Mirzabey oğlu ve bir Telegramcı İhsan Güven (bilinçaltı kontrol) Portresi:

90 views
Skip to first unread message

ahmet dogan Simsek

unread,
Dec 2, 2014, 11:31:43 AM12/2/14
to
Mirzabeyoğluna yapılan telegram (bilinçaltı) işkenceleri
Aşağıdaki yazının orijinal kısa yolu
A.D.Şimşek

Bir Telegramcı Portresi:

İhsan Güven

 

Reha Suvari

 

 

İhsan Güven, 2004 yılında bir suikast neticesi öldürülünceye kadar, kamuoyunda pek bilinmeyen bir isimdi. Aldığı önce idam, sonra da ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası sebebiyle 14 yıldır hücrede tutulan Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu, TELEGRAM -Zihin Kontrolü- isimli kitabında, isminin baş harflerini vererek “bana uygulanan TELEGRAM işkencesinin faili bu şahıstır!” mealinde İhsan Güven’i işaret etti. Kitabın yayına sunulmasından 7 ay kadar sonra da Emekli İstihkam Binbaşı Güven, Tuzla’daki evinde karısı ile birlikte öldürüldü.

Bu cinayetin failleri olarak, Mirzabeyoğlu’nun mimarı olduğu dünya görüşünü benimseyen 5 genç, “zanlı” sıfatıyla yakalanıp hâkim karşısına çıkartıldı. Tiyatroyu aratamayan bir yargılama sonucunda suçlu bulunup müebbet hapis cezasına çarptırıldılar.

Tipik bir “28 Şubat müsameresi” diyebileceğimiz bu yargılamaya bilâhare temas edeceğiz.

Peki, Binbaşı İhsan Güven kimdi? Sıradan bir asker emeklisi miydi? 80 yaşındaki hastalıklı bu ihtiyar adam, gerçekten niçin ve kimler tarafından öldürülmüştü? Bu soruların cevabını bulabilmek için, öncelikle Binbaşı Güven’i biraz daha yakından tanımak gerektiğini düşünüyoruz.

 

İHSAN GÜVEN KİMDİR

İhsan Güven, 1925 yılında Trabzon’da doğdu. Askerî okula giren Güven, mezun olduktan sonra ülkenin çeşitli yerlerinde görev yaptı. Adana’da görev yaptığı dönemde İSMAİL EMRE ile tanıştı ve bu hâdise hayatında bir dönüm noktası teşkil etti. Mistisizmle yoğrulu ancak bildik mânâda İslâm’dan çok farklı bir din anlayışının içinde buldu kendini. “İnsan’ı en yüce varlık görürken Allah’ı unutan” bu anlayışa din denilmesine bile tahammül edemeyecek kadar DİN düşmanı oldu Güven.

Kendi ifadesiyle, bütün dinleri ve felsefeleri inceledi. Gide gide, “din insanlığın en büyük düşmanıdır!” noktasına kadar vardı. 27 Ağustos 1999 ile 26 Ağustos 2001 tarihleri arasında MGK Genel Sekreterliği görevi yapan (sonrasında bu görevi TUNCER KILINÇ devraldı); akabinde Hava Kuvvetleri Komutanı olan Org. CUMHUR ASPARUK ile yaptığı ve ERGENEKON DAVASI kapsamında deşifre edilen bir telefon görüşmesinde şunları söylüyordu Emekli Binbaşı:

- “Ateist değilim. Ama bilinçli olarak. Bilmem ne dininden de değilim. Atatürk’ü tanırım! İnsan yücedir insan! Ben Müslüman geçinenlere bazı laflar daha söylüyorum. (…) Ben diyorum ki “İnnellahü halekel ademe ala suretihi.” Ben çok iyi bilirim. Yani “Biz insanı kendi suretimizde, kendimize benzer yarattık.” Diyoruz ki “Ey herifler, demek Allah’a benziyormuşsunuz. Öyle diyor kendileri.” Sonra “Ve nefahtu min ruhi” diyor Necm süresinde, demek içinizde Allahlık da var. Kendinize, bilmeyerek sağda solda şeyh, derviş, baba, ana falan arıyorsunuz. O Fethullah hakkında da kitaplar yazmıştık. Hocasının Urfa’da geberip bütün şehri kokuttuğunu da yazmıştık. Ondan sonra yayınlandı. Akademi Komutanı, efendi bir adamdı. “Bu kitