Türkleri Sevmeyen Osmanlı!

16 views
Skip to first unread message

Engin kültür

unread,
Jun 2, 2014, 11:29:45 AM6/2/14
to add...@googlegroups.com, add_anado...@googlegroups.com, add_buyu...@googlegroups.com, addg...@googlegroups.com, addka...@googlegroups.com, addk...@googlegroups.com, AtaturkMil...@googlegroups.com, bagci...@googlegroups.com, cydd-sisli-gen...@googlegroups.com, e6b...@googlegroups.com, gz-...@googlegroups.com, imecetuketim...@googlegroups.com, karade...@googlegroups.com, kemal...@googlegroups.com, kuvva-i...@googlegroups.com, nazad...@googlegroups.com, reddi-ilh...@googlegroups.com, term...@googlegroups.com, Turkiye-i...@googlegroups.com
Yorumsuz !!!!!,

Türkleri Sevmeyen Osmanlı!

Bütün tarihi kaynaklar, Osmanlı Devleti'nin Türk ulusu tarafından kurulduğunu kanıtlamaktadır.
Ancak, kuruluş aşamasını tamamlayan ilk kuruculardan sonra, Osmanlı padişahlarının ne denli Türk oldukları kuşkuludur.

Çünkü, kuruluş dönemindeki koşullarda geçerli olan; komşu ülkelere saldırma ve onlardan savaş tazminatı ve ganimeti alma siyasasına dayalı olarak güçlenip zenginleştikten sonra, yatak odalarını, "harem'ler kurarak zenginleştiren padişah-halifelerin birçoğu sayesinde, ırk ve kan birliği bozulmuş olduğu görülmektedir.

"...Bütün kadın sultanlar, bütün padişah anaları, hep ya-bancı ırklardan alınan köle kadınlardan geldiler. Hanedan da bu kan yabancılığı, Osmanlı İmparatorluğu'nun son padişahına kadar devam etti"(1)

Belki bu özelliklerinden dolayı, "halife" sanlı padişahlar, bu sanın yarattığı olanaklardan yararlanarak, yönetimi altında bulunan ve özellikle "Türk" kimliği taşıyan yönetilenleri tıp-kı bir sürü gibi yönetmeyi yeğlemişlerdir.

Henüz kuruluş dönemi olan 1466 yılında yapılan bir derle-mede, "Türk iti şehre gelince Farisice ürer" denilmek-tedir.(2)

Osmanlı şairlerinden Baki'nin, "Muhteşem Süleyman" ola-rak bilinen padişaha sunduğu bir şiirinin Türkçeleştirilmiş dizeleri şöyle:

"Her taç yoksulluk ve yokluk ehline baş tacı olamaz.
Ey hoca Türk toplumundan olanın başı kabadır. 
Türk, sultan olma yeteneğinden yoksundur."

Yine bir Osmanlı şairi olan Nef'i ise; 
"Tanrı, Türke irfan çeşmesini yasaklamıştır" demiştir.

Divan-ı Hümayun yazmanlarından Hafız Hamdi Çelebi 1499 yılında yazdığı şiirinde, "Baban da olsa Türkü öldür" nakaratını kullanmakta, üstelik bu sözün İslam Peygamberi Hz. Muhammet'e ait olduğunu vurgulamakta-dır. Sadece bir kıtasını yineleyelim:

"Sakın Türkü insan sanma.

Bir an bile olsa Türkle birlikte olma.

Türk eline şeker alsa o şeker zehir olur.

Türkün başını keserken sakın gam yeme.

Baban da olsa Türkü öldür."(3)

Osmanlı tarihinde çok saygın bir konumu olan Fatih bile, Otlukbeli Savaşından dönerken, elinde bıçak olan birisine ne yaptığını sorduğunda; öldürülen Türkmen-lerin kulaklarını keserek küpelerini topladığını öğrenmiş ve "İşine devam et" demiştir. 

Hırvat kökenli, Sadrazam Kuyucu Murat döneminde (1606 -1611), 155.000 insan doğranmış ya da diri diri kuyulara doldurulmuşlardır. 

