ARAŞTIRMA DOSYASI : Masonlar, Çerkesler, Ergenekon /// Erol Karayel - Kafkasevi.com

194 views
Skip to first unread message

DIGI SECURITY (İŞNET)

unread,
Jan 2, 2015, 10:13:30 PM1/2/15
to ÖZEL BÜRO MAIL GRUBU (GOOGLEGROUPS), ÖZEL BÜRO MAIL GRUBU (YAHOOGROUPS), ÖZEL BÜRO MAIL GRUBU (YDÜNYA TÜRK BİRLİĞİ MAIL GRUBU), ÖZEL BÜRO MAIL GRUBU (YİSRATÜRK MAIL GRUBU), ÖZEL BÜRO MAIL GRUBU (YNE MUTLU TÜRKÜM MAIL GRUBU), ÖZEL BÜRO MAIL GRUBU (YTİDAT AKADEMİ MAIL GRUBU), ÖZEL BÜRO MAIL GRUBU (YTÜRKİYE İÇİN ELELE MAIL GRUBU), ÖZEL BÜRO MAIL GRUBU (ZERŞEY SERBEST MAIL GRUBU), ÖZEL BÜRO MAIL GRUBU WORDPRESS (DERİN STRATEJİ)

http://www.indirvideo.net/video/faimage/img-105781464.jpg

 

Giriş

 

“Ergenekon Terör Örgütü Davası İddianamesi”nde yer alan hususlar Türkiye’nin gündemini sarsmaya devam ediyor.

 

Geçtiğimiz ay ve günlerde yapılan bazı açıklamalarda Ergenekon yapılanmasında Çerkes kökenlilerin yoğun olarak yer aldığı ve Çerkes örgütlerinin Ergenekoncuların “ilgi alanında” bulunduğu iddia edilmişti.

 

Sonrasında iddianame kurcalandıkça konu Çerkesler açısından da ilginç bir hale gelmeye başladı.

 

Merak ettik, gerçekten Çerkesler ve Çerkes örgütlerinin “Ergenekon Terör Örgütü”yle bir ilgisi var mıydı?

 

Varsa bu ilgi veya ilişkinin boyutları neydi?

 

Bu konudaki mini araştırmamızı ve sonuçlarını okurlarımızla paylaşacağız. Ancak bu örgüt karşısında Çerkeslerin ve Çerkes derneklerinin durumunu anlamak için önce Ergenekon örgütünü iyi tanımamız lazım. Yoksa pek çokları gibi, “Deli saçması! Bu kadar farklı dünya görüşündeki insan, nasıl oluyor da bir örgütün çatısı altında birleşebiliyor” sığlığında yaklaşımlar kaçınılmaz olur.

 

Sabırsız okurlar için şimdilik şu kadarını söyleyelim ki, -kaba tabirle- koyunlar, keçiler, danalar… hepsi aynı çoban tarafından güdülüyor: Mason Locaları.

 

Ve loca mensupları Çerkes örgütlenmeleri içerisinde de oldukça aktifler.

 

***

 

Sözü buraya getirdikten sonra filmi en başa sararak izlemeye başlayalım.

 

***

TAPINAKÇILAR

 

Konuya, Türkiye’nin ilk nükleer fizik profesörü Ahmed Yüksel Özemre’nin kaleme aldığı “İlim, Din, Medeniyet (Düşünceler), Pınar Yayınları, İstanbul 2002”  adlı kitabından uzunca bir alıntı yaparak girmek, meseleyi kavramamızı kolaylaştıracaktır:

 

“Papa II. Urbano’nun çağrısı üzerine toplanan 1. Haçlı ordusu 1099 yılında Kudüs’ü aldı. Kudüs’ü 88 yıl Hıristiyanlar yönetti (Kudüs 1187 yılında Selahaddin Eyyübi tarafından geri alınmıştır). İşte bu yıllarda Haçlılar “Mukaddes topraklarda” hızla örgütlendi. Bu örgütler arasında gönüllü kuruluşlar da vardı. Bunlardan biri de 1118’de kurulan “Mesih’in Fakir Şövalyeleri” adlı örgüttü. Kurucusu bir Fransız asilzadesi idi. Bu gönüllü kuruluşun amacı, Kudüs’e giden yolları savunmak ve Kudüs’ü ziyaret edecek olan hıristiyan hacıları korumaktı. Yani hem dini, hem de askeri misyonu vardı.

 

1125 yılında Kudüs’ün yeni hıristiyan kralı, Hazret-i Süleyman’ın mabedinin bulunduğu yer olarak bilinen Mescidü’l-Aksa’yı bu örgüte tahsis etti. Bu olaydan sonra örgüt, Tapınak Şövalyeleri adını aldı ve hem dini, hem de askeri bir tarikat olarak resmen tanınması için Papalık makamına başvurdu. Bu istek Papalık tarafından 1129 yılında kabul edildi.

Tarikat sadece Kudüs ve civarında değil, güney Fransa ve Paris’te de kısa sürede örgütlendi. Bunun için gerekli parayı da Avrupa ile Ortadoğu arasındaki ticarete aracı olarak elde ettiler, bankerliğe de el attılar. Öyle ki Fransa kralının resmi bankacısı oldular, hatta krala borç verme konumuna geldiler.

 

Tapınak Şövalyeleri, Hasan Sabbah’ın Haşhaşiler örgütü ile de temas kurdu. Bu temas sayesinde de bir örgüt olarak nasıl gizli kalacakları ve örgüt üyelerinin birbirlerini tanımak için işaretleşme kodu kullanmaları hakkında fikir sahibi oldular. Ve kendilerine uyguladılar. Kudüs müslümanlar tarafından geri alınınca, Tapınak Şövalyeleri merkezlerini Paris’e taşıdılar. Seine nehri kıyılarında, Louvre Sarayı’nın yakınında yüksek bir kale inşa ettiler. Bugün bu kale yok ama burası hala Tapınak Mahallesi diye anılıyor.

 

Tapınak Şövalyeleri’nin Geçici Sonları

 

Bu kale ya da mabed, ticaret ve bankerlik faaliyetleri sayesinde gitgide zenginleşen örgütün hazinelerinin korunduğu esrarengiz bir yer halini aldı. İngiltere ile savaştan yeni çıkan ve bu örgütten aldığı borcun faizini ödeyemeyen Fransa’nın üst düzey yetkililerinin hırsları  kamçılanıyordu. Kral, uzun süren baskılara dayanamadı ve13 Ekim 1307’de bütün şövalyeleri tutukladı. Suçları; dinden çıkmak, İsa’ya hakaret etmek, rezil ayinler düzenlemek, homoseksüel olmak ve Baphomet adını verdikleri bir puta tapmaktı. Bu ağır suçlamalar karşısında Papa’ya da tarikatı kapatmaktan başka seçenek kalmıyordu. Ancak Fransa kralı Filip bu operasyondan ümit ettiği hazineye erişemedi. Hazine çoktan kaçırılmıştı. Tapınak Şövalyeleri’nin üstad-ı azamı ile üç yardımcısı ise yedi yıl sonra, 18 Mart 1314’te son kez mahkemeye çıkarıldılar ve yakılarak idam edildiler.

 

Tapınak Şövalyeleri’nin Yeniden Dirilişi: Masonlar

 

Fransa Krallığı’nın zulmünden İngiltere ve Orta Avrupa’ya kaçanlarla daha sonra bunlara katılanlar “Serbest Masonlar” adı altında tarih sahnesine tekrar çıktılar. Son üstadlarının talimatıyla, inşa edilmekte olan kilise ve katedrallere başvurarak hiçbir loncaya bağlı bulunmayan duvarcı olduklarını beyan edip işe girdiler. (Fransızca’da duvarcı, “maçon” (mason diye okunuyor); bir yere bağlı olmayan, hür, serbest ise “franc” (fran diye okunuyor) demek. Franc-maçon da serbest masonlar anlamına geliyor.)

 

Serbest Masonlar’ın Fransa Krallığı’ndan intikam almak için Avrupa genelinde örgütlenmeleri zaman aldı. 17. yüzyıldan itibaren toplumun, sivil ve askeri idarelerin köprü başlarını tutmaya, saraylarda önemli mevkiler elde etmeye, kralların harimine kadar sızmaya başladılar. Fransa’yı artık başka bir hanedan yönettiği halde, ataları olan Tapınak Şövalyeleri’nin intikamını almaya kararlıydılar. İntikam sadece hanedanlardan değil, Kilise’den de alınacaktı. İşte nesilden nesile geçen, yeminle korunmuş olan amaçları budur.

 

Duvarcı Masonlar’ın sayıları bir ara  azalmaya başlar. Bunun bir nedeni duvarcıların, Tapınak  Şövalyeleri’nin bekar kalmak için yemin etmiş dindar üyeleri olmalarıdır. Diğer nedeni

de katedrallerin ve büyük kiliselerin inşaatlarının azalmasıdır. Çare olarak, bizzat duvarcı olmamakla birlikte Tapınak Şövalyeleri’nden miras kalan idealleri benimseyenler de “duvarcı olarak” “Kabul Edilmiş Masonlar” unvanıyla bu hınç ve intikam kervanına dahil edildiler.

 

Serbest ve Kabul Edilmiş Masonlar ilk toplantılarını 1717’de İskoçya’da yaptılar. Amaçları başta Fransa hanedanı olmak üzere bütün hanedanların egemenliklerine son vermek ve kilisenin gücünü kırmaktı. Avrupa’nın her yerinde özellikle de Fransa’da pek çok Mason locası büyük bir gizlilik içinde faaliyete geçti.

 

Tapınak Şövalyeleri’nin gecikmiş intikamı

 

Serbest ve Kabul Edilmiş Masonlar, Mabed Şövalyeleri’nin varisi olarak Fransa Krallığı’ndan ve Kilise’den intikam almak için 65 yıl Fransız İhtilali’nin altyapısını hazırladılar. Özellikle Paris’te pek çok yeni loca açıldı. Yazar, filozof, bilim adamlarından vara-yoğa itiraz eden, inatçı ve saldırgan tipler özenle seçilerek mason yapıldı.”

 

İhtilal öncesi Fransa’nın toplum yapısına göz attığımızda çok büyük eşitsizlikler görüyoruz. Nitekim bu eşitsizlikler masonlar tarafından ustaca değerlendirilmiştir. İhtilal öncesinde soylular ve papazlar sınıfı büyük imtiyazlara sahipti. Fransa Kralı XVI. Louis yaptırmış olduğu Versailles sarayında lüks içerisinde yaşıyor ve her türlü israfı yapmaktan geri kalmıyordu. Kilise, halkı sürekli taassup içinde tutuyor ve krala ihaneti en büyük suç sayıyordu. Ülke küçük derebeyliklere bölünmüştü ve ağır vergiler halkı iyice fakirleştirmişti. Köylüler çalışmak ve vergi vermekten başka hiçbir hakka sahip değillerdi. Ticaretle meşgul olan ve şehir merkezlerinde oturan burjuvalar ise aşırı zengin olmuşlardı.

 

Masonlar bu tabloyu fırsat bilip Fransız ihtilalinin altyapısını oluşturan anti-monarşik ve anti-Kiliseci düşünceleri yoğun şekilde yaydılar. Nitekim Fransa Büyük Şark Locası’nın 1971-1974 yılları arası Üstad-ı Azamlığını yapan Fred Zeller, hatıralarında devrim öncesi Masonik faaliyetlerden söyle söz ediyor:

 

“1789 devrim öncesi Fransa’sında masonlar, geleneklerle açıkça çatışan fikirlerle ihtirasla uğraştılar ve bunu loca haricinde de yaydılar… Voltaire’in ölümünden kısa süre önce üyeleri arasında devrin en meşhur filozoflarının yer aldığı Dokuz Kızkardeşler Locası‘nın, mevcut düzeni yıkacak fikirlerin yayılmasında payı büyük oldu… Masonlar, yarım asır boyunca sabırla, yavas yavas devam eden bu gizli, yasak tartışmalarla, milli bilince yerleşik düzeni değiştirme ümit ve azmini aşıladılar.” (Fred Zeller, Hatıralar, sayfa 14-15.)

Bütün Avrupayı sarsan bu ihtilalin hazırlayıcılarından Montesqiue, La Fayetta, Mirabeau, Marat, Danton, Volter, J. J. Rousseau, Robespiyer, Diderof, d’Albert ve diğer isimlerin hepsinin mason olması Zeller’in sözlerini doğrulamaktadır.

 

“14 Temmuz 1789 günü patlak veren ihtilal 10 yıl sürdü. Kral ve kıraliçe idam edildi. Kilisenin mallarına el konuldu. “Hıristiyanlıktan Arındırma Yasası” kabul edildi. Bundan böyle devlet artık laik oldu. Takvim ve yılbaşı, hıristiyan kökenli oldukları gerekçesiyle değiştirildi. “Akıla tapınma” devletin resmi dini oldu. Hatta “Tanrıça Akıl” adına Paris’te resmi ve görkemli ayinler bile düzenlendi.

 

Masonlar, hanedandan ve kiliseden intikamlarını almışlardı; peki, bundan sonra neyle meşgul olacaklardı?

 

İlk Serbest Masonlar duvar örmedeki becerilerine göre çırak, kalfa, usta şeklinde üçlü derecelendirmeye tabiydiler. Ancak duvarcılığın yapılamaması ve masonların sayısını arttırmak için duvarcı olmayanların da localara kabul edilmesi, mason idarecileri farklı ve esrarengiz stratejilere yöneltti. Masonik dereceler 3’ten 33’e yükseltildi ve 4. ila 33. derecelere felsefi derece denildi. Yani, bundan böyle ilk üç dereceye giren Mavi Localar masonların avamına, diğer dereceleri içeren Kırmızı Localar masonların havassına ve 33. dereceden ancak bazı masonların girebildikleri Kara Loca da masonların hassülhavassına (yani kaymağın kaymağına) hitap edecektir. Ama bu kast sistemi, eşitlik ve demokrasiyi savunan masonluğun dejenere olmasının da bir göstergesidir.

 

Artık masonların değişmez idealleri de kalıplaşmıştır.

 

1) Masonluğun otoritesi hariç olmak üzere bütün şahsi otoritelere karşı savaş ve bunun doğal sonucu olarak da cumhuriyetçi idare sisteminin (masonların denetiminde kalması şartıyla) her ülkede hükümran olması,

 

2) Masonluğun oluşturduğu din hariç olmak üzere dini her otoriteye karşı savaş,

 

3) Büyük Fransız İhtilali’nden her yerde, özellikle de eğitimin her kademesinde hayranlıkla söz edilmesi,

 

4) Her konunun laiklik, akılcılık ve eşitlik ilkeleri içine alınmasının temini.

 

Tapınak Şövalyeleri tarikatı da, onun varisi olan Serbest ve Kabul Edilmiş Masonlar tarikatı da musevi-hıristiyan medeniyetinin bir ürünüydü ve geçmişlerine, tarihlerine yönelik efsaneler de doğal olarak bu medeniyetten doğdu. Örneğin masonluğun kökenini gizlemeye yönelik meşhur Hiram Usta Efsanesi gibi pek çok efsane Tevrat, Talmud, Kabala kökenli musevi unsurlar olarak masonluğa girdi. Ancak bunlara bakıp da masonluğun, yahudiliğin bir uydurması olduğunu söylemek hiç de isabetli değildir.

 

 Başlangıçta, yani masonluk henüz üç derecelikken dini ritüellerin varlığından sözetmek mümkündü. Ancak 33. dereceden masonun 1) hiçbir dini inancı olmayan, ama 2) hangi itikat olursa olsun o itikadın samimi taraftarıymış gibi görünmesini beceren bir insan portresi çizmesi gerekmekteydi.” (Ahmed Yüksel Özemre; İlim, Din, Medeniyet (Düşünceler), Pınar Yayınları, İstanbul 2002” 

 

Kaynak: http://www.kafkasevi.com/index.php/article/detail/322

 

“Ergenekon Terör Örgütünün” Çerkes STK’larına yönelik plan ve çalışmalarını konu aldığımız seri yazımızın giriş bölümünde, doğru bir analiz yapabilmek için örgütü tanımamız, hedef ve metotlarını iyi bilmemiz gerektiğini ifade etmiştik.

 

Bu maksatla, Ergenekon’un bugünden geçmişe uzanan ayak izlerini sürmüş, karşımıza ezoterik kökleriyle mason localarının çıktığını söylemiştik. Sonra da bulgularımızı geçmişten günümüze doğru kronolojik bir sırayla aktarmaya başlamıştık.

 

Yazımızın ikinci bölümünde ise bu uluslararası örgütün yaşadığımız topraklardaki faaliyet ve etkilerini ele alacağız.  Konuyu bu kadar kapsamlı tutmamızın sebebi, daha da özetlememiz halinde Çerkes örgütlerinin nasıl bir teşkilat tarafından ”kancalanmaya” çalışıldığının tam anlaşılamayacak olmasıdır. Bu bölümde locaların Tanzimat dönemi sonuna kadarki (1876) faaliyetlerini mercek altına alacak, devamında ise Cumhuriyet dönemine kadar olan masonik aktiviteleri gözden geçireceğiz.

 

Örgütü bütün boyutlarıyla tanıdığımızda  Çerkes camiasındaki bazı kişi ve kurumların duruş ve davranışlarının nasıl anlam kazandığını da hep beraber göreceğiz.

 

Şimdi kaldığımız yerden devam ediyoruz.

 

OSMANLI’DA MASON FAALİYETLERİ

 

Fransa’dan İskoçya’ya kaçan Tapınakçılar tarafından bugünkü şekliyle örgütlenen masonluğun ilk yayılma alanı da İskoçya ve İngiltere oldu. Yüzyıllar boyunca yer altında faaliyet gösteren masonluk, İngiltere’de, dini otoriteye karşı giriştiği mücadeleden zaferle çıktığı kesinleşince, 1717 yılında “yer üstü”ne çıkarak varlığını tüm dünyaya duyurdu. Mason locaları bundan sonra  Kıta Avrupası’nda da hızla gelişti.[1]

 

22 Ağustos 1703 Çarşamba günü tahta çıkan Sultan Üçüncü Ahmed’in saltanat yılları, Osmanlıdaki Batıcılık hareketinin başlaması ve masonluğun Osmanlıya da sızmaya başladığı tarihtir. Gözlerin Batı’ya çevrildiği ve yalnızca ordunun ıslahıyla Avrupa’nın tekniğine ulaşılacağının hayal edildiği süreç o tarihlerde başlamıştır. [2]

 

Masonluk Osmanlı’ya beşiği olan İngiltere’den geldi. İngiltere Mason Locası Maşrık–ı Azamı (Üstadı) Lord Montagu Osmanlı Başkentine Büyükelçi olarak atandığı yıllarda (1716–1718) İstanbul’da masonluğun temellerini atmıştır. [3]

 

Osmanlı Devleti sınırları içinde ilk mason locası ise Lale Devri’nin zevk çılgınlığı içerisinde kurulmuştur. 1721 yılında Galata’da, Arap Camii civarında[4] Fransız masonlarına bağlı olarak açılan bu ilk locayı, kendisine humbaracılar kuvveti (Topçu Birliği) meydana getirmek vazifesi verilmiş olan ve sonraları “Humbaracı Ahmet Paşa” (1675-1747) olarak anılacak olan Kont dö Bonval adlı Osmanlıya sığınmış bir Fransız faaliyete geçirmiştir. Kont dö Bonval pek çok gayrimüslimin yanı sıra bazı gafil Müslümanları da locaya kayda muvaffak olmuştur. Bunlar arasında bilâhare Sadaret (Başbakanlık) makamına kadar yükselebilen Yirmisekiz-zâde Mehmed Said Paşa, matbaayı getiren Macar dönmesi İbrahim Müteferrika da vardır. [5]

Bu loca 1748’de I. Mahmud tarafından kapattırılmış ve Masonluk da yasaklanmıştır.[6]

 

Mason locaları tekrar III. Selim’in saltanatı döneminde (1787-1807) ortaya çıkarak yaygınlaşmıştır.[7]

 

Humbaracı’nın Fransız masonlarına bağlı olarak açtığı bu ilk mason locasını, daha sonraki yıllarda İngiliz, İtalyan ve Polonyalılar hesabına kurulan diğer mason locaları takip etmiştir. [8]

 

Osmanlı İmparatorluğu’nda İngiltere Büyük Locası’na bağlı olarak kurulan ilk loca ise “Oriental Lodge”dur. İstanbul’da Hollanda Konsolosluğu’nun karşısında kurulduğu anlaşılan bu locanın kuruluş tarihi belli değilse de 1856 yılına kadar faaliyette kaldığı[9] bilinmektedir. Öte yandan, İskoçya locasından izin alınarak Halep ve İzmir’de;

 

Bu localara bağlı olarak Hama ve Humus’ta;

Cenevre büyük locasına bağlı olarak İstanbul’da;

 

1784’te Polonya locasına bağlı olarak yine İstanbul’da bir loca daha kurulmuştur.[10]

 

Masonik faaliyetler Tanzimat dönemine kadar yaklaşık 100 yıl süreyle çok sessiz ve yavaş sürmüştür. [11]

 

***

 

FRANSIZ İHTİLALİ

 

Birinci bölümde de ifade ettiğimiz gibi 1789 Fransız İhtilali mason organizasyonudur.  Türk masonlarının yayın organı Mimar Sinan dergisi bunu açık biçimde söyle ifade etmektedir: “1789 Fransız İhtilali mason düşünürler tarafından hazırlanmıştır. Hürriyet, eşitlik, kardeşlik ilkesini benimseyen İnsan Hakları Beyannamesi, Montesquieu, Voltaire, Rousseau, Diderot gibi üstadlarımızın ilham ve irşadlarıyla yayınlanmıştır.”[12]

 

Yine diğer bir masonik kaynakta, “Fransız Devrimi’ni ateşleyen ayaklanmanın planının, 1782 yılında Wilhelmsbad’da toplanan Büyük Masonik Konvansiyon’da yapıldığı iddia edilmektedir. Konvansiyona katılanlar arasında devrimin önemli liderlerinden Comte de Mirabeau da vardı. Mirabeau, Fransa’ya döner dönmez Konvansiyon kararlarının detaylarını Fransız locaları içinde organize etti”[13]  denilmektedir

***

FRANSIZ İHTİLALİNİN OSMANLIYA ETKİLERİ

 

Fransız İhtilali başladığında bu olayı Fransa’nın iç sorunu olarak gören Osmanlı Devleti’nde Avrupa ölçülerine göre bir adaletsizlik, eşitsizlik, siyasi ve sosyal bozukluk mevcut değildi. Bu dönemde Fransa’da Kral, kilise ve aristokrasinin halkı hiçe sayan iktidarı hüküm sürüyordu ve Osmanlı’da ise böyle bir manzara yoktu.[14]

 

Mason Organizasyonu “Fransız İhtilali’nin en önemli mesajı, milletlerin kendi kaderini kendisinin belirlemesi prensibinin uluslararası camiaya yerleşmesi oldu. Fransa’nın 1797’de Yedi Adalar’a el koyup Yunanlıları bağımsızlık için kışkırtmasıyla milliyetçilik prensibi ve ihtilalin önemi ancak anlaşılabildi. Osmanlı ülkesinde bu dönemde ihtilal yanlıları kahvehanelerde broşür dağıtıyor, hak, özgürlük ve eşitlik nutukları atıyorlardı.”[15]

 

Fransa, ihtilalden çok kısa bir süre sonra yayılmacı politikalar içerisine girdi. 1798’de Osmanlı ülkesi olan Mısır’ı işgal etti. Fransızlar gittikleri bütün yerlerde milliyetçilik akımlarını yayıyorlardı. Türkçe, Rumca, Ermenice’ye tercüme ettikleri milliyetçiliğe ve Cumhuriyete dair eserleri özel adamları Akdeniz adalarına gönderdi. Fransa’nın çabaları sonucu, önce Osmanlı milleti olan gayr-i müslim Hıristiyan teba, sonra da müslüman teba devlete karşı isyan etti. Fransızlar daha sonraları Cezayir’i işgal edip, bunun yanı sıra Mısır’da Kavalalı M. Ali Paşa’ya destek vererek, Vali’nin devletine karşı cephe almasına sağladılar.[16]Osmanlı ordusu Nizipte Kavalalı Mehmet Ali Paşa kuvvetlerine mağlup oldu. İki gün sonra da Kaptan-ı derya Fevzi Ahmet Paşa Osmanlı donanmasını Mısıra götürüp teslim etti.[17]


Rusya ise Balkanlarda Osmanlı aleyhine propaganda yaptığı gibi, Kırım’a girerek, Kırım’da yaşayan Türklere bağımsızlık vaad etmiş, girişmiş olduğu türlü entrikalarla Kırım’ı Osmanlı’dan ayırarak ilhak etmişti… [18]

 

Artık büyük devletler Osmanlı’nın içişlerine müdahale ediyor ve her taraftan Osmanlıyı çökertmeye çalışıyorlardı.

 

TANZİMAT DÖNEMİ

 

Osmanlıyı dağıtan uygulamaların tamamı devletin tepe noktalarına kadar sızan masonlardan geldi.

 

Babasının ölümü üzerine 16 yaşında tahta çıkmak durumunda kalan I. Abdülmecid’e tecrübesizliğinden istifade ederek 3 Kasım 1839’da Tanzimat Fermanı ilan ettirildi. Mason Hariciye Vekili (Dışişleri Bakanı) Mustafa Reşit Paşa tarafından hazırlanan ve okunan, Osmanlı Devletinin yıkılma ve yok olma devrine açılmış bir gedik olan Tanzimat Fermanı devlete ve millete çok pahalıya mal oldu. [19]

 

Sultan Mahmut’un açtığı ileri medeniyet yolu üzerine engel olarak oturan Tanzimat adamları, Avrupa’nın ilmini ve tekniğini almak yerine sathî taklitler üzerinde durdular. Böylece ilim ve teknikte ilerleme durdu. Avrupa’nın yaşayışına hayran olarak yetişen yeni nesiller taklit modasına kurban gittiler. Memleket şartlarını ve ihtiyaçlarını anlamadan rejim davasına kapılan tanzimat devri adamları, mason localarının yönlendirmesiyle daha sonra ihtilalci olarak gayr-i müslimlerle birleşmiş ve buhranları artırarak, devleti sarsmaktan başka bir işe yaramamıştır.[20]

 

Tanzimat Fermanı, dört husus gerekçe gösterilerek ilan edilmişti:

 

-         Mısır Valisi Mehmet Ali Paşa meselesinde Avrupa’nın desteğini almak,

-         Avrupa’nın Osmanlının iç işlerine karışmasını önlemek,

-         Fransız ihtilalinin milliyetçilik etkisini azaltmak, 

-         Gayri Müslimleri devlete bağlamak. [21]

 

Ve bütün bu gerekçeleri oluşturan zaten masonlardı. İçerideki masonlar da bu gerekçelere istinaden Tanzimatı ilan ettiler.

 

1839 Tanzimat Fermanı Masonluğun Osmanlı topraklarında ilk ciddi çıkış denemesidir.[22] Belirttiğimiz gibi ilk mason locaları biraz daha gerilere gitmekle beraber pek etkili olamamış, iyi bir örgütlenme ve ciddi bir faaliyet içine girememişlerdir. Bu fermanı yayınlanmasından sonra İmparatorluğun yönetimine egemen olan masonlar, misyonları gereği modernleşmeyi dinden uzaklaşma şeklinde kurgulamış, şer’i hukuku dışlayarak sistemde boşluklar oluşturmak suretiyle planlı bir şekilde Osmanlı imparatorluğunun sonunu hazırlamışlardır.

Bir mason belgesinde Tanzimat şöyle ifade ediliyor: “Ruhunu Fransız Devrimi’nden alan Tanzimat Hareketi, o ruhun can damarı “Özgürlük-Eşitlik-Kardeşlik” ilkelerini, dinin ve otoritenin tek hâkimi olan Padişahın elinden söküp alamamıştır. Özgürlük-Eşitlik-Kardeşlik ilkeleri halk içindir; insanlar içindir. Ancak halkın bir kamuoyu oluşturabilmesi, o halka bu yolda öncülük edecek insanların varlığına bağlıdır. İşte bu insanlar nasıl Batı’da Masonlar olmuş ise, Osmanlıda da Masonlar olmuştur. Aydınlık Çağı’nı yaşamayan Osmanlıya geç de olsa bu çağı Masonlar yaşatmaya başlamıştır ”[23]

 

Tanzimat Dönemi, 1839 yılında Gülhane Hatt-ı Şerif’inin okunmasıyla başlar,1876’da II. Abdülhamit’in tahta çıkması ve Meşrutiyet’in ilanıyla sona ermiş kabul edilir. Tanzimat çağının sadrazamlık(başbakanlık) yapan önde gelen üç siyasi lideri ise 1839-1855 döneminde Mustafa Reşit Paşa (1800-1858), 1850’lerin başından 1871’e kadar da Âli Paşa(1815-1871) ve Keçecizade Fuat Paşa(1814-1868)’dır.[24] Ve ne tesadüftür(!) ki ülkeyi yöneten bu üç ünlü devlet adamı da loca mensubu birer masondur.

 

Bu dönemde masonluğun ön plana çıkardığı asıl kişi Tanzimat Fermanı’nın mimarı olarak bilinen Mustafa Reşit Paşa’ydı. Reşit Paşa Paris’te altı kez olağanüstü elçilik yapmış ve altı kez de sadrazamlık makamına gelmiştir.

 

Masonik kaynakların bildirdiğine göre, Mustafa Reşit Paşa, ilk kez Londra’da masonlarla bağlantı kurmuş ve 1830’lu yıllarda tekris edilerek (Erginleştirilerek) örgüte katılmıştır.[25]

Reşit Paşa İngiliz elçisi Lord Stratford Canning’in samimi dostuydu ve bu dostluk da İngiltere’de Masonluğa girdikleri günlerden başlıyordu.[26]

 

İngiliz Elçisi Lord Staratford’un Sultan Abdülmecid’le de arası çok iyiydi, hatta özel görüşmelerinde neredeyse tüm isteklerini Sultan’a söylüyor, kabul ettiriyordu. Salt elçi değil, Osmanlı hükümdarının koruyucu meleği idi sanki. Kabine atamalarında bile etkili oluyordu. İngiliz gazeteleri aynen şöyle yazmakta sakınca görmüyorlardı: Sultan demek İngiliz Elçisi demektir![27]

 

Bu dönemde Osmanlı tahtında devlet idaresinde tecrübesiz bir padişahın bulunmasını fırsat bilen İngilizler harekete geçerek, Osmanlı Devletine tam destek olmak vaadiyle mason Mustafa Reşit Paşayı sadrazamlığa(Başvekilliğe) getirtmişlerdir(1846). [28]

 

Mustafa Reşit Paşa’nın, ünlü ateist Fransız düşünür Auguste Comte ile kurduğu yakınlık da ilgi çekicidir. Ateizmin ve din aleyhtarlığının doruk noktasında olan Auguste Comte, Mustafa Reşit Paşa’yı etkisi altına almaya çalışmış, hatta bu yakınlık Padişahın Reşit Paşa’yı ilk Sadrazamlığı döneminde görevden almasına sebep olmuştur. Şu sözler Comt’un Reşit Paşaya söyledikleridir: “Osmanlılar yakın bir gelecekte Tanrı yerine hümaniteyi benimsemek sureti ile bu büyük gayenin hedefine en kısa yoldan ulaşacaklarını göreceklerdir.”[29]
Pozitivizmi ve diğer her türlü materyalist felsefeyi bir din gibi benimseyen masonluk, bunları önce elitlere, sonra da onlar aracılığıyla kitlelere empoze etmek için sistemli bir mücadele yürütmüştür.[30]


Masonluğun Osmanlı ve Türkiye içindeki misyonunu da asıl olarak bu çerçevede değerlendirmek gerekir. Örgüt, bir tür “dine karşı propaganda ve din ahlakına karşı mücadele” birliği gibi çalışmıştır.[31]Pozitivizmi ve diğer her türlü materyalist felsefeyi bir din gibi benimseyen masonluk, bunları önce elitlere, sonra da onlar aracılığıyla kitlelere empoze etmek için sistemli bir mücadele yürütmüştür.

