29.12.2013 01:21
Türkiye’nin baş
döndürücü gündemi Anadolu’nun her köşesinde farklı yorumlarla
ama aynı merakla izleniliyor.
Bugün 70 yaşındaki bir büyüğümüzle konuşurken, sözü, ülkenin
her yarım saatte bir, birkaç yılda yaşanabilecek devinimler
yaşadığını ve başka bir ülkede olsa yer yerinden oynayacak
olaylar karşısında hiçbir şey olmamış gibi gündelik hayatını
sürdürebilen insanlara getirerek, "burada en büyük suç
aydınlarda.
Aydınlar bu ülkeye ihanet etmiştir!"
dedi.
Yüzündeki acımsı ifade, söylenecek çok şeyin olduğunda susmayı yeğleyenlerin halini yansıtsa da, Anadolu’nun dört bir yanında toplumsal işlevini sürdüren ‘organik aydınların’ varlığına olan inancı, sabrının yegâne dayanağıydı…
İşte o organik
aydınlardan birini, Erhan Ünal’ı tanıştırmak istiyorum bugün
size.
1968 olayları içinde aktif olarak yer alan Ünal, 1972’de yurt
dışına çıkarak kendi deyimiyle "denizci olarak"
bir süre dünya denizlerini dolaşmış.
Evlilik ve çocuklar karaya bağlayınca da serbest olarak
çalışma kararı almış.
Ünal, 1990’larda Avrupa’nın politik gündemi içerisinde
Türkiye’den yana tavır geliştiren çalışmalar yürütürken
yaşadıklarını şöyle özetliyor: "Alman politik
sistemi ve ardındaki görünmezler ile karşılaşınca
oluşan hayret ve dehşet ile ailece geri dönüş kararı
aldık"
Geri dönüş kararının
ardından Torosların eteğinde bir köye yerleşerek eşiyle
birlikte sıfırdan bir yaşam kuran Ünal, yaşamının geriye kalan
bölümünde geleneksel tarım yöntemiyle, yerel tohumlarla
kimyasaldan uzak ürünler üretmeye başlamış.
A’dan z’ye kendi tükettikleri her şeyi kendileri üretmeye
çalışıyorlar.
Ancak Ünal ailesinin yaşamları bununla da sınırlı değil.
Yerleştikleri köyde komşular tavuklarını satıp marketten
yumurta almaya başlarken, onlar köy tavuğu yetiştirmeye
koyulmuşlar ve sonunda tavuğunu satan komşular yeniden kendi
üretim değerlerini farkına varmaya başlamışlar.
Erhan Ünal, uzun yıllar
dünyanın birçok ülkesinde yaptığı araştırmaların birikimine
Türkiye’deki gözlemlerini de ekleyerek bahçesinden arta kalan
zamanlarında, "tarım ve gıda savaşı"
konularını derinlemesine ele aldığı bir kitap üzerinde
çalışıyor.
Ünal’a göre küresel finansı elinde tutan oligarşik yapı, dünya
genelinde ‘açlık korkusu’
yaratarak tarımsal üretimi ve gıda dağıtımını elinde tutmak
için bir savaş yürütüyor.
Ünal, bu savaşa, "Tarım Savaşı"
adını veriyor.
Tarım, gıda ve beslenme
konularında bildik ezberleri bozan çalışmaları hakkında uzun
uzun söyleştiğimiz Erhan Ünal, dünyayı gıda ile kontrol etme
arzusundaki küresel diktatörlüğün kilometre taşlarını yazdı.
Devamı da gelecek…
İşte Asya’dan Afrika’ya, Avrupa’dan Anadolu’ya geleneksel tarımın izlerini süren Araştırmacı Erhan Ünal’ın kaleminden açlık korkusu ve küresel tarım savaşı…
"Son dört yüz yılda
küresel olarak ivmesi gittikçe artan oligarşik bir
yapılanmanın içerisindeyiz.
Bu yapılanmanın tarihçesi aslında çok daha eskilere dayanmakla
birlikte, Amerika kıtasının keşfinden sonra önemli bir güç
sıçraması ve buna bağlı olarak da süreç içerisinde dikeye
yakın bir hızlanma oluşmuştur.
Günümüzde bu söz konusu ‘merkezi güç’,
Avrupa’dan başlayarak adım adım var olan ülkeleri ve kıtaları
plan doğrultusunda yapılandırmayı hızlandırmaktadır.
Bu ‘güç sistemi’,
geçmişte ekonomik ve politik yapısal modellerini oluşturmuş,
bu modellere işlevsellik kazandırmış ve kurumlaştırmıştır.