Aman dileyen insanlara Kuyucu'nun yanıtı "Vurun şu pis  Türkün başını" olmuştur. 

Cellatların bile öldürmeye kıyamadığı çocuğu atından ine-rek öldüren Kuyucu Murat, Osmanlı'nın yetkilisi, öldürülen çocuk da Anadolu'nun evladı Türk’tür (Olayı ayrıntıları ile Osmanlı tarihçisi Naima'dan öğrenmek olasıdır.) 

Yavuz Sultan Selim'in, halifeliği zorla da olsa aldıktan son-ra, yönetim ile Türk ulusu arasındaki anlayış ve ideoloji ayrılığı açık şekilde çelişmiştir. 

Yönetime dayalı şeriatçı anlayış üst yönetime egemen olur iken, Anadolu'da yaygın olan Alevilik sayesinde Türk dili kendini koruma olanağı bulmuştur. 

Yönetimin Anadolu'yu dil unsuru aracılığıyla Araplaştırma-sına ve Acemleştirmesine karşı olan bu halk, yok edilmek istenmiştir. 

Bu nedenle Anadolu'da öldürülen Türk sayısı, Yavuz Sultan Selim zamanında 40.000 kadardır. 

Bu gerçek Osmanlı İmparatorluğu'nun Türk halkından kop-tuğunun açık bir kanıtıdır.(4)

Osmanlı tarihçisi Naima aynı bilinç içinde şöyle yazmakta-dır: "Türkmen çözülüp gitmesi yamandır, cem-ü iltiya-mına derman yok".

" Yani, Türk ulusu ve unsuru öylesine eriyip çözülecektir ki, bir daha birleşmesinin ve bütünleşmesinin ilacı ve derma-nı olmayacaktır.

Osmanlı tarihçisi Naima "Tarihi"nde Türkler için; na-dan (kaba) Türk, idraksiz Türk, hilekâr Türk ifadeleri-ni kullanmaktadır.(5)

Aslında Türkler hakkındaki kötü yargılar Selçuklulardan beri yaygındır.

Örneğin, Selçuklu yazar Aksaraylı Kerimeddin Mahmud, şunları yazmıştır: "Hunhar Türkler, köpek ve kurt gibi dirler, ellerine fırsat geçerse yağmayı ganimet bilir- ler, fakat düşman kuvvetleri gelirse kaçarlar."(6)

Osmanlı düşüncesinde, "kavmi necip" olarak görülen Araplar karşısında Türk ulusu aşağılanmıştır. 

1912 yılında Sebilürreşt dergisinde çıkan bir yazıda; "Türk" deyiminin kullanılması, dinsizlik, kâfirlik sayılıyordu. "Türk hükümeti", "Türk ordusu", "Türk ülkesi" deyim-lerinin Osmanlı halkı üzerinde rahatsızlık yarattığı biliniyor-du. 

1913 tarihli "Mecmuai Ebuzziya" dergisinin 94. sayısın da; Bizim Türklüğümüz sembolizmden başka bir şey değil-dir. Bizler yani Türkler Müslümanlık içinde erimişizdir. Türk falan değil, sadece Müslümanız. 

Buharalı hanlar bile kendilerini Türk saymazlar. 

Zira onların cetleri de vaktiyle Türkistan'ı zaptetmiş olan Araplardan başka bir şey değildir," demekle, kendisini ve Anadolu'da yaşayan bütün insanların kimliğini inkar ediyor-du.

Üniversite profesörlüğü de yapmış olan Ahmet Naim, 1913 yılında yazdığı "İslam'da Davai Kavmiye" adlı kitabında, Türk'e karşı savaş açmış ve "Türkün geçmişini bilme-sine ve öğrenmesine lüzum ve ihtiyaç yok...  gerekli olan şeriatı öğrenmektir," demiştir. 

1919-1920 yıllarında Şeyhülislamlık görevine getirilmiş ve Padişahla birlikte ülkeden kaçmak zorunda kalmış olan  Mustafa Sabri Efendi ise, Türke Türklük benliği vermek  isteyenlere "soysuzlar" yakıştırmasında bulunmuştur.(7)

Bu tutum ve koşullar içerisinde "Türk" kimliği, yönetimin merkezi olan İstanbul'dan uzak, savaştan savaşa as-ker toplamak için anımsanan, Anadolu köylerinde kapalı bir kültür içinde dili ve töreleri ile yaşamıştır." 