 

Türkiye Masonlarının yayın organı Mimar Sinan Dergisi’ne göre “Türkiye tarihinin en büyük Başbakanı Mustafa Reşit Paşa”, ilerleyen yıllarda Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşünün öncüsü olacaktır.[32]


Yine Mimar Sinan dergisi, Mustafa Reşit Paşa’dan şöyle söz eder: “135 yıl önce Gülhane Meydanı’nda Hattı Hümayun’u tam bir cesaretle okuyarak insanlık ve millet yolunu aydınlatmak üzere yaktığı nurun aydınlığını hala görmekte olduğumuz büyük kardeşimiz Koca Reşit Paşa’nın hatırası önünde saygı ile eğiliyoruz.” [33]

 

1839 dan 1856’ya kadar varılan batılılaşma süreci Osmanlıya sadece hesapsız borç getirdi. III. Selim, batı tarzı kalkınma modeli istemediğinden tek kuruş borç alamamıştı ama III. Selime verilmeyen borçlar, bu Tanzimat ricaline sebil edilmiştir.[34]

 

Mustafa Reşit Paşa ve yetiştirmelerinin, Osmanlı Devleti içinde kendilerinin yıllardır yapamadığı tahribatı kısa zamanda gerçekleştirdiğini gören İngilizler, Mısır meselesinin hallinden sonra Osmanlı Devletinin başına yeni gaileler açtırmakta gecikmediler. Mustafa Reşit Paşa, İngiliz ve Fransız desteğini alarak 4 Ekim1853’te Rusyaya harp ilan etti. Ancak Osmanlı Devleti, Rusya ile savaş yaparken İngilizler, dünyadaki ikinci büyük İslam devleti olan Gürganiye Devletini yıktılar. Hindistan, İngilizlerin sömürgesi durumuna geldi.[35]

Türkiye masonluğunun bu birinci döneminde Masonlukla ilgili gelişmelerin belirgin hal almasının Kırım Savaşı yıllarında olduğu kabul edilmektedir. 1853 yılında başlayan Kırım Savaşı’nda Osmanlı topraklarının çeşitli bölgelerinde bulunan Fransızlar, İngilizler ve Sardunya Krallığı emrindeki İtalyanlar birçok loca açmışlardı. Yasaklanmış olmasına rağmen birçok Müslüman asıllı Osmanlı vatandaşı bu localardaki toplantılara düzenli olarak katılmışlardı.[36]

 

1856 ISLAHAT FERMANI VE MASONLAR

 

Tüm planlar Osmanlı’yı parçalamak için yapılıyordu. 1839 yılındaki fermanın ardından, 28 Şubat 1856’da mason sadrazam Ali Paşa Osmanlı Devleti’nin başına büyük sıkıntılar açacak olan ve gayr-i müslimlerdeki istiklal ateşini körükleyecek olan Islahat Fermanı’nı yürürlüğe koydu.

 

“Kırım Harbinin son yıllarında hazırlanan Islahat Fermanı Paris Antlaşmasının  imzalanmasından altı hafta önce bu tarihte, Bâb-ı Âlî’de bütün bakanlar, yüksek memurlar, şeyhülislâm, patrikler, hahambaşı ve cemaat ileri gelenleri önünde okunarak ilân edildi ve Paris Antlaşmasını hazırlayan devletlere bildirildi. Bilindiği gibi Kırım Harbi’nde, İngiltere, Fransa ve Avusturya Osmanlı İmparatorluğunu Rusya’ya karşı desteklemişti. 1856 Paris Konferansı öncesinde, Osmanlı İmparatorluğunu Rusya’nın müdahalelerine karşı korumanın bedeli ve Osmanlı İmparatorluğunun Avrupa Devletleri ailesine katılmasının şartı olarak Avrupa Devletleri birtakım şartlar ileri sürdüler. Bu şartlar Islahat Fermanının esasları olarak Mason Ali Paşa  ile İstanbul’daki İngiliz ve Fransız elçileri arasında kararlaştırılmıştı.”[37]

 

Bu ferman yayınlandığında, Fransız elçisi bile, “Osmanlı Devleti’nin bu kadar fedakarlıkta bulunacağını hiç ummuyorduk” diyerek hayretini ifade etmiştir.[38]

 

Nitekim fermanın ilanı üzerinden henüz bir yıl geçmeden ülkenin dört bir yanında isyanların patlak vermesi üzerine Ali paşa görevinden istifa etmek zorunda kalmıştır. Birbirlerine düşmanlık gösterilerinde bulunan, ancak Osmanlıyı batının kuklası yapmak gayesinde birleşen mason Mustafa Reşid ile mason Ali Paşa “biraderler”, oturdukları koltuğu nöbetleşe doldurarak devletin bu en önemli mevkiini ellerinde tuttular. [39]

 

Fermanın uygulaması pek çok yerde büyük tepki gördü. 1858’de Cidde’de ayaklanma baş gösterdi. Eflak, Boğdan ve Karadağ’da bağımsızlık hareketleri başladı.[40]Ali Paşanın bilhassa beşinci sadareti döneminde (1867) Belgrad’ı Sırplara teslim etmesi ve Girit’te hıyanet derecesine varan imtiyazları (ıslahat adı altında gerçekleştirerek adanın elden çıkmasına sebep olması), aleyhinde büyük bir infialin doğmasına sebep oldu. [41]

 

Osmanlı’nın 1856 Islahat Fermanıyla gayrimüslim tebaaya verdiği çok geniş haklara rağmen Avrupalı devletlerin isteklerinin ardı arkası kesilmek bilmedi.

 

Devletin içine düştüğü feci durum sebebiyle, üzüntüsünden tüberküloza yakalanan Sultan Abdülmecid 25 Haziran 1861’de vefat etti.

 

Sultan Abdülmecid devri, Sultan II. Mahmud’un açtığı yenileşme yolunun, Mason Reşit Paşa ve yetiştirmeleri eliyle bozulduğu ve Avrupa’nın her bakımdan taklide başlandığı bir devir olarak tarihe geçti.[42]

 

İngiliz Obediyansının dışında kurulan ilk yabancı “büyük loca” da Islahat fermanının hemen sonrasında 1857 yılında İzmir’de kurulan Grand Lodge de Turquie’dir. Fransa orijinli bu büyük locaya bağlı olarak her biri ayrı dilde faaliyet gösteren altı loca bulunuyordu. Türkçe olarak çalışan locanın adı “Orhaniye Locası”ydı. Türkiye’deki masonik yayınlar bu locayı ilk milli(!) Mason locası olarak kabul ederler.[43]

 

SULTAN ABDÜLAZİZ DÖNEMİNDE MASONLAR

 

Sultan Abdülmecid’in 25 Haziran 1861’de ölümü sonrasında tahta Abdulaziz Han çıktı. Sultan Abdulaziz’in tahta çıkması ile başlayan Avrupa ülkeleri ile iyi ilişkiler, masonlar için daha rahat faaliyet gösterebilme döneminin de başlangıcı oldu.

 

İlk resmi loca da 1861 yılında İstanbul’da Mısırlı Prens Abdulhalim Paşa tarafından kurulmuştur. Prens Abdulhalim masonluğa ilk olarak 1845 yılı civarlarında, Fransa’da Saint-Cyr’deki tahsîlini tamamlayıp memleketine döndüğünde intisâb etmişti. O sıralar Mısır tahtının meşrû vârisi idi.[44]Bu zatın iki oğlu Abbas Halim ve Said Halim Paşalar da masondu.

 

Prens Abdulhalim bu locaya Raşit Paşa, Sadrazam Keçecizade Fuat Paşa, Süleyman Paşa’yı da katmıştı. Sadrazam Tunuslu Hayrettin Paşa, Sadrazam İbrahim Hakkı Paşa, Berlin Büyükelçisi Sadullah Paşa, o dönemin ünlü gazetecisi ve edebiyatçı Şinasi Bey gibi birçok yazar, devlet adamı, gazeteci ve zengin Osmanlı tüccarları bu locanın aktif üyeleriydi.

Bu sırada devletin durumu son derece karışıktı. Malî sıkıntı son haddinde idi. Karadağ, Hersek ve Girit’te büyük bir karışıklık hüküm sürüyordu. Avrupa devletlerinin müdahalede bulunacaklarını anlayan Sultan Abdülaziz yayınladığı bir fermanla onların Tanzimat konusundaki endişelerini, nispeten, ortadan kaldırdı.

 

1862’de Karadağ bölgesinde çıkan isyanı serdar-ı ekrem Ömer Paşa kumandasında gönderdiği bir ordu ile anında bastırdı. Mısırda son yıllarda Osmanlı Devleti’ne karşı bağlılığın azaldığının farkında olan Sultan Abdülaziz, bu bölgeye bir seyahat düzenlemişti.[45]Mehmed Ali Paşa’nın büyük oğlu İsmail, Hidivlik verâset kânûnunun değiştirilmesi ve dolayısıyla da kendisi ve neslinin Mısır’ın hükümdarları olması husûsunda Abdülaziz’i iknâ etmeye muvaffâk oldu. Fakat Bu durum tabiî ki Prens Halîm’in bir sonraki Hidiv olma ümidlerini suya düşürdü. Bunun üzerine tahtı ele geçirmek amacıyla yeğeni İsmâil’e karşı siyâsî bir kampanya başlatmak için mason localarını kullanmaya karar verdi. Hem Fransız hem de İngiliz üstatlarıyla işbirliği yaparak, 1867’de Fransız te’sîrindeki Mısır Maşrıq-ı A’zamlığı’nın ve Mısır Bölge Maşrıq-ı A’zamlığı’nın da üstâd-ı a’zamı seçildi.[46]Böylece, Osmanlı devlet politikasını etkilemek için Masonluk’tan doğrudan yararlanma girişimleri çağı da başlamış oldu.[47]

 

YENİ OSMANLILAR

 

1865 yılında Masonların kontrolündeki Yeni (Genç)Osmanlılar hareketi ortaya çıktı.[48] Yeni Osmanlılar, “devletin mutlakıyetten (Padişahın kayıtsız şartsız hakimiyetinden) meşrutiyet yönetimine (yasama yetkilerinin halktan seçilmiş Mecliste olması) geçmesini, Fransa’da yayılan çağdaş fikir ve akımların, Osmanlı’da da uygulanmasını stemekteydiler.[49]Montesquieu ve Rousseau gibi Fransız devriminin kavramcılarını benimsemişlerdi. [50]

 

Genç Osmanlıların görüşleri Türk aydınları arasında da giderek yaygınlaştı. Yeni Osmanlılar Beyoğlu’nda Fransızca olarak yayınlanan Courrier d’Orient gazetesini ilgiyle izlemekteydiler. Gazetenin sahibi ve yazarı Jean Pietri ile yakın ilişki içindeydiler.[51]

 

Mason kaynakları Genç Osmanlıları şöyle anlatıyor: “Bütün Genç Osmanlıların hürriyetin insanın en doğal hakkı olduğu konusunda ve çeşitli edebi türlerde çok sayıda yazıları vardır. Kardeşimiz Şinasi’nin şiirleri ise, masonik alegoriden esinlenen ve zamana göre yürek isteyen dizelerle doludur.


Kardeşimiz Ziya Paşa’nın “Diyâr-ı küfrü gezdim beldeler kâşâneler gördüm” deyişi, toplumun kendi durumunun bir muhasebesini, bir sorgulamasını yapmayı başlatacaktır. Bu devirde, Batı Medeniyeti ile Osmanlı değerleri arasında en ayrıntılı karşılaştırmayı yapan Kardeşimiz Ahmet Mithat Efendi olmuştur. Onun gazete ve dergi makaleleri ve ders kitapları dışındaki yüzden fazla eseri arasında, bu sorunlardan söz etmediği kitabı hemen hemen yok gibidir.[52]

 

“1867 ile 1869 yılları arasında, Müslümanların git gide daha çok Masonluğa girdikleri görülüyor. Bunda, genç Fransız avukatı Louis Amiable’in etkisi de olsa gerek: Louis Amiable, 1863’te kurulup Fransa Maşrıkı Azamı’na bağlanan Doğu Birliği Locası’nın 1865’te başkanı olmuştu. Louis Amiable, Osmanlı toplumunun seçkinleri arasında yoğun bir üye kaydı kampanyası başlattı, başarılı oldu. Doğu Birliği’nin 1865’te sadece üç Türk üyesi varken, 1869’da, toplam yüz kırk üç üyenin elli üçü Türk’tür.”[53]

 

Hareketin gerek fikir ve gerekse gizli çalışma safhaları, örgüte mensup kişilerden bazılarının Avrupa’ya kaçarak orada yürüttükleri açık faaliyetler ve nihayet Meşrutiyetin kuruluşuna varan çeşitli çalışmalar 1876 yılına dek sürer. Yeni Osmanlılar, özellikle de Avrupa’da Genç Osmanlılar adı altında anılacaktır. “Yeni Osmanlılar ya da Genç Osmanlılar olarak anılan kişilerin çalışmalarının ruhu nereden kaynaklanıyordu? Bu bir avuç insanın hemen hemen hepsinin de Mason oluşu, ülkelerine yönelik bir davada bir araya gelerek kenetlenmeleri ve aydınlığı hedef alan mücadeleler içine girmeleri, yalnızca bir rastlantı olarak mı değerlendirilebilirdi?” sorusunun soran masonlar cevabını yine kendi web sitelerinde veriyor: “Hayır! Bunun bir rastlantı olmadığını yalnızca en iyi bilen ve hisseden değil, kesin olarak böyle olması gerektiğine inanan masonlardır.”[54]

 

“Peki İngiltere, Fransa ve Avrupa’daki diğer büyük mason locaları niye Osmanlı topraklarında loca açma gereksinimi duydu?

 

Çünkü, Osmanlı topraklarındaki çıkar paylaşımı bu birlikteliği doğurmuştur. Localara seçilen isimler de yetkin isimlerdir ve bu isimler iktidara getirilecek ve büyük localardakilere diyetler ödeyeceklerdi. Bu durumda alış veriş tamamlanacak mıydı? Hayır, devam edecek seçilen yetkinler iktidarda kalabilmek için diyet ödemeye devam edecekler. Bu diyetler bağlı oldukları büyük locaların çıkarları doğrultusunda imtiyazlar olarak ödenecek; içeridekiler bu işbirliği sayesinde gücü ve iktidarı paylaşırken, büyük locadakiler de çeşitli haklar ve imtiyazlar elde edecekti.[55]

 

Abdülaziz Han 21 Haziran 1867’de Fransa, İngiltere, Belçika, Prusya ve Avusturyayı içine alan bir geziye çıktı. Sultanın bu gezisi genel barışın sağlanmasında önemli rol oynadı. Avrupa devletleri ile olan münasebetler iyileşti. Abdülaziz Han, gece gündüz çalışırken içte batı hayranı ve mason devlet adamları her türlü siyasi desiselerle nizam ve intizamın bozulmasına gayret sarf ediyorlardı. Hepsi mason olan Ziya Paşa, Namık Kemal, Ali Süavi gibi yazarlar halkı Padişaha karşı düşmanlığa teşvik ederken, Mütercim Rüştü, Hüseyin Avni ve Mithat paşalar da Padişahı devirmenin hesapları içerisindeydiler.[56] Mason kuşatması altında bulunan Abdulaziz’in Başyaveri Mehmed Rauf Paşa, Başmabeyincisi Namık Paşazade Hüseyin Cemil Paşa bile birer masondu. [57]

 

14 sene 11 ay beş gün tahtta kalan Sultan Abdülaziz bu süre içerisinde meşrutiyet fikrine başta sıcak baksa da, sonraları değişip bu fikri savunanlara karşı çıktı. Döneminin önde gelen masonları Şinasi, Namık Kemal ve Ziya Paşa ile padişahlığının ilk dönemlerinde sıcak ilişkiler kurduysa da bu şahısların gerçek yüzlerini gördükten sonra kendilerine karşı sertleşmiştir. [58]

 

Abdulaziz Han’ı kontrol altında tutan mason birader Sadrazam Ali Paşa’nın 1871 Eylül’ünde ölümü ve yerine yumuşak başlı Mahmut Nedim Paşa’nın sadrazamlığa gelmesi Masonlar’da endişe meydana getirdi. [59]

 

Bu arada 1 Temmuz 1872’de Hasköy’de, Osmanlı ülkesindeki ilk Mason mabedinin temeli atıldı.[60]

 

20 Ekim 1872’de Osmanlı saltanat ve hilafetinin veliahtı Şehzade Murad (V. Murad) Ziya Paşa’nın etkisiyle Proodos (Terakki) locasında tekris edilerek (erginliğin tescili) mason oldu.[61]

 

Bu dönemde, mason olmak giderek aydın ve entelektüel olmakla eş değer kabul edilmeye başladı. Abdülmecid’in Murad dışında iki oğlu, Nureddin ve Kemaleddin de Masonluğa girdiler. Devlet Şurası Başkanı Edhem Paşa, Mısır Valisi Mehmed Ali’nin torunu ve Genç Osmanlılar hareketinin önderlerinden Prens Mustafa Fazıl Paşa,Hünkar Yaveri Mahmut Paşa, Mevlevi Şeyhi Ataullah Efendi, Polis Müdürü Said Mehmet, Müşir Fuad Paşa, Pertev Paşa, Raşit Paşa, Süleyman Paşa, Namık Kemal, Plevne kahramanı Gazi Osman Paşa, “Gafil ne bilür” diye başlayan mehter marşının şairi ve Kafkas Cephesi kahramanı Ahmet Muhtar Paşa, Şeyhülislam Musa Kazım Efendi, Şeyhülislam Hayri Efendi, Müderris Mahmut Esad Efendi, Sadrazam Keçecizade Fuat Paşa, Sadrazam Ahmet Vefik Paşa, Sadrazam Tunuslu Hayrettin Paşa, Sadrazam İbrahim Hakkı Paşa, Berlin Büyük Elçisi Sadullah Paşa,  Namık Kemal ve daha niceleri hep loca mensubu oldular.

 

Mütercim Rüştü, Hüseyin Avni ve Mithat paşa gibi gözlerini iktidar hırsı bürümüş mason devlet adamları, 1875’te patlak veren Bosna-Hersek isyanı ile ardından çıkan Rus harbini fırsat bildiler. [62]

 

Masonlar kendi yayın organlarında o günleri şöyle anlatıyor: “Genç Osmanlılarla daha örgütün kuruluş yıllarında ilişkide olan ünlü devlet adamı Kardeşimiz Mithat Paşa, yabancı devletlerin müdahalesini kaldırmak, Meşrutiyetin gerçekleşmesini hızlandırmak için daha fazla beklenilmemesi gerektiğine işaret eder. Osmanlının özellikle de Avrupa kısmında koşullar, gitgide güçleşmektedir. Devlet borçları 10 yılda 25 milyondan 250 milyona çıkmıştır. Meşrutiyetin önündeki engel padişahtır. Mithat Paşa bu sırada Kabineye memur edilir. Seraskerliğe Hüseyin Avni Paşa(mason), Şeyhülislâmlığa ise Hayrullah Efendi(mason) getirilmiştir.”[63] Mithat Paşa, döneminde birçok Yahudi ve masonu devlet içersine önemli makamlara getirmiştir.[64]


Ülkede “meşruti yönetimin gelmesini isteyenlerin” oluşturduğu özgürlük havası içerisinde Abdülaziz’in tahttan indirilmesi konusunda kamuoyu oluşturuldu. Mithat Paşa’nın kışkırtmaları sonucu üniversite öğrencileri 10 Mayıs 1876 tarihinde bir protesto yürüyüşü düzenler. Bundan bir süre sonra, 30 Mayıs 1876 salı günü sabaha doğru, saray Hüseyin Avni Paşa komutasındaki askerlerce basılır ve Sultan Abdülaziz kansız bir şekilde tahttan indirilir.


Avni Paşa üç gün sonra, güvenlik gerekçesiyle saray bahçesine yerleştirdiği adamlarına verdiği emirle, Sultanın bileklerini kestirerek öldürtür. Hadiseye intihar süsü verilmeye çalışılır. Sultanın cenazesi 5 Haziran 1876 günü babası Sultan II. Mahmud Han’ın Çemberlitaş’taki türbesine defnedilir.[65]

***

MASON KUKLASI ŞEHZADE V MURAT

 

Abdulaziz Han’ın ölümü sonrasında Şehzade Murat, şimdi İstanbul Üniversitesi olan o zamanki Harbiye Nezareti binasında tahta geçirilir. Tarih 30 Mayıs 1876’dır ve herkes mutludur. Nihayet Osmanlı için konuşulan o tüm güzel şeyler, tasarlanan reform hareketleri ve nihayet Meşrutiyet hazırlıkları gün ışığına çıkacak, insanlar özledikleri o aydınlık ve hür ortama kavuşacaklardır.[66]

 

Mithat Paşa, Anayasa Tasarısı’nı hazırlamak işini ele alır. Genç Osmanlılardan Namık Kemal ve Ziya Paşa gerekli tasarıyı hazırlayacak komisyona memur edilirler.[67]

Murat tahta çıkalı henüz dört gün olmuştur ki, Fer’iye Sarayı’nda kapalı tutulan eski Padişah Sultan Abdülaziz’in, bir makasla “kol damarlarını keserek intihar ettiği” haberi gelir. Murat bu habere kahrolur. Zaten nazik yapılı bünyesi, müthiş bir ruhi sarsıntıya uğramıştır. Bu bir intihar mıdır, yoksa cinayet mi? Murat gerçeği ancak Hüseyin Avni Paşa’nın söyleyebileceğini bilir ama ne yazık ki hemen ardından o da öldürülmüştür. Abdülaziz’in eşlerinden birinin kardeşi olan Çerkez Hasan Mithat Paşa’nın konağını basmış ve tabancasıyla içerde toplantı halinde bulunan kabine üyelerinden önüne gelenin üzerine ateş açmıştır. Bazı paşalar, muhafızlar ve hizmetkârlar hayatlarını kaybederler. Bu olay da onu çok hırpalar. Sultan Murat buhrana girer. 1 Temmuz 1876 günü Sırbistan ve Karadağ, Osmanlıya savaş açarlar. Zaten sarsılmış olan Kabine, açıklara yeni nazırlar getirerek, askeri harekâtı düzenlemek zorunda kalır. Bütün bu karmaşa içinde Murat iyice bunalmış, ruhi çöküntüye uğramıştır. Bu durumda tahta geçecek tek isim II. Abdülhamit’tir. Nitekim 31 Ağustos 1876’da Osmanlı tahtına çıkan Abdülhamit, top sesleri eşliğinde tebrikleri kabul edecektir. [68]

 

MASONLARIN YÖNETİMİNDEKİ TANZİMAT DÖNEMİ(1839-1876) NE GETİRDİ?

 

Gerek 1839 Tanzimat ve gerekse de 1856 Islahat fermanıyla devletin çöküşünün toplumsal ve ekonomik nedenleri araştırılmadan, bazı batı kuruluşlarını ve anlayışını devlete getirmekle devletin kurtarılabileceği dikte edilmiş; din, devlet ve toplum hayatından tamamen çıkartılmaya çalışılmıştır. Yayınlanan fermanlarla toplum ve devlette derin yarılmalar oluşmuş, İslami dünya görüşü ve bu anlayışla kurulan kuruluşların paralelinde bir de batı taklitçisi kuruluşlar türemiştir. Bu iki ayrı görüş ve kuruluşlar arasındaki çatışmalar sonucunda toplumun içinde daha büyük sorunlar çıkmış, çöküşü önleyeceği düşünülen ıslahat fermanları tam tersi yönde sonuçlar vermiştir.[69]

 

Masonların yönetimi ellerinde tuttukları bu dönemde “Batı’nın ekonomik desteğine, vereceği borçlara ihtiyaç duyan Osmanlı Devleti, bunları ancak batı devletlerine çeşitli imtiyazlar tanımak koşuluyla elde edebilmiştir. Bu imtiyazlar sayesinde Osmanlı topraklarına giren yabancı sermaye ve yatırımları, sahip olduğu imkan ve güçle yerli sanayii büyük ölçüde öldürmüştür. Böylece Osmanlı Devleti yarı sömürge bir devlet haline gelmiş, bütün ekonomisi ve zenginlik kaynakları Batılı devletlerin eline geçmiştir.”[70] Müsebbibi şüphe yok ki mason yöneticilerdir.

Eskiden beri, ülke veya kurumları ele geçirmeye çalışan güç odakları hedeflerine ulaşmak için her türlü yolu denemişlerdir. Eskiden, doğrudan işgal, katliam, sürgün, köleleştirme ile yaptıklarını, bugün artık daha kamuflajlı bir şekilde devlet adamlarını ve kurum yöneticilerini elde ederek yapmaktadırlar. Bu metodun dünya üzerindeki en iyi uygulayıcısı da Yahudilerdir… Yahudiler bu gibi operasyonlarda daha ziyade mason localarını taşeron olarak kullanmaktadırlar. Dünyayı ağ gibi sarmış bu fesat ocakları vasıtasıyla, insanların makam arzularını, menfaat hırslarını, ideolojik zaaflarını kolayca lehlerine kullanabiliyorlar.

Nitekim Birinci Cihan Harbi, Büyük İsrail´in kurulabilmesi için siyonistlerce çıkartılmıştır. Bunun için de bir mason devleti olan İngiltere ile kontrol altında tuttukları diğer ülkelerdeki mason localarını kullanmışlardır. İsrail devletini kurmayı hedefledikleri Filistin topraklarının anahtarını elinde tutan Osmanlıyı da mason yöneticileri kullanarak savaşın içine çekmişlerdi.

İngiliz gazeteci-yazar Douglas Reed konuyla ilgili olarak şunları söylüyor: “1914 yılında Birinci Dünya Harbi çıktı. Hafızası kuvvetli olanların hatırlayacakları gibi çıkış nedenleri arasında, Belçika´nın ırzına geçilmiş olması, Prusya´nın saldırganlığına son verilmesi ve güvenli bir dünyada demokrasinin yerleşmesi gibi şeyler sayılmıştı. Harbin başlarında Baron Edmond ve Rotchild, savaşın Orta Doğuya yayılacağını ve politik siyonizmi ilgilendiren önemli gelişmeler olacağını Weizmann’a söylemişti…” [1]

Yazar kitabının bir diğer bölümünde ise şunları ifade ediyor: “… Bu gelişmelerden vatandaşların haberi yoktu ve sanıyorlardı ki katıldıkları harp, insanların ve milletlerin hürriyetlerini kazanmaları için yapılmaktadır. Bu harbin esas maksadının küçük, zararsız ve dost olan insanları (Filistinlileri) ata yurtlarından sürerek, o topraklara Doğu Avrupalı yabancıları yerleştirmek olduğu akıllarının ucundan bile geçmiyordu.”[2]

Weizmann ise o dönemle ilgili olarak şunları ifade ediyor: “Rahatça söyleyebiliriz ki, eğer Filistin İngiltere´nin nüfuz alanına girer de, İngiltere de orada kendisine bağlı bir Yahudi toplumunun oluşmasına olanak sağlarsa, yirmi ya da otuz yıl içinde oraya bir milyon, belki daha fazla Yahudi toplarız.”[3]

Filistin topraklarının Osmanlı İmparatorluğu’ndan ayrılmasının ardından harekete geçen Lord Rothschild, İngiliz hükümetine baskı uygulayarak, İsrail’in kurulmasına start veren Balfour Bildirisi’nin yayınlanmasında etkili oldu.[4]

İngiltere Dışişleri Bakanı Arthur Balfour 2 Kasım 1917´de İngiltere siyonist dernekleri başkanı Lord Rothschild´e daha sonra “Balfour Beyannamesi” adını alacak bir mektup yazdı. Mektupta, “Majestelerinin hükümeti, Filistin´de Yahudi halkı için bir milli yurt oluşturulmasını uygun karşılamaktadır ve bunun gerçekleşmesi için her türlü çabayı harcayacaktır” [5] denilmekteydi.

“Balfour Deklarasyonu’nun ilanından üç hafta sonra General Allenby komutasındaki İngiliz ve Arap birlikleri Kudüs’ü Osmanlılardan teslim aldı (11 Aralık 1917). Bunu Osmanlı birliklerinin Suriye cephelerinde yenilgiye uğratılması izledi.”[6] Sultan Vahdeddin, ne Mustafa Kemal’in Nablustan, yani bugünkü İsrail’den hızlı çekilmesini; ne de yeni hükûmette Bahriye Nâzırı yaptığı Rauf Bey’in fazla direnmeden 30 Ekim’de ağır bir mütareke (Mondros) imzalamasını hazmedememişti. Nitekim, yıllar sonra Mekke’de yayınladığı bir bildiride şunları söyler: “Ne yazıp imza ettiği mütarekenin uygulaması demek olan felâketlere karşı sonraları muhalefete ön ayak olmak küstahlığını gösteren Rauf Bey için; ne de devletin belli başlı mevcud kuvvetlerinden çoğunu esir vererek, zilletle Toros eteklerine iltica etmesi yüzünden mütarekenin imzalanmasını kaçınılmaz bir hale getiren Mustafa Kemâl için kabul edilebilecek hiç bir mazaret yoktur!” [7]

“Bu ağır yenilginin ardından 30 Ekim 1918 tarihinde imzalanan Mondros Mütarekesi ile tüm Filistin Britanya’nın kontrolüne bırakıldı. Ardından Britanya yetkilileri, Mekke Şerifi Hüseyin’i temin ettiler ki, Yahudi yerleşimlerine sadece Arap nüfusun ekonomik ve politik özgürlükleri ile uyumlu olduğu sürece izin verilecekti. Şerif Hüseyin, böylece Filistin’e Yahudi göçünün sürmesine izin verdi. “[8]

“Kaidedir ki, işgal topraklarında hususî mülkiyete dokunulmaz. Ama devlet arazisi, yeni devletin olur. Filistin’de ise bugünleri düşünülerek tapulanmış Sultan Hamid’e ait araziler, İttihatçılarca devletleştirildiği için doğrudan İngilizler’e geçti.”[9]

Lord Rothschild, Yahudi Devleti’nin siyasi oluşumuna zemin ararken diğer yandan da kurduğu 2 milyon sterlinlik fon ile Filistin topraklarının satın alınmasını organize etti. Çok kısa bir zaman içinde Filistin topraklarının en verimli bölgeleri bu fon sayesinde Yahudilerin eline geçti.[10]

“1919’da Filistin’de Arapların sayısı Yahudilerin 16 misliydi. 1922’de 600 bin Araba karşılık 80 bin Yahudi bulunuyordu. Yahudi göçü, 1932’den sonra hızlandı ve Hitler’in Almanya’da iktidara gelişi ve Yahudi aleyhtarı politikası sonrasında Yahudilerin Filistin’e göçleri aşırı derecede arttı. 1947’de ise Yahudi nüfusu ile Arap nüfusu artık eşit duruma gelmişti.”[11]

Osmanlı´nın yok yere bu harbe sokulması ve ardından dayatılan Sevr Anlaşması hep bu planın parçalarıdır ve mason yöneticiler üzerinden icra edilmiştir. “Üç beyinsiz” olarak sıfatlandırılan Enver, Talat ve Cemal Paşalar bilerek veya bilmeyerek bu projeye en ciddi desteği vermişlerdir.

1917´deki Balfour beyannamesi, 1918’de Osmanlı Ordularının Filistinde uğradığı bozgun ve Birinci Cihan harbinin hemen ardından Yahudilerin İsrail´e yerleşmeye başlamaları ve ardından da 1948´de İsrail´in kurulması… Tamamının bir projenin aşamaları olduğuna şüphe yok. Ve bütün bu aşamalar Yahudiler tarafından mason yöneticilerin taşeronluğuyla icra edilmiştir.