Oluşan bu ekonomik ve politik alt yapının üzerinde gelişen
sosyal yapı ise, günümüzde dünyanın neresinde olursa olsun,
insanın düşünce ve davranış sistemini kontrol edip
şekillendirmektedir.
Geçen binlerce yılda titiz bir uğraş ve müthiş bir enerji ile
iğne oyası işlercesine, bölgesel etnik bir yapı üzerine
dinselleştirilerek oturtulmuş bu muazzam ‘güç sisteminin’
merkezine, günümüzde ‘Küresel Finans
Oligarşisi’ (KFO),
diyoruz.
Zaman içerisinde
mükemmelleşen bu güç sistemi özellikle son 300 yıl içerisinde
Dünyamızda yaşamı, kendi plan hedefleri doğrultusunda
yönlendirebilen, şekillendirebilen bir konuma gelip
yerleşmiştir.
Artık bu güç merkezi 3500 yıl önce önüne koymuş olduğu hedefe,
(tek merkezli dünya hâkimiyeti) çok yakındır.
Her ne kadar hala, yerküremizin şu ya da bu köşesinde işler
KFO açısından çok da pürüzsüz gitmese de genelinde sistemin
hâkimiyeti sağlanmıştır.
Dünyada, kitlesel olarak
insanlar üzerinde hâkimiyetin sağlanabilmesi yönünde
gerçekleştirilen en önemli yapısal aşama, adım adım insanların
beslenme potansiyeli üzerinde hâkimiyeti ele geçirmek ile
olmuştur.
Yeryüzünde tüm canlıların sahip oldukları temel
reflekslerinden birisi (yapısal olarak) beslenebilmek için,
yiyecek bir şeyler bulabilme güdüsüdür.
Bundan dolayı insanların da tüm davranışlarının temelinde,
öncelikli olarak kendisi ve ailesi için beslenme imkânını
oluşturabilmek ve devamını sağlamak eğilimi yatar.
Paleolitik çağ öncesinde de durum böyleydi, günümüzde de
böyledir.
Gıda konusunda herhangi bir sebepten oluşabilecek gıda dar
boğazı, hatta sıkıntı ihtimali, insanlarda "açlık korkusu"na sebep
olur.
Gıda sorunu, açlık
korkusu ya da ‘beslenme temel hakkı’
üzerine sayısız kitap yazılmıştır ve daha da pek çok
yazılacaktır.
Konu çok geniş ve bakış açılarının farklılıklarına göre pek
geniş bir bilimsel hacme sahip.
Burada tarım ve gıda konusunu neden ele aldığımı, KFO
açısından beslenme temel hakkının, nasıl ve neden kendi plan
hedeflerine ulaşmada çok etkili bir araç olarak kullanıldığını
açıklamaya çalışacağım.
İnsanın en ‘derin’ ve en ‘temel’ korkularından
birisinin, ‘aç kalma korkusu’
olduğunu yukarıda belirttim.
On binlerce yıldır insanoğlunun günlük yaşam ritminin
belirleyici unsuru olan açlık duygusu ve yiyecek bir şeyler
bulabilme uğraşı, bu gün bile her an bilinçaltının
derinliklerinde titreşen negatif bir enerji olarak kişinin şu
yada bu davranış tarzında etken olan temel nedenlerden
birisidir.
Canlıların refleksif
davranışlarını tetikleyen temel algılardan birisi olan ‘korku’, tarih boyunca
insan kitlelerini yönlerdirme ve sömürmede en
önemli gereç ve en etkili silahtır.
Amerika kıtasının keşfinden sonra etrafa çekirge sürüsü gibi
yayılan istilacılar tarafından sistematik bir şekilde
yoğunlaştırılan ‘ölüm korkusu’nun
yarattığı dehşet ile insan kitlelerinin nasıl paralize
(adeta felç) edilerek savunmasız hale getirildiklerini
hatırlayalım.
‘Korku’ olgusunu daha
da genişleterek araştırmaya devam ettiğimizde korkuların ‘anası’ndan ‘açlık korkusu’ndan ve
bu gün bu korkunun çeşitli biçimlerde kullanılmasıyla, dünya
çapında nasıl bir ‘Tarım Savaşı’nın
sürdürüldüğünden bahsetmemiz gerekmekte.
Tarihte insanlar ‘avcı- toplayıcılık’tan
tarım toplumuna çok da gönüllü olarak geçmemiş.
Bu geçiş yoğun kişisel zahmetleri ve riskleri beraberinde
getirmiş.
Gittikçe sayısal olarak kalabalıklaşan (şehirleşen)
toplumlarda, çalışmak yerine çalışanın emeğine, ürününe ve
hatta kendisine sahip olarak daha rahat yaşanabileceğini fark
edenler, diğer insanlar üzerinde sonu gelmez bir hâkimiyet
mücadelesini başlatmışlardır.
Avcı-toplayıcı
toplumlarda da olabilen benzer amaçlı çatışmalar, o zamanlarda
kitlesel kıyım boyutuna ulaşmamıştır.
Kabileler hem sayısal olarak oldukça mütevazı
büyüklüklerdedirler, hem de büyük kıyımları zorunlu kılacak
bir neden ve de olanak yoktur.
Yerleşik düzene (şehirleşme ve giderek devletleşme) geçişle
birlikte, önce aynı yerde yaşayan insanlara hâkim olabilme
amacı ile başlatılan gücünü diğerlerine kabul ettirebilme
çatışmaları, ‘öteki’ şehrin,
giderek ‘öteki’ devletin
topraklarına, ürününe, emeğine ve hatta insanına (insan
kaynakları / human resources!) hâkim olabilme, el koyabilme
amacı ile kıyam savaşlarına dönüşmüştür.
Bir önceki paragrafta
sözünü ettiğimiz ‘Tarım Savaşı’ da budur ve
bu ‘çapul amaçlı
kıyam’, neredeyse
aralıksız olarak 5000 yıldan fazla bir zamandan beri sürdürüle
gelmektedir.
Son 400 yüzyılda ise bu çapul, nitelik ve nicelik
olarak çok değişmiştir.
Küresel olarak örgütlenmesini tamamlamış, merkezileşmiştir.
Böylelikle tek merkezden, tek amaçla yönetilir olmuş ve bu
yönetim biçimi için yeterli güç birikimini sağlamıştır.
Bu merkez, yukarıda sözünü ettiğimiz ‘Tarım Savaşı’nın
stratejik beyni olan "Küresel Finans
Oligarşisi"dir.
‘Aç kalma
korkusu’, yüz binlerce yıl
boyunca en olumsuz şartlarda verilmiş yaşam savaşında insan
denilen canlının, iliklerine işlemiş olan varlığını
sürdürebilme çırpınışının bir öz deyişi, yok olma korkusunun
ön adıdır.
Böylesine köklü bir temel duygu, ‘Küresel Finans Oligarşisi’
açısından, koymuş olduğu plan hedeflerine ulaşmada kitleleri
yönlendirebilmek için bulunmaz bir fırsattır.
Bu yüzden sistemin oluşturduğu ve kontrolünü elinde tuttuğu
(BM, FAO, WTO, WHO vb.
gibi) çeşitli uluslararası kurumlar vasıtası ile yıllardır
küresel olarak ‘açlık korkusunu’
işlemekte ve aktüel tutmaktadır.
Sistem, bu korkunun yarattığı koyu sis perdesinin ardında,
milyarlarca insanın doğal beslenme hakkını gasp
edebilmektedir.
Bir yanda kitleleri kurtulması imkansız bir tarzda
güdülebilir kılmakta, öte yanda ise muazzam bir para
(konsantre güç ) akışını, oluşturmuş olduğu kanallardan
muntazam ve rekabet dışı bir şekilde kendi finans
merkezlerine doğru yönlendirebilmektir.
Doç.Dr.Osman Nuri
Koçtürk, 1970 yılında yayınlanan ‘Açlık Korkusu’
adlı eserinde şöyle yazıyor: "Yeni sömürgecilik, savaş
korkusunu, açlık korkusu ile pekleştirerek geri
ülkeleri dize getirmede yeni bir çığır açmış ve bu
suretle sömürdüğü toplumun doğal ve beşeri
kaynaklarını büyük bir tepki ile karşılaşmadan
çıkarlarına uygun olarak kullanma olanağını
hazırlamıştır.
Açlık tek başına bir insanın sağlığının bozulması,
üretim ve savunma gücünün kısıtlanması, yakın
çevresinde olup bitenlere karşı ilgisiz kalıp, sahibi
olduklarına sahip çıkmaması için yeterlidir"
Özellikle son 200 yıl
içerisinde ‘Küresel Finans Oligarşisi’,
başta Afrika olmak üzere dünyanın pek çok yerinde binlerce
yıldır süregelmekte olan, makul bir yaşam tarzı için insanlara
yeterli ‘geleneksel tarım üretimi’
tarzını, ileride açıklayacağımız çeşitli metotlarla
çökertmiştir.
Hedef bölgelerin insanlarını ‘açlık korkusu’ ile
adeta paralize etmiş ve tarihte görülmemiş boyutlarda ki ‘sosyal bozulma ve çözülme’
(dejenerasyon) ile kimliksizleştirmeyi becermişlerdir.