Zaman içinde "Türk" yöneticisine o denli yabancılaştırıl-mış ki, kimi kez "Osmanlı Efendisine Türk' demek ha-karet sayılmış""Türk" sözcüğü, Anadolu köylüleri için kullanılır olmuştur.(8)

İstanbul alındıktan sonra, Osmanlı yönetiminde, devletin en yüksek yürütme organları Türk'e kapalı tutulmuş, devlet adamlarının yetiştirildiği Enderun okullarına Türkler alınma-mışlardır.(9)

İstanbul'un alınmasından 4. Murat'ın ölümüne dek geçen 187 yıl içinde, devşirmelerden 66, Türk kökenlilerden de 10 kişinin sadrazamlığa atandığını, aynı dönemde devşir-melerin toplam 167 yıl, Türk kökenli sadrazamların da 17 yıl görev yaptığı gerçeği, Türklere yaklaşımı gösteren ayrı bir kanıttır. 

Padişahlar, yakın korumalarını da hep devşirme (kul-köle) olanlardan seçmişlerdir.

Osmanlı yönetiminin bu tutumuna karşın halk da kendi ara-sında birlik ve beraberlik içinde değildi. 12. yüzyıl ortaların-da Ahmet Yesevi'nin kurduğu;Türk geleneğini, dilini ve kül-türünü Şamanlık ile bütünleştiren (Bektaşilik gibi) tarikatlar Anadolu'da yayılmaya başladı. 

Bir taraftan Yesevi yanlısı ve Türk kimliğini taşıyan tarikat-lar yayılır iken, öte yandan da, Sünni İran kültürünü  benim-seyen Nakşibendi Tarikatı, yeniliklere karşı koyma alışkan-lığını güden Zeyni Tarikatları ve Fars diline önem verdiği için daha çok aydınlar (!) arasında yayılan Mevlevilik, yay-gınlık gösteriyordu. 

Bu tarikatlar içinde, Türk kökenli olanları, doğal olarak Arap kültürü görmüş medreselilerce aşağılanmaya çalışıldı. 

Bu koşullar altında Türk halkı kendi yurdunda aşağılanmış oldu. "Kaba Türk", "Anlayışsız Türkler""Pis Türkler" gibi ön yargılar dönemin özelliklerinden oldu.(11)

Osmanlı yönetiminde Türk'e yaklaşım o denli aşağılayıcıdır ki, o günlerden kalan aşağıdaki şiir bu yaklaşımı özetlemek tedir:

"Türk değil mi, Merzifon'un eşeği, 

Eşek değil, köpekten de aşağı."

Osmanlı'nın bu yaklaşımına Türkün verdiği yanıt, bir şiirin dizelerinde şu şekilde yer almıştır:

"Şalvarı şaltak Osmanlı, Eğeri kaltak Osmanlı Ekme-de yok biçmede yok Yemede ortak Osmanlı" (12)

Kendi yöneticilerinin bu tutumu karşısında, yabancılardan da olumlu yorum beklenemezdi. 

Yabancılar, Türkleri "yaklaşık 1000 yılına kadar Arap-ların  esiri olan Türkler dağ insanı niteliğinde bir kavimdir" şeklinde yorumluyorlardı. (13)

Ulusçuluğun etkisi ile etnik kökenlilerin, Osmanlı yönetimin-den birer birer ayrılmaya başladığı  19. yüzyılın ilk yarısın-da hatta sonlarında bile, Osmanlı yönetiminin Türk'e olan yaklaşımı değişmemişti. 