Eskiden beri Osmanlı devleti ve devamı Türkiye Cumhuriyeti üzerindeki Yahudi operasyonları üç kanaldan yapılmaktadır:

- Birincisi bizzat Yahudiler;

- İkincisi Müslüman olduklarını söyleyen ama yahudi kimliklerini koruyan Sabataycılar,

- Ve üçüncü olarak da köken itibariyle Yahudi olmayan ama onların ideallerine hizmet eden masonlar…[12]

Bu şer odakları, hedef aldıkları ülke, kurum ya da şahısları, zaaflarını tespit edip -yoksa oluşturup- o nokta üzerinden yüklenerek çökertmektedir.

Çok milletli bir yapıya sahip olan ve gelişmelere ayak uydurup kendini yenileyememesi sebebiyle ciddi bir krize giren Osmanlı imparatorluğu da, Yahudi, dönme ve masonlar marifetiyle milliyetçilik girdabına çekilerek kısa sürede dağıtılmıştır. Türkçülük bu süreçte bir Yahudi ve mason projesi olarak aktive edilmiştir.

OSMANLI’DAN CUMHURİYETE TÜRKÇÜLÜK

Türkçülüğün temelleri Osmanlı dışında atılmış, ardından Osmanlı’ya ithal edilmiştir.[13]

“Osmanlı dünya görüşünde “ırk” ve “ulus” kavramları yoktu. Emevîler devrinde Araplarda olduğu gibi, Arap kökenli olmayan Müslümanları “Mevali” sıfatı ile küçülten bir ayrım Osmanlılara yabancı idi. Şer’î ilimlerden ve yardımcı disiplinlerden olu­şan kapalı bir manevî dünya Osmanlı düzeninde XIX. yüzyıl ikinci yarısına kadar egemen olmuştur. Osmanlılarda ta­rih anlayışı, silsilenameler şeklinde hikâye edilen kutsal bir tarihti. Bu anlayış içinde şecerelerini Hazreti Nuh’un oğlu Yafes’e kadar götürüyorlardı” [14]

Hatta 19. yüzyıla kadar Osmanlı edebiyatında Türk terimine nadiren rastlanırdı. Yüzyıllar boyunca Türk sözcüğünü, Osmanlıları kast ederek sadece Batılılar kullanmışlardı.[15]

Bu dönemde Batı’daki siyasî hayat, kültür hayatı, ticarî hayat, bütün sosyal kurumlar, “millet”, “halk”, “vatan” gibi yeni kavramlar etrafında kurulmuştu.[16] Ümmet anlayışının hakim olduğu Osmanlı aydınları bu kavramlarla Tanzimattan sonra tanışmaya başladı.

“Osmanlılarda “kimlik sorunu”nun ortaya çıkışı, XVIII. yüz­yıl sonlarından itibaren Osmanlı düzeninin varlığını devam et­tirebilmekte karşılaştığı ciddi sorunlarla ilgilidir. Osmanlıların savaşlarda yenilmeye ve bağımsızlıklarını kaybetmeye başladık­ları dönemde, bünyelerindeki “milletler” de, Batı’daki ulusal ha­reketlerin etkisiyle kıpırdanmaya başlamışlardı. Osmanlı bütün­lüğü açısından tehlikeli olan bu hareketleri, Osmanlılar kısmen baskı ile kısmen de bazı “reform”larla önlemeye çalışmışlardır. Bununla beraber, aynı zamanda, Osmanlıların etnik kökeni ile ilgili bir düşünce süreci de başlamıştır.”[17]

TÜRK OLMAYAN TÜRKÇÜLER

Başlangıçta Türkçülük üzerinde uğraşanlar Türkler değil, Avrupalı Yahudiler ve Macarlardı.[18]

“Osmanlılar, ‘kimlik sorunu’ üzerinde düşünmeye başladıkları zaman, kültürlerinde bu konuda kendilerine yardımcı olabilecek düşünce araçları yoktu. Oysa, Batı, kütüphane ve kataloglarıyla, bilimsel dernek ve kurumlarıyla, uzmanlaşmış yayınlarıyla bütün dünyaya egemen olacak bir düşünce arsenali oluşturmuştu. Osmanlı aydınları da bu kültür kıtasında düşünmeye başladılar.”[19]

“Bölücü niteliği dolayısıyla, uzun süre siyasal akım haline gelemeyen bu eğilim, ‘Türklerin aslı’, ‘Türklerin tarihi’, ‘Türklerin dili’ gibi sorunlar etrafında yoğunlaşmıştır. Bu konuda çalışanlar Batı’daki antropoloji, filoloji ve daha ziyade Türkoloji araştırmalarından faydalandılar.”[20]

Türkoloji ise, XVII. yüz­yılda Cizvit papazlarının başlattığı Sinoloji (Çin araştırmaları) disiplinine bağımlı olarak gelişmişti. Gerçekten Çin uygarlığı ile bilgilerin artışı ve Çin kaynaklarının tanınması Orta Asya Türkleri ve bunların tarihi ile ilgili birçok bilginin ortaya çıkmasına yol açmıştı. İşte, kendisi de sinolog olan ve bu konu­daki bilgileri değerlendiren Fransız tarihçilerinden De Guignes (1721-1800), 1756-58′de eski Türklerle ilgili ilk eser olan “Hunların, Türklerin, Moğolların vesair Tatarların Tarih-i Umumisi” (Histoire generale des Huns, des Turcs, des Mogols et des autres Tartares occidentaux, Paris 1756-58) adlı kitabını yayınladı. [21]

“1822’de “Asya Derneği (Societe Asiatique)”ni kuran ve 1828′ de Journal Asiatique’i çıkararak şarkiyatçı çalışmalara hız ka­zandıran iki âlim, J. Klaproth(Alman Yahudisi) ve A. Rémusat, Türkoloji bakı­mından ayrı bir önem taşıyorlardı. Bu yazarlar, çağdaş antropo­logların Türkleri Kafkas ırkından sayan tasniflerini kabul etme­mekle beraber, onları Moğollardan ve Tatarlardan da ayırıyor­lardı. Klaproth bu açıdan Ebülgazi Bahadır Han’ın “Şecere-i Türk”ünde dahi, Türklerin “beyaz Tatarlar” adı altında ayrı ele alındığına dikkati çekmiştir.

A. Rémusat da Rus yazarların Türkleri yanlış olarak Tatar saydığını ileri sürmüş ve fizyolojik kriterlerle tamamlanması gereken dil tasnifleri ileri sürmüştür.

Fakat bu konuda en popüler olan ve Osmanlı devletinde Türkçülüğün doğuşunu en çok etkileyen eser, Leon Cahun’un (1841-1900) 1896’da yayınlanan eseri olmuştu. Leon Cahun gerçek anlamıyla bir Türkolog değildi. Fransız kaynakları da kendisini «edebiyatçı» olarak tanımlamaktadır. Eserinin etkisinin büyüklüğünde, herhalde orijinalliğinden çok üslûbu ve yayınlanma zamanı rol oynamıştır. Gerçekten XIX. yüzyıl sonlarında Türkçülüğün, kültürel plandan politik bir ha­reket haline dönüşmesi için ortamın hazır olduğu görülüyor.

Zi­ya Gökalp Türkçülüğün Esasları’nda Türkçülük tarihini anlatır­ken, Leon Cahun’un eseri hakkında şunları yazmaktadır: “1896’da İstanbul’a geldiğim zaman, ilk aldığım kitap, Leon Cahun’un tarihi olmuştu. Bu kitap adeta pan-türkizm mefkûresini teşvik etmek üzere yazılmış gibidir”.

Avrupa’daki Osmanlı muhale­feti ile uzun temasları olan ve onları etkilemeye çalışan L. Cahun’un siyasal bir misyonu var mıydı? Bu dikkatle incelenmesi gereken bir konudur.”[22]

“L. Cahun bu fikri çok sistemli bir biçimde geliştirmemiştir. Ancak mesajı son derece açıktır ve Türkçülere “gerçek Türk ruhu”nun İslâm’ın dışında, Orta Asya’da olduğunu söylemekte­dir.

Osmanlı devletinin son döneminde, Türkçüleri etkileyen başka bir şarkiyatçı da, Yahudi asıllı bir Macar olan ve Osmanlı devletinde uzun yıllar geçiren A. Vambéry (1832-1913)’dir. Vambéry de, L. Cahun gibi, Orta Asya Türklerine büyük bir ilgi duymuş, Rus­lara karşı İngiliz çıkarlarını savunmuş ve bu amaçla sahte bir derviş kıyafetiyle Orta Asya’ya seyahatler yapmış ve Türklerle ilgili bir sürü bilgi toplamıştır. Türkçe ile Macarcanın ilişkisi­ne ilk defa dikkati çeken bu yazar, Yahudi davasını da destekle­miş ve Siyonizmin kurucusu Theodore Herzl’i 1901’de Abdülhamid’le görüştürmüştür.”[23]

Cemil Meriç, bu süreci şöyle özetliyor: “Bu milliyetçilik hareketi iki kaynaktan geldi bize. Birisi batı kaynağı. Batı’dan gelen bu tehlikeli fikir bir kaç isim etrafında toplanabilir; Josephe De Guignes, Leon Cahun, Vambery.

De Guignes 18. asırda yaşamış, o devrin kifayetsiz bilgileriyle Çin uzmanıdır. Kendisi hariciyeye, Fransız polisine mensup bir adamdır. Ve mesela Çinlilerin, Mısır’dan gelen bir koloninin devamı olduğunu söyleyecek kadar bilgisizdir bu konuda. De Guignes bizi bizden fazla düşünmüştür, çok eski bir mazimiz olduğunu, Hunların, Moğolların çocuğu olduğumuzu, sekiz cilt halinde yazmış. De Guignes İslamiyet’e, Osmanlı’ya düşmandır. Güya bizi Osmanlı’dan ve İslamiyet’ten kurtarmak için Hunlarla, Moğollarla akraba yapmış. Hakikatte bu, tarihen hiçbir zaman sabit olmamıştır. Ve Avrupa, onun bizi kardeş yaptığı bu kavimleri lanetle yad eder. En son tarihler Hunlardan ‘medeniyetin kendilerine yalnız harabeler borçlu olduğu Hunlar’ diye bahseder. Medeniyet tahripçileri, yırtıcı, hunhar bir sürü olarak bahseder.

De Guignes’den Süleyman Paşa (mason e.k.) bahsetmiştir. Eserinde De Guignes’den parçalar nakletmiştir. Süleyman Paşa De Guignes’yi nereden tanıdı? Nasıl tanıdı? Hangi karanlık kaynaktan geliyor De Guignes’yi tanıması? Belli değil. Ondan sonra Ziya Gökalp (mason e.k.)’in tavsiyesi ile Hüseyin Cahit (dönme, mason e.k.) tercüme etmiş. Hunlarla, Tatarlarla, ismini bilmediğimiz birçok milletlerle, Vizigotlarla, Ostorogotlarla vs. tanımadığımız atalarımızla münasebetlerimizi De Guignes’den öğrendik.“[24]

“ Bir diğeri de Leon Cahun’dur. Leon Cahun Yahudidir. “Asya Tarihine Giriş” diye bir kitabı var. Türkiye’de milliyetçiliğin kaynağıdır bu kitap. Önsözünü tercüme ettim onun. Diyor ki ‘Türkler hiçbir medeniyet kurmamışlardır. Kuramazlar da. Bilakis yıkarlar. O kadar budaladırlar ki Çin medeniyeti ile uzun zaman temas etmişler fakat bu medeniyeti bir türlü nakledememişlerdir. Düşünce kabiliyetleri yoktur bunların. Sadece yıkmışlardır.’ Bu kitap Türk milliyetçiliğinin Kur’an-ı Kerim’i oluyor. Bütün Türkçülerin üzerinde birleştikleri isimlerin başlıcalarından biridir Leon Cahun. 19. asrın sonu, 20. asrın başında yaşamıştır. Vambery ise doğrudan doğruya casustu zaten.”[25]

“A Grammer of the Turkısh Language” (1816) çalışmasını III. Selim’e ithaf eden kişi ise bir İngiliz Yahudisi olan Arthur Lumley Davids’dir. “Kitab’ül İlm’in Nâfi” adıyla anılan ve Sultan Mahmut devrinde Fransızcaya da çevrilen bu genel Türk dilbilgisi, Türk aydınları üzerinde büyük bir tesir bıraktı.[26] (Daha sonra mason Ali Suavi, kendisini Türkçülük hareketinin öncüleri arasına sokan Ulûm gazetesindeki eski Türk tarihiyle ilgili yazılarını yazarken Arthur Lumley Davids’in bu kitabından yararlanmıştı.[27])

Türkçülüğün içinden yerlileri ve Rusya göçmenlerini ayırdığımızda iki unsur kalıyor.

İlki Macaristan’dır. Nitekim “Turan” davası Macar asıllıdır.

İkincisi Polonya’dan Osmanlı topraklarına göçüp zorunlu Müslüman olanlardır ki, biyografileri, Türkçülüklerinin Türk olmalarından önce olduğunu belirtmektedir. Galatasaray Sultanîsi’nin kuruluşunda rol oynayan Polonyalı Hayrettin ve Konstantin Borzencky ilk göze çarpanlardır.

Bütün Türkçü Macar ve Polonyalılar’ın 1848 Devrimine katıldıkları ve devrimin bastırılması üzerine Türkiye’ye sığındıkları not ediliyor. Rusya bunların iadesini isteyince de Müslüman oluyorlar.(…)

Bu iki kaynaktan gelen Türkçülük içinde milletten çok bir “siyaset” var ve bu “siyaset”in kendini “Türkçülük” olarak kodladığını düşünebiliriz.(…) Macaristan’daki Türkçü hareket içinde ve Polonya göçmenlerinin bütününde bir “Yahudi etkisi” net şekilde görülüyor. Macaristan’da Vambery ve Polonyalı göçmenlerde Konstantin Borzencky bu etkinin temsili karakterleridir. (…) Yahudi asıllı olan Konstantine Borzencky (sonraki isim ve ünvanı Mustafa Celâleddin Paşa, ki Nazım Hikmet’in anne tarafından dedesidir- e.k.) 1869’da “Les Turcs Anciens et Modernes” adlı bir kitap yazarak Türklerin Ari olduğunu, İslamlaştıktan sonra Sami medeniyetiyle birleşerek ana medeniyetlerinden ayrıldığını iddia ediyordu. Eski Yunan ve Latin kaynaklarına dayanarak ilk çağ kavimleri arasında Türklerin çok geniş bir yeri olduğunu iddia eden ve filolojik bazı kayıtlara dayanan yazar, ilkçağın kökleri bilinmeyen birçok kavimlerinin Türk kökünden geldiklerini söylüyordu. (…) Celalettin de tıpkı Cahun gibi bir jön’dür. Bu onların “devrimci milliyetçi” olduğuna işaret ediyor. Ancak ne Cahun’un ne de Celalettin’in “ne milliyetçisi” olduğu saptanamıyor.Polonya’da, Macaristan’da denedikleri, olmayınca Türkiye’ye yöneldikleri açıktır. (…) İçeridekilerin hepsinin Siyonizmle ilişkisi var mı, bilemiyoruz. Ancak, 1908 tarihinin -bu Jöntürk devrimi demek oluyor- siyonizm açısından önemli olduğu açıktır.[28]

“Dünya Siyonist Örgütü içindeki belli başlı akımlar, Herzl’in Filistin’in akıbetini Osmanlı sultanıyla görüşmesi örneğinde olduğu gibi, öteden beri kendilerine Filistin’in kapılarını açacak anahtarın İstanbul’da olduğuna inanmaktaydılar. Ne var ki, II. Abdülhamid’in rejiminde bu konuda somut bir başarı elde edilememişti. Durum 1908 Devrimi’yle değişti. Aynı kaynakta bildirildiğine göre bundan 3 yıl sonra(1911) İstanbul’daki Yahudi gençlerinin yüzde 90’ı Siyonist olmuştu.”[29]

“Yeni Osmanlılar’ın Polonya’dan da sıcak ilgi gördüğü belirtilmektedir. Berkes, Yeni Osmanlılar Cemiyeti’nin nizamnamesinin yapılışında ve cemiyetin propaganda faaliyetlerinin yürütülmesinde Polonyalı göçmenlerin “yardımcı” olduğunu haber veriyor.[30] (…) Yeni Osmanlıların her adımda bunlarla karşılaşmasını rastlantı saymak yersizdir. Namık Kemal ve arkadaşları Paris’e sürgüne geldiklerinde devrimci basın tarafından alkışlanmışlardır. Türkçüler’in başyapıtı sayılan kitapların yazarı Yahudi Leon Cahun, Namık Kemal ve arkadaşlarının buradaki karşılayıcısı olmuştur. Kemal, Cahun’un aracılığıyla Viyanalı Simon Deutsch (Yahudi) ile tanışıyor. Deutsch, Komün Devrimi’ne katılmış ve Marx’tan sonra Uluslararası İşçiler Birliği başkanı olmuştur. Ancak, komünist fikirlerini Namık Kemal’e hiç açmamış olmalıdır, çünkü böyle bir etki göremiyoruz. Namık Kemal’in yakını Deutsch’un, Paris Komününden önce 1867’de, Yeni Osmanlılarla yakınlığı olduğu ve İstanbul’da öldüğü de notlar arasındadır. Deutsch, Namık Kemal’in yardımıyla geçirdiği İstanbul günlerinde de geriye “ihtilalci” bir miras bırakmamayı tercih ediyor. Bu durumda ne düşünebiliriz?” [31]

Deutsch’un da yeni bir İsrail peşinde olduğunu düşünürsek hata mı etmiş oluruz?

Sonra Vambery, Abdülhamid’le Filistin pazarlığına giden Teodor Herzl’in de kılavuzudur ki, yaptığı her işin ötesinde hep bir siyonist olarak kaldığından şüphe yoktur.[32]

İlerleyen satırlarda göreceğimiz gibi, daha sonraları da Alman Yahudisi Aleksandr Helpland Parvus ortaya çıkacaktır.

İlginç olan şudur ki, bunların hiçbirisi Türk değildir ve Türklükle ilgilendikleri zaman aralığında Türklerde Türklüğe karşı bir ilgi yoktur.

….

RUSYA VE TÜRKÇÜLÜK

“Şimdi Rusya’ya bakalım ve Rusya göçmeni Akçura’nın, “Türkçülük hareketinin 1820 tarihlerine doğru İstanbul’da ortaya çıkmış olmasına bir sebep de, o tarihlerde Doğu Türklerinin başına gelen felaketli olaylarla Rusların genişlemesine karşı İngiliz siyasetinin bu olaylardan Batı Türklerini haberdar kılmaya ve etkilemeye çalışması olmuştur”[33] sözlerinin izini sürelim.

Bu durumda Vambery ve Cahun’un ön saflarında olduğu Türkçülüğün ortaya çıkması ile Rusya’nın yayılmasını durdurmak arasında bir ilişki kurmak yadırganmamaktadır.

Vambery İngiliz casusu mudur?

Buna kesin şekilde evet diyebileceğimizi biliyoruz.

(…)Akçura’ya göre “Vambery, Reşit Efendi adıyla ve derviş kıyafetiyle Orta Asya’da üç yıl dönüp dolaştıktan sonra, yine İstanbul üzerinden Macaristan’a dönmüş ve oradan doğru Londra’ya gitmiştir.” Yani sahte derviş, ilmi ve fenni incelemelerinin ürünlerini ilk önce Macarlara değil, İngilizlere sunmuştur.”[34]

Bunun anlamı ise gayet açıktır.

Demek ki ilgilerinin bir sebebi de budur, yani siyasidir.

Peki hepsi bu mudur?

“19. Yüzyıl boyunca Rusya’da sadece Doğu Türkleri değil, 5 milyona yakın Yahudi nüfus da felaketli günler yaşamaktadır. Türkçülük operasyonu sırasında Rusya’da pogrom var ve Yusuf Basalel’in “Yahudi Tarihi”ne göre, Rusya dünya Yahudi nüfusunun yarısı olan 5 milyon Yahudi’yi barındırmaktadır. Bu dönemde Çarlar Yahudi nüfusu çok sert bir baskı altında tutmaktadır. Askerlik süresi Yahudileri asimile etmek için 25 yıla kadar uzatılabilmektedir. Ele geçirilen topraklardaki Yahudilerin yer değiştirmelerine izin verilmemektedir. Bu arada Yahudiler pogroma karşı savunma milisleri oluşturmakta ancak bunlar savunma için yeterli olamamaktadır.[35]

Yani İngilizlerin genişlemesini durdurmak istedikleri Rusya, Siyonizm için de büyük bir sorun haline gelmiştir. “[36]

Bu arada Vambery bütün Orta Asya’yı derviş kıyafetiyle dolaşıp Türk kavmi aramaktadır. Aradığı yer Rusya topraklarıdır ve bulunacak her Türk kavminin Rusya’yı sıkıntıya sokması kaçınılmazdır.

Cahun ise gitmediği toprakları ve o toprakların insanlarını şehvetle yazmaktadır.”[37]

“Cahun-Vambery ikilisinin Rusya siyasetine karşı bir Osmanlı siyaseti geliştirdikleri açıktır.

Polonya ve Macaristan üzerinden yürütülen bu operasyonun önemli bir parçası, Rusya’nın kıyılarında, onu kemirecek bir etnik dalga yaratmaktır.

Asya içlerinde Türk aramanın başka nasıl bir açıklaması olabilir?

(…)

Hedef radikal olunca, Cahun-Vambery ikilisinin “Türkçülük” konusunda Yeni Osmanlılardan daha radikal olması da şaşırtıcı değildir.”[38]

Türklere gösterilen bu ‘akademik ilginin’ ardında siyasal hesaplar yatmaktadır: Siyonizm karşıtlarını (Osmanlı ve Rusya) birbiriyle vuruşturarak zayıflatmak; Rusya’daki Yahudileri bu Siyonist devletin kuruluşunu şiddetle arzular hale getirmek, Osmanlıyı Filistin’den çıkartarak kurulması planlanan İsrail devletinin önünü açmak…

Türkçülüğün, bir Yahudi hareketi olarak başlamasının nedeni bunlardır.

Ancak bütün gayretlere rağmen 1890’lara kadar ne yazık ki Türkler henüz Türkçü değildir ve Yeni Osmanlılar “Türk” soydaşlarına karşı oldukça kayıtsızdır.

TÜRKÇÜLÜĞÜN OSMANLIDA ZEMİN BULMASI

“Osmanlı’da Türkler’e yönelik ilgi 1890’larda başladı. Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlerinde Türk milliyetçiliğinin doğuşuna dışarıdan yapılan katkılarda en önemli paya sahip olan, hiç şüphesizki yukarıda ismini zikrettiğimiz Fransız Yahudisi yazar ve tarihçi Leon Cahun’dur. Leon Cahun’un “Asya Tarihine Giriş: Türkler ve Moğollar” adlı eserinin Necip Asım tarafından yapılan Türkçe çevirisi (1896) Türkçü hareketin dönüm noktalarından biri idi.”[39]

Necip Asım bu dönemde İkdam gazetesini de Türkçülüğün yayın organı haline getirmişti.[40]

Cahun’un teorik olmaktan uzak “İntroduction a L’histoire de L’Asie: Turcs et Mongols des Origines a 1405″ başlıklı çalışmasında, Avrupa’ya uygarlığı getiren ırkın Türk ırkı olduğu şatafatlı bir dille ileri sürülerek, Turancılık yeniden ele alınmış ve bu düşünce, Yahudi Vambery gibi insanlar tarafından, o zamanın elit Türkleri arasında yayılmaya çalışılmıştır.
Ayrıca Cahun’un çalışması, Türkçülüğü popülarize etmek ve siyasal sahneye çıkararak resmi ideoloji haline getirmek açısından son derece önemli olmuştur.”[41] Daha önce Türkçe’de özel bir anlam taşımayan Turan kavramı Cahun’un eseri sayesinde yaygınlık kazanmıştır.

“1904’te (bir mason olan-e.k.) Yusuf Akçura’nın, Osmanlıcılık ve islamcılık akımlarına karşı Türkçülüğü savunan “Üç Tarz-ı Siyaset” adlı etkili kitapçığı yayımlandı.”[42]

Akçura kitabında özetle şu fikirleri dile getirmekte idi:

“-Avrupa, Osmanlıcılık düşüncesiyle Türkiye’yi tam bir koloni olarak kullanmak istemektedir.
– Başa getirilecek Türk olmayan hainler, Avrupa’nın her türlü malını ülkeye sokarak ekonomiyi öldürecek ve millet ezilmeye başlayacaktır.
– Azınlıkların devletin yönetimini ele geçirme çabalarının önü alınamamaktadır.(Bu amaçla 450 tane azınlık vakıf derneği bulunmaktadır.)
– Ülkenin üniter yapısını savunan sadece Türkler’dir. Vatanın bekası için Türklerin azminin artırılması ve teşviki zorunludur. Bu nedenle yönetimin baştan aşağı Türkleştirilmesi gerekir.
– Türklüğün ve Türk tarihinin İslamiyet’ten önce de var olduğu bilinmektedir.
– Rusya çok güçlü bir devlettir. Ancak yıkılamayacak bir kale değildir.”[43]

II. MEŞRUTİYET DÖNEMİNDE TÜRKÇÜLÜK

Türkçülüğün revaç bulması için dışarıdan yapılan bütün zorlamalara rağmen II. Meşrutiyet’in ilan edildiği tarihe kadar hakim düşünce hep Osmanlıcılık olmuştur.

Bu çalışmaların akademik düzeyden siyasal düzeye çıkarak, devletin iç ve dış politikalarının ideolojisi haline gelmesi 1908’den sonradır. “…İmparatorluğun çöküşünden kaynaklanan “kimlik sorunu”nu, batı kültürünün kendilerine sunduğu düşünce dağarcığı içinde çözmeye çalışan ve Türk dilini, ırkını, tarihini keşfetmeye başlayan “aydınlar” (!) resmi ideolojilerin yetersizliğini kavradıkları anda, temel ilkeleri Cahun’da bulunan Türkçülüğü bir siyasal programa dönüştürdüler”.[44]

1908’e kadar olan “çalışmalar siyasal bir söylem-hareket haline dönüşmemiş olsa da, “Türklük-Türkçülük” alanında yapılan ilk çalışmalar olduğu için daha sonraki Türkçülük çalışmalarına “kaynak” oluşturmuşlardır. Örneğin, II. Abdülhamid döneminde Türkçe’yi Osmanlıca’dan ayrı bir dil olarak ele alan ve Türk Tarihinin Osmanlılar’dan başlamadığını, ondan önceki Türk kavimlerini de içermesi gerektiğini ifade eden Ahmet Vefik Paşa (mason e.k.) ve “Büyük Türkçü” Süleyman Paşa(mason e.k.), 1908 ve sonrası Türkçüleri tarafından, amaçlarının öncüsü “iki Türkçülük Klavuzu” olarak kabul edilmişlerdir.”[45]

RUSYA’DAN GELEN TÜRKÇÜLER

Türkçülüğü esas olarak Rusya’da yaşayan Türkler geliştirmiştir.[46]

“Rusya’nın Osmanlılara kıyasla Batı’ya daha açık olması, Türk toplulukların Rusların yönetimi altına sonradan girmeleri, iyi kötü bir Müslüman burjuvazinin varlığı vb. nedenlerle çarlık yönetimi altındaki Türkler milliyetçi ideolojiyi Osmanlı Türklerine kıyasla daha erken bir dönemde, 1860’larda benimsemişlerdi. Başta Kırım ve Kafkasya olmak üzere Rusya’dan Osmanlı ülkesine göç edenler burada Osmanlı olmayan Türkler konusunda bir bilinçlenmeyi başlattılar. Gene de Türkçülük, parçalanmaya yol açacağı korkusuyla milliyetçilik akımına karşı çıkan Osmanlı aydınlarına uzun süre Orta Asya Türklerinin algıladıkları anlamı ifade etmedi. 1893’de yayın hayatına giren ve kısa sürede İstanbul’un en çok satan gazetesi haline gelen İkdam’ın ser levhasında Türk Gazetesidir yazmasına rağmen, II. Meşrutiyet’in ilk yıllarında dahi “Türkçülük” bilinçli olarak benimsenen bir fikir değildi.”[47]

Türkçülüğün kurucu kadrolarında sayabileceğimiz Yusuf Akçura (mason e.k.), İsmail Gaspıralı (mason e.k.), Ahmet Ağaoğlu (Kafkas kökenli bir Yahudi’nin oğludur. Rus gizli servisinde çalıştı. 1914’de Ruslar adına Bakü ‘de Ermeni katliamını organize etti; mason e.k.) ve Ziya Gökalp (mason e.k.) gibi aydınların hepsi de Türkçülüğü, bizzat Avrupalı Türkologların çalışmalarından esinlenerek ve faydalanarak geliştirmişlerdir. [48]

Cemil Meriç onların ruh halini şöyle özetliyor: “Rusya’dan gelen Türkler, Osmanlı’ya hem dostturlar, hem düşman. Dostturlar, çünkü aynı medeniyet camiası, aynı ruh iklimi içindeler. Düşmandırlar, çünkü Osmanlı kendi dışlarında. Kırım’dan ayrıldıktan sonra onlarla bir münasebetimiz kalmadı. Bu itibarla Türkler İslam medeniyetinde, İslam faktörü üzerinde değil, daha çok Türk motifi üzerinde durmuşlardır. Ve milliyetçi hareket, Türk Yurdu etrafında halkalanmış, Türk Yurdu etrafında gelişmiştir. Yusuf Akçura, ayrıca -garip bir milliyetçimiz- Ağaoğlu Ahmet’i anlatmak bütün Rusya’dan gelen Türkleri anlatmak için kafidir. Prototipidir onların. Hepsi aynı vaziyetteler. Çünkü Rus terbiyesi görmüşler, Rusya’da yetişmişler. Orada Türklük gururları kırılmış. Burada yeni bir vatan bulmuşlar. Fakat bu vatanda söz sahibi olmak, büyük söz sahibi olmak arzusuna kapılmışlar. Yusuf Akçura, biliyorsunuz, Tarih Kurumu’nun başkanı oldu Mustafa Kemal devrinde. Milletvekiliydi. Mustafa Kemal’in çok sevdiği adamdı ve bütün emellerine sadakatle hizmet etti. Osmanlı’nın yıkılışında onun büyük rolü vardır, hissesi vardır. ”[49]

“Rusya Türklerinden Kırım’lı İsmail Gaspıralı (mason e.k.)’nın çıkardığı Tercüman gazetesi, tüm Rusya Türklerinin kullanacağı ortak bir yazı dili oluşturmaya çalışıyordu. Bu dilin belkemiğini Türkiye Türkçesi oluşturacak, ancak tarihi Türk lehçelerinden de faydalanılacaktı. 1905 Rus Devrimi sırasında Gaspıralı, Azerbaycanlı Ali Hüseyinzade (Turan) (İ.T. kurucusu, mason e.k.), Kazan Tatarları’ndan Yusuf Akçura (mason e.k.), Başkırt’lardan Zeki Velidi (Togan) Nijni Novgorod kentinde Tüm Rusya Müslümanları Kongresi’ni topladılar (15-28 Ağustos 1905). Kongre hareketinin diğer ünlü isimleri Azerbaycanlı Ahmet Ağaoğlu (dönme, mason e.k.), Kazanlı Sadri Maksudi (Arsal) ve Hiveli Mustafa Çokayef (Çokay) idi. Rusya’da 1906 devrim hareketinin başarısızlığa uğramasından sonra bu kişilerin birçoğu Rusya dışına kaçtı. 1908 Jön Türk ihtilalinden sonra da çoğu Türkiye’ye gelerek İttihat ve Terakki hareketi içinde yer aldılar.”[50]

“1908’de “Türk diye anılan bütün kavimlerin geçmişteki ve günümüzdeki durum, etkinlik ve eserlerini öğrenmek ve öğretmek” amacıyla İstanbul’da Türk Derneği kuruldu. Derneğin kurucuları Yusuf Akçura, Necip Asım Yazıksız, Velet Çelebi (İzbudak), Rıza Tevfik (Bölükbaşı) ve İstanbul Üniversitesi profesörlerinden Agop Boyacıyan idi”[51] ve tamamı masondu.

“1911’de yine İstanbul’da kurulan Türk Yurdu Cemiyeti, kültürel çalışmaların yanısıra Orta Asya Türklerine yönelik doğrudan doğruya siyasi görüşler de ileri sürdü. Mehmet Emin (Yurdakul, mason e.k.)’in önderlik ettiği cemiyetin kurucuları Yusuf Akçura (mason e.k.), Ahmet Ağaoğlu (dönme ve mason e.k.)ve Hüseyinzade Ali Turan (mason e.k.) gibi Rusya göçmenleri idi.” [52]

“Öte yandan, Selanik’te, Ömer Seyfettin (mason e.k.), Ali Canip (mason e.k.) gibi edebiyatçılar tarafından kurulan ve başlangıçta yalnızca dilde Türkçülüğü savunan “Genç Kalemler Dergisi”, Ziya Gökalp (mason e.k.)’in katılımı ile birlikte kısa sürede Türkçülüğün ve Turancılığın yayın organı haline geldi.”[53]

“15 Mart 1912’de kurulan Türk Ocağı, Türkçü ve Turancı hareketin asıl odak noktası oldu.”[54]

“1912 Balkan Savaşı’nda Selanik’in Yunanlılar’da kalmasıyla birlikte bu elit İstanbul’a yerleşerek, faaliyetleri ile buradaki Türk Milliyetçiliği akımının önemli sözcüleri durumuna geldiler. (…) Milliyetçiliklerini ırkçı-turancı temeller üzerinde inşa ettiler. (…) O dönemin önemli Türkçü-Milliyetçilerine -Ziya Gökalp (mason e.k.), Mehmet Emin Yurdakul(mason e.k.), Halide Edip Adıvar(sabataycı e.k.), Ömer Seyfettin (mason e.k.) vd.- baktığımızda, Türklerin birliği düşüncesine ne denli rağbet ettiklerini görebiliriz.”[55]

“1912 ile 1930 yılları arasında bu örgüt, Türkiye’nin en etkili siyasi/ideolojik düşünce merkezi olarak hizmet verdi. Türk Ocağı’nın kurucuları arasında, yukarıda adı geçen kişilere ek olarak Zeki Velidi (Togan), Reşit Galip (mason e.k.), Ferit Tek (mason e.k.), Hamdullah Suphi (mason e.k.) ve Adnan Adıvar(sabataycı, mason e.k.) gibi isimler bulunuyordu.” [56]
İttihat ve Terakki Balkan savaşlarından sonra yoğun bir şekilde Türkçülüğe yöneldi. “23 Ocak 1913 Babıali Baskını ile iktidarı tamamen ve tek başına ele geçiren İttihat ve Terakkiciler, ilk iş olarak, benimsedikleri Türkçü-Milliyetçi ideoloji doğrultusunda kültür ve ekonominin Türkleştirilmesi politikasını uygulamaya başladılar.”[57]

“İttihat ve Terakki hareketinin “resmi” ideologu olan Ziya Gökalp, Turancı düşüncenin başlıca sözcüsü idi. Ziya Gökalp’in yanısıra, yine bir mason olan hikâyeci Ömer Seyfettin Turan fikrinin popülerleşmesine katkıda bulundu. Mason şair Mehmet Emin Yurdakul’un 1918’de “Turana Doğru” adıyla derlediği şiirler, Sabataycı Halide Edip’in “Yeni Turan” romanı, yine Ömer Seyfettin’in “Yarınki Turan Devleti” adlı risalesi, Fuad Köprülü’nün “Turan” başlıklı ilkokul okuma kitabı, 1913-1918 aralığında Turan fikrini yaydılar. “[58]

TÜRKÇÜLER ALMANLARIN KONTROLÜNE GİRİYOR

“İlk kez Türk Ocağı, millet kavramından sadece siyasal aidiyetin anlaşılmayacağını dile getirdi ve milleti sadece siyasal bağlılık temelinde kurmak isteyen Tanzimatçıların “Osmanlı Milleti” projesini kıyasıya eleştirdi. Akçura, artık gönlünde yatanın Alman etnik milliyetçilik anlayışı olduğunu açıkça ifade etmeye başladı.”[59] Bu konuda bir çalışma yapan Orhan Gökdemir şöyle demektedir:

“Osmanlının son döneminde, ulusal bir bilinç yaratma konusundaki fikir çabalarına bakarsak, bunların Batı’da aynı konulardaki kültürel ürünlere göre hazin bir fakirlik içinde olduklarını görürüz. Osmanlı aydınları bu kültüre üniversalist bir biçimde yaklaşamamışlar, savunma kompleksi ile hareket etmişler ve farkına varmadan Batının en kötü ideolojisinin etki alanına düşmüşlerdir. Cahun’da temel ilkeleri bulunan bu Türkçülük, siyasal program halini alarak Alman pan-germen hareketinin bir aracı olmuş; Parvus(Yahudi) gibi Alman militarizminin ajanları Türkçülere yol göstermişler, Osmanlı ordusu Alman komutanlara teslim edilmiştir.”[60]

“I. Dünya Savaşı başlangıcında yayınlanarak (1914) İttihat ve Terakki yönetimi tarafından çeşitli dillere çevirilen “Türkler bu Muharebede Ne Kazanabilirler” adlı propaganda risalesinin yazarı Yahudi Munis Tekinalp (asıl adı Moiz Kohen), savaşın ana hedefinin Turan’ı kurtarmak olduğunu savunuyordu.”[61]

“Başlangıçta sadece söylem düzeyindeki Turan düşüncesi, 1. Dünya Savaşı öncesinde tamamen siyasal bir niteliğe büründü. Bu siyasal nitelik, Osmanlı Devleti’nin iç ve dış politikasını oluşturdu. (…)

Çarlık Rusyası’nı hedef alan Turan düşüncesi, yayılmacı Alman Emperyalizmi’nin işine geliyor ve doğrudan doğruya Almanlar tarafından destekleniyordu.”[62]

“Birinci savaştan önce, Rusya bir taraftadır ve “siyonizmin koruyucu meleği” Almanya diğer tarafta.”[63] Bu dönemde İttihat ve Terakki içinde güçlü bir hizip olan “Milliyetçilik” desteklenmiş, Rusya’yı durdurma siyaseti öne çıkarılarak Osmanlı Rusya karşısında ve Almanya’nın yanında savaşa teşvik edilmiştir.

Öyle ki; Osmanlı İmparatorluğu’nun dış politikasını oluşturan Turan düşüncesi, “M. A. Ağaoğulları’nın söylemiyle; “Alman Pan-cermen Hareketi’nin bir aracı durumuna indirgenmiş oldu.”[64]

Yine aynı araştırmacının belirttiğine göre, Parvus[65] adıyla tanınan Alexandre Helphand (Asıl adı İsrael Helphand olan Yahudi) gibi Alman ajanlarının, Yusuf Akçura gibi Alman sempatizanlarının faaliyetleri, İttihat ve Terakki Partisi ile onun en popüler önderi Enver Paşa üzerinde olumlu etkiler bıraktı. Bunun üzerine Enver Paşa, Çarlık Rusyası’nda yaşayan Türkler arasında propaganda ve örgütlenme faaliyetlerini yürütmek için, Teşkilat’ı Mahsusa adında gizli bir örgüt kurdu. (…) Alman Emperyalizmi’ne bağlı Turancılık, Balkanlar’daki bozgunlarla moral olarak güçsüz düşmüş askeri kadrolara itici bir güç verecektir.”[66]

Bu işbirliği o kadar ilerledi ki, “1. Dünya Savaşı çıktığında, Osmanlı İmparatorluğu izlediği dış politikasının sonucu olarak tamamen Alman Emperyalizmi’nin yanında yer aldı ve onun yenilgisi, kendi yenilgisi oldu…(…) Bu arada tabii Rusya’daki “anti-semit” iktidar da bir iç ihtilalle yıkılmıştı.”[67]

ŞEYHLER, TEKKELER, SABATAYCILAR ve MASONLAR

“Türkçülük hareketinin kaynağı, sadece Batı’dan gelen milliyetçilik akımı değildi, “İttihad-ı İslâm” (Pan-İslâmizm) hareketinin de milliyetçi fikirlerin yayılmasında değişik sebeplerle payı vardı. İslâm birliği fikrinin öncülerinden olan Şeyh Cemaleddîn-i Efganî’nin[68] (mason e.k.) faaliyetleri de bu akımın hızlanmasına zemin hazırlamıştı.”[69] “Cemâleddîn-i Efgânî, İstanbulda bulunduğu sırada bâzı yazar ve şâirler üzerinde etkili oldu.”[70] “Efgani, hem Türkçü, hem İslamcı görünmeyi başarmıştır. “[71] “Bilhassa Türkçülük ve İslâmcılık düşünceleri ile hareket edenler, ayrı fikir ve inançta olmalarına rağmen onu hoca kabul etmişlerdir.”[72] “Mehmet Emin Yurdakul, Ziya Gökalp, A. Agayef hep Efgani’den destek görmüştür. Mesela M. Emin Yurdakul’un, “Ben bir Türküm, dinim cinsim uludur” şiirini Efgani çok beğenmişti.”[73] “O zamanki İslamcı Sebilürreşad dergisi, ırkçılığı tenkit eden makaleler neşrederken, ırkçılar da, Efgani’nin ırkçılığı öven makalesini tercüme edip yayınlayınca İslamcıların sesleri, solukları kesilmişti. Efgani, makalesinde diyordu ki: ‘Irkçılık dışında saadet yoktur. İnsanları birbirine bağlıyan iki bağ vardır: Biri dil, biri de din birliğidir. Dil birliği, ırk ve milliyet birliği demektir. Şüphesiz, bu birliğin dünyadaki beka ve sebatı dinden daha devamlıdır.’ Efgani, Mısır’da da Arap ırkçısıdır. ‘Arap ırkının sınırını belirleyecek ölçü din ve mezhep değil, Araplık ölçüsüdür’ demiştir. “[74] “Bu tavrı cemiyette ayrılıklara yol açmıştır. Cemâleddîn-i Efgânî’nin asıl gâyesi de budur. Hayâtına bakılınca, gidip gezdiği yerlerde dâimâ tefrikadan yana olmuş ve fitneler çıkarmıştır.” [75] Bu fitneciliği sebebi ile olmalıdır ki, Mimar Sinan adlı Mason dergisinde Afgani hakkında uzun bir övgü makalesi yayınlanmıştır.[76]

II. Abdülhamid Han, hatıratında diyor ki: “Hilafetin elimde olması İngilizleri hep tedirgin etti. Blund adlı bir İngiliz ile Efgani adlı bir maskaranın el birliği ile İngiliz hariciyesinde hazırladıkları bir plan elime geçti. Efgani’yi yakından tanırdım. Tehlikeli bir adamdı. Bana bir ara Mehdilik iddiasıyla bütün Orta Asya müslümanlarını ayaklandırmayı teklif etmişti. Derhal reddettim. Bu sefer Blund ile işbirliği yaptı. Kendisini İstanbul’a çağırttım. Bir daha İstanbul’dan çıkmasına izin vermedim.”[77]

Efgani, Mısır’da Şeyh Muhammed Abduh’u[78] (ki o da bir mason idi – e.k.), şimal Türkleri arasında da Ziyaeddin bin Fahreddin’i yetiştirmiştir.[79]

“Osmanlı İmparatorluğu’nun son yüz yılı içerisinde bazı tekkeler ile istihbarat örgütleri iç içe olmuştur. Bu tekkelerin bir kısmı Osmanlı İmparatorluğu’nun tüm yeniliklerine karşı çıkarak İmparatorluğu zayıf düşürmüş ve çöküşü hızlandırmıştır. Tekkelerin, İmparatorluğun çöküşünü hızlandıran bir başka etkileri de Osmanlı’ya karşı bağımsızlık mücadelesine giren halkı tahrik etmeleri olmuştur.”[80]

Bu dönemlerde dünyanın süper gücü İngiltere idi. İngiliz istihbaratı o dönemde tarikatlara büyük önem vermiş ve Osmanlı sınırları dahilindeki tekkelere sirayet ederek kullanmıştır. Çünkü tarikatlerdeki hiyerarşik yapı yeryüzündeki en disiplinli yapılardır. Şeyh ne derse tüm tekke mensupları şeyhin dediğini sorgulamadan itaat eder. Böyle bir yapıya devletlerin ve o devletler üzerine hesapları olan örgütlerin kayıtsız kalmaları elbetteki mümkün değildir.[81]

Yahudiler ve masonlar Osmanlı’da, ekonomiden politikaya ve eğitime kadar birçok alanda etkin olmalarının yanısıra sünni ve alevi tarikatlarının içine de sızmışlardı.

“Özellikle Mevlevi, Melami ve Bektaşi tekkelerinde 19. yy.dan itibaren Sabataycıların şeyh, mürşid, dede, dedebaba gibi en üst makamlara kadar ulaştıklarını görüyoruz. Sabatay Sevi müslüman olduktan sonra bağlılarına ‘müslümanların görünürdeki adet ve geleneklerine riayet etmelerini’ öğütlemiştir. Bu da onların kendilerini en rahat ifade edebilecekleri çeşitli tarikatların dergah, hanekah, tekke ve zaviye gibi mekanlarına rağbet etmelerine yol açmıştır. Merkezi Selanik olan bu cemaatin Selanik’te özellikle Mevlevi ve Bektasi dergahlarında yoğunlaştıklarını görüyoruz. (…) Ilgaz Zorlu, Sabataycı cemaatlerin İslam mutasavvıflarıyla ilişkilerinin özellikle İstanbul, İzmir ve Selanik’te yoğunlaştığını belirtiyor.[82] İstanbul da Yenikapı Mevlevihanesi, Kasımpaşa Mevlevihanesi, Aziz Mahmud Hüdai’nin Üsküdar’daki dergahı Sabataycıların etkin olduğu dergahlar olarak dikkat çekmektedir. Yahudi mistizmi olarak tanımlanan Kabbala öğretisine dayanan Sabataycı yorum, İslamın gevşek mistik yorumu olarak Mevlevilik, Bektaşilik ve Melamilik ile paralellikler arz eder ve ortak buluşma noktaları bulur. Sabataycı asıllı Yunan yazar Starolakis, “Salonika, Jews and Dervishes” isimli kitabında Yahudi-Sabataycı kökenden olup Selanikteki dergahlarda etkili olan ve hatta bir kısmının uzantıları İstanbul’a kadar gelen dönme şeyhlerden bahsediyor. Bunlardan biri de müflis işadami Halil Bezmen’in dedesi Esad Efendi’dir. Esad Efendi 1920’lerde Kasımpaşa Mevlevihanesi’nin şeyhidir. Ankara Bektaşi Dergahı’nın şu andaki Dedebabası yani şeyhi de Sabataycıdır. Yine Dedebabalardan Bedri Noyan da Yahudi dönmesidir (Tv program yapımcı ve sunucu Engin Noyan’ın ağabeyidir).”[83]

“II. Meşrutiyet sonrası dönemde özellikle Bektaşî tarikatı mensupları, Halifelik konusunda “Şiîlerin imamlık ilkesine daha yakın olmaları” ve Tanzimat öncesi yaşadıkları bazı olaylar sebebiyle İttihat ve Terakki hareketine destek vermişlerdir. Zaten bazı Jön Türkler Bektaşî, bazıları da (Talât Paşa, Rıza Tevfik, Şeyhülislâm Musa Kâzım Efendi gibi) hem Bektaşî, hem de masondu.”[84]

Dikkat çeken diğer bir ocak da Üsküdar’daki Özbekler Tekkesidir. Bu Tekke Nakşibendiliğin Halidî kolundan… Eskiden beri çift taraflı istihbarat ilişkilerinin içinde olduğu iddia edilmektedir.

“Buhara’da doğarak 1847’de İstanbul’a gelen ve Özbekler Tekkesi’ne Şeyhi olan Türkçülerin pek değer verdikleri ve öncülerden saydıkları Süleyman Efendi 1877’de bir heyetle Macaristan’a gitmiş ve 1882’de meşhur Çağatay Lûgatı’nı neşretmiştir. İçinde 8 bin kadar kelime bulunan sözlük, Nevâî, Ahmet Yesevî ve Munis’in şiirlerinden seçilen örneklerle süslenmiştir. Şeyh Süleyman Efendi Çağatay Türkçesi ve Osmanlı Türkçesinin bir büyük dilin iki kolu olduğunu ve birliğini belirtmiştir.”[85]

“Özbekler tekkesinin ilginç girift ilişkileri vardı. İngiliz belgelerine göre Özbekler Tekkesi postnişini Şeyh Süleyman Efendi (1821-1890), konuk olarak dergaha gelen kişilerden topladığı istihbaratı, ingiliz büyükelcisi Henry Layard’a para karşilığı veriyordu ( Tarih ve Toplum Dergisi Nisan 1992 s.12-16)”[86] Nitekim araştırmacı Azmi Özcan da konuyla ilgili olarak arşiv belgelerine dayanarak yaptığı çalışmada Süleyman Efendi’nin ajanlığını açıkça ifade etmektedir.[87]

Öte yandan Süleyman Efendi’nin Yahudi kökenli Macar Osman Paşa ailesi ile yakın ilişkide olduğu, aynı aileyle İngiliz ajanı Yahudi Vambery’nin de içli dışlı olduğu, Osman Paşa’nın kızı şaire Nigar Hanım’ın hatıralarında dile getiriliyor. Bu bağlantılar da ayrıca incelemeye değerdir.

“Özbekler Tekkesi’nin görünümü Milli Mücadele yıllarında da karışıktır. Tekke, Kurtuluş Savaşı’nda İstanbul’dan Anadolu’ya sandıklarla silah ve cephane sevkiyatının yapıldığı tekkedir. Milli Mücadele’ye katılmak için Anadolu’ya geçeceklerin buluşma ve dağıtım noktası, Anadolu ile İstanbul arasında bir haberleşme merkezi idi.(…) Tekkenin son şeyhi Ata Efendi bir Sabataycı, yani dönme idi. Ata Efendi Kuva-yı Milliye hareketine destek vermiş; Amerikan mandacısı Karakol Cemiyeti’ne üye olarak İstanbul’dan Anadolu’ya silah kaçırılmasında, gönüllülerin Anadolu’ya kaçmasında tekkenin önemli bir rol üstlenmesini sağlamıştı.” [88]

“Tekke, işgal yıllarında tam bir materyalist (mistisizimden uzak) yapılanma içerisinde faaliyet gösteriyordu. Tekkenin en önemli müdavimleri arasında İngilizler de vardı. Rivayet odur ki, tekke, para karşılığı İngilizler’e istihbarat da servis etmişdir.”[89]

Zaten geçmişinde böyle bir sabıkası vardır Özbekler Tekkesinin.

“Özbekler’e yolu düşmemiş Millî Mücadele kahramanı yok gibi.”[90] Anlatılanlara göre Tekke’nin Mustafa Kemal’in Samsun’a gidişinde de büyük etkisi vardır.”[91]

“Mustafa Kemal ve arkadaşlarının Samsun’a gitmesine izin veren İngiliz belgesinin altında 1919’da İstanbul’a gelen, başta Özbekler Tekkesi olmak üzere bazı dergahlarla –güya- tasavvuf düşüncesini öğrenmek için ilişki kuran John Godolphin Bennett’in imzası vardı. Yıllar sonra İstanbul’a dönen Bennett ilk olarak yine Özbekler Tekkesi’ni ziyaret etti.

Ne anlama geliyor bu?

Hani Mustafa Kemal gizlice Samsun’a gitmişti!

Kurtuluş Savaşı’nı destekleyen Amerikancı Karakol Cemiyeti de burada; İngiliz istihbaratçılar da… Biz Kurtuluş Savaşı’nı İngilizlere karşı vermemiş mi idik? Vahdettin, Mustafa Kemal’i İngilizlere karşı vatan müdafaası için Samsun’a göndermiyor mu idi? Bu İngiliz kaşesi de ne oluyor?”[92]

Görüldüğü gibi durum epeyce karışık.

Ancak Ata Efendi’nin 33. dereceden bir mason olduğunu, tekkeyle ilişki kuranların da neredeyse tamamının mason olduğunu söylersek her şey bir anlam kazanır.

“Bir şeyhin, masonluk gibi uluslararası karanlık bir yapılanma içerisinde yer alması çok ilginç değil mi!

Daha da enteresanı Aytunç Altındal’ın, dünyanın en eski ve tehlikeli yeraltı cemiyeti İlluminati üyeleri arasında ismini teşhis edip ifşa ettiği 3-5 kişiden birinin de ilginçtir ki Özbek Tekkesi Şeyhi Ata Efendi olmasıdır.”[93]

Bir prototip olması itibarıyla Özbekler Tekkesi’nin izini sürmeye devam edelim…

Şeyh Ata Efendi’nin kardeşi Münir Ertegün’dür. Anneleri Şeyh İbrahim Edhem Efendi’nin kızı Ayşe Hamide hanımdır.[94]

“Münir Ertegün İstanbul Hükümeti tarafından Ankara Hükümeti’yle görüşmeler yapması için Anadolu’ya gönderilen Ahmet İzzet Paşa heyetinde görevliydi.”[95] “Ve daha sonra Ankara’da kalmış, ardından Lozan Konferansı’na katılan Türk delegasyonunda hukuk danışmanı olmuş, ardından da ABD’de 11 yıl Türkiye’nin büyükelçilik görevlerinde bulunmuştur.”[96]

“Dünya Savaşı ile başlayan Türkiye-ABD yakınlaşmasının mimarı olarak kabul edilen Münir Ertegün, ABD Başkanlarından Franklin Rooseveld ve Truman’la ailece görüşecek kadar yakın bir ilişki içerisindedir.”[97]

Washington’da 1944 yılında ölen Münir Ertegün’ün kemikleri 1946’da, ünlü Missouri Zırhlısı ile İstanbul’a getirilerek Özbekler Tekkesi’nde dedesi Şeyh İbrahim Edhem Efendi’nin bulunduğu kabristana defnedilmiştir.[98]

“1972’de İstanbul’da vefat eden Münir Ertegün’ün eşi Hayrünnisa Hanım ile 1989’da New York’ta vefat eden oğlu Nasuhi Ertegün de bu tekkedeki mezarlığa defnedildi.”[99]

Münir Bey’in diğer oğlu ABD’de yaşayan ve birkaç yıl önce ölen ünlü müzik adamı, 500. Yıl Vakfı’nın kurucusu[100], üst düzey mason Ahmet Ertegün de Özbekler Tekkesi’nde toprağa verilmiştir.[101] “Ahmet Ertegün’ün eşi Macar göçmeni bir Yahudi ailesinin kızı Mika Ertegün[102] olduğunu belirtmemiz de açıklayıcı olacaktır.

Özbekler Tekkesi “Kurtuluş Savaşı’ndaki katkılarından ötürü” 1925’te çıkan Tekke ve Zaviyeler Kanunu’ndan etkilenmedi. Vakıflar Genel Müdürlüğü’ne bağlanarak 1994’te restore ettirilen ve sonrasında açılışı Henry Kissinger tarafından yapılan tekke halen “Münir Ertegün Vakfı” ismiyle bir kültür merkezi olarak faaliyetlerini sürdürüyor. Vakıf Ahmet Ertegün’ün kızkardeşi Selma Göksel tarafından yönetiliyor.[103]

(Ek bilgi olarak bugüne kadar sayısız başarılı reklama imza atan Ali Taran’ın da Ata Efendi’nin torunlarından olduğunu ekleyelim. Ata Efendi, Taran’ın anne tarafından dedesidir).[104]

Bu kısa flash backten sonra Osmanlı’nın son dönemindeki tabloyu kısaca özetleyelim:

- Devletin tüm kadroları masonların kontrolündedir,

- Ordu ve iletişim masonların kontrolündedir,

- Bir Yahudi enjeksiyonu olan hakim ideoloji Türkçülük masonların kontrolündedir,

- Dini otorite (şeyhülislamlık) masonların kontrolündedir.

GELECEK BÖLÜM: MİLLİ MÜCADELEYE DOĞRU

[1] Douglas Reed, Milletlerin Aldatılması, Kayıhan Yayınları, sf. 46

[2] Douglas Reed, Milletlerin Aldatılması, Kayıhan Yayınları, sf. 51- 52

[3] Trial and Error: The Autobiography of Chaim Weizmann, Chaim Weizmann, sf. 49

[4] Anti-Network Rothschild: Soros’un Ağababası, Fabrika Dergisi, Temmuz 2005

[5] Documents and readings in the History of Europe since 1918, Walter C. Langsam, sf. 377

[6] Ayşe Hür, 90 Yıldır Kanayan Yara:Filistin(2),Taraf, 07.01.2009

[7] Kadir Mısıroğlu, Geçmişi ve Geleceğiyle Hilafet, Sebil Yayınları, İstanbul-1993,sh:190

[8] Ayşe Hür, 90 Yıldır Kanayan Yara:Filistin(2),Taraf, 07.01.2009

[9] Prof.Dr. Ekrem Buğra Ekinci, Saultan Hamid’in Tahtına Mal Olan Filistin, Türkiye, 19/08/2009

[10] Mayer Amschel Rothschild maddesi, tr.wikipedia.org

[11] Filistin (Siyonizm ve Osmanlı),dallog.net

[12] Türkiye’de Yahudi Lobiciliği, vahdet.com

[13] Kerem Dağlı, Milliyetçilik, Irkçılık ve “Türklük” Kavramı Marksist Tutum dergisi, no: 35, Şubat 2008

[14] Pierre Loti, Aziyade, s. 111’den nakleden Doç.Dr. Galip Baldıran, Pierre Loti’nin Aziyade’sinde Osmanlı Başkentine Tarihsel Bir Bakış, Hacettepe Omversitesi Edebiyat Fakültesi Dergisi Cilt: 17, Sayı:1, Sh:23.

[15] Sacit Kutlu, İkinci Meşrutiyet Dönemi’nin Düşünce Akımları,OB müze.com

[16] Prof.Dr. Rıza Filizok,Mmillî Edebiyat Dönemini Hazırlayan Tarihî ve Kültürel Olgulara Genel Bir Bakış, http://www.ege-edebiyat.org

[17] Batı İdeolojisi, Irkçılık ve Ulusal Kimlik Sorunumuz,www.genbilim.com

[18] Sacit Kutlu, İkinci Meşrutiyet Dönemi’nin Düşünce Akımları,OB müze.com

[19] Batı İdeolojisi, Irkçılık ve Ulusal Kimlik Sorunumuz,www.genbilim.com

[20] Batı İdeolojisi, Irkçılık ve Ulusal Kimlik Sorunumuz,www.genbilim.com

[21] Batı İdeolojisi, Irkçılık ve Ulusal Kimlik Sorunumuz,www.genbilim.com

[22]Batı İdeolojisi, Irkçılık ve Ulusal Kimlik Sorunumuz,www.genbilim.com

[23] Batı İdeolojisi, Irkçılık ve Ulusal Kimlik Sorunumuz,www.genbilim.com

[24] Cemil Meriç, Cemil Meriç ile söyleşi Cogito, sayı: 32, 2002.

[25] Cemil Meriç, Cemil Meriç ile söyleşi Cogito, sayı: 32, 2002.

[26] Prof. Dr Orhan Türkdoğan, “Biz kimiz?” Gerçeğine Sosyolojik Bir Bakış, 2023 Aylık Dergi,Temmuz 2005

[27] Prof.Dr. Rıza Filizok,Millî Edebiyat Dönemini Hazırlayan Tarihî ve Kültürel Olgulara Genel Bir Bakış, http://www.ege-edebiyat.org

[28] Orhan Gökdemir,Türkçülüğün Kökenleri ya da Milli Türkçülüğe Giriş, Fabrika, Aralık 2005, sh: 6 v.d.

[29] Orhan Gökdemir,Türkçülüğün Kökenleri ya da Milli Türkçülüğe Giriş, Fabrika, Aralık 2005, sh:15

[30] Berkes, Niyazi. Türkiye’de Çağdaşlaşma. Doğu-Batı Y. İstanbul. Sh. 279

[31] Orhan Gökdemir,Türkçülüğün Kökenleri ya da Milli Türkçülüğe Giriş, Fabrika, Aralık 2005, sh:7

[32] Orhan Gökdemir,Türkçülüğün Kökenleri ya da Milli Türkçülüğe Giriş, Fabrika, Aralık 2005, sh:9

[33] Akçura, Yusuf. Türkçülüğün Tarihi. Kaynak Y. İstanbul 1988. s.41.

[34] Orhan Gökdemir,Türkçülüğün Kökenleri ya da Milli Türkçülüğe Giriş, Fabrika, Aralık 2005, sh:8-9

[35] Basalel, Yusuf. Yahudi Tarihi. İstanbul 2000. s.84.

[36] Orhan Gökdemir,Türkçülüğün Kökenleri ya da Milli Türkçülüğe Giriş, Fabrika, Aralık 2005, sh:8

[37] Orhan Gökdemir,Türkçülüğün Kökenleri ya da Milli Türkçülüğe Giriş, Fabrika, Aralık 2005, sh:9

[38] Orhan Gökdemir,Türkçülüğün Kökenleri ya da Milli Türkçülüğe Giriş, Fabrika, Aralık 2005, sh:9

[39] Türkçülük,www.wikipedia.org

[40] Prof. Dr. Rıza Filizon, Millî Edebiyat Dönemini Hazırlayan Tarihî ve Kültürel Olgulara Genel Bir Bakış, http://www.ege-edebiyat.org

[41] Derya Güneyli, Türk Milliyetçiliği, Sosyalist Barikat, Nisan 2000, Sayı:5

[42] http://www.tr.wikipedia.org

[43] Fuat Uçar, Türkçülüğün Manifestosu, Osmanlıcılık-İslamcılık-Türkçülük, Fark Yayınları-2008

[44] M.A. Ağaoğulları, “Geçiş Sürecinde Türkiye” S. 193’den nakleden Derya Güneyli, Türk Milliyetçiliği, Sosyalist Barikat, Nisan 2000, Sayı:5

[45] Derya Güneyli, Türk Milliyetçiliği, Sosyalist Barikat, Nisan 2000, Sayı:5

[46] Gencay Saylan, “Milliyetçilik deolojisi ve Türk Milliyetçiligi”, Cumhuriyet Dönemi Türkiye

Ansiklopedisi, C. VII, stanbul, letisim Yayınları, 1983, s.1948.

[47] Sacit Kutlu, İkinci Meşrutiyet Dönemi’nin Düşünce Akımları,OB müze.com

[48] Kerem Dağlı, Milliyetçilik, Irkçılık ve “Türklük” Kavramı Marksist Tutum dergisi, no: 35, Şubat 2008

[49] Cemil Meriç, Cemil Meriç ile söyleşi Cogito, sayı: 32, 2002.

[50] Türkçülük,www.wikipedia.org

[51] Turancılık,www.wikipedia.org

[52] Turancılık,www.wikipedia.org

[53] Derya Güneyli, Türk Milliyetçiliği, Sosyalist Barikat, Nisan 2000, Sayı:5

[54] Turancılık,www.wikipedia.org

[55] Derya Güneyli, Türk Milliyetçiliği, Sosyalist Barikat, Nisan 2000, Sayı:5

[56] Turancılık,www.wikipedia.org

[57] Derya Güneyli, Türk Milliyetçiliği, Sosyalist Barikat, Nisan 2000, Sayı:5

[58] Turancılık,www.wikipedia.org

[59] Sacit Kutlu, İkinci Meşrutiyet Dönemi’nin Düşünce Akımları,OB müze.com

[60] Orhan GÖKDEMİR, Türkçülüğün Kökenleri ya da Milli Türkçülüğe Giriş,Fabrika Dergisi, Aralık 2005

[61] Turancılık,www.wikipedia.org

[62] Derya Güneyli, Türk Milliyetçiliği, Sosyalist Barikat, Nisan 2000, Sayı:5

[63] Orhan Gökdemir,Türkçülüğün Kökenleri ya da Milli Türkçülüğe Giriş, Fabrika, Aralık 2005, sh:12

[64] Derya Güneyli, Türk Milliyetçiliği, Sosyalist Barikat, Nisan 2000, Sayı:5

[65] Alman Yahudisi Alexandre Helpland Parvus Rusya’da 1905 Devrimi başarısız olunca, 1910 yılında Türkiye’ye gelip hem İttihat ve Terakki’ye, hem de Türkçü akıma desteğini sunar. Rus muhalif çevreleri ile ilişkisinin sadece bir devrim hizmeti olmadığı Parvus’un bu operasyonunardından birdenbire zengin olmasından bellidir. Bu büyük hizmeti karşılığında Almanya’dan Türkiye’de vagon ticareti, Avrupa’da kömür ve çelik işleri tekeli alıyor. Büyük servet ediniyor. Almanya-Rusya ve Türkiye arasında dolaşan bu adam, başlangıçta Rus devrimci hareketinin önde gelen simalarından biri. Iskra’nın ve Arbaiter Zeitung’un başyazarı. Weimar, Cumhurbaşkanı Ebert’in akıl hocası. Parvus’un bir de Fransızca olarak yayınlanan Jeune Turc adlı bir derginin yazarı olduğunu öğreniyoruz.

Türkçü Celal Nuri (dönme, mason) ve Ahmet Ağaoğlu(dönme,mason) bu derginin yazarları arasındadır ve kaynaklarda gazetenin sahibinin Sami Hirtzberg veya Günzberg adlı bir Musevi olduğu not edilmektedir. Bir başka kaynak ise Le Jeune Turc’un, İbranice Ha-Mevaser ile birlikte siyonistler tarafından yayınlandığını haber vermektedir.

Troçki’nin deyişiyle “daima garip ve kararsız bir hal” sergileyen bu adam, Alman Ordusu ile de gizli kapaklı işler çeviriyordu. Payının ne kadar olduğunu bilemiyoruz; Rus rejimi bir ihtilalle yıkıldı ve Osmanlı’da iktidar değişimi sağlandı. İki ülkenin kaderi de Yahudi siyasetinin öngörüsü doğrultusunda gelişti. Rusya’dan üçüncü Aliya dalgası başladığında, Filistin artık Osmanlıların değildi.

[66] Derya Güneyli, Türk Milliyetçiliği, Sosyalist Barikat, Nisan 2000, Sayı:5

[67] Derya Güneyli, Türk Milliyetçiliği, Sosyalist Barikat, Nisan 2000, Sayı:5

[68] İran Esedâbâd doğumlu Cemaleddin Efganî, İngiliz belgelerine göre “tanrıya inanma” şartı koşan İskoç Mason Locası’na üye iken, buradan “tanrısızlık” ithamıyla kovulmuş, o da “tanrı tanımazlık”ın makbul sayıldığı Fransız Grand Orient Locası’na reis olmuştur. Efgani, aynı zamanda Kahire Mason locasını kurdu ve oranın reisi oldu… (Muhammed Reşad, Cemaleddin Efgani Hakkında Makaleler, İstanbul 1996, s. 21)

Ahmet Davudoğlu “Din Tahripçileri” adlı kitabında onun için şöyle yazmaktadır: “1355 numara ile Şarkın Yıldızı Locası’na kayıtlı bir mason olan, İslâm’a duyduğu güvensizliği açığa vurmaktan çekinmeyen ve Peygamberlik sanatlardan bir sanattır diyen Efgani, bir ilim adamı değil, siyasetle uğraşan bir nankördür. Fesatçılığı sezilince ulema tarafından İstanbul’dan kovulmuş, Mısır’a kaçmıştır.”

[69] Prof. Dr. Rıza Filizok, Millî Edebiyat Dönemini Hazırlayan Tarihî ve Kültürel Olgulara Genel Bir Bakış, ege-edebiyat.org, sh:3

[70] ansiklopedi.turkcebilgi.com/Cemaleddin_Efgani

[71] Cemaleddin Efgani, http://www.dinimizislam.com

[72] ansiklopedi.turkcebilgi.com/Cemaleddin_Efgani

[73] Cemaleddin Efgani, http://www.dinimizislam.com

[74] Cemaleddin Efgani, http://www.dinimizislam.com

[75] ansiklopedi.turkcebilgi.com/Cemaleddin_Efgani

[76] Mimar Sinan dergisi, sayı: 127, Mart 2003

[77] Bkz. Abdulhamid Han, Sultan Abdulhamidin Hatıra Defteri (Haz. İsmet Bozdağ), İstanbul 1986 (8. Baskı), Pınar Yay. S. 73

[78] Efgani’nin talebesi olan Muhammed Abduh Mısır doğumlu. Abduh gibilerinin kimler tarafından destek gördüğüne dair zamanında İngiltere’nin Mısır sömürge valisi Lord Cromer’in söylediği şu söz ibretliktir: “Kuşkusuz İslâmî reformist hareketin geleceği Şeyh Muhammed Abduh’un çizdiği yolda ümit vaad ediyor. Ve o yolun yolcuları Avrupa’nın her türlü yardım ve teşviklerine lâyıktırlar”. Abduh, Osmanlı’ya karşı Urabi veya A’rabi Paşa isyanında elebaşı ve fetvacıbaşı rolü de üstlenerek Mısır’ın İngiliz birlikleri tarafından 1882 yılında işgal edilmesine ciddi katkılar sağladı. Efganî’nin reisliğini yaptığı Kahire Mason Locası üyeleri, İngilizlerle işbirliği hâlinde faâliyette bulunuyordu. Bu yüzden Abduh’a üç yıllık sürgün cezası verildi.

[79] Prof. Dr. Rıza Filizon, Millî Edebiyat Dönemini Hazırlayan Tarihî ve Kültürel Olgulara Genel Bir Bakış, http://www.ege-edebiyat.org

[80] Mustafa Özdemir, Tarikat Örgüt İlişkileri, http://www.muvazene.com

[81] Mustafa Özdemir, Tarikat Örgüt İlişkileri, http://www.muvazene.com

[82] Ilgaz Zorlu, Evet, Ben Selanikliyim, S.40-41

[83] Gültekin Zoroğlu, Türkiyedeki Yahudiler ve Sabataycılar, Hicran Dergisi, http://www.hicrandergisi.com/Version6/content/view/65/62/

[84] RAMSAUR (l942), Ernest Edmonson. “The Bektashi Dervishes and The Young Turks”, Moslem World, c. XXXII, Ocak l942, s. 7-l4. den nakleden http://www.turkleronline.com

[85] Geçmişten Günümüze Türk Milliyetçiliğinin Tarihi Gelişim Süreci, http://www.y-tm.com

[86] Soner Yalçın, Efendi 2, s:49

[87] Azmi Özcan, “Özbekler Tekkesi Postnişini “, Tarih ve Toplum, no. 100, Nisan 1992.

[88] Abdurrahman Dilipak, Özbekler Tekkesi’nin Sırrı, Vakit Gazetesi, 22/12/2006

[89] Mustafa Özdemir, Tarikat Örgüt İlişkileri, http://www.muvazene.com

[90] Mustafa Özdemir, Tarikat Örgüt İlişkileri, http://www.muvazene.com

[91] Abdurrahman Dilipak, Özbekler Tekkesi’nin Sırrı, Vakit Gazetesi, 22/12/2006

[92] Abdurrahman Dilipak, Özbekler Tekkesi’nin Sırrı, Vakit Gazetesi, 22/12/2006

[93] Mustafa Özdemir, Tarikat Örgüt İlişkileri, http://www.muvazene.com

[94] Soner Yalçın, Efendi 2, İstanbul-2006

[95] Oray Yeğin, Ahmet Ertegün Ne kadara Türk’tü, Akşam, 12.03.2009

[96] Abdurrahman Dilipak, Özbekler Tekkesi’nin Sırrı, Vakit Gazetesi, 22/12/2006

[97] Mustafa Özdemir, Tarikat Örgüt İlişkileri, http://www.muvazene.com

[98] Ehmet Akif Ak,Bir Başka Ertegün Portresi, Yeni Şafak, 07.01.2007

[99] Erdal Şafak, Ahmet Bey ve Babası, Sabah, 09.07.2006

[100] Kardeşinin külleriyle aynı mezara kondu!, yenicağ gazetesi,29.12.2006

[101] Zaman,19.12.2006

[102] Soner Yalçın, Efendi 2, İstanbul-2006

[103] Abdurrahman Dilipak, Özbekler Tekkesi’nin Sırrı, Vakit Gazetesi, 22/12/2006

[104] Soner Yalçın, Efendi 2, İstanbul-2006

MİLLİ MÜCADELE’YE DOĞRU…

30 Ekim 1918 tarihli Mondros Ateşkes Andlaşması, Osmanlı açısından son derece ağır bir yenilginin kâğıt üzerinde resmileştirilmesi demekti.

“Bu andlaşmayı, Mustafa Kemal Paşa’nın, Sadrazam Tevfik Paşa’ya çektiği meşhur “Bahçe Telgrafı”yla, “Muhakkak bu insanı Bahriye Nazırı yapın” diye  tavsiye ettiği  “Rauf Orbay” (mason e.k.) imzalamıştır; ki padişah Mehmet Vahidettin Han’ın “Aksi ve sert maddelerle karşılaşırsan asla imzalama ve derhal geri dön” diye telkin ve ihtarda bulunmasına rağmen… Şimdi bazı çehreler ve çevreler bu andlaşmadan dolayı memleketin parçalanmasının faturasını bu zavallı padişahın omuzlarına yüklüyor. Halbuki ülkenin parçalanmasına sebep olan bu andlaşmayı imzalayan Rauf Orbay ilerleyen zamanlarda Meclis Başkanı ve hatta Başbakan olacaktır… Bu da tarihin bir cilvesi”[1] olsa gerek…

Mondros Andlaşmasıyla birlikte “yenilmiş Osmanlı ordusu büyük ölçüde silahsızlandırılarak tasfiye edildi. İstanbul, İngiliz emperyalistleri tarafından 13 Kasım 1918’de fiilen işgal altına alındı. Ayrıca emperyalist güçler, Yunanlıların Batı Anadolu Bölgesi’nde nereleri işgal edeceklerini içeren haritalar çizmiş, Yunanlılar da işgal hazırlıklarına başlamışlardı. Fransızlar ve İtalyanlar da işgal hazırlığındaydı.

Tüm bu gelişmeler karşısında, İstanbul Hükümeti emperyalist güçlerin ardı arkası kesilmeyen isteklerine, dayatmalarına boyun eğmekten başka çıkar bir yol bulamıyordu.

Gelişmeler karşısındaki tepki, Anadolu’da halktan ve halkın tepkilerine sahiplenen halk önderlerinden gelenlerden ibaretti. Ege’de Ethem Bey, Demirci Efe, Yörük Ali; Çukurova’da ise Salih Bey‘in faaliyetleri örnek olarak verilebilir.(…)

Ethem bey, Milli Micadeleye katılımını hatıralarında şöyle aktarıyor:

“Umumi Harbin neticesi olarak en ağır şartlarda Mondros Mütarekesi kabul ettirilmesine rağmen, galip devletler, mütareke hükümlerini bozmaya başlayınca, İzmir’de teşekkül eden gizli cemiyetin kararı ile ben ilk isyan bayrağını tam 2,5 yıl önce açmıştım.”

Ethem Bey, bu sözleri 1921 yılının ilk ayında söylediğine göre, 2,5 yıl önce derken kastettiği zaman 1918 yılının 2. yarısıdır. Gizli Cemiyet ise Teşkilat-ı Mahsusa olmalıdır.”[2]

..

Mustafa Kemal, 7. Ordu Komutanı iken 1917 yılının son günleriyle 1918 Ocak ayının ilk günlerini kapsar şekilde Veliaht Vahdettin‘le birlikte Almanya’ya gitmiş ve İttihatçı fikirlerini saklayarak kendisiyle yakınlık tesis etmişti. Bu yakınlıktır ki sonraki günlerde kendisine üst görevler verilmesini sağlamıştır. Filistin bozgunundan sonra Yıldırım Orduları Grubu Komutanlığı’na getirilen Mustafa Kemal daha sonra “bu ordunun kaldırılması üzerine İstanbul’un işgal edildiği 13 Kasım 1918’de İstanbul’a gelip Harbiye Nezareti’nde (Bakanlığında) göreve başlamıştı.”[3]

Bugün hiç bahsedilmez ama Mustafa Kemal’in o günlerdeki fikirleri çok farklıdır. Mustafa Kemal, 13 Kasım 1918 gününden itibaren – İngiliz işgal  kuvvetleri Kumandanı General Harrington’un  da içinden çıkmadığı- Pera Palas’ta ikamete başlar. [4]

Bu dönemde Mustafa Kemal,” İngilizlerin Daily Mail Gazetesi’nin muhabiri G. Ward Price‘ı aracı yaparak General Harrington‘la görüşmek ister. Price, Pera Palas’ta yaptığı görüşmeyi hatıralarında , Mustafa Kemal, “yapmak istediği bir teklif için Britanya resmi makamlarıyla nasıl temas edeceğini” bildirmemi rica etti.” diyor ve Mustafa Kemal’in ağzından şunları aktarıyor:  “Bu harpte yanlış cephede savaştık,  eski dostumuz Britanyalılarla asla kavga etmek istemezdik… Biliyoruz, partiyi kaybettik… Anadolu’nun Müttefik Devletler tarafından işgal edileceğini tamamen biliyordum… Bu topraklar üzerindeki bir Britanya idaresinden o kadar hoşnutsuzluk gösterilmemesi gerektir.”
Anadolu’da İngiliz idaresinden o kadar da rahatsızlık duyulmaması gerektiğini söyledikten sonra Mustafa Kemal, bu topraklar üzerindeki İngiliz idaresinde bir vali olarak çalışmaya hazır olduğunu gazeteci aracılığıyla işgalci yetkililere şöyle iletiyor: “Eğer İngilizler Anadolu için sorumluluk kabul edecek olurlarsa Britanya, idaresinde bulunan tecrübeli Türk valileri ile işbirliği halinde çalışmak ihtiyacını duyacaklardır. Böyle bir selahiyet dâhilinde hizmetlerimi arzedebileceğim münasip bir yerin mevcut olup olmayacağını bilmek isterim…””[5]

“Mustafa Kemal Paşa’nın İstanbul’da kendi parasıyla çıkardığı Minber gazetesinde işgalci İngilizlerin tebrik edilip alkışlandığını da, 17 Kasım 1918’de aynı gazetede çıkan söyleşisinde “İngilizlerden daha hayırhah (iyiliksever) bir dost olmayacağı” mesajını verdiğini de, ertesi gün çıkan Vakit gazetesinde ise “Britanya hükümetinin Osmanlılara karşı olan iyi niyetlerinden şüphe etmediğini” söylediğini de hatırlamamız gerekir. “[6]

Mustafa Kemal’in kendi ifadesiyle “imparatorluğu tarafsız bir devletin mandası ile koruma” çabası, Sivas Kongresi sonralarına kadar sürmüştür.

“Bu tarihten itibaren olaylar kronolojik olarak şöyle gelişti:

- Vahdeddin, İttihat ve Terakki baskısından kurtulduktan sonra, İstanbul’da idareyi tamemen kendi ellerine almak, ülkeyi Meşrutiyet’le değil, ağabeyi Sultan 2. Abdulhamid gibi Mutlakiyet’le yönetmek istemiştir… Sebebi de açıktı. 1. Meşrutiyet ülkeye hürriyet değil, 93 Harbi’ni getirmiş, Ruslar’ın Yeşilköy’e kadar gelmesine yol açmıştı. Bu yüzden Sultan 2. Abdulhamid Meclis’i feshetmiş ve 1908 yılına kadar yeni felâketler oluşmasını önlemişti… 2. Meşrutiyet ise Trablus Harbi’ni, Balkan Harbi’ni ve 1. Cihan Harbi’ni getirmiş ve ülkeyi 10 yılda perişan etmişti!.. İşte bu yüzden Sultan Vahdeddin 18 Aralık 1918’de Meclis’i feshetti !..”[7]

- 4 Mart 1919’da  Damat Ferid Paşa (mason e.k.)  sadarete (başbakanlığa), Hürriyet ve İtilaf Fırkası da iktidara geçer.

- Mondros Ateşkes Andlaşması gereğince Osmanlı kuvvetlerinin 1914 yılındaki sınırın gerisine çekilmesi gerekiyordu. Andlaşmanın imzalanmasından sonra Tebriz’de bulunan Birinci Kafkas Kolordusu Komutanı Kazım Karabekir Paşa da diğer komutanlar gibi İstanbul’a çağrılmıştı.  Karabekir, Boğazda işgal kuvvetlerini görünce Tekirdağ’a çıkan tayinini Erzurum’daki 15. Kolordu komutanlığına aldırttı (24 Şubat 1919).  Erzurum’a gitmeden önce bir çok resmi ve sivil şahsiyetle görüşen Karabekir, 11 Nisan 1919’da Mustafa Kemal Paşa ile Şişli’deki evinde görüşerek kendisini Anadolu’ya davet etti. Mustafa Kemal bu çağrıyı cevapsız bıraktı ve Karabekir’e muvaffakiyetler dileyerek evinden uğurladı.[8]

Emperyalist isgal sürecinin başlangıcındaki tablo bu idi.

1919 yılının Mayıs ayının başına gelindiğinde Yunanlıların İzmir’i işgal edeceklerine dair şayialar vardı.  Padişah Vahdeddin de zihninde tasarladığı planın tatbikine girişti. Almanya seyahati sırasında ittihatçı kimliğini başarıyla saklayan ve kendisiyle yakınlaşan Mustafa Kemal’i,

“asayiş-i dahiliyenin iadesi” zahiri maksadıyla ordu müfettişi sıfatıyla Anadoluya göndermeye karar verdi. Ve aradığı fırsatı da çok kısa sürede buldu.  “İngilizlerin, Samsun dolaylarındaki Rum çeteleri ile Türkler arasındaki çatışmaların önüne geçilmesini istemelerini” fırsat bilerek, Mustafa Kemal’i çok geniş yetkiler ve bol para ile 9. Ordu müfettişliğine atadı.

Fakat Mustafa Kemal günlerce yola çıkmadı, çeşitli temaslarda bulunarak İstanbul’da oyalandı. Hatta hükümet 6 Mayıs 1919’da yazdığı bir tezkere ile kendisinden acele etmesini istemek zorunda kaldı.[9]

“Bu arada İtilaf Devletleri Yüksek Konseyinin 7 Mayıs 1919’da aldığı karar uyarınca 15 Mayıs 1919’da İzmir Yunanlılar tarafından işgal edildi. İşgal tüm Türkiye’de güçlü bir ulusal tepkiye yol açtı.”[10] “Yunanlıların İzmir’e asker çıkarttığı ve giderek Ege Bölgesinde irili ufaklı çatışmaların ve direnişlerin yaşandığı bu günlerde, M. Kemal ve daha sonra Ankara ekibini oluşturacak olan kimselerin büyük çoğunluğu, kah İstanbul’daki hükümet değişiklikleri ile kâh sarayla, kâh İngilizlerle pazarlık içerisinde kendilerine çıkış yolları aramakla meşguldü.”[11]

İki adet araba, para v.s. gibi bir takım taleplerde bulunan Mustafa Kemal İzmir’in işgale uğramasından bir gün sonra ancak İstanbul’dan ayrılabildi.

Mustafa Kemal tam İstanbul’dan ayrılacağı gün İngilizler tarafından yakalanıp tevkif edileceği şayiası çıkmıştı. Tuhafı şu ki hadi Mustafa Kemal el çabukluğuna getirip tevkif olunmadan gemiye bindi diyelim, amma Merzifon ve Samsun havalisinde İngiliz askerleri yok muydu? Neden onu tevkif edip İstanbul’a geri göndermediler de geri çağırması için Bab-ı Ali’ye tazyik icra etmeye koyuldular? Doğrusu bu bir muammadır?” [12]

“Padişahın beklediği oydu ki, Mustafa Kemal Paşa Anadolu’da sivil bir hareket başlatsın, bu yolda halkı teşkilatlandırarak müstevlilere karşı koysun. Ama şimdi o, gizlice firari değil, bir yanına gösterişli askeri zabitlerini alarak, sırtına da görkemli askeri üniformayı geçirerek “Yâverân-ı Hazret-i Şehriyârî” ünvânının verdiği övünme ile Anadolu’ya geçiyordu. Resmi tarihler her ne kadar çürük Bandırma Vapuru ve İngilizlerden habersiz Samsun’a geçiş hikayeleri ile doluysa da, artık Bandırma Vapuru’nun, devletin en yeni gemilerinden biri olduğu ve Mustafa Kemal Paşa ile beraberindeki askerlerin ise İngiliz vizesi ile gemiye bindikleri belgelenmiştir.(…) Eğer İstanbul Hükümeti’nin Anadoludaki asker ve sivil idare üzerinde olabilecek tasarruflarına, üreyen ve türeyen halk teşkilatları fiili bir muhalefette bulunursa, hükümetçe yetkili kılınan Mustafa Kemal Paşa bunları tepeleyecektir. Anadolu’da, hakkında böyle düşüncelerin olduğu Mustafa Kemal Paşa nitekim Havza’dan çektiği telgrafta: “Nâzik olan vaziyet-i umûmiye”den ba­hs ettikten sonra “Hükümeti müşkül bir mevkîe sokacak herhangi bir ahvâlden ictinâb edilmesi (kaçınılması)”nı istiyordu.”[13]

“Tam Mustafa Kemal Samsun’a ayak bastığı gün harekete geçen İngilizler, General Milne imzasıyla Harbiye Nezareti’ne bir yazı göndererek, O’nun Anadoluya niçin gönderildiğini sormuşlardır. Harbiye nezareti bu yazıya verdiği 24 Mayıs 1919 tarihli cevapta, “mütareke hükümlerinin süratle tatbikini sağlamak” gibi bir maksad takip edildiği bildirilmişse de, İngilizler tatmin olmayarak, 6 Haziran 1919 tarihli yazılarıyla, “Mustafa Kemal Paşa ve Erkanı’nın derhal İstanbul’a çağrılmasını istemişlerdir.

Bu kati ifade karşısında bile direnmek ve Mustafa Kemal Paşa’yı geri çağırmamak isteyen Harbiye Nezareti, 8 Haziran 1919’da İngiliz talebini bir kez daha cevaplandırmışsa da İngilizler nokta-i nazarlarında ısrar ettiklerinden işgal altındaki Harbiye Nezareti bu emrivakiye mecburen boyun eğmiştir.”[14]

Burada sorulacak birinci soru, İngilizlerin eğer M. Kemal’i tutuklamaya niyetleri var ise, görevlendirilmesinden sonra günlerce İstanbul’da kalmasına rağmen niçin tutuklamadıklarıdır?

İkincisi ise, “…artık Erzurum’a ulaşmış bir Mustafa Kemal’in İstanbul’ a dönmeyeceğini Harbiye Nezareti kadar İngilizler de elbette biliyorlardı. O halde Anadoludaki harekat ile İstanbul hükümetinin arasını açmaktan ve bunları karşı karşıya getirmekten başka hiçbir netice vermeyecek olan bu tazyiklere İngilizler niçin başvuruyorlardı?”[15]

Bu soruların cevabı pek çok konuya da açıklık getirecektir.

Mustafa Kemal Samsun’a çıktığı gün Anadolu’da mukavemet çoktan başlamıştı. Ethem bey Salihli civarında, işgalin önünde barikat görevi görecek bir cepheyi zaten oluşturmuştu. Balıkesir, Gönen, Kirmasti, Bandırma ve Bursa’da sözünü geçirdiği Çerkeslere haber gönderip çağırmış ve kuvvetlerine katmıştı. İttihatçı diye İstanbul hükümetince peşine düşüldüğünden Akhisar bölgesinde dolaşan Serenli Parti Pehlivan da Ethem‘in hizmetine girmişti. Ethem‘in oluk oluk kan akıtarak oluşturduğu Salihli cephesi, o sıralar Amasya Tamimi, Erzurum ve Sivas Kongreleriyle uğraşan M. Kemal ekibinin ciddi bir nefes almasını sağladı. Çünkü Salihli cephesi ile birlikte, her geçen gün biraz daha genişleyen işgal cephesinin önüne önemli bir set çekilmiştir.(…) Anadolu’nun ağırlıkla Ege Bölgesi olmak üzere çesitli yörelerinde Kuvva-yı Milliye adı altında başlayan yerel direnişler kendiliğinden giderek güçleniyordu.  [16]

Ancak bu direnişler, merkezi bir önderlikten yoksundu.

Mustafa Kemal’in tek hedefi vardı: Bu direniş merkezleri nezdinde kendisini tek otorite haline getirmek….

Bu stratejiyle işe koyuldu.

…VE “BİRADERLER” HALK HAREKETİNİN BAŞINA GEÇİYOR

“Mustafa Kemal 25 Mayıs 1919 Günü Havza’ya ulaştı ve burada uzun süre bekledi. Yüklenmiş olduğu misyona yönelik, özellikle Erzurum, Trabzon ve Sivas’tan gelecek tepkileri bekliyordu.”[17]

Bu arada mahalli teşkilatlanmalarla Anadolu direnişi de yükseliyordu.

O’nu Şişlide’ki evinde ziyaret ederek Erzurum’a davet eden Kazım Karabekir ise 3 Mayıs 1919’dan beri Erzurum’daydı ve Erzurum Kongresi’nin yapılması için çalışmalar yürütüyordu.

Bu tarihlerde Erzurum’un 22 Nisan’dan beri şehirde bulunan ilginç bir konuğu daha vardı: Yahudi kökenli Lord Curzon’un yeğeninin kocası İngiliz ajanı yarbay Alfred Frederick Rawlinson.[18]

Bu İngiliz ajanı, denetçi sıfatıyla doğu bölgesinde yaklaşık iki buçuk yıl faaliyet göstermiştir.[19] Görevli bulunduğu Bakü’den Erzurum’a “Türk milliyetçileri” ile asgari anlaşma şartlarını sağlamak üzere gelmişti.[20]

Karabekir de, Rawlinson’un mütareke ahkamının uygulanıp uygulanmadığını kontrol için Erzurum’a gönderildiğini, ancak İngiliz ajanın asıl vazifesinin “gelecek üzerine pazarlık” olduğunu kısa mülakatı sırasında kavramıştır.[21]

6 Haziran 1919’da General Milne imzasıyla Harbiye Nezaretine verilen notada “Mustafa

Kemal Paşa ile maiyeti erkânının vilâyetlerde isbat-ı vücut etmelerinin arzu olunmadığını” belirterek Mustafa Kemal Paşa ile beraberindekilerin derhal İstanbul’a dönmelerinin sağlanması isteniyordu.[22]

Harbiye Nazırı Şevket Turgut Paşa, İngilizlerin talebini kabul eden Hükûmetin kararına uyarak 8 Haziranda Dokuzuncu Ordu Kıtaatı Müfettişliğine hitaben yazdığı yazı ile Mustafa Kemal Paşadan “Maiyet-i âliyelerindeki istimbotlardan biri ile buraya teşrifiniz rica olunur” diyerek İstanbul’a dönmesini istemişti.[23]

Hakkında bu yazışmalar yapılırken Mustafa Kemal Paşa, 11 Haziran 1919’da 15’inci Kolordu Kumandanı Kazım Karabekir Paşa’ya bir yazı göndererek, İstanbul’a dönmesi hususunda Harbiye Nezareti’nden aldığı emri ve bu arada Erkân-ı Harbiye-i Umumiye Reisi Cevat Paşa’nın açıklamasını bildiriyor ve “milletin hukuk ve istiklâlini ta’yin uğrunda milletle beraber çalışmak” arzusunu şu sözleriyle dile getiriyordu.: “Vermiş olduğum kararın milletin hukuk ve istiklâlini temin uğrunda millet ile beraber çalışmaktan ibaret olduğunu zatı biraderlerine evvel ve ahır arz etmiştim. Bu gâye milletin sinesine iltica ederek vazife-i namus ve vicdani ifaya fedakârâne devam etmeyi amirdir.“[24]

Bu yazışmalar sürerken, Mustafa Kemal Erzurum Kongresi’nin toplanma kararını öğrenince memnuniyetini Kâzım Karabekir’e telgraf ile bildirir. Ayrıca 22 Haziran’da Amasya Genelgesi’ni yayınlayarak kongrenin toplanacağını yurdun dört bir yanına duyurur. [25]

Mustafa Kemal 27 Haziran 1919’da Sivas’a geldiğinde, 23 Temmuz 1919’da toplanacağı açıklanan Erzurum Kongresi’ne bir an önce iştirak etmenin ve kongreden Anadolu Halk hareketinin lideri olarak çıkmanın yollarını arıyordu. O bu arayışlar içindeyken vatanı kurtarmanın gerçek öncüleri İstihlas-ı Vatan Cemiyeti’ni kurarak çoktan kolları sıvamışlardı bile.[26] Cemiyet Deli Halit Bey’in(Paşa) projesidir. İstihlâs-ı Vatan Cemiyeti 1918 Yılı Kasım’ında kurulmuştur. Mustafa Kemal‘in İstanbul’da bulunduğu 13 Kasım 1918 – 16 Mayıs 1919 arasındaki altı aylık sürede, bu cemiyet ve ondan zuhur edecek oluşumlar Milli Mücadele’nin çekirdeğini oluşturmuştur zaten.

Bu arada İngiltere’nin Kafkasya’daki istihbarat sorumlusu General Beach de 21 Haziran 1919’da Erzurum’a gelir, kendisini Rawlinson misafir eder. General Beach, Rawlinson’la birlikte 2 Temmuz tarihinde Karabekir’le bir görüşme gerçekleştirir.[27]

Pazarlık masasında yeni başlayacak dönem vardır.[28]

Ve pazarlık tamamlanır.

Ertesi gün 3 Temmuz’da Mustafa Kemal Vilayatı Şarkiye Müdafaayı Hukuki Milliye Cemiyeti’nin kongresine katılmak için Erzurum’a gelir. Mustafa Kemal’in şehre gelmesinin ardından aynı gün General Beach Erzurum’dan ayrılıp Tiflis’teki karargahına yönelir.

Erzurum’da 2 ve 3 Temmuz tarihlerinde meydana gelen bu trafik ve gerçekleşen görüşmeler oldukça mühimdir. Detaylarıyla incelenmesi gerekir.

Bütün bu gelişmeler sonrasında, yukarıda anlattığımız gibi İngilizlerin baskısıyla İstanbul Hükümeti M. Kemal Paşa’yı azlederek İstanbul’a çağırmak zorunda kalır (7 Temmuz 1919).

Mustafa Kemal ise bu emre şiddetle karşı çıkarak askeri görevden istifa ettiğini ve bundan sonra sivil bir kişi olarak göreve devam edeceğini açıklar.(9 Temmuz)

Bunun üzerine İstanbul Hükümeti yine İngilizlerin baskısıyla kendisini tutuklamak için Kâzım Karabekir Paşa’yı görevlendirir.

Haberi alan Mustafa Kemal, bulunduğu mekanda moralsiz bir şekilde Rauf Bey’le birlikte sonucun ne olacağını beklemeye başlar.

