendirilmesinin sağlanması. |
9. Bütün düzeylerdeki sağlık ve tedavi hizmetlerinin özerk yönetimlerce sunulabilmesi. |
10. Yargı Sistemi ve Adalet Hizmetlerinin Özerk Bölge Modeline göre yeniden düzenlenmesi. 3- Adliye: Hakimlik, en yüksek sorumluluk isteyen bir görevdir. Sorumluluk kişinin bağımsızlığına bağlıdır. Hangi toplum, kişi bağımsızlığının sonucu olan sorumluluk duygusunu beslerse, o toplumda yapay önlemlere gerek kalmaksızın adalet gereksinimini sürekli olarak sağlayacak yöneticilerin ortaya çıkması doğaldır. Sorumluluk duygusunun beslenmediği memleketlerde, geleceğini hükümetten beklemek durumunda olan, vicdani özgürlüğü geçim endişesinin altına düşen bir memurdan başka bir şey olmayan hakimlerin, sorumluluk hissini güçlendirmek için görevden alınmaları zorlaştırılmıştır. Bazı memleketlerde hukukun dokunulmazlığını hakkıyla sağlayan adalet kurumu, kişilerin özel hayatta kazanmış oldukları seçkin ve sağlam vicdan özgürlüğüne sahip olarak, çevrelerine emniyet veren yerel yöneticilere dayanıyor. Bugün bile memleketimizin bazı taraflarında hakimlik görevini yerine getirebilecek yerel yöneticiler bulunmaktadır. Bu kişiler, sınırlı ve küçük davaların çözümü için hükümet tarafından geçici olarak “sulh hâkimi” tayin edilebilirler. Bu sayede adalet yerinde, kolaylıkla ve hızla dağıtılır ve yerel yöneticilerden yararlanma yoluna şimdiden girilmiş olur.
Adalet kurumları şu ihtiyaçlara yanıt vermek zorundadır: 1- Hakimin kendinden adalet bekleyenlere mümkün olduğu kadar yakın bulunması. 2- Olanaklar ölçüsünde hızla ve az masrafla adaletin sağlanması. Bu nedenle adalet kurumlarında dahi ilke; yerel gereksinimlere göre düzenlenecek mahkemelerle memleketin, vatandaşın haklarını koruyacak ve savunacak şekilde reform yapmak olmalıdır. |
11. Toprak, Su ve Enerji kaynaklarının Ekolojik çerçevede toplum yararına işletilmesi, denetlenmesi ve üretimden pay alma yetkisinin Özerk Bölge Yönetimine verilmesi. Öz yönetimin tarım, hayvancılık, sanayi ve ticaret dahil her alanda genel demokratik anayasa ilkelerine ters düşmeden her türlü üretim ve işletme birimleri oluşturma, bu tür toplumsal ve bireysel girişimleri destekleme, teşfik etme, hibe desteği sunma yetkisine sahip olması. 5- Memleket Servetinin İşletilmesi ve Nafia (Bayındırlık) Teşkilâtı: Özel girişimlerin gelişmesi karşısında hükümet güçlerinin en uygun bir durum almak zorunluluğu vardır. Memleket zenginliğinin işletilmesinde, Nafia (bayındırlık) işlerinde dahi, özel girişimlerin hükümet tarafından desteklenmesi gereklidir. Ancak girişimcilerin destek yerine birçok engellerle karşılaşmaları ve sorunlarını hükümet merkezindeki devlet dairelerine kadar gelerek halletmek zorunda kalmaları, üretim yolundaki çalışma alanlarını, geçim vasıtası olarak seçmek alışkanlıklarının güçlenmesi sonucunu veriyor. Buna ek olarak da memleket zenginliğini işletmeğe harcanacak çalışmalar, özel girişimi değil, belki merkezdeki politika akımlarını besleyecek bir şekil alıyor.
Şu durumda, orman ve madenlerden, nehirlerden istifade ve memleketin imarı konusunda hükümetle ilgili işlemleri en basit şekle getirerek, bu işlerin yerel yönetim daireleri tarafından yapılması olanağı araştırılmalıdır.
Doğrudan doğruya hükümetin girişimine kalan bayındırlık işlerinin ise yerel yönetimlere tanınması gereken geniş yetkiler ile vilayetlerde merkezileştirilmeyerek, önemlerine göre, yerleşim birimlerine uygun bir şekilde dağıtılması gereklidir. |
12. Özerk Bölgenin yönetim alanında ve kent içinde, her türlü kara, hava, deniz ulaşım hizmetlerini sunması ve denetimini sağlaması. Trafik hizmetlerinin merkezi trafik kurumları ile uyumlu halde yerel yönetim organları denetimindeki birimlerce yürütülmesi. |
13. Yukarıda belirtilen hizmetlerin sunulabilmesi için yerelde bütçelemenin Özerk Bölge Yönetimine devredilmesi ve kadın odaklı bütçelemenin esas alınması; merkezle ve diğer yerellerle varılacak anlaşmalara ve hakkaniyet ilkelerine bağlı olarak bazı vergilerin özyönetim birimleri tarafından toplanması. Merkezin yerelden topladığı bütün vergi gelirlerinden yerele pay verilmesi. Merkezin bölgelerin gelişmişlik farkını giderecek şekilde gerekli tedbirleri alması. 7- Maliye: Yerel yönetimlere verilecek yetkiler arasında, her vilayetin kendine ait bir bütçeye sahip olması, ulaşım araçlarını arttırarak iktisadi değişimi kolaylaştırmak için, hükümet merkezi tarafından belirlenecek sınırlar içinde, yerel yönetimlere üretim kredisi(istihsal istikrazı) anlaşması konusunda izin verilmesi gelir.
Merkezi ve yerel yönetimlerin açıklanan ilkeler hedef alınarak düzenlenmesi, en iyi işleyecek ve gelişime en uygun yönetim kurullarını oluşturacak ve bunların düzenli çalışmaları, yönetimleri yaşatan gelirlerin yani vergilerin en sağlam ve adil bir şekilde gelişmesini sağlayacaktır. Bu gelişimi hızlandırmak için, vergilerde yapılacak değişiklikler kuramsal değil, uygulamaya dayanmalıdır. |
14. Özerk Bölge Yönetiminin denetiminde, yereldeki asayişin tümünü sağlayacak resmi yerel güvenlik birimlerinin kurulması, bu birimlerin Anayasal kurallar çerçevesinde ihtiyaçlara bağlı olarak kurulmuş merkezi savunma ve güvenlik birimleriyle koordineli olarak çalışması. 2- İnzibat: İnzibat (emniyet) kuvvetlerinin halkın haklarını her türlü saldırıya karşı korumak görevini hakkıyla yerine getirebilmesi için, emniyet işlerinin tamamen yerel yönetimlere ait işler arasına alınması gerekmektedir. |
4- Temellük (Mülkiyet): Memleketimizde mülkiyet, ailece ya da köy halkı tarafından çeşitli derecelere göre sahip olunmaktadır. Bu büyük mesele, kişilerin mülklerine sahip olması meselesi, idari önlemleri aşan bir genişliktedir. Bugün için mülkiyet meselesinin geçici olarak çözümüne gelince:
1- (Defter-i Hakani) idarelerin arazi ve emlak sahiplerine en fazla kolaylık sağlayacak şekilde, memleketin çeşitli yerlerinde şubeler açılması. 2- Kişilerin veya devletin bir mülke sahipliğini, -vergiye esas olabilmesi için-, kayıtlar ve sağlam belgeler niteliğinde olacak bir (genel yazım) genel sayıma bağımlı kılmalıdır.
Bu işlemlerin yazımı şeklini ve sayımını yazacak kurulların oluşturulması ve yönetimi, düzenleme kurulu (heyet-i tanzimiye) denilen yüksek bir kurula verilmesi gereklidir. |
[[ii]] : “Halkların kendi kaderlerini tayin hakkı”nın ABD Başkanı Woodrow Wilson tarafından 8 Ocak 1918’de yayınlanan 14 maddelik Bildirgenin 5. Maddesinde ifade edildiği söylenir. Halbuki bu maddede Halkların Kendi Kaderini Tayin Hakkı’ndan (self-detemination) değil, sömürge halklarının talepleriyle sömürgecilerin talepleri arasında adil bir uyum uyum sağlanmasından bahsedilmektedir. Aslında Başkan Wilson’un böyle bir prensip vazetmesinin arka planında, sömürgesi olmayan ABD’nin, I. Dünya Savaşı sonrasında sömürgeler üzerindeki otoritesi zayıflamış olan Avrupa devletlerinin sömürgelerin pay kapma amacı yatmaktadır.
5. A free, open-minded, and absolutely impartial adjustment of all colonial claims, based upon a strict observance of the principle that in determining all such questions of sovereignty the interests of the populations concerned must have equal weight with the equitable claims of the government whose title is to be determined.
(Sömürge halklarının egemenliğe dair tüm konuların tanzim ve tayininde, ilgili halkların çıkarları ile mülkiyet hakları belirlenecek olan yönetimlerin adil ve hukukî taleplerinin eşit ağırlıkta olacağı prensibine harfiyen riayet edileceği temeline dayalı olarak, sömürgecilerin talepleri, tam bir tarafsızlık ve açık fikirlilikle ıslah (düzeltme, ayarlama, uyarlama) edilecektir.)