Bu insanlar, Osman Nuri Koçtürk’ün 1970’lerde gayet isabetli
bir şekilde belirttiği gibi, ülkelerinde olup bitenlere karşı
ilgisiz ve dolayısı ile savunmasız kalmışlar ve ‘açlık korkusu’nun
pençesinde, rüzgârın önüne kattığı kuru yapraklar gibi oradan
oraya savrulur olmuşlardır.
Osman Nuri Koçtürk’ ün tespitlerine kaldığımız yerden devam
edelim:
"...Kişiler üzerindeki fizyolojik ve psikolojik yıkıntıyı, toplumlar üzerinde aynen gerçekleştirmek için, sömürü bölgelerinde açlık psikozu yaratmayı, sonuçları bakımından savaşlardan daha etkin girişimler olarak niteleyen emperyalistler, şu günlerde açlık korkusunu sömürü bölgelerine yaymayı, savaş korkusu yaymaktan çok daha etkin ve yararlı görüyorlar"
Zaman, zaman
televizyonlarda gördüğümüz ve herkesi etkileyen, Afrika’dan
açlık görüntülerini hatırlayalım: Her yaştan on binlerce aç ve
yarı çıplak insan açık alanlarda kuyruklar halinde
sıralanmışlar, ellerinde birer tas, uluslararası yardım
kuruluşlarının (?) kaynattığı kazanlardan bir tas olsun
kaynamış pirinç ya da darı bulamacı kapabilmek için saatlerdir
bekleşmektedirler.
Yüzleri sinek dolu, bir deri, bir kemik bebeklerin ve karnı
şişmiş, ağlamaya bile mecali kalmamış küçük çocukların
görüntüleri mutlaka herkesin hafızasında derin izler
bırakmıştır.
Bu görüntüler, genellikle kuzey yarım kürede, şehirlerde
yaşayan geniş insan kitlelerini ‘açlık tehlikesi’nin
gerçekliğine inandırmakta da önemli rol oynamıştır.
Her türlü ‘geleneksel tarım’
faaliyetinden koparılmış, geniş alanlarda toplanmış bu
insanların, toplumsal herhangi bir girişim gücü olamayacağı
açıktır.
Açlık ve ölüm korkusunun en çıplak bir şekilde pençesinde olan
bu insanlar yaşayabilmek için tek umutları olan o yardım
kuruluşlarının vasıtası ile batılı büyük devletlerin ellerine
teslim olmuşlardır.
Osman Nuri Koçtürk bu konuda şöyle diyor: "Açlık korkusunun etkisi
altına sokulmuş bir toplumda, kişiler
alışkanlıklarını, göreneklerini, örf ve adetleri ile
çıkarlarının gereğini unutarak, her türlü baskı ve
istismara elverişli bir davranış içine girerler.
Bu duruma sokulmuş olan bir toplumu rastgele
yiyeceklerle beslenmeye razı etmek ve gizli açlık
ortamına itekleyerek zayıf düşürmek kolaydır.
İkinci Dünya Savaşı sırasında, toplama kamplarında
kötü beslenme koşulları altında kalmış şahıslar
üzerinde yapılan geniş incelemeler ve savaştan sonra
geri ülkeler insanları üzerinde yapılan araştırmalar
sonunda, açlık korkusunun etkisi ve baskısı altına
sokulmuş yarı aç insanların yeteneklerini
kaybettikleri ve kendilerine verilen her emri itiraz
etmeden yerine getiren robot insanlar olarak rahatça
kullanılabilecekleri görülmüştür.
Bu durum, daha önce Hindistan halkı üzerinde
İngiliz’lerin uyguladıkları insafsız açlık projeleri
dolayısıyle de gayet iyi biliniyordu…"
Burada ‘açlık korkusu’ ile
varılmak istenen iki önemli hedefi görmüş oluyoruz.
Birincisi: geniş kitleleri bu korku ortamında yardım bulma
umudu ile topraklarından, alışageldikleri yaşam ortamından
uzaklaştırarak, o bölgede tarımsal üretim faaliyetlerini
tamamen felce uğratmaktır.
Bu durum bir anda çok geniş alanlarda ani gıda maddeleri
kıtlığı ortaya çıkarır.
Bu olgu da kitlesel açlığı beraberinde getirir ki hedeflenen
de budur.
İkinci hedef ise, kitleleri bu yaratılmış olan korku ve panik
ortamında, benliklerinden, öz güvenlerinden uzaklaştırarak
kolay güdülür sürüler haline getirebilmektir ( örneğin
Afrika’da olduğu gibi).