“Makam ve rütbe olmaksızın, güvendiği komutanların tavrının bile ne olacağı belli değildir. Her ne kadar Kazım Karabekir Paşa ve Ali Fuat Paşa, zaman zaman ona mütemadiyen destek olacaklarını ifade etmiş olsalar da yine de Mustafa Kemal için bütün bunlar belirsizlik düşüncesini ortadan kaldırmıyordu.”[29]

Bu sırada Karabekir yanında bir manga askerle Mustafa Kemal’in bulunduğu binaya yönelir.  Mustafa Kemal kaygıyla beklerken, Karabekir odaya girerek Mustafa Kemal’i saygıyla selamlar ve şunları söyler :
– “Kumandamda bulunan zabitan ve efradın hürmet ve tazimlerini arza geldim. Siz bundan evvel olduğu gibi bundan böyle de muhterem kumandanımsınız. Kolordu komutanına mahsus araba ile maiyetinize bir takım süvari getirdim. Hepimiz emrinizdeyiz Paşam.”[30]

Mustafa Kemal, Karabekir’in boynuna sarılarak bu eski arkadaşını birkaç kez öper.

Böylece “biraderler” böylece sırt sırta verir ve “mücadelelerine” başlarlar.

Peki bu sırada Ravlinson ne yapmaktadır?

İngiliz işgal komutanlığının Osmanlı hükümetine çıkarttırdığı Mustafa Kemal’in tutuklanması yönündeki emrin uygulanmasını takip etmekte midir?

Hayır, etmemektedir. Ravlinson baştan savma bir iki uyarı dışında hiç bir şey yapmaz.

Görünen odur ki, İngilizler İstanbul yönetimini, Anadolu insanının gözünde küçük düşürecek davranışlara zorlarken, karşı çıkar göründükleri Mustafa Kemal ve kadrolarını da gizliden gizliye desteklemektedir?

Acaba niçin?

Bunlar hala cevabı bilinmeyen sorulardır.

Ravlinson ve “İngiliz işgal yönetimine bayrak çeken” Mustafa Kemal aynı şehirde kalmakta ve görüşmektedirler.

MANDACILIK VE KONGRELER DÖNEMİ

-  23 Temmuz – 7 Ağustos 1919 tarihleri arasında Erzurum Kongresi yapılır ve Mustafa Kemal amacına ulaşır. Erzurum Kongresi’nde seçilen temsilciler kurulunun başkanlığına getirilir.  Alınan kararları da bir bildiriyle açıklar.

Rawlinson, Kongrenin son günü  Mustafa Kemal ile üç buçuk saat süren bir görüşme yaptıklarını ve Mustafa Kemal‘in kendisine o gün kabul edilen “Milli Misak”[31] hakkında bilgi verdiğini ve ertesi gün son şeklini kendisine telleyeceğine söz verdiğini de kaydeder. Mustafa Kemal ile Rauf Bey‘in evinde görüşmüşler ve Rauf Bey de bir ara görüşmelere katılmıştır. Kuvay-ı Milliyecilerin emelleri ve gelecekle ilgili konular görüşülmüştür.”[32]

“İstanbul’daki İngiliz işgal komutanlığı, 5 Ağustos’ta Rawlinson‘a ve ekibine, bütün adamlarını Türk toprakları dışına çıkarması ve kendisinin Kars’ta kalması bildirmiştir.(…) Ravvlinson ve ekibi 7 Ağustos Akşamı Sarıkamış’a ulaştığında, bir telgrafla İstanbul’a çağrılmış, 14 Ağustos’ta İstanbul’a ulaşan İngiliz subayı, Beyoğlu’ndaki genel karargaha gidip Doğu illerindeki durumu etraflıca anlatarak, Milli Misak’ın bir kopyasını İngiliz İşgal Kuvvetleri Komutanı’na vermiştir. (…) Rawlinson 28 Ağustos’ta Londra’da da Harbiye Bakanı ve diğer yetkililerle görüşerek değerlendirmelerini arz eder. (…)”[33]

- Ardından 4 Eylül 1919’da başlayan Sivas Kongresi’nde,  Erzurum Kongresi’nin kararları onaylanır.

Tam burada bir parantez açıp değerli araştırmacı Mustafa Armağan’ın yazdıklarına bir göz atmamız yerinde olacaktır:[34]

“Sivas Kongresi tutanakları incelendiğinde 11 Eylül’deki kapanışa doğru “manda” tartışmasının kızıştığı görülür. Özellikle Kara Vasıf, Rauf (Orbay) ve Refet (Bele) beyler tarafından (ki üçü de masondur- e.k.) ciddi ciddi gündeme getirilen Amerikan mandacılığının o günlerde pek bir taraftar bulduğunu gözlemliyoruz. İster taktik gereği, isterse samimi olarak istensin, Amerika gibi güçlü ve tarafsız bir devletin yardımının arzulandığı açıktır. Nitekim Sivas Kongresi kararlarından 7. madde, manda konusundaki tartışmaların net bir yansıması olarak karşımıza çıkar:

“Madde 7. Milletimiz asrî gayeleri tebcil ve fenni, sınai ve iktisadî hal ve ihtiyacımızı takdir eder. Binaenaleyh devlet ve milletimizin dahili ve harici istiklali ve vatanımızın tamamiyeti mahfuz kalmak şartıyla altıncı maddede musarrah hudud dahilinde milliyet esaslarına riayetkâr ve memleketimize karşı istila emeli beslemeyen herhangi devletin, fenni, sınai, iktisadi muavenetini memnuniyetle karşılarız…” (Nutuk, I, s. 67)

Şimdi bu maddede masumane bir edayla bize bakan “her hangi devlet” hangisidir veya hangisi olabilir?

Uluğ İğdemir’in yayına hazırladığı ve Türk Tarih Kurumu’nun yayınladığı Sivas Kongresi tutanaklarını inceleyince görüyoruz ki, bu devlet, kesinlikle Amerika Birleşik Devletleri’dir. Ancak Mustafa Kemal, Nutuk’da bunu sert bir dille inkâr etmiş ve hatta “manda”nın söz konusu olmadığını söylemiştir (yumuşatılmış ifade ‘müzâheret’tir). Ona göre bu madde, ecnebi sermayeye yönelik bir davetten ibarettir.

Ancak gerek Rauf Orbay’ın hatıralarına, gerekse Kâzım Karabekir’in yazdıklarına bakıldığında, bu “herhangi devlet”in ABD olduğu açıkça ortaya çıkmaktadır.

Peki Gazi Mustafa Kemal, 1927’de, 8 yıl önceki bu önemli ayrıntıyı neden unutturmak çabası içine girmiştir? İnkılap tarihçilerimizin zahmet edip cevaplandırması gereken çetin bir sorudur bu.

Kendi payıma, bu sorunun cevabını, yine onunla alakalı bir başka ayrıntı üzerinden vereceğim. Yani 9 Eylül 1919 tarihli o meşhur mektup üzerinden.

Sivas Kongresi sırasında Amerikan mandası fikri o kadar taraftar toplamıştır ki, başlarda mandaya taraftar olan Rauf Bey son anda fren koyup da, önce bir mektup yazılarak bir ABD heyeti davet etme fikri kabul görmese belki de tamamen mandacı bir karar çıkacaktır. Doğrusu Sina Akşin’in hayret ettiği kadar var: Mandacılığa karşı olduğunu bildiğimiz Başkan Mustafa Kemal, kürsüye çıkıp bu gidişe dur dememiş, işi oluruna bırakmayı tercih etmiştir. Nitekim kongre kararıyla Amerika’ya bir telgraf çekilmiş ve “ABD Kongresi üyelerinden oluşan bir kurul”un Anadolu’ya gelerek incelemelerde bulunması istenmiştir. Amaçlardan biri de, yaklaşan Sevr barış görüşmelerinde Amerika’nın tarafsız bir ülke olarak yakınlığını sağlamaktır. Mektupta ABD Senatosuna “Üyelerinizden oluşan bir komiteyi Osmanlı imparatorluğunun her köşesine göndermenizi diliyoruz” denilmektedir.
Ve telgraf haline getirilerek çekilen mektubun altında 5 imza birden vardır. Kimler mi imzalamıştır bu mektubu? Bakalım beraberce:

Sivas Milli Kongresi adına Mustafa Kemal Paşa (mason e.k.), Başkan Vekili Rauf Bey(mason e.k.), İkinci Başkan Vekili İsmail Fazıl Paşa (mason Ali Fuad Cebesoy’un babası e.k.) ve iki divan kâtibi…

Bu mektup ABD Senatosu tarafından yayınlanmış olup, gerek Rauf Orbay, gerekse Kâzım Karabekir oradan alarak hatıratlarında kullanmışlardır.

Şimdi sıra geldi meselenin bam teline dokunmaya.

BU MEKTUP YAZILDI MI YAZILMADI MI?

Nutuk’taki ifade aynen şöyledir. 1927 baskısını kullanıyorum:

“Efendiler, pek uzun ve münakaşalı devam eden bu manda müzakeresi, taraftarlarını iskât edecek [susturacak] mutavassıt [orta yolcu] bir çare ile hitam buldu [sona erdi]; hem de bu çareyi teklif eden yine Rauf Bey oldu… Bu teklif ittifâk-ı ârâ [oybirliği] ile kabul olundu. Kongre divan riyasetinin [başkanlığının] imzalarıyla bu yolda bir mektup tesvid olunduğunu [müsveddesinin hazırlandığını] hatırlıyorsam da, bu mektubun gönderilebilip gönderilmediğini pek iyi hatırlamıyorum. Esasen bu mektuba suret-i mahsusada [özel olarak] ehemmiyet atf etmiş değildim.” (s. 68)

Kongre başkanı ve başkan vekillerinin imzaladıkları ve bir yabancı devletin senatosuna çekilen telgrafın gönderilip gönderilmediğini pek iyi hatırlamayan Gazi‘nin, aynı Nutuk’un 92-94. sayfalarına aldığı Kâzım Karabekir’e yazdığı bir cevapta bu mektubun yazıldığını ve kendisinin imzaladığını gayet güzel hatırladığını görmekteyiz. Mektupta geçen ifadeleri şöyledir Mustafa Kemal’in:

“Yalnız Amerika senatosuna yazılan ve malumunuz olan bir mektuba kongre kararıyla 5 kişi vaz’-ı imza etmiştir [imza atmıştır] ki, bu meyanda bendenizin de imzam vardır.” (s. 92)
Kaldı ki, gönderilip gönderilmediğini pek iyi hatırlayamadığı mektubun hemen arkasından, yani sadece 10 gün sonra, ABD Kongresi’nin Sivas’a inceleme yapmak ve rapor tutmak maksadıyla gönderdiği General Harbord’la görüşen de Mustafa Kemal’den başkası değildir (bu görüşmede Rauf Bey de tercümanlık yapmıştır). Dolayısıyla mektubun gönderilip gönderilmediğini en azından onun doğurduğu bu ziyaretten hatırlayabilirdi. Ancak ben Gazi’nin, bu biraz kafa karıştıracak ayrıntıyı Nutuk’un resmi tarih oluşturma amacını göz önünde tutarak hatırlamak ve hatırlatmak istemediğini düşünüyorum.

Nereden mi çıkartıyorum bunu? Şaşıracaksınız belki ama yine gerçek bir hazine olan Nutuk’tan.

Zamanın Matbuat Cemiyeti Başkanı olan Velid Ebuzziya, bir söyleşi yapacaktır Mustafa Kemal’le. Mustafa Kemal Paşa’nın Tasvir-i Efkâr gazetesi adına 13 Ekim 1919’da yollanan 21 sorudan sadece 12 numaralı soruya cevap vermediği dikkatlerden kaçmaz. Bu soru ise tahmin edebileceğiniz gibi, General Harbord’la görüşmesinde ne konuştukları üzerinedir. (“General Harbord ile ne mülakat ettiniz?”) (Nutuk, 1927 baskısı, cilt II, s. 145-146.)

Epeyce şaşırtıcı değil mi? Bütün sorular içinden sadece Amerikalı General ile yaptığı görüşme hakkındakini cevapsız bırakan Mustafa Kemal, aynı kitapta Harbord’u gönderen ABD Senatosu’na yazdığı ve altında imzası bulunan mektubun gönderilip gönderilmediğini pek iyi hatırlayamadığını söylemekteydi.
Neydi işin sırrı acaba?

Nutuk’ta Kurtuluş Savaşı tarihi yeniden yazılırken bazı ayrıntılar neden atlanmıştı?”

Neyse…

Sivas’ta 16 kişilik Heyeti Temsiliye belirlenir. Erzurum Kongresi’nde “Şarki Anadolu Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin Heyet-i Temsiliyesi” ne seçilen 9 kişi olduğu gibi listede kalırken, yurdun öteki bölgelerinden seçilen 7 yeni üye listeye ilave edilerek “Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin Heyet-i Temsiliyesi” haline dönüştürülür.

İstanbul üzerinden gelip “Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin Heyet-i Temsiliyesi”ne giren ve kontrolü elinde tutan ekibin hemen tamamının İttihat Terakkici ve mason olması dikkat çekicidir:

1.Mustafa Kemal Paşa, Mason

2.Hüseyin Rauf Bey, Mason

3.Eyyüpzade İzzet Bey

4.Hoca Raif Efendi

5.Hacı Salihzade Servet Bey

6.Sadullah Efendi

7.Hacı Fevzi Efendi

8.Hacı Musa Bey

9.Bekir Sami Bey, Mason

10.Refet Bey, Mason

11.Kara Vasıf Bey, Mason-Bektaşi

12.Mazhar Müfit Bey,

13.(Tambi)Ömer Mümtaz Bey

14.Hüsrev Sami Bey, Mason

15.Hakkı Behiç Bey

16.Ratipzade Mustafa Bey

Sivas ve daha sonra Ankara’da, Mustafa Kemal yönetiminde kurulan Anadolu hükümeti, olumsuz şartlarda bir barış antlaşmasını kabul etmeyeceğini bildirir ve direniş hazırlıklarına başlar.[35]

Anadolu’da gerçekleşen bu gelişmeler 02 Ekim 1919’da Damat Ferit hükümetinin istifasını doğurmuştur. Bu istifayı müteakip, Anadolu hareketiyle uyumluluk sergileyecek olan Ali Rıza Paşa (mason e.k.) hükümeti kurulmuş ve ilk iş olarak da tarihe “Amasya Mülakatı” olarak geçen, Mustafa Kemal ile Amasya’da önemli bir görüşme yapılmıştır (20 Ekim 1919). Bu görüşmenin temel konusu, Osmanlı Mebuslar Meclisi (Meclis-i Mebusan)’nin toplanmasını kararlaştırmak olmuştur.[36] Bu mecliste Mustafa Kemal’e Erzurum milletvekilliği verilir (7 Kasım 1919).[37] 

“Bu arada Londra’da hükümet ve askeri yetkililerle görüşmelerde bulunan Rawlinson, Lord Curzon‘la ikinci defa görüşerek, 20 Ekim’de Londra’dan hareketle, 6 Aralık’ta Trabzon’a ve yirmi gün sonra da tekrar Erzurum’a ulaşır. Albay Rawlinson Londra’dan ayrılmadan önce Lord Curzon‘la yaptığı son görüşmede Curzon‘dan; “mümkünse Mustafa Kemal‘i tekrar ziyaret etmesi ve imkansız olarak görülen Misak hükümleri dışında partisinin barış için ne gibi şartları kabule hazır olduğunu açık olarak tespit etmesi talimatını almıştır. (…)  26 Aralık’ta Erzurum’a gelen Rawlinson, eski İran konsolosluğu binasına yerleşmiş, 28 Aralık’ta Kazım Karabekir ile bir görüşme yapmıştır. Almış olduğu talimatları Karabekir‘e bildirmiş, Mustafa Kemal ile görüşmek isteğini yinelemiştir. Karabekir, Mustafa Kemal‘in Sivas’a, oradan da Ankara’ya gittiğini söylemiş, Ankara’da Milli Hükümeti kurmakta olduğunu, teklifini kendisine ileteceğini, ancak kış sebebiyle Ankara-Erzurum yolculuğunun mümkün olmadığını bildirmiştir. Aynı görüşmede Rusya hakkında konuştuklarını da belirten Ravvlinson, Karabekir‘in Avrupa ile bir anlaşmazlık çıktığında Türklerin, ister istemez Bolşeviklerin kollarına atılacağını saklamamakla birlikte, Müttefikler ve özellikle İngiltere ile dostluk kurmayı daha çok istediğini söylemekten çekinmediğini de kaydetmiştir.

20 Kolordu Kumandanlığı aracılığıyla Kazım Karabekir durumu ve görüşmeyi teferruatlı bir şekilde 28 Aralık 1919’da, Mustafa Kemal Paşa’ya şifre telgrafla bildirmiştir. Bu telgrafta özetle; Rawlinson‘un görünürde XIII. ve XV. Kolordularda Mütareke şartlarının yerine getirilip getirilmediğini araştırdığı, asıl amacının ise, dikkat çekmeden Karabekir‘den sonra Mustafa Kemal ile görüşmek olduğu belirtilmiş, Curzon’un, Türkiye’de şimdiye kadar kuvvetli bir hükümet görmediklerinden barışın mümkün olamadığını, milletin güvenini kazanan Mustafa Kemal Paşa’nın barış konferansında bulunmasını istediklerini söylediği ve konunun kendisine yazılmasını rica ettikleri yazılmıştı. Ayrıca Ravvlinson‘un, İngiltere’de pek çok partinin Türkiye’nin varlığı ve bağımsızlığına taraf olduğunu, Asya’daki müstemlekelerinin huzurunun buna bağlı olduğunu İngiliz Hükümeti’nin de kabul ettiğini, onun için diğer devletlerin Türkiye’yi taksim planlarına İngiltere’nin izin vermeyeceğini bildirdiği de belirtilmişti. Rawlinson‘un ağzından İngiltere’de, birçok fedakarlıktan sonra Türkiye’nin İngiltere’nin düşmanları tarafına geçmesinden korkulduğunu, yanında getirdiği mühendisle Erzurum ve Gümüşhane bölgesinde maden işletmesi ve demiryolu inşası ile Türkiye’ye külliyetli paralar dökeceklerini ve memleketi mamur hale getireceklerini de söylemiştir. Ancak Ravvlinson hatıratında bu konulardan bahsetmediği gibi; Karabekir’in Ravvlinson‘un sorduğunu iddia ettiği “Cumhuriyet mi padişahlık mı? İstanbul ülkeyi yönetmeye devam edecek mi? Anadolu’nun İstanbul’dan yönetilmesi mümkün mü? Halifelik idareden ayrılacak mı?” gibi sorulara da değinmemiştir. Bu telgrafa Ankara’dan verilen cevapta ise; Rawlinson‘un ancak resmi yetkili olması durumunda kendisiyle görüşülebileceği cevabı verilmiştir.”[38]

Bütün bu görüşmelerin ve beyan edilen düşüncelerin satır aralarından okunan mesaj, İngilizlerin bütün planının Hilafetin ve İstanbul yönetiminin tasfiyesi üzerine kurulduğu, yerine de “yörüngede bir Anadolu yönetimi”nin oluşturmaya çalışıldığıdır.

Bu arada Mustafa Kemal, milletvekili atandığı ve Ankara’da toplanmasını istediği Meclis (Meclis-i Mebusan) İstanbul’da toplanınca (12 Ocak 1920) bu oturuma katılmaz.

Mustafa Kemal‘in katılmadığı bu son Osmanlı Meclisi misakı milli (milli yemin) ilkelerini kabul eden meclistir (17 Şubat 1920).

Bilindiği gibi Misak-ı Milli, bugünkü Türkiye toprakları dışında güneydoğuda, Trakya’da ve Kafkasya hattında daha geniş sınırları kapsıyordu.[39]

- 5 Nisan 1920’de yeniden sadrazamlığa getirilen Damat Ferit Paşa, Anadolu’daki ulusal hareketi “isyan”; bu hareketi yönetenleri de “eşkiya” diye niteleyerek, “hilafet ordusu” adı altında toplanan muvazaalı birliklerini Mustafa Kemal’e bağlı kuvvetlerle savaşmak üzere Anadolu’ya gönderdi. Çerkes Ahmet Anzavur komutasındaki birlikler gösterdikleri kısmi başarıların ardından Çerkes Ethem birlikleri tarafından tamamen dağıtılmıştır.

- 16 Mart 1920’de İstanbul’un işgali üzerine, işgal kuvvetlerinin baskısıyla Vahdettin Han 11 Nisan 1920’de meclisi mebusanı feshetmiş ve bundan sonra memleketi saltanatı boyunca kararnamelerle idare etmiştir.

OLAYLARIN PERDE ARKASI

Kont Sforça, bu mütarekeden bahsederken (Mondros mütarekesi), İngilizlerin kara ordusuna karşı mutedil davrandığını söylüyor. Donanmanın hemen teslimi istendiği halde kara ordusunun ilgasından veya hemen terk-i silah etmesinden bahsedilmiyormuş. Bilakis sadece seferberliğin ilgası taleb olunurken, dahilde asayişin temini ve hududların muhafazası bunun için lazım gelen ordu miktarı terhisten istisna ediliyormuş!.. Kont Sforça bunda gizli bir maksad görüyor ve diyor ki: “İngiltere hükümeti, Osmanlı devletinin mirasçıları arasında şimdiden bir ihtilaf görüyor ve mutad olan ikiyüzlü siyasetiyle şunu istiyor: Eğer müttefiklerin talebleri İngilizleri sıkacak bir şekil alırsa, henüz mukavemet kabiliyeti olan Türkleri kendi menfaatleri için kullanabilir bir mevkiye koyabilsinler.” [40]

“Bu durumdan anlaşılıyor ki, daha mütarekenin imzası günü, yani padişahın Anadolu’da bir kuvvet teşkilini hayalinden bile geçirmediği bir zamanda İngilizler (Kont Sforça’nın fikrine göre) bu kuvvetin teşkilini düşünmeye başlamışlar, hatta bunun için Mustafa Kemal Paşa’yı, Sultan Vahideddin’den evvel bulmuşlardır. Sultan Vahideddin ve Sadrazam Ferit Paşa, Mustafa Kemal Paşa’yı, “Memlekette büyük şöhreti vardır. İtimat edilecek namuslu bir adamdır” diye İngilizlere karşı müdafaa edip Anadoluya göndermeye çalışırken, Mustafa Kemal Paşa’da İstanbul’da İtilaf Kuvvetleri İleri gelenleri ile münasebette bulunuyor ve onlardan talimat alıyordu.”[41]

Sanki gizli bir el Mustafa Kemal’i koruyor Anadoludaki mücadele gücünü kontrolü altına alması için çalışıyordu.

Mesela, “Üçüncü Ordu Kumandanı Cevad Paşa tarafından tayin edilen miralay Selahaddin Bey’i Anadoluya bir İngiliz gemisi götürmüştü.”[42]

Niçin?

Mustafa Kemal Paşa, Samsun’a muvasalatı sırasında Sadrazam Ferit Paşa ve Erkanı Harbiye Reisi Cevad Paşa’ya yazarak Samsun müfettişliğine Hamid Bey isminde bir zatı tayin ettirmiştir.[43] Bu zatın daha sonra Dahiliye Nazırı ile arası bozulduğu için azline karar verildiği halde, İngilizler yerinde bırakılması için İstanbul hükümetine müracaat etmişlerdir”[44]

Niçin?

“25 Eylül 1919 tarihinde yani daha Kuvay-ı Milliye’nin herhangi bir mevcudiyeti görülmeden General Salliklad, Fuat Paşa nezdine, bir erkan-ı harb binbaşısı ile İngiliz kontrol zabitanından mürekkep bir heyeti Eskişehir’e gönderdi. Bu hey’et “İngilizlerin Ahval-i Dahiliye’ye  ve Kuvay-ı Milliye’ye katiyen müdahale etmeyeceklerine “ dair söz verdi.[45][46]

Niçin?

1919 yılı yazında Sultan Vahideddin Anadolu’daki isyanı bastırmak üzere güvenilir kuvvetlerinden iki fırka teşkil edip Anadoluya sevk edileceğini söyleyince, İtilaf Devletleri mümessilleri buna asla müsaade etmediler. “ Bu mütareke şartlarına aykırıdır, terhis yerine yeniden silahlanma mı yapacağız?[47] dediler.

Niçin?

“Yine aynı tarihlerde İngilizler Merzifon’da bulunan İngiliz kuvvetlerinin geriye alınması halinde, “Kuvay-ı Milliye’nin memnun olup olmayacağını” sordular. Kuvay-ı Milliyece”Pek memnun oluruz” cevabı verildi. Onlar da hemen Merzifon’daki kuvvetlerini ağırlıkları ile birlikte evvela Samsun’a, oradan’da İstanbul’a çektiler.[48]

Niçin?

Dagobert Von Mikusch bu hususa dikkat çekerek, “Hakikaten şayan-ı hayret bir şey” diyor ve ilave ediyor: “Galipler General’e (Yani Mustafa Kemal’e) hazırlıklarını yapması için lazım gelen bütün rahatı ve kafi vakti verdiler ki, bunun neticesi kendi sulh muahedelerinin bozulmasını mucip olacaktı.”

İngiliz siyasetinin zahir görünüşüne zıt düşen ve örnekleri çoğaltılabilecek bu hadiseler, niçin ve nasıl oluyor da bu tarzda cereyan ediyordu?

Dagobert Von Mikush’a bakarsanız: “Mustafa Kemal’in İngilizlerle gizli bir anlaşma yapmakta olduğunu ve bu anlaşmanın daima da gizli kalacağını”[49] kabul etmek gerektir. Anlaşılmaktadır ki, Mustafa Kemal Paşa, harici görünüşe rağmen “İngiliz siyasetine uygun bir harekat tarzı” takip etmiştir.”[50]

Niçin?

“Erzurum ve Sivas Kongreleriyle Büyük Millet Meclisi’nin ilk zamanlarında “Makam-ı Hilafet” ve hatta Sultan Vahideddin’in şahsına hududsuz bir surette bağlı gözüken M. Kemal Paşa, kendini sağlama aldıktan sonra artık meydan okumaya başlamıştır. Bu devredeki beyanlarının hakim manası şudur: “Halife ve O’na bağlı olanlar düşmanlarla beraberdirler, binaanaleyh haindirler.”  İngilizlerin bu ifadeye mukabeleleri de “Halife bizimle, hatta Yunanla beraberdir!” tarzında oluyordu, ki bu da mefhum-i muhalif yoluyla aynı kapıya çıkıyordu.

Gerçekten İngilizler Padişah’ı hain gösterebilmek için bir takım hareketlere icbar ediyorlardı. Halifenin İngiltereye karşı güya bir muvazaa silahı olarak başvurduğu “Kuvay-ı İnzibatiye”[51] ve mahud “fetva”lar[52] gibi…”[53]

“Dikkat edilirse İstanbul’daki silah depolarının kapılarına Hindli Müslümanları koyarak “din kardeşliği” saikasıyla Kuvay-ı Milliyeciler’in bu depolardan, Anadolu harekatını muvaffak kılacak silahları kaçırmalarına göz yummak da İngiliz siyasetinin bir gafleti değil, mahirane bir surette ortaya çıkarılmış bir siyasi taktiği idi. O kadar ki, İngilizler Kuvay-ı milliye ile ilk temas hattı olan Eskişehir havalisindeki kuvvetlerini de bu Hind Müslümanlarından seçmiş bulunuyorlardı!…

Diğer taraftan, Mustafa Kemal Paşa da İstanbul Hükümeti, Hilafet ve Saltanat Makamı ile Anadolu’nun arasını açmak için hudutsuz bir gayret sarfetmişti. Çünkü bu devleti ele geçirmeyi çoktan kafasına koymuştu[54]

Dünya’da masonluk, Yahudiler, İngiltere ve ABD’nin çıkarlarını korumak ve geliştirmek için kullanılmaktadır. 19. yy ortalarından sonra Osmanlı ülkesinde de ciddi şekilde örgütlendiler. Kısa sürede Osmanlı Hükümetinde söz sahibi olanların büyük çoğunluğu Masonluğa geçti.

Yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nde de yönetim hep masonların elinde oldu. Türkiye’de katı laiklik ve ateizmden kaynaklanan “Atatürkçülük” söylemlerinin arkasında da hep bu mason çevreler vardır.

BİR MASON DAYATMASI: SEVR ANLAŞMASI

İtilâf Devletleri 18 Nisan 1920’de San Remo Konferansı’nda Osmanlı Devleti’ne uygulanacak barış şartlarını hazırladı. 22 Nisan’da Osmanlı Hükümetini Paris’te toplanacak barış konferansına davet ettiler. Padişah, eski sadrazam Ahmet Tevfik Paşa‘nın başkanlığında bir heyeti Paris’e gönderdi.[55]

Bu durum karşısında Mustafa Kemal, ertesi gün 23 Nisan 1920’de Ankara’da ilk Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni toplayıp, meclisin seçtiği 11 kişilik icra vekilleri heyetinin başkanlığına geçti (24 Nisan 1920).[56]

30 Nisan günü taraf devletlerin dışişleri bakanlıklarına gönderilen bir yazıyla İstanbul’dan ayrı bir hükümetin kurulduğu bildirildi.[57]

“Paris’te barış şartlarını öğrenen Ahmet Tevfik Paşa, İstanbul’a gönderdiği telgrafta barış şartlarının “devlet mefhumu ile kabil-i telif olmadığını” (devlet kavramı ile bağdaşmadığını) bildirerek görüşmelerden çekildi. Bunun üzerine 21 Haziran’da (1920) İtilaf Devletleri Türk Milletinin direnişini kırmak için, İzmir’de bulunan Yunan kuvvetlerini Anadolu içlerine sürmeye karar verdiler. Balıkesir, Bursa, Uşak ve Trakya kısa sürede Yunan ordusu tarafından işgal edildi.”[58]

Bu ilerleyişten ürken İstanbul hükümeti 22 Haziran’da İstanbul’da toplandı ve Paris’e Sadrazam Damat Ferit Paşa başkanlığında ikinci bir heyet göndermeye karar verdi. Eski maarif nazırı (milli eğitim bakanı) Hadi Paşa, eski Şura-yı Devlet (Danıştay) reisi Rıza Tevfik Bey (Mason) ve Bern Sefiri Reşat Halis Bey‘den oluşan bu heyet, 10 Ağustos 1920’de Sevr Antlaşması’nı imzaladı.[59] Ankara’daki Büyük Millet Meclisi antlaşmayı sert bir bildiri ile kınadı.[60]

“ABD, Osmanlı’nın parçalanmasını ve paylaşılmasını esas alan Sevr anlaşması üzerinde Anadolu’nun doğusu, kuzey Irak ve Kafkasya’nın önemli bir kısmını “kontrol bölgesi” olarak gösteren haritayı hazırladı.  Sevr bir mason dayatmasıdır ve Osmanlı’nın önemli petrol kaynaklarını elde etmek istiyordu. ABD’nin mason Başkanı Woodrov Wilson’un da onay verdiği harita üzerindeki kartal görünüşlü devlet mührünün aynı zamanda “masonluğun”da simgesi”[61] olduğu gözlerden kaçırılmamalıdır.

Ayrıca Sevr’i imzalattıran Sadrazam Damat Ferit Paşa’nın da hem İngiliz Muhipler Cemiyeti üyesi, hem de bir mason[62] olduğu da unutulmamalıdır.

“Sevr’in yürürlüğe girmesi için önce Meclis-i Mebusan’ın antlaşmayı görüşüp kabul etmesi, sonra da imzalamak üzere Vahdettin‘e göndermesi gerekiyordu. Fakat antlaşma imzalandığı tarihte Meclis-i Mebusan kapalı olduğundan antlaşma mecliste görüşülemedi ve padişahın önüne de hiç gelmedi. Dolayısıyla antlaşma hiçbir zaman yürürlüğe girmedi.

Saltanat Şurası’nda yaşananlar ise günümüzde hala tartışılmaktadır. Nutuk’ta bu toplantıda Vahdettin’le ilgili “Sevr muahedesini bizzat ayağa kalkmak suretiyle kabul etmiştir.” denmektedir. Saray Başmabeyncisi Lütfi Simavi‘ye göre ise Vahdettin açılış nutkunu okuduktan sonra başkanlığı Damat Ferit Paşa’ya bırakarak salonda durmamış, çıkıp gitmiştir.