1874 yılında "Dünya Tarihi" kitabının yazarı, Askeri Okul-lar Bakanı Süleyman Paşa, "Osmanlı devletin adıdır, mille-timizin adı Türktür" görüşünü savunmasına kar-şın, bu düşüncesini kendi kitabında bile kullanmaya cesa-ret edememişti.(14)

Koçu Bey, 4. Murat'a sunduğu risalesinde (küçük kitap) Türkler hakkında şunları yazıyordu:  "...mezhebi  bilinme-yen şehir oğlanı, Türk, çingene, tatar, kurt, ecnebi, laz, yörük, katırcı, deveci, hamal, ağdacı, yol kesen, yankesici ve diğer çeşitli kimseler..."

"Harem-i Hümayuna kanuna aykırı olarak Türk ve yö-rük, çingene, Yahudi, dinsiz, mezhepsiz, nice kallaş ve ayyaş şehir oğlanları girer oldu." Bu sözler yazılıp Türk olduğu söylenen Padişaha veriliyordu.(15)

Abdülhamit'in Araplara ve islamiyete dayanan siyaseti, Türkü, Türkçüleri baş düşman olarak görmekteydi.  Onun zamanında "Türküm demek, Türk

Devletin dayandığı kendi halkına bu denli yabancılaş-masından olsa gerek, ten söz etmek büyük suç-tu". (16)

Osmanlı Devletinde kamu ile ilgili belgeler-de, Türkçe sözcüğe 1876 Anayasasına de-ğin rastlanmadı.(17)

Zaten, dini ile dilini de değiştiren bir ulusa Osmanlı Devletin den başka yeryüzünde rastlanmamıştır.

Osmanlı yönetimi, kendilerini Türk olarak görmedikleri için, Türk kökenliler "azınlık" konumunda kaldı. 

1897 tarihinde, bir İngiliz gezgini şunları söylüyordu:  "Türk adı nadiren kullanılır, onun iki yolda kullanıldığını işittim; ya bir ırkı ayırt eden deyim olarak, örneğin bir köyün 'Türk' ve ya Türkmen' olup olmadığını sorarsın, ya da bir hakaret deyimi olarak, örneğin İngilizce söyleyeceğin 'eşek kafalı' anlamında, 'Türk kafa' diye homurdanırsın."(18)

Aynı yıllarda, Türk-Yunan Savaşı ortamında Şair Mehmet Emin'in yayımladığı kitapta, "Ben bir Türküm dinim cin-sim uludur"dizeleri yer alıyordu. 

Ancak, üstünlüğü kanıtlamak için şiirler yeterli değildi. ken-di yöneticisi tarafından aşağılanan, üst üste gelen yenilgi-ler sonucunda benliğini, kişiliğini yitiren ve varlığını yitirmek üzere olan Türk halkı tarihin en zor dönemini yaşıyordu.

Yabancıların Türk imgesi ise Osmanlı'nın, Türk'e yaklaşı-mından farklı değildi. Türkologlara göre Türkler; insan-lar arasında anlayış bakımından sonuncudur. İnanç-tan ötesini kavrayamazlar; anlamaya da çalışmazlar. 

İslam dininin Türkler üzerindeki etkisi iyi sonuç vermemiş-tir. Türkler, Müslüman Asya'nın Avrupa'ya karşı savaşan askeri oldu. Müslümanlık, Türk dehasına ters düştü. İslam, bu "Yarı Çinliler"den "Acımasız İranlılar" yarattı.(19)

Türk aydınının durumuna gelince; çok az sayıda olsa da  uyanma belirtileri başlamıştı. Bunlar arasında en önemli-si Ziya Gökalpadını taşıyor.

"Sorma bana oymağımı boyumu, Beş bin yıldır millet gibi yaşarım... Deme bana Oğuz, Kayı, Osmanlı,

Türküm, bu ad her unvandan üstündür,"
diye haykırıyordu.

Öte yandan, özgür düşüncenin olmadığı bir ortamda, kendi ulusal çıkarlarını savunma olanağından yoksun olan bir avuç kişi yurt dışında özgürlük arıyorlardı. 

Bu aydınlar, yurt özlemi ile, ülkelerinden aldıkları yüz kızar-tıcı haberlerin ve kötü gelişmelerin ezikliği içindedirler. 

