
Hayat böyledir; uzunluğu ne olursa olsun, bir ömür yaşarsınız ve bazen arkanızda sizi hatırlayacak kimse olmaz. Sanatçılar, bilgeler, âşıklar, krallar, hatta peygamberler için bile böyledir kimi zaman. Kimsesizler Mezarlığı’nda medfun sayısız şair, yazar, ressam ikamet eder.
Şâir-sinemacı Yılmaz Erdoğan, yeni filmi Kelebeğin rüyâsı ’nda kıymeti çok bilinmemiş şairlerden ikisinin hikâyesini alıp zenginleştirerek perdeye yansıtıyor. Bu nedenle Kelebeğin rüyâsı , bir film olmanın ötesinde, bir şairin başka şairlere karşı vefa hikâyesi de denebilir.
Filmin hikâyesi şöyle: Cumhuriyet’in ilk yıllarında, tek parti döneminin tüm sıkıntılarıyla beraber, Zonguldak’ta ayrı acılarla örülü hayatlar yaşanmaktadır. Maden ocaklarında memurluk yapan Rüştü Onur ileelektrik şirketinde çalışan Muzaffer Tayyip Uslu çok yakın iki arkadaştır. Bir gün vapur, şehre genç bir şehirli kızı getirir: Suzan. Bir şiirlik canı vardır Suzan’ın ve genç şairler şiirle rekabete girerler. Ancak, her ikisi de hastadır ve özellikle tüberküloz Rüştü’yü neredeyse yiyip bitirmiştir.
Bir yandan şiir, öbür yandan gönül meseleleriyle uğraşırlarken araya ayrılık girer. Rüştü, Heybeliada’daki sanatoryuma kabul edilmiştir. Ancak Muzaffer Tayyip, çok beklemeyecek, kader arkadaşının yanına gidecektir…
Kelebeğin rüyâsı , odağında şiir olan hayatları eline alıp çok ağır bir acıyla yoğurarak yansıtıyor perdeye. Ve bunu yaparken, senaryo beklenilen gibi gelişmiyor. Seyirci, iki genç erkek arasında kalan kızın hikâyesini izleyeceğini düşünürken, yönünü bambaşka sulara kırıyor öykü ve bireysel acılarda derinlemesine yol alıyor.
Filmin bana göre en büyük sıkıntısı, ‘arzular’ın silik ya da düşük tutulması. Kelebeğin rüyâsı , film ilerlerken seyirciye beklenti olarak çok zayıf şeyler sunuyor. Bir dergide yazıların yayımlanması ya da ayrılan iki arkadaşın tekrar birleşmesi, kaybedilen sevgilinin (büyük bir aşkın olduğu bile söylenemez) tekrar bulunması gibi pek çok minik ‘kıtır’ var ama hiçbiri bizi sona taşıyacak kadar güçlü değil. Belki de bu nedenle bir ‘Climax’dan söz edemiyoruz filmde.
Filmi bir tarafa bırakırsak, Kelebeğin rüyâsı ’nın müzikleri ‘Soundtrack’ olarak çok değerli ve etkileyici. Ancak, filme katkısı konusunda birtakım endişelerim var. Zaten ana tema ve görsel dil olarak, yerelliğin sınırında olan filmi, sanki biraz daha uçlara, dışarıya doğru itiyor. Renk ve anlatım olarak zihnimizdeki yerellikle eşleştirmede biraz güçlük çektiğimiz anlar var, ancak Yılmaz Erdoğan ve sanat yönetiminin olağanüstü emekleriyle bunun kırıldığı anlarda filmi epikleştiren müzik, aklımıza ‘In War and Love’ gibi yapımları getiriyor.
Denebilir ki Kelebeğin rüyâsı bir Kıvanç Tatlıtuğ filmi. Dikkat buyurun filmin ana unsurlarından biri, taşıyıcı karakteri filan demiyorum, ‘bizzat kendisi diyorum.’ Genç oyuncu, fiziksel avantajlarını tepelercesine müthiş bir oyun çıkarıyor. Ve hatta, hikâye onsuz ilerlemeye kalkıştığı zaman seyirci bir miktar afallıyor. Allah’tan ki yönetmen bunun bilincinde ve uzun tutmuyor bu ayrılıkları. Madem başladık oyunculuklarla devam ettirelim. Mert Fırat, Tatlıtuğ’un yanında ezdirmiyor kendini. F. Zeynep Abdullah ise son derece ölçülü ve etkileyici.
Bana göre, yönetmen Erdoğan en büyük haksızlığı Belçim Bilgin’e yapmış. Bilgin’in rolünde başarısız olduğu şeklindeki yorumlara asla iştirak etmiyorum. Aksine, inandırıcı olabilmek için olağanüstü bir performans sergiliyor. Ve ne yazık ki fiziksel olan bu farklılık, oyuncu ne kadar verimli olsa da tam olarak kapanmıyor, kapanamıyor. Dolayısıyla film, bu ‘cast’ hatası nedeniyle hasar görüyor.
Tek Parti döneminin yaşattığı acılar ve kayıp bir kuşağın sistemle ilişkisi filmde pek işlenmiyor. Erdoğan, başkaları gibi hakikati bükmeye kalkışmıyor belki ama sadece solgun ve kararsız fırça darbeleriyle âdeta vakayı rapor ediyor. Bunun yerine bireysel acılara, güçlü metinler eşliğinde derinlemesine dalıyor.
Yılmaz Erdoğan daha önceki filmlerinde kendi oluşturduğu hikâyeler üzerinden yürürken, bu kez yaşanmış ve etkileyici bir öyküyü ele alıp genişletiyor. Filmin ‘dönem’ olması büyük bir risk iken, muazzam bir işçilik ve titizlik ile bunun altından ustaca kalkmış Erdoğan. Mekân ve kostüm tasarımları da aynı ölçüde başarılı ve inandırıcı. Dünya sineması düzeyinde bir sanat yönetimi var.
Erdoğan bir diyalog ustası, filmin senaryosu, özellikle finale doğru giderken yer yer tökezlemeye başlasa da, diyaloglardaki hassas işçilik nadiren denk geleceğimiz türden. Hatta, bu noktada bir nebze ‘dibini yaktığını’ bile söyleyebiliriz Erdoğan’ın. Neredeyse boş cümle yok filmde! Sanırım Kelebeğin rüyâsı kadar hiçbir filmde akılda kalan replik olmayacak.
Elbette bütün bu anlattıklarımız ve derinlemesine incelememiz Kelebeğin rüyâsı ’nı çok önemli bir film olmaktan çıkarmıyor. Bir kere sadece açılış sekansıyla bile izlenmeyi ve saygıyı hak ediyor film. Yılmaz Erdoğan, daha filme adımımızı atarken, gösterdiği ustalık, işçilik ve emekle son yılların en iyi filmlerinden biriyle karşı karşıya olduğumuzu belli ediyor.
Necatigil “Hiç aşktan ölünür mü?” diyor bir şiirinde.
Sorunun cevabını görmek için Kelebeğin rüyâsı ’nı izlemek lazım…
Kelebeğin Rüyası (2013, Türkiye)
Yönetmen: Yılmaz Erdoğan
Oyuncular: Kıvanç Tatlıtuğ, Yılmaz Erdoğan, Belçim Erdoğan, Mert Fırat, Farah Zeynep Abdullah
Tür: Biyografi, dram
Süre: 78 dakika