Son Sadrazam Tevfik Paşa’nın oğlu İsmail Hakkı Okday‘ın anlatımı ise şöyledir: “Nihayet Sevr’i kabul edenler ayağa kalksın denildi. Damat Ferid Paşa bu sırada Padişah’a salonu terk etmesi için işaret verdi. Vahdettin dışarı çıktı, yandaki odaya geçti. Padişah ayağa kalkınca da salondakiler Hünkâra bir saygı eseri olarak ayağa kalktılar. Kendisini bu suretle selamladılar. Öyle ki, bu ayağa kalkışın Sevr’in kabulü anlamına mı geldiği, yoksa Padişah’a hürmeten kıyam mı edilmiş olduğu açık olarak belirmedi. Hatta Ayandan Topçu Feriki Rıza Paşa, ‘Biz Padişaha hürmeten ayağa kalktık, Sevr’i kabul ettiğimizden değil’ diye haykırarak Damat Ferid’in oyununu açıkça protesto dahi etti.”[63]

ANADOLU AYAKLANMASI

ETHEM BEY VE İNÖNÜ

1918-1920 tarihleri arasında iki yılı aşkın bir süre ile Anadolu’da tek önemli vurucu güç Ethem Bey’in Kuvva-yı Seyyare’si idi. Ethem Bey, Ankara’da Kolordu Komutanı olan Ali Fuat Paşa ile istişare ederek İngiliz ve Yunan birliklerinin ilerlemesine karşı koyuyordu. Düzenli ordunun olmadığı dönemlerde TBMM’ye karşı girişilen ayaklanmaları (Anzavur, Düzce, Yozgat) hep o bastırdı. Gözde bir gerillacı ve halk kahramanı idi.

Mart 1920’de 9-10 saat süren bir yoğun çatışma sürecinin ardından Anzavur Ahmet‘in kuvvetlerini büyük bir bozguna uğrattıktan sonra Genel Kurmay Başkanı İsmet İnönü ile Ethem bey arasında geçen şu telgraf konuşması Ethem Bey’in ahemmiyetini ortaya koymaktadır:

“İnönü: Merhaba Ethem Bey! Nasılsınız, iyisiniz inşallah. Gazanız mübarek olsun.

Ethem: Merhaba Efendim. Teşekkür ederim. Ben iyiyim. Siz nasılsınız?

İnönü: Genel durumumuz iyi değil. Mustafa Kemal Paşa ve Reşit Bey yanımdalar. Makine başındayız. Size genel durumu izah ederken bazı acı haberler de vereceğim.

Ethem: Söyleyiniz efendim. Acı da olsa gerçeği bilmek daha iyidir.

İsmet Bey: Sizinle şu görüşmeyi temin edebilmek için çok zorluğa uğradık. Bazı yerlerde şimendifer tellerinden yararlandık. Birçok yerde itibarımız yoktur. Merkezde ise kuvvetimiz kalmadı… Bulunduğunuz yerde ikinci derecedeki işleri tümen komutanı Kâzım Bey‘e bırakarak, Geyve Boğazı’nda Ali Fuat Paşa‘nın yardımına koşmanızı rica ederiz.

Ethem: Yarın Geyve’ye hareket edeceğim…”[64]

Ethem, dediği gibi yapar. Geyve’ye ulaşır ulaşmaz hemen bir taarruz planı yapar. Çerkez Ethem‘in kuvvetleri ile İstanbul hükümetinin gücü olan Kuvva-yı İnzibatiye Kuvvetleri arasında, Geyve Boğazı’nın gerisinde şiddetli bir çatışma yaşanır. Kuvay-i Seyyare büyük bir başarı kazanır.[65]

Bütün isyanlardaki tablo budur: Çaresiz ve aciz Ankara imdat ister; Ethem bey yetişir ve tehlikeyi bertaraf ederek işleri yoluna koyar…

“Ethem, isyanları büyük bir maharet ve sür’atle bastırırken başarısız bazı kumandanların kıskançlık ve rekabet hislerine hedef olmaktan da kurtulamaz. Birinci çatlak burada ortaya çıkar.

Ethem Bey Yozgat isyanını(Aralık 1920) bastırdıktan sonraki araştırmalarında isyanların Ankara Valisi Yahya Galip’in kötu idaresinden doğduğunun anlaşıldığını, valinin derhal Yozgat’a gönderilerek mahallinde muhakemesini ister. Fakat Mustafa Kemal Paşa, daha sonra Nutuk’ta anlattığına göre, bunun hükümet üzerinde bir nüfuz denemesi ve selahiyetini aşmak gibi gördüğünden kabul etmez. Ethem’de ısrar etmez. Fakat burada çatlak derinleşir. Çünkü, bazı mebuslar Yozgat’ta Ethem‘in; Ankara’ya dönüşümde Mustafa Kemal‘i Meclis’in kapısında asacağım gibi sözler söylendiğini duymuşlardı. Bu da Nutuk’ta söz edilir. Bunun üzerine Ethem Bey, Yozgat’ta iken İsmet Paşa‘dan aldığı çok acele kayıtlı bir telgrafla Yunan Cephesi’ne çağrılır. Aniden Yunan taarruzu başlamıştır. “Ethem Bey, kısa zaman içinde Alaşehir Ovası’na kadar olan sahayı düşmandan temizler ve Mustafa Kemal Paşa‘dan bir tebrik telgrafı alır.

Daha sonra Gediz’de münferit halde bulunan bir Yunan kuvvetine taarruz planı yapılır. Bunu o zaman Alanyund istasyonunda bir araya gelen (Ethem’de dahil) kumandanlar kararlaştırmıştır. Bu taarruzu nizami kuvvetlerle Ethem‘in kuvvetleri müştereken yapmıştır. Ethem Bey o dönemde yaptığı işlerde Ali Fuat Paşa ile istişarelerde bulunmaktadır.

Ancak çatlak bu taarruzla daha da derinleşir. Çünkü Erkan-ı Harbiye Reisi (İsmet Paşa) buna taraftar değildir ve Gediz muharebesinden sonra mühim bir münakaşa başlar. Çerkez Ethem ve arkadaşları nizamiye kıtalarının vazifelerini yapmadıklarını ve Kuvva-yı Seyyareye yardımda bulunmadıklarını; buna karşılık nizamiye kıt’a kumandanları da Kuvva-yı Seyyare’nin ciddi muharebeye girişmediğini iddia etmektedir. Bu münakaşa gittikçe büyür. İşte bugünlerde Ali Fuat Paşa Ankara’ya alınır.”[66]Fuat Paşa, Çerkes Ethem ile yakınlığından dolayı ve Gebze yenilgisinden sorumlu tutulur ve cephe görevinden alınarak ve Moskova’ya büyükelçi olarak tayin edilir.”[67]

Ali Fuat Paşa‘dan boşalan Garp Cephesi ikiye ayrılarak Kuzey kısmına Erkan-ı Harbiye-i Umumiye Reisliği uhdesinde kalmak üzere İsmet Bey (Paşa); Güney kısmına da Dahiliye Vekilliği uhdesinde kalmak üzere Refet Bey tayin olunur.

Herşey Garp Cephesi’ne İsmet Paşa‘nın gelmesiyle başlar. Daha evvel cephede ihtilaf değil tam bir uyum ve intibak vardır. Ethem hatıratında şu kanaatini söyler: “Ben zannediyorum ki, Ali Fuat Paşa‘nın Garp Cephesi Kumandanlığı’ndan ayrılmasının hakiki sebebi, İsmet ve Refet beylerin benim için düşündüklerini tatbik etmeye Mustafa Kemal Paşa‘yı ikna etmeleri ve vaziyeti müsait bulmalarıdır.” [68]

İsmet Bey ilk olarak Çerkez Ethem’in yetkilerini kısar. Ethem’in emrindeki kuvvetleri teftiş etmek ister. Ethem Bey, kendi kuvvetlerini teftiş ettirmez. Daha sonra cephe komutanını atlayarak doğrudan doğruya Meclis Başkanı ile haberleşmeye başlar.

Ethem Bey, her türlü ayrılık ve huzursuzluğun İsmet Paşa ile başladığı hususunda ısrar eder. Hatta kendisine (ÇERKEZ) lakabının takılmasının bile İsmet Paşa’dan sonra olduğunu söyler. Halbuki ırkçılık gayreti gütmediğini belirtir ve: “Hepimiz Osmanlı idik. Eğer milliyet ve ırk tefriki yapılmaya kalkışılsa idi yedi göbek seceresi karışmamış, vatanda kim kalırdı” der.

Garp cephesindeki değişiklikten sonra, kumandanı olduğu “Kuvva-i Seyyare”yi çok ustaca bir programla tasfiye etme planının tatbikata konulduğunu gören Ethem Bey, kendisine ilk planda İsmet Paşa‘nın muhatap olacağını düşünerek görüşmek ister, Eskişehir’e gelir. O akşam ziyaretçi kabul etmeyeceğini bildiren İsmet Paşa‘nın makam odasına gider ve kapıyı vurmasıyla girmesi bir olur. Aniden Ethem‘i karşısında bulan İsmet Paşa’ya, “Samimiyetten eser kalmayan müşterek mesaimize son vermeye geldim. Niçin böyle yapılıyor, anlayamıyorum. Aleyhimize gizli-açık birçok tedbirlere başvuruluyor. Ricam şudur: Eğer kendinize ait olmasını istediğiniz, fakat açıkça ifade edemediğiniz hususlar varsa bunları işte karşı karşıyayız, cesaretle söyleyiniz.” der.

İsmet Paşa Ethem‘i çok başarılı şekilde teskin eder: “Allah fesatcıların cezasını versin.” diyerek başlar: Ethem Beyefendi, itimad ediniz ki ben sizin gibi arkadaşlarımın mevcudiyetine güvenerek Garp Cephesi Kumandanlığı’nı aldım. Ordu içinde menfi propaganda yapanları teker teker araştıracağım ve cezalandıracağım. Ben bu hizmeti beraberce yürüteceğimize samimiyetle inanıyorum. Sizin de aynı hisde olduğunuzu çok iyi biliyorum.” diye bitirir konuşmasını.”[69]

Ethem’i o an idare eden İnönü, kendisini savuşturduktan sonra Ethem’in birliklerinin kesin olarak disiplin altına alınması yönündeki kararını icraya geçer emrindeki kuvvetleri Kuvva-yı Seyyare’nin üstüne sürer.[70]

“Batı cephesinin harekete geçtiğini gören Ethem T.B.M.M. Reisliğine, Meclisi de aşağılayan ve Mustafa Kemal‘in Bilecik’ten dönerken Ankara’ya götürdüğü İstanbul Hükümetinin temsilcilerinin hemen serbest bırakılmasını isteyen bir telgraf çeker.

Bunu üzerine Meclis de Kuvvay-i Seyyareye tavır alır.

Batı Cephesi komutanlığı Ethem ve Tevfik Beylerin vatana ihanet suçu işlediklerini öne sürerek teslim olmalarını ister. Düzenli ordu İsmet Bey ve Refet Bey‘ in (Bele) komutasında 1921 yılı ocak ayında Kuvayı Seyyare’nin tuttuğu Gediz-Kütahya üstüne yürür.”[71] “Kısa bir zaman sonra Ethem Bey ve kuvvetleri arkadan nizami kuvvetlerle, önden de Yunan ordusu ile sıkıştırılmaya başlanır. Ethem Bey kıskacın gittikçe daralmakta olduğunu görür. Bunun üzerine kardeş kanı dökmemek için emrindeki kuvvetleri, arkadan gelen İsmet Paşa‘nın gönderdigi nizami kuvvetlere teslim olmaları hususunda ikna eder. ‘Silahlarını, toplarını, malzemelerini teslim mevzuunda da Parti Pehlivanı vazifelendirir. Kendisi çaresizlik içinde kalır ve neticede görünen akibetten kurtulmak için mebus Reşit Bey‘in de kendilerine katılmasıyla iki kardeşiyle birlikte Uşak’ta Yunanlılarla görüşür ve kendisine bir koridor açılarak geçiş müsaadesi verilmesini ister. [72] Yunanlılar, sonradan riayet etmeyecekteri bir geçiş protokolünü imzalarlar. Ethem gibi bir kumandanın cepheyi terketmesi onlar için arayıp da bulamayacakları bir nimettir.”[73]

İşin doğrusu, “… ordunun seyyar birlikler etrafında örgütlenmesi, Kuvayı Seyyarelerin güçlendirilmesi Çerkes Ethem’e, ordunun muntazam birlikler halinde örgütlenmesi ise Mustafa Kemal’e ciddi bir siyasal güç sağlayacaktı. Böylece Mustafa Kemal ordudaki gücüne dayanarak Ankara üzerinde etkili olmaya çalışan/çalışacak tüm alternatif güç odaklarını bertaraf edebilecek yeni, potansiyel alternatif siyasal güçlerin ise ortaya çıkmasını engelleyebilecekti. İşte bu nedenle de gerek ordu, gerekse de Ankara üzerinde siyasal güç sahibi olmayı hedefleyen her iki önder de orduyu, Milli Mücadele içersinde kendi siyasal güçlerini maksimize edecek tarzda örgütlemeye çalışıyorlardı. Özetle, siyasal ve sosyolojik olarak olayı analiz ettiğimizde, Milli Mücadele’nin askeri ve siyasal örgütlenmesi konusunda fikir ayrılığında olan ve bu anlamda birbiriyle çatışan iki gücün olduğunu ve bu çekişme ve çatışmadan Mustafa Kemal’in galip çıktığını söylemek mümkündür.”[74]

Görünen o ki, bu tarihe kadar savaş meydanlarında olmayan Ankara hükümeti, kendinde biraz güç görünce, kontrol edemeyeceği mücadele önderlerini tasfiyeye başlamıştır.

HİÇ OLMAMIŞ BİR SAVAŞ: 1. İNÖNÜ SAVAŞI

Resmi tarihe göre, daha sonra İsmet İnönü, Çerkes Ethem‘in arkasında bırakıp gittiği kuvvetlerin de büyük yardım ve desteğiyle 1.İnönü savaşını kazanmış ve Yunanlılar geri çekilmek zorunda kalmıştır (10 Ocak 1921).

Ancak “gerçek tarihte 1. İnönü Zaferi diye bir şey yoktur… Tamamen İsmet Paşa’nın Cumhurbaşkanı olmasından sonra uydurulmuş, hayali bir meydan muharabesidir… O tarihlerde Yunanlılar ile meydana gelen çatışmalar da, aslında başkalarının gayreti ile kazanılmıştır. Ali Fuat Paşa Moskova’ya gidip, Sivastapol’daki 5 milyon mavzer fişeğini alıp, kaçakçılar vasıtasıyla 24 saatte Sakarya Nehri ağzına taşıtmıştı. Eğer Ali Fuat Paşa bu cephaneyi yetiştirmeseydi, Yunanlar tüfeklerini omuzlarına asıp istedikleri yere gidebilirlerdi… Çünkü ordumuzun atacak mermisi yoktu!.. Mermiler oradan kağnılarla cepheye yetişmiş, 2 gün sonra 1. İnönü Savaşı diye bilinen çatışmalar başlamıştır!.. Ama İnönü ovasında iki büyük ordunun kıyasıya döğüşmesi gibi bir şey olmamıştır. (9.1.1921)” [75]

Olaylar şöyle gerçekleşmiştir: ” İsmet bey, Ethem Bey’i tepeleme konusunu kafasına öyle takmıştı ki, Bursa’daki Yunan kuvvetlerine karşı sadece bir piyade tümeni bırakarak, iki piyade tümeni ve bir süvari tugayını Kütahya yönünde toplamıştı… Yine Uşak’ta bulunan Yunan ordusunun karşısında da yalnız bir tabur bırakarak iki piyade tümeni ve yedi süvari alayını da Kütahya’ya çekmişti. Türk güçlerinin birbirine girmesi üzerine Yunan generali Meneta, Çerkez Ethem’in işini kolaylaştırmak üzere 4 günlük mütareke aktetti… Bu suretle serbest kalan Ethem’in güçleri Gediz’e giren İsmet Paşa’nın askerlerine saldırdı. (8.1.1921) Yunan ordusu dinlenirken, İsmet Bey’in iki tümeni bozularak Kütahya’ya doğru çekilmeye başladı… Çerkez Ethem onları kovalarken Yunan uçakları da durumu fırsat bilerek İsmet’in ordusunu bombalamaya girişti… İsmet Bey ancak Alanyunt, Kütahya dolaylarında sırtını demiryoluna dayayarak ve taze kuvvetler alarak bir savunma hattı kurabildi… Ethem ise geceden yararlanarak 150 kişilik bir süvari birliğini İsmet Bey savunma hattının arkasına geçirmişti… Çatışma sürdükçe İsmet Bey’in birliklerinden Ethem Bey’in saflarına sığınanların sayısı arttı. Aynı gün öğleden sonra İsmet Bey’in askeri talihi parlamadan sönmek üzere iken, Refet Bey’in süvarileri yetişti… Çerkez Ethem’in sağından ve arkasından saldırdılar. Lâkin kurt bir savaşçı olan Ethem bunu düşünmüş, tedbirini almıştı… Refet Bey’in güçlerini püskürttü. Ancak bu sırada Ethem’in Yunan güçleri karşısında bıraktığı taburdan haber geldi… Uşak ve Bursa’daki Yunan birlikleri İnönü’ye doğru saldırıya geçmişlerdi… İsmet onların önünü açık bıraktığı için fırsatı değerlendirmek istiyorlardı!.. Çerkez Ethem bunun üzerine İsmet’le uğraşmayı bırakıp Gediz yönüne çekildi… İsmet bir kere daha paçayı kurtardı!.. Çekilen Ethem güçlerini savaşmadan takibe başladı… Bu arada Yunan birliklerinin İnönü’ye doğru yürüdükleri haberini aldı. Aklı başından gitti!.. Çünkü hemen bütün ordu Ethem’in peşinde ve Gediz civarında idi… Eğer Yunan ordusu hızlı bir yürüyüş temposu tutturursa, İnönü’ye varır, Eskişehir’i ele geçirebilirdi!.. Böylece Ankara yolu onlara açılmış olurdu!  İsmet, bunun üzerine yine karar değiştirdi… Kestirmeden gidebilmek için yazın bile üstü karlarla örtülü Murat Dağı’nı dolaşarak İnönü’ye inmeye karar verdi… Türk askerleri toplarla, bütün ağırlıklarla 18 saatlik zorlu bir yürüyüşle menzile vardıklarında, düşmanın henüz gelmemiş olduğunu görerek sevindiler… İsmet’in düşman önünde bıraktığı 24. Tümen gibi küçük kuvvetlerin direnmesi ve yavaş yavaş gerilemesi, Yunan ordusunu engellemiş, Türk birliklerine zaman kazandırmıştı!…

Türk ordusunda 8.500 er, 417 subay, 6.000 tüfek, 18 hafif, 48 ağır makinalı tüfek, 28 top vardı… Arkadan gelen bazı taburlarla asker sayısı biraz daha arttı. Yunan ordusunda ise 15.816 er, 427 subay, 12.000 tüfek, 270 hafif, 80 ağır makinalı tüfek ve 72 top vardı.

Yunanlar İnönü yönündeki ilk saldırıyla birlikte önemli bazı tepeleri ele geçirdiler… Albay İsmet Bey’in yürüyüşü engellemek için yaptığı saldırılar etkisiz kaldı. Durumu Ankara’ya bildirdi… Mustafa Kemal hemen müdahale ederek cepheyi belirli bölgelere ayırdı. Orta cepheyi zayıf bulduğu için bir alay daha gönderdi.

Ne varki, İsmet’in tanzimiyle orta cephede zayıf kalmış birlikler, yoğun sisten düşman askerlerinin kendileriyle kanatlar arasına sızdığını farkedemediler ve birden Türk ordusunun sağ ve sol kanadı arasındaki bağlantı koptu!… Durum ancak sis kalkınca fark edildi… Bunun üzerine İsmet Bey ÇEKİLME emri verdi!.. Yunan kuvvetleri bizim askerlerin İnönü ovasında bıraktığı siperlere girdiler, ancak yeni savunma hattına saldıramadılar… Onlar da yıpranmıştı!..

8 Ocak’ta çatışmadan çekinen İsmet, 11 Ocak 1921′de RİCAT (geri çekilme) emri vermeye hazırlanıyordu ki, güneş doğduğunda Yunan birliklerinin çekilmekte olduğunu gördüler!.. Düşman daha fazla savaşmaktan vazgeçerek, ölülerini, bir kısım silah ve malzemeyi harp sahasında bırakarak batıya doğru harekete geçmişti!..

Bu bakımdan eğer bir “zafer” varsa, bu zafer İsmet Bey’e değil; cephane yetiştiren Ali Fuat Paşa’ya, Karadeniz takalı denizcilere, kağnılı köylülere, o soğukta çıplak ayak düşmana direnen 24. tümene ve isimsiz askerlere, ve yetişip İsmet’i Çerkez Ethem’in elinden kurtaran Refet Bey’e mal edilmelidir.”[76]

“23 Ocak 1921`de Çerkez Ethem kuvvetleri İzzettin Paşa(Çalışlar) komutasındaki güçler karşısında kesin yenilgiye uğradı ve dağıldı. Ethem bir süre Sındırgı Bölgesi`nde dolaştı. Ordu birliklerinin  kendisini yakalamak için baskıları artınca yukarıda belirttiğimiz şekilde kendi adamlarını serbest bıraktı ve bir geçiş koridoru isteyerek Yunanlılara teslim oldu. Çerkez Ethem bu hareketiyle ilgili olarak şu yorumu yaptı: `Beni ihanetle itham edenlere soruyorum: Ben ne zaman, hangi tarihte ve mevzide esasen müdafaa ettiğim cepheden bir adım dönmüşümdür, bir tek kardeş kanı dökmüşümdür?`[77]

Ethem Bey Niçin Tasfiye Edildi?

Çerkez Ethem gibi değerli bir insanla ordusu, Yunan savaşının en kritik günlerinde silahla bertaraf edilmese, kendisi Yunan kollarına itilmese, olmaz mıydı?..

Başka bir çare yok muydu?

Hele İsmet’in, Ethem kuvvetleri Yunan ordusu ile savaşırken onlara arkadan saldırması ve topa tutmasını nasıl yorumlamak lazım?

Ethem Bey’in tasfiyesinde rol alan aktörlerin hepsinin, yani Mustafa Kemal, İsmet İnönü, Refet Bele ve Ali Fuat Cebesoy’un mason olmalarını nasıl yorumlamalıyız?

Masonik hegomonya, iktidarı ele geçirip ülkede kendi sistemini inşa ederken, ayaklarına dolaşma ihtimali bulunan kontrol dışı güçleri de tasfiye mi ediyordu?

BİR BELEŞ ZAFER DAHA: 2. İNÖNÜ SAVAŞI

“Bu arada Yunanistan’da seçimler oldu… Kralı sürmüş olan Venizelos’un partisi yenildi, Kral ülkesine geri döndü… İngilizler’in desteğini alan Yunan ordusu bir daha taarruza geçti.  Böylece 2. İnönü savaşı başladı (23.3.1921).

Güçlendirilmiş Yunan ordusunda 41.1150 tüfek, 750 ağır, 3134 hafif makinalı tüfek, 220 top ve 2.000 kılıç vardı… Türk Ordusu’nda ise 30.108 tüfek, 235 ağır, 55 hafif makinalı tüfek, 102 top ve 4.000 kılıç vardı.

Savaş 7-8 gün sürdü… Türk ordusu sürekli savunmada kaldı, elindekini korumaya çalıştı… Karşı saldırılar ancak düşman ilerlemesini durdurmak amacıyla yapılıyordu…

İki tarafta iyice yıpranmıştı.

İsmet Bey Yunan ordusundaki durgunluğu bir genel saldırı hazırlığı diye yorumlayarak “TAM RİCAT” emri verdi ve bu kararını 31 Mart’ta Ankara’ya telgrafla bildirdi!..

Telgrafı yemek yerken alan Mustafa Kemal, “Okumaya gerek yok, savaşı yitirmişiz!” dedi.

Oysa aynı anda Yunan ordusu da savaştan bıkmış, yenemiyeceğini zannederek geri çekilmeye başlamıştı!.. O sırada cephede, ön saflarda olan bir subay, Yunanlıların çekildiğini görüp, İsmet Paşa’ya haber göndermiş, “Aman geri çekilme emrini geri alınız!. Birlikleri ileri sürün, çünkü Yunan çekiliyor!” dedi.

İsmet gene tereddüt etti.. Ama sonunda buna uydu ve böylece “zafer” kazanılmış oldu!..

İsmet Bey 1 Nisan günü çektiği telgrafta şöyle der: “Saat 6.30′da Metristepe’den gördüğüm durum: Artçı olduğu sanılan bir düşman müfrezesi sağ kanat grubunun saldırısıyla gayrımuntazam çekiliyor… Düşman savaş meydanını silahlarımıza bırakıyor…”  Sanki silahlarıyla bir şey yapmış gibi!..

Görüldüğü gibi, 2. İnönü Zaferi de haksız yere İsmet’e mal edilir. Refet Paşa’ya göre, İnönü zaferinin gerçek kahramanı cephedeki haberi getiren o subay, yani Miralay Fethi Bey’dir… “[78]

İNÖNÜ’NÜN ALTINTAŞ BOZGUNU

“2. İnönü Muharebesinden sonra Garp Cephesi kuvvetleri 15 piyade ve 4 süvari tümeni gibi muazzam bir kuvvete yükseltilmişti… İsmet “paşa” olmuş, ancak yüklendiği bu büyük vazifenin önünde şaşırmış ve aldığı yanlış savunma tedbirleriyle ordusunu, tekrar toparlanan düşman ordusu karşısında adeta baştan muvaffakiyetsizliğe mahkum etmişti!..

Nitekim Yunan Kralı’nın İzmir’i ziyareti ve verdiği destekle 80.000 kişiye ulaşan Yunan ordusu Bursa’ya girdi… Hemen ardından Eskişehir-Afyon cephesinde, Altıntaş’da ağır bir yenilgi aldık!..

Bu mağlubiyet İsmet’in saplantısındandır!.. Yunan’ın tekrar İnönü’den saldıracağı hesabına göre askeri düzen aldı, siper kazdırıp tahkimat yaptı.

Halbuki bu savaştan 2 ay önce Temps gazetesinde General Delarcl adında bir Fransız çok açık şekilde, “Yunanlılar büyük bir hücum yapacaklar!.. Böyle büyük bir hücum için silah, cephane ve erzak gereklidir. Bunun için muhakkak hücumu Afyon’dan yapacaklardır… Çünkü İzmir’den oraya tren var.” diye yazmıştı.

İsmet Paşa, Afyon yönünden taarruz başlamasına rağmen bunu aldatmaca sandı… Güneyi boş bıraktı… Solda Deli Halit Paşa, onun sağında Albay Nazım’ın kuvvetleri vardı, hepsi kırıldı… Ancak 5 gün dayanabildiler. İsmet yine de takviye güç göndermedi.

Halbuki Fevzi Çakmak, Mustafa Kemal’e ve İsmet’e “saldırının Afyon üzerinden olacağını” söylemişti… Albay Nazım şehit düştü. Nazım’ın sağında Çolak Kemal’in kuvvetleri de kırıldı.

İsmet kendisi zor kaçtı!..

Neden sonra İsmet uyandı, ama gene bir hata yapıp birlikleri mağlubiyetin üzerine gönderdi, sanki onlar da yenilsin diye!…

Halbuki saldıran Yunan’ın soluna yüklenmesi gerekirdi.

Gerçekte Altıntaş muharabesinde 13 fırkamız hiç çarpışmamış, oradan oraya koşturup durmuştur!.. “[79]

“10 Temmuz 1921’de Yunanlılar bir genel saldırıya geçince, Mustafa Kemal Garp Cephesi karargâhına giderek, İsmet Paşa‘ya, orduyu Sakarya’nın doğusuna geçirme buyruğu verdi.”[80]

“Ordunun büyük kayıplar ile Sakarya gerisine çekilmesi, Ankara’da gizlenmesi mümkün olmayan bir sarsıntı yaratmıştı!… 23.7.1921 – 5.8.1921 tarihleri arasında Meclis’te gizli celseler, uzun toplantılar yapılmıştı… Bu Mağlubiyet üzerine, Yunan kuvvetleri Polatlı’ya yaklaştığı için aileler Kayseri’ye gönderildi… Ancak erkeklerden Milli Eğitim Bakanı mason Hamdullah Suphi Tanrıöver ile mason Yunus Nadi dışında kaçan olmadı… Olsaydı, bütün Millet paniğe düşerdi!.. Çünkü 125.000 kişilik ordu dağılmış, geriye 25.000 kişi kalmıştı!..

Yunan ordusu 5 fırka ile zafer kazanmıştır… Eğer İsmet saldırıda ısrar etseydi, o ordu da yenilir, elimizde hiç kuvvet kalmazdı!.. Bereket bundan çabuk vazgeçip “topyekün çekilme” emri verilmiştir!.. (25.7.1921)

Bu savaşta askerlerimiz öyle bir kaçtılar ki, köprüleri demiryolunu bile imha edemediler… Oralardaki sığır ve koyun sürülerini sürüp getiremediler… Bu yüzden Sakarya Savaşı’nda Yunan hem kolay asker sevk etti, hem de beslendi… Bu sürüler olmasa Sakarya’da 20 gün duramazlardı. Oysa Yunanlar Sakarya’dan kaçarken, tren hattını hallaç pamuğu gibi atmışlardı da, aylarca tamir edememiştik.

İsmet’in bu savaştaki hatası Divan-ı Harp’lik, hatta idamlıktır!..Üstelik  Sakarya’ya varınca, “gösterilen mevzide durmadılar” diye iki teğmeni idam etmiştir… Halbuki bütün ordu, bütün komutanlar kaçmıştı.

Sabahattin Selek bu hezimetin sonuçlarını şöyle anlatır:

“1921 Temmuz ayında Türk ordusu Kütahya-Eskişehir muharebelerini kaybederek Sakarya gerisine çekilmiştir… Yunan birlikleri Polatlı’ya kadar gelmişti.”

İsmet’in bu mağlubiyeti üzerine hakkında bir araştırma komisyonu kurulmuş, ancak o “Mustafa Kemal’in emirlerini uyguladığını” söyleyerek kurtulmuştur!..

Ayrıca Meclis’te İsmet’i Divan-ı Harb’e sevketmek istiyenler olmuş, Mustafa Kemal İsmet’i korumak için kendini siper etmiştir. Nutuk’ta da bu mağlubiyeti geçiştirmiştir. Inkilab Tarihi kitaplarında falan “stratejik geri çekilme” diye yutturulmak istenir.

Kütahya-Eskişehir yenilgisi, kaybedilen topraklar ve şehirler, tehlikenin Ankara yakınlarına gelmesi Meclis’te sorumlu aranmasına yol açmıştı… Tenkitler Mustafa Kemal Paşa üzerinde yoğunlaşıyordu…

5 Ağustos’da Başkumandanlık Kanunu çıkartıldı”[81] ve Mustafa Kemal olağanüstü yetkilerle, Büyük Millet Meclisi Orduları Başkomutanlığı’na getirildi.[82]

Sakarya Meydan Muharebesi öncesi ordunun ihtiyacını karşılamak ve Sakarya Savaşı’na hazırlanmak için “M. Kemal Başkomutanlık Kanunu’nun kendisine tanıdığı yasa yapma yetkisini kullanarak 7-8 Ağustos 1921’de, halkı maddi ve manevi bütün kaynaklarıyla Milli Mücadele’ye katılmaya çağıran “Tekalif-i Milliye Emirleri”(Milli Yükümlülük Emirleri)ni yayınladı. Toplamı on maddedir. Buna göre:

-          Her ilçede bir tane Tekalif-i Milliye Komisyonu kurulacak.