Neticede bu ‘küresel güç’, dünya
çapında geniş insan kitlelerinin yaşam biçimlerini, düşünce ve
davranış biçimlerini onların geleneksel örf ve adetlerinden
bağımsız olarak, kendi stratejik planları doğrultusunda
yeniden tasarımlamak, dolayısı ile kitlelerin kaderini sımsıkı
kendi elinde tutmak istiyor.
Burada Osman Nuri Koçtürk’ün ‘Açlık Korkusu’
adlı eserinden uzunca bir bölümü daha aktarmak isterim.
Koçtürk, 1970 de, tam 43 yıl önce, öyle diyor: "Gizli
açlık ortamına iteklenmiş ve böylece sersemleştirilmiş
olan topluluklar, Savaş korkusu, Açlık
Korkusu,Hastalık Korkusu, kısacası Ölüm Korkusu ile
karşı karşıya mutsuz bir hayat yaşar ve bundan dolayı
varlıklarına sahip çıkamazlar.
Sömürüye çok elverişli bir ortam olan koşullar altında
bu zavallı insanlar alabildiğine sömürülmekte, korku
sonucu değiştirmediği için, gene de açlıktan,
sefaletten, hastalıktan ölmekte ve savaşlarda öne
sürülerek birbirlerini boğazlamaktadırlar.
Korku psikolojisi, her türlü cinayeti başkaları
hesabına da olsa, işlemeye elverişli ruhi ortam
yaratır.
Dünya Barış’ını koruduklarını iddia edenler, kendi
ellerini hiç kana sürmeden savaş korkusu’na düşürülmüş
aç ve bilgisiz toplumları kendi hesabına çatıştırır ve
birbirlerine kırdırırlar.
Tıpkı bunun gibi dünyayı Açlıktan koruduklarını
söyleyenler de ellerini sürmeden aç bir ülkeyi, başka
bir aç ülkenin açlıktan kırdırılmasında aracı ve
uygulayıcı olarak kullanabiliyorlar.
Biefra’nın Nijerya tarafından aç bırakılması ve
savaşlarda ölen insan sayısından daha çok insanın
Biefra’da açlıktan ölüme sürüklenmiş bulunması, lüks
otellerde açlığı önlemek için parlak nutuklar
atanların eseridir ve olayların arkasında onların
ellerini görmek mümkündür"
Sanırım konu
anlaşılmıştır.
Küresel Finans Oligarşisi’nin ( KFO) ana
hedefi, en başta ‘açlık korkusu’ gibi
psikolojik faktörler olmak üzere, diğer politik ve ekonomik
faktörleri de kullanarak gıda maddeleri üretimini, diğer bir
deyişle tarımsal üretim faaliyetlerini, dünya çapında kontrol
altına almak ve belli bir hedefe yönlendirmektir.
Kimlerin ne zaman ve nerede, ne kadar ve neler
yiyebileceklerine karar verebilmek; günlük olarak belli bir
miktar ve tarzda beslenme mecburiyetindeki milyarlarca
insanı adeta gırtlağından sımsıkı tutabilmek gibi bir
şeydir.
Bu yolla KFO’nun ana
hedefi, geniş insan kitleleri üzerinde mutlak bir hâkimiyeti,
gıda üzerinden devamlı kılmaktır.
Bu sebeptendir ki çeşitli kıtalarda var olan tarımsal üretim
ve ona dayanan değişik beslenme biçimlerini, oluşturmuş olduğu
bir ana plan (master plan) doğrultusunda yeniden
şekillendirmek ve standart hale getirmek amacındadır.
Bu yeniden tasarımlanmış olan tarımsal üretim sistemini, etken
ve devamlı kılabilmek için de kitlesel anlamda tüketimin
niteliğini ve niceliğini belirlemek ve bütün gıda
maddelerinin dağıtımını elde tutmak için dünya çapında
bir savaş verilmektedir.
Bildiğimiz toplu, tüfekli sıcak savaş bu ‘ana savaşın’ sadece
bir parçasıdır.
Bu savaş, ‘Tarım Savaşı’dır.
Yusuf Yavuz
Odatv.com
a45UyF587661-201307301451-09
| Kurmus
oldugum gruba uye olun Moderasyonsuz, sansursuz ve ozgur bir gruptur: Ozgur_Gunde...@yahoogroups.com |
Ayrilmak
isterseniz de : Ozgur_Gundem...@yahoogroups.com |
Grup
Sayfamız : http://groups.yahoo.com/group/Ozgur_Gundem/ |
Arzu
ederseniz bloguma da goz atabilirsiniz. http://orajpoyraz.blogspot.com/ |