Onlardan birisi, o günlerin koşullarını, şu duygusal satırlarla günümüze aktarmaktadır: "Bir mayıs sonu ya da bir hazi-ran başı idi. Bağımsız fakat, bütün kalbiyle İttifak Devlet
lerinin zaferini kutlayan bir Avrupa şehrinde, başım eğik, gözlerim yaşlı dolaşıyorum. Yüreğim bir derin uçurum, kafam bir cehennemdir....

Gün geçmiyor ki, bir mağazada bir lokantada Türk oldu ğum anlaşılınca acı bir alay edilme veya ağır bir hakaretle karşılaşmayayım. ... lakabımız 'makak'tı. (bir çeşit şem-panze maymun türü). ... gönül verdiğimiz genç kızlar Türk-lüğümüzü sezince bizden iğrenip kaçıyordu. 

İşte, o şehrin bu cehennem atmosferi içinde, bir gün yılgın ve çekingen dolaşırken, gözlerim, ansızın, bir gazete  satı-cısının sergisinde, bir sürü gazete adı ve başlıkları arasın-da, iri harflerle dizilmiş şu satırlara ilişiverdi: 

'Bir Türk generali İtilaf kuvvetlerine karşı yeniden harbe hazırlanıyor.' Titreyerek gazeteyi aldım. Yürür-ken okuyorum; 'Mustafa Kemal Paşa isminde bir Türk generali.' "(20)

İşte o Mustafa Kemal önce bölgesel sonra ulusal  toplantı-larla Türk'e Türklüğünü, dünyaya insanlığını anımsatacak uğraşısını başlatmadan önce geldiği İstanbul'dadır. 

Ancak biz başa dönerek, Osmanlı yönetiminin birinci dere-cede yöneticisi konumunda olan padişahların kökenlerine bir kez göz atalım. 

Böylece, 3. padişah olan 1. Murat'tan başlayarak padişah analarının kökeni öğrenilecek, Türk Ulusunun kanı ve ca-nı üzerine kurulan saltanata karşın, Türke düşman oluş 
nedeni daha iyi anlaşılacak, "ecdat" özlemi çekenlerin "ecdatları" daha iyi tanınmış olunacaktır. 
__________________________________________________

Dipnotlar:
1) Şevket Süreyya Aydemir, Makedonya'dan... C.2, s.440.
2) Burhan Oğuz'dan aktaran, Şakir Keçeli, a.g.y., s. 118.
3) Aktaran, Şakir Keçeli, a.g.y., s. 121.
4) Çetin Yetkin, Türk Halkı... s.161.
5) Naima Mustafa Efendi, Tarih-i Naima, Türkçeleştiren: Zuhuri D
6) Aktaran, Çetin Yetkin, a.g.y., s.12.
7) Mustafa Coşturoğlu, a.g.y., s.278, 279.
8) Bozkurt Güvenç, Türk Kimliği, s.22, 23, Cahen'den aktaran, Bernard Lewis,                  Modern Türkiye'nin Doğuşu, s.1.
9) Hikmet Bayur, a.g.y., s.15.
10) Hikmet Bayur, a.g.y., s.17.
11) Özer Ozankaya, Türkiye'de Laiklik, İstanbul, 1990, s. 253.
12) Özer Ozankaya, a.g.y., s.121.
13) Warshew'den aktaran, Bozkurt Güvenç, a.g.y., s. 311.
14) Bozkurt Güvenç, a.g.y., s.26.
15) Aktaran, Çetin Yetkin, a.g.y., s.145.
16) Esat Kamil Erkut, a.g.y., s.63.
17) M.Rauf İnan,Atatürk'ün Evrenselliği, Önder Kişiliği, Eğitimci Kişiliği ve Amaçları,          Ankara, 1983, s.198.
18) Ramsay'dan aktaran, Bernard Lewis, a.g.y., s.331.
19) Türkoloji uzmanı Cahun'dan aktaran, Bozkurt Güvenç, a.g.y., s.308.
20) Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Atatürk, İstanbul, 1971, s.24, 25 anışman, İstanbul,          C.1, s.168, 238, C.2 s.536. C.3, s.1180, C.4 s.169.    
Reply all
Reply to author
Forward
0 new messages