-          Halk, elindeki silah ve cephaneyi 3 gün içinde orduya teslim edecek.

-          Her aile bir askeri giydirecek.

-          Yiyecek ve giyecek maddelerinin %40’ına el konacak ve bunların karşılığı daha sonra geri ödenecek.

-          Ticaret adamlarının elindeki her türlü giyim eşyasının %40’ına el konacak ve bunların karşılığı daha sonra geri ödenecek.

-          Her türlü makineli aracın %40’ına el konacak.

-          Halkın elindeki binek hayvanlarının ve taşıt araçlarının %20’sine el konacak.

-          Sahipsiz bütün mallara el konacak.

-          Tüm demirci, dökümcü, nalbant, terzi ve marangoz gibi iş sahipleri ordunun emrinde çalışacak.

-          Halkın elindeki araçlar aylık 100 km. askeri ulaşım yapacaklar.”[83]

Mustafa Kemal, meşhur İstiklal Mahkemelerinin 2. Dönem faaliyetlerine Tekalif-i Milliye vergi kanunlarının uygulanması için başladığını Nutuk’ta şu sözlerle belirtmektedir: “Efendiler, emirlerimin ve bildirdiklerimin yerine getirilmesi için kurduğum İstiklal Mahkemeleri’ni Kastamonu, Samsun, Konya, Eskişehir, bölgelerine gönderdim.” [84]

İstiklal Mahkemeleri görev süresince bütün ülkede devlet terörü estirmiş, sudan sebeplerle yüzlerce insanın hayatına son verilirken, Mustafa Kemal’e en küçük muhalefet gösteren kadrolar bu mahkemeler kanalıyla tasfiye edilmiştir.

“İstiklâl Mahkemelerinin ilk üç yıllık süresi içinde (1920-1923) yargıladıkları insan sayısı 60.000’i buldu. Bunlardan 3000’i îdam, 2000’i kalebentlik ve kürek cezâlarına çarptırılmış, 10.000 kadarı berâat etmiş, diğerleri de para ve hapis cezâlarına çarptırılmışlardır. İstiklâl Mahkemeler çalışmalarının bu ilk devresine âit dosyaların âkıbeti meçhuldür. Bu devrede kurulan yirmi üç İstiklâl Mahkemesinden hangilerinin dosyaları mevcut, hangilerinin ki kayıp bilinememektedir.

Ancak İstiklâl Mahkemeleri hakkında o devirde görev yapmış olanların yayınladıkları hâtıratlardan bilgi sâhibi olunabilmektedir. Bunlardan İbrâhim Arvas’ın hâtıratına göre: “Elazığ’da çeşitli suçlarla mahkemeye sevk edilenler îdam cezâsına çarptırılıyor ve sonra da 500 altın getirmesi karşılığında serbest bırakılıyordu. Bu sûretle Şark İstiklâl Mahkemesi Reisliğinden Ankara’ya dönen Ali Saib Bey’in yanında 60.000 altını olmuştu.(…) İstiklâl Mahkemelerince verilen îdâm cezâları Kolordu komutanlıklarınca tasdik edilerek infaz edilmiştir. Halbuki bu tasdik yetkisi 1924 Anayasasının 26. maddesine göre açıkça TBMM’ye âit bir yetkidir.

Netice îtibâriyle bu mahkemeler gerek kuruluş, gerekse çalışma düzenleri îtibâriyle Anayasaya açıkça aykırıydılar. Mecliste bir çok hukukçu bulunduğu halde mahkeme üyeliğine özellikle hukukçu olmayan kimselerin seçilmiş olması izâhı mümkün olmayan bir durumdur.”[85]

Sonraki bölümlerde bu konuya tekrar temas edeceğiz.

SAKARYA SAVAŞI

İsmet Paşa uğradığı mağlubiyetle sebep olduğu karışıklıklara rağmen, kendisine Sakarya Savaşı’nda görev verilmiştir.  “Mustafa Kemal Yunan ordusunun 23 Ağustos 1921’de yeniden başlattığı genel saldırıya karşı, aralıksız 22 gün 22 gece süren çetin Sakarya Meydan Savaşında cepheyi bizzat yönetip, Sakarya’nın doğusundaki bütün Yunan birliklerinin geri çekilmesini sağladı.”[86] “Yirmi küsur gün süren Sakarya Savaşı’nda, Müşir (Mareşal) Fevzi (Çakmak) Paşa askerleri gayrete getirmek için siperlerde sürekli olarak yüksek sesle Fetih sûresini okumuştur.”[87]

Mustafa Kemal 19 Eylül 1921’de Büyük Millet Meclisi tarafından müşirliğe (mareşal) yükseltildi ve “gazi” unvanı verildi.[88]

Sakarya Meydan Savaşı’ndan sonra Eskişehir-Kütahya-Afyon’un doğusundan geçen bir hatta güçlü biçimde mevzilenen Yunan ordusunu kesin yenilgiye uğratmayı tasarlayan Mustafa Kemal 26 Ağustos 1922 sabahı “Ordular ilk hedefiniz Akdeniz’dir ileri!” komutuyla Büyük Taarruz’u başlattı ve ilk Türk birliklerinin 9 Eylül’de İzmir’e girmeleriyle, üç buçuk yıldır işgal altındaki Anadolu toprağı düşmandan temizlenmiş oldu.[89]

“Ne Sakarya Savaşı’nda, ne de Büyük Taarruz’da en ufak bir rolü olmayan İsmet, Zafer’den sonra Mudanya Mütarekesi’ni yapmakla görevlendirildi… Orada kendisine İngilizler tarafından “Edirne ile birlikte Karaağaç’ı da alacağımız” söylenmiş, ancak gaflet gösterip bunu yazdırmadığı için, daha sonra Lozan’da bir belge ibraz edememiştir!..”[90]

Milli mücadele 11 Ekim 1922’de imzalanan Mudanya Mütarekesi ile sona erdi.

MALTA SÜRGÜNLERİ

Bu bölümü bitirmeden önce Milli Mücadelenin kadrolarını oluşturan Malta sürgünlerinden de birkaç satırla bahsetmemiz gerekir.

“Malta sürgünleri, İstanbul’un işgali sonrasında, 1919-1920 yıllarında işgal kuvvetlerince tutuklanarak bir İngiliz sömürgesi olan Malta’ya sürülen (veya gıyabında tutuklama kararı çıkarılarak sürgüne gönderilecekleri bildirilen) 145 Türk devlet adamı, asker, idareci ve aydın için kullanılan terimdir.

Tutuklama ve sürgünler, Mart 1919’da, Irak cephesinden çekilişi yürütmüş Ali İhsan Sabis Paşa ile başlamış ve Ekim 1920’ye kadar sürmüştür.”[91]

Misak-ı Milli’nin kabulü üzerine 16 Mart 1920’de İstanbul Müttefiklerce resmen işgal edilmiştir. İngiliz işgal kuvvetleri meclisi basar ve kısmi tutuklamalarla birlikte meclisin kapatılmasını sağlar ve bazı milletvekilleri tutuklanarak Malta Adası’na sürülür (18 Mart 1920).

Bu son tutuklamalarla birlikte tamamı İttihat ve Terakki mensubu ve hemen hemen tamamı mason olan ve Cumhuriyet döneminin kadrolarını teşkil edecek pek çok isim Malta’da toplanmıştır. Hüseyin Rauf Orbay, Ali İhsan Sabis , Ali Fethi Okyar , Mehmet Arif Bey(Ayıcı), Mithat Şükrü Bleda , Faik Kaltakkıran, Mersinli Mehmet Cemal Paşa, İsmail Canpolat , Şükrü Kaya , Kara Kemal Hasan Tahsin Uzer, Org. İsmail Cevat Çobanlı, Kara Vasıf (Vasıf Karakol), Ali Çetinkaya, Ali Sait Akbaytogan, Celal Nuri İleri, Aka Gündüz, Süleyman Nazif, Mustafa Abdülhalik Renda, Ali Cenani, Yakup Şevki Subaşı, İlyas Sami Muş, Eşref Sencer Kuşçubaşı,  Kazım Fikri Özalp, Mürsel Bakü, Yunus Nadi Abalıoğlu, Hüseyin Cahit Yalçın, Mehmet Ziya Gökalp bu isimlerden bazılarıdır.

Bu son “tutuklamalar üzerine, İtilaf Komiseri ve İngiliz gizli servis görevlisi Ravvlinson da rehin olarak Erzurum’da tutuklanmıştır. (…)Bu gelişmelerden sonra Türk-İngiliz ilişkileri Malta’daki Türklerle Anadolu’daki İngilizlerin mübadelesi konusunda yoğunlaşmıştır. Ravvlinson da kendisinin serbest bırakılması konusunda Karabekir‘e mektuplar yazmış ve bu gerçekleşirse barış için Türk çıkarlarını koruyacak kişinin de kendisi olacağını beyan etmiştir. Durumu Heyet-i Temsiliye’ye bildiren Karabekir, Erzurum İngiliz temsilcisinin, sürekli kendisine “beni bırakın arabuluculuk edeyim” şeklinde mektuplar yazdığını, 31 Mart tarihli olanın İstanbul İngiliz Karargahına da yazıldığını ve bunun üzerine, Ravvlinson‘un arabuluculuk yapmasının kabul edildiğini bildirmiştir.

Kazım Karabekir durumu Ankara’ya bildirmiş ve Ravvlinson‘un isteklerinden Mustafa Kemal‘i haberdar etmişti. Karabekir mektup trafiğini 18 Temmuz 1920’de de TBMM’de mübadele ile ilgili ilk tartışma yapılmış, Mecliste Ravvlinson‘un arabuluculuk görevini üstlenmeye hazır olduğunu bildiren mektup okunmuştu. (Bkz. TBMM Zabıt Cerideleri II, s.335).”[92]

“İngiltere’nin Malta’daki Türkleri bırakma işi de hemen anlaşmadan sonra gerçekleşmemiş, İngilizler Yunan saldırısının sonucunu beklemişlerdir. “II. İnönü zaferinden” sonra  Türk-Yunan savaşında göstermelik bir tarafsızlık ilan ederler. Böylece Türklere bazı ödünler verilmesinin benimsediği havasını yayar.  Londra’da yapılan anlaşma şartlarını yerine getirme konusunda ayak sürüyen İngilizler, Yunan saldırısı başarısız olunca Ankara ile yakınlaşmaya çalışır. 41 kişilik bir sürgün grubu Malta’dan 30 Mayıs 1921 günü serbest bırakılır. Bunların dördü daha önce çeşitli yollardan kurtulduğu için bu grupta 37 kişi vardır. Bunlar İngilizlerce ılımlı görülenlerdir.

29 Eylül’de Rumbold ile Hamit Bey görüşmeleri tekrar başlattı. Bu oturumda Malta’daki Türklerin tamamının salıverilmesi ve görüşmelerin resmi temsilcilerle yapılması kararlaştırıldı. 1 Ekim 1921 günü yapılan toplantıda Rumbold bütün sürgünlerin geri verileceğini açıkladı.”[93]

İnebolu’ya gönderilen mübadeleye tabi şahıslar listesi de şöyle belirlenmişti. Bunlar Türk tarafının listeleriydi ve İngilizlere teslim edilecek İngiliz tutsakları; Trabzon’daki Yarbay Rawlinson ve üç arkadaşı ile Zonguldak’taki 17 aileden başka, İnebolu’daki Yüzbaşı Chambell olmak üzere 24 kişi, İngilizlerden teslim alınacak Türkler ise tahminen 13 mebus, 12 mülki memur, 25 asker olmak üzere toplam 59 kişiydi.”

Londra Konferansı’nda başlayan resmi sürecin bazı aksaklıklara rağmen yürümesi ve İngiltere’nin Malta’daki Türkleri bırakmayı kabul etmesi sonucu mübadele anlaşması yapılmış ve 2 Ekim’de, üç gün sonra mübadele edilmek üzere Trabzon’a hareket edileceği bildirilmiş, 14 Ekim’de Trabzon’a gelen kafile dul bir Rum olan Madam Kosvekis‘in evine yerleştirilmiş, 31 Ekim öğleden sonra limana gelen bir İngiliz zırhlısı ile İnebolu’ya götürülmüş ve 1 Kasım 1921 tarihinde İnebolu’da mübadele gerçekleştirilmiştir.

Burada da İngilizlerin bir takım soru işaretleri oluşturan tavırlar dikkat çekmektedir.

“İngilizler o kadar mahirane bir siyaset takip ettiler ki: İstanbul’daki Meclis-i Mebusan’ı basıp dağıtmaları bile mebusların Ankara’ya gitmeleri ve bu suretle İstanbul’u çökerterek orasının takviyesini temin içindi. Hatta Ankara’ya kaçacak mebusların pek çoğunu “heyet-i Nasiha” namı altında yine kendileri götürmüşlerdir.”[94]

“Hakikaten İstanbul’daki Meclis-i Mebusan’ın dağıtılmasında Ankara’nın kuvvetlenmesini ve siyasi faaliyetlerin merkezi haline gelmesini istemek gibi anlaşılması güç bir İngiliz siyasetinin dahli olduğundan şüphe yoktur. Ancak ehemmiyetli olanı şudur ki, İngilizler bu hareketi M. Kemal Paşa ve Rauf Orbay ile anlaşarak yapmışlardı. Rauf bey bu anlaşmayı, adeta ifşa edercesine şöyle ifade etmektedir: “Rauf Bey’in bu işte de üzerine aldığı “Anadolu’da Milli Meclis’in ve dolayısıyla Milli Hükümet’in kurulmasını temin için İngilizler’i İstanbul’da toplanacak meclis’i basmağa tahrik için gerekirse nefsini feda etmek”  vazifesini yine bir büyük fedekarlık…”[95][96]

“Daha ehemmiyetli olanı şudur ki, Rauf bey Anadolu’da milli bir kıyam hazırlayan Erzurum ve Sivas Kongrelerinin “Heyeti Temsiliye” namı verilen icra heyetine dahil olduğu ve bu bapta Mustafa Kemal Paşa’dan sonra ikinci derecede faal bir şahsiyet bulunduğu halde 12 Ocak 1920’de İstanbul’da açılan Meclis’i Mebusan’a “Sivas Mebusu” sıfatıyla girmiştir. İngilizler Kuvvayı Milliyecilere yardım edenlerin idam edileceklerine dair sokaklara çarşaf gibi ilanlar asmış bulundukları halde M. Kemal Paşa’nın bu en yakın arkadaşını daha İstanbul’a adım attığı anda tevkif etmek yerine O’na manidar bir hareket olarak Meclis’in dağıtılmasına kadar dokunmadılar!.. Malta dönüşünde İstanbul’a uğrayan bir gemiden çıkmayarak İnebolu’dan M. Kemal Paşa’nın yanına gitmesine de ses çıkarmadılar.

Aynı şekilde İsmet Paşa da –zorla götürülmüş olsa bile-  bir kere Ankara’ya iltihak ettikten ve bu iltihak alayişli bir surette efkarı umumiyeye ilan edildikten sonra elini kolunu sallayarak İstanbul’a gelip

Ankara’ya dönmüştür. Bu manidar ziyarete de İngilizler seyirci kalarak O’nu tevkif etmeyi acaba niçin düşünmemişlerdir.” [97]

İstanbul-Ankara rekabetinde Ankara bu Malta sürgünlerinin İngiliz esirler ile trampesi başarısıyla çok önemli derecede prestij kazandı.

Ayrıca Milli Mücadele’nin başına geçen Mustafa Kemal, alt kadroları için asker ve sivil bir çok eleman kazandı.

GELECEK BÖLÜM: Lozan’da Mason ve Yahudiler

[1] Ahmet Anapalı, Yine, Yeniden ve Son Kez Sultan Vahidettin Han,Altınova Gazetesi, 10 Haziran 2008

[2] Çerkez Ethem,tr.wikipedia.org

[3] Atatürk, iso.ankara.edu.tr

[4] Mustafa Armağan, Resmî tarihin Sultan Vahdettin saplantısı,Zaman, 27.11.2007

[5] “Price’ın Extra-Special Correspondent (Çok Özel Yazışmalar) adlı kitabından (1957, sayfa 104) aktaran Gotthard Jaeschke, Kurtuluş Savaşı ile İlgili İngiliz Belgeleri, Çeviren: Cemal Köprülü, Ankara 1991, Türk Tarih Kurumu Yayınları, s. 98” den aktaran Mustafa Armağan, Resmî tarihin Sultan Vahdettin saplantısı, Zaman, 27.11.2007

[6] Mustafa Armağan, Resmî tarihin Sultan Vahdettin saplantısı,Zaman, 27.11.2007

[7] Sultan Vahdettin Hain mi, Değil mi?-2-, http://www.angelfire.com

[8] M. Emin Erler, Kazım Karabekir-Mustafa Kemal İlişkileri ve Ayrılan Yollar, Tarih Medeniyet Dergisi,Haziran 1997, Sayı:39

[9] Kadir Mısıroğlu, Geçmişi ve Geleceğiyle Hilafet, İstanbul-1993,sy: 157

[10] Sevr Anlaşması, http://www.bibilgi.com

[11] Çerkez Ethem, tr.wikipedia.org

[12] Kadir Mısıroğlu, Geçmişi ve Geleceğiyle Hilafet, İstanbul-1993,sy: 160

[13] M. Çetin Baydar, Halktan Çalınmış Bir Kongrenin Yıldönümü, http://www.erzurumluyum.net

[14] Kadir Mısıroğlu, Geçmişi ve Geleceğiyle Hilafet, İstanbul-1993,sy: 160

[15] Kadir Mısıroğlu, Geçmişi ve Geleceğiyle Hilafet, İstanbul-1993,sy: 161

[16] Çerkez Ethem, tr.wikipedia.org

[17] M. Çetin Baydar, Halktan Çalınmış Bir Kongrenin Yıldönümü, http://www.erzurumluyum.net

[18] 1919-1921 tarihleri arasında (bir bölümü tutsak olarak) Erzurum ve çevresinde bulunmuş olan Rawlinson, 1918 Bakü harekatına katılmış bir ingiliz subayıdır. İngiliz aristokrasisinden bir aileye mensup olan bu subay, bölgede gezdiği yerlerin sosyal, siyasi ve iktisadi yapısı hakkındaki gözlemlerini hatıra olarak kaleme almış, bu hatırat, daha 1923’te Londra’da, hemen sonrasında da Amerika’da basılmıştı (A.Rawlinson, The Adventures ın the Near East, New York, 1925). 1919 yılının başlarında sözde Mondros Mütarekesi’nin uygulanışını denetlemek göreviyle Doğu Anadolu ve Kafkasya’ya gönderilmişti. Bölgeye yönelik İngiliz politikalarının alt yapısını oluşturma misyonu ise gizli tutulmuştu. (Yrd. Doç. Dr. Rahmi DOĞANAY, İngiltere’nin Ankara İle İlişki Kurma Çabaları veRawlinson’un Rolü, Ankara Üniversitesi Türk İnkılâp Tarihi Enstitüsü Atatürk Yolu Dergisi S 29-30, Mayıs-Kasım 2002, sh. 57)

[19] M. Çetin Baydar, Halktan Çalınmış Bir Kongrenin Yıldönümü, http://www.erzurumluyum.net

[20] S. Tansel, Mondros’tan Mudanya’ya II, İstanbul 1991, s.46

[21] M. Çetin Baydar, Halktan Çalınmış Bir Kongrenin Yıldönümü, http://www.erzurumluyum.net

[22] Harb Tarihi Vesikaları Dergisi, Yıl 1, Sayı 1, Vesika No:16. Dan Yrd. Doç.Dr. Osman Akandere, Millî Mücadelenin Başlarında Mustafa Kemal Paşa’da Sine-i Millet Düşüncesi ile Askerlikten İstifası Öncesi ve Sonrası Kendisine Gösterilen Bağlılıklar, s. 283

[23] Harb Tarihi Vesikaları Dergisi,Yıl:1, Sayı:1, Vesika No: 19; Kurtuluş Savaşına Dair Belgeler, Belge No: 42, s.153-155’ den Yrd. Doç.Dr. Osman Akandere, Millî Mücadelenin Başlarında Mustafa Kemal Paşa’da Sine-i Millet Düşüncesi ile Askerlikten İstifası Öncesi ve Sonrası Kendisine Gösterilen Bağlılıklar, s. 283

[24] Askerî Tarih Belgeleri Dergisi, Yıl:30, Sayı 79, Vesika No: 1732’den Yrd. Doç.Dr. Osman Akandere, Millî Mücadelenin Başlarında Mustafa Kemal Paşa’da Sine-i Millet Düşüncesi ile Askerlikten İstifası Öncesi ve Sonrası Kendisine Gösterilen Bağlılıklar, s. 283

[25] Kazım Karabekir Paşa -Özgeçmiş-, kazımkarabekirvakfi.org

[26] M. Çetin Baydar, Halktan Çalınmış Bir Kongrenin Yıldönümü, http://www.erzurumluyum.net

[27] Yrd. Doç. Dr. Rahmi Doğanay, İngiltere’nin Ankara İle İlişki Kurma Çabaları ve Rawlinson’un Rolü, Ankara Üniversitesi Türk İnkılâp Tarihi Enstitüsü Atatürk Yolu Dergisi S 29-30, Mayıs-Kasım 2002, s.61

[28] M. Çetin Baydar, Halktan Çalınmış Bir Kongrenin Yıldönümü, http://www.erzurumluyum.net

[29] Yrd. Doç.Dr. Osman Akandere, Millî Mücadelenin Başlarında Mustafa Kemal Paşa’da Sine-i Millet Düşüncesi ile Askerlikten İstifası Öncesi ve Sonrası Kendisine Gösterilen Bağlılıklar, s. 283

[30] Hatıraları ve Söyleyemedikleri İle Rauf Orbay, s.44.

[31] Rawlinson’un burada “Milli Misak” tan kasdı  Erzurum Kongresi kararlarıdır. Rawlinson bu kararın Türk Milli Mücadelesi için taşıdığı anlamın farkında olduğunu başkaca ifadelerinde de dile getiriyor. Ancak bu sırada Ravvlinson’un “Misak-ı Milli” tabirini kullanması ilginçtir. Belki de hatıratını yazarken bu tabiri tercih etmiş olabilir. (Yrd. Doç. Dr. Rahmi Doğanay, İngiltere’nin Ankara İle İlişki Kurma Çabaları veRawlinson’un Rolü, Ankara Üniversitesi Türk İnkılâp Tarihi Enstitüsü Atatürk Yolu Dergisi S 29-30, Mayıs-Kasım 2002, sh. 63)

[32]Yrd. Doç. Dr. Rahmi Doğanay, İngiltere’nin Ankara İle İlişki Kurma Çabaları veRawlinson’un Rolü, Ankara Üniversitesi Türk İnkılâp Tarihi Enstitüsü Atatürk Yolu Dergisi S 29-30, Mayıs-Kasım 2002, sh. 63

[33] Yrd. Doç. Dr. Rahmi Doğanay, İngiltere’nin Ankara İle İlişki Kurma Çabaları veRawlinson’un Rolü, Ankara Üniversitesi Türk İnkılâp Tarihi Enstitüsü Atatürk Yolu Dergisi S 29-30, Mayıs-Kasım 2002, sh. 64-65

[34] Mustafa Armağan, Zaman, 10/01/2007

[35] Sevr Anlaşması, tr.wikipedia.org

[36] Dr. Hasan YAĞAR, İrtica, İnkılap, Laiklik,

[37] 1919 Kronoloji, http://www.Erzurumkulturturizm.gov.tr

[38] Yrd. Doç. Dr. Rahmi DOĞANAY, İngiltere’nin Ankara İle İlişki Kurma Çabaları veRawlinson’un Rolü, Ankara Üniversitesi Türk İnkılâp Tarihi Enstitüsü Atatürk Yolu Dergisi S 29-30, Mayıs-Kasım 2002, sh. 67

[39] Misakı Milli,tr.wikipedia.org

[40] Dagobert Von Mikush, Gazi Mustafa Kemal, sh: 149’dan aktaran Kadir Mısıroğlu, Geçmişi ve Geleceğiyle Hilafet, İstanbul-1993,sy: 162

[41] Dagobert Von Mikush, Gazi Mustafa Kemal, sh: 164’den Kadir Mısıroğlu, Geçmişi ve Geleceğiyle Hilafet, İstanbul-1993,sy: 162

[42] Mustafa Kemal Atatürk, Nutuk, sh:32’den Kadir Mısıroğlu, Geçmişi ve Geleceğiyle Hilafet, İstanbul-1993,sy: 163

[43] Mustafa Kemal Atatürk, Nutuk, sh:32

[44] Mustafa Kemal Atatürk, Nutuk, sh:35’de yer alan Rafet Paşa’nın telgrafı, Kadir Mısıroğlu, Geçmişi ve Geleceğiyle Hilafet, İstanbul-1993,sy: 163

[45] Mustafa Kemal Atatürk, Nutuk, sh:101

[46] Kadir Mısıroğlu, Geçmişi ve Geleceğiyle Hilafet, İstanbul-1993,sy: 164

[47] Dagobert Von Mikush, Gazi Mustafa Kemal, sh: 184’den Kadir Mısıroğlu, Geçmişi ve Geleceğiyle Hilafet, İstanbul-1993,s : 164

[48] Mustafa Kemal Atatürk, Nutuk, sh:101

[49] Dagobert Von Mikush, Gazi Mustafa Kemal, sh: 224

[50] Kadir Mısıroğlu, Geçmişi ve Geleceğiyle Hilafet, İstanbul-1993,sy: 165

[51] Kuva-yı İnzibatiye hareketinin mutlak manasıyla bir muvazaadan ibaret olduğunu anlamak için bakınız: Tarık Mümtaz Göztepe, Sultan Vahideddin Mütareke Gayyasında, İstanbul, 1969, Sh: 269 vd.

[52] Mustafa Kemal’i asi ve bagi ilan eden mahud fetvanın  tamamen İngilis süngüsünün zoruyla temin edilmiş ve neşrettirilmiş olduğunu Fevzi Paşa(Çakmak)’nın Ankaraya iltihakinde Büyük Millet Meclisi’nde irad ettiği nutuk kat’i bir surette ortaya koymaktadır. Bakınız : Zabıt Ceridesi, c:1, Ankara 1940,sh. 90 vd.

[53] Kadir Mısıroğlu, Geçmişi ve Geleceğiyle Hilafet, İstanbul-1993,sh. 172-173

[54] Kadir Mısıroğlu, Geçmişi ve Geleceğiyle Hilafet, İstanbul-1993,sy: 175

[55] Sevr Anlaşması, tr.wikipedia.org

[56] Atatürk’ün Hayatı,www.bilgilik.com

[57] 30 Nisan, http://www.tr.wikipedia.org

[58] Sevr Anlaşması, tr.wikipedia.org

[59] Atatürk’ün Hayatı, http://www.bilgilik.com

[60] Sevr Anlaşması, tr.wikipedia.org

[61] Cezmi Yurtsever, Sevr Haritası Üzerindeki Mason Mührü, http://www.cezmiyurtsever.com

[62] Necip Fazıl Kısakürek, Sahte Kahramanlar, Büyük Doğu Yayınları, İstanbul

[63] Sevr Anlaşması, tr.wikipedia.org

[64] Çerkez Ethem, tr.wikipedia.org

[65] Suavi Kemal, Bir Tasfiye Hikayesi: Çerkes Ethem, Milli Gazete, 14.11.2005

[66] Vehbi Vakkasoğlu, Bazan hazin, Bazan Rezil BU VATANI TERKEDENLER, Cihan Yayınları, 1984

[67] Batı Cephesi’nin Yeniden Düzenlenmesi ve Çerkes Ethem’in Ayaklanması, Türk Devrim Tarihi, http://www.inkilap.info

[68] Vehbi Vakkasoğlu, Bazan hazin, Bazan Rezil BU VATANI TERKEDENLER, Cihan Yayınları, 1984

[69] Vehbi Vakkasoğlu, Bazan hazin, Bazan Rezil BU VATANI TERKEDENLER, Cihan Yayınları, 1984

[70] Önemli Olaylar, Ayaklanmalar, http://www.ataturk.net

[71] Türk Kurtuluş Savaşı, turkcebilgi.com

[72] Ethem bey daha sonra çıkan ve kendisini de kapsayan yurda dönüş affıyla ilgili olarak hatıratında şunları yazar: “Ben milletime ve tarihe HAİN diye tanıtılmış, gıyabında idama mahkum ediImiş bir adamım. Ama hakikatte ben, asgari bana böyle diyenler kadar vatanperverim. Ve Milli Mücedele’de hepsinden kıdemliyim. Ben hain olmaya icbar edildim, buna rağmen hain olmadım. Şimdi hakikatleri açıkça konuşabilecek miyiz? Hepimiz adil ve bitaraf hakimler önüne çıkabilecek miyiz? Haydi bunlar oldu diyelim ya zihinlere yerleştirilmiş menfur kanaatIarı nasıl ıslah edeceğiz. Burada gurbette ölürüm, fakat hiç olmazsa günün birinde doğru tarihin hakikatları ele almasını ümit etmiş olarak gözIerimi kaparım.”

[73] Vehbi Vakkasoğlu, Bazan hazin, Bazan Rezil BU VATANI TERKEDENLER, Cihan Yayınları, 1984

[74] Dr. Mete Kaynar, Totem, Tabu, Mustafa Kemal ve Atatürkçülük,

[75] İsmet Paşa Gerçekleri, http://www.ajanlar.com

[76] İsmet Paşa Gerçekleri, http://www.ajanlar.com

[77] Suavi Kemal, Bir Tasfiye Hikayesi: Çerkes Ethem, Milli Gazete, 14.11.2005

[78] İsmet Paşa Gerçekleri, http://www.ajanlar.com

[79] İsmet Paşa Gerçekleri, http://www.ajanlar.com

[80] Atatürk’ün Hayatı, http://www.bilgininadresi.net

[81] İsmet Paşa Gerçekleri, http://www.ajanlar.com

[82] Atatürk’ün Hayatı, http://www.bilgininadresi.net

[83] Tekalifi Milliye Emirleri, tr.wikipedia.org

[84] Tekalifi Milliye Emirleri,www.turkcebilgi.com

[85] İstiklal Mahkemeleri, bizimsahife.com

[86] Atatürk’ün Hayatı, http://www.bilgininadresi.net

[87] Mehmet Şevket Eygi, Milli Gazete,27 Ağustos 2006

[88] M. Kemal Atatürk, tr.wikipedia.org

[89] M. Kemal Atatürk, tr.wikipedia.org

[90] İsmet Paşa Gerçekleri, http://www.ajanlar.com

[91] Malta Sürgünleri, http://www.tr.wikipedia.org

[92] Yrd. Doç. Dr. Rahmi DOĞANAY, İngiltere’nin Ankara İle İlişki Kurma Çabaları veRawlinson’un Rolü, Ankara Üniversitesi Türk İnkılâp Tarihi Enstitüsü Atatürk Yolu Dergisi S 29-30, Mayıs-Kasım 2002, sh. 67

[93] Yrd.Doç.Dr. Rahmi Doğanay, Milli Mücadele’de Türk İngiliz Esir Değişimi,  Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi “Fırat Universty Journal of Social Science” Cilt: 10 Sayı : 1, Sayfa: 69-78

[94] Kadir Mısıroğlu, Geçmişi ve Geleceğiyle Hilafet, İstanbul-1993,sh. 173

[95] Feridun Kandemir, Hatıraları ve söylemedikleri ile Rauf Orbay, İstanbul-1965, sh. 45.v.d.

[96] Kadir Mısıroğlu, Geçmişi ve Geleceğiyle Hilafet, İstanbul-1993,sh. 174

[97] Kadir Mısıroğlu, Geçmişi ve Geleceğiyle Hilafet, İstanbul-1993,sy: 174-175

[publicize twitter]

[publicize facebook]

[category araştırma]

[tags ]

 

image001.jpg
Reply all
Reply to author
Forward
0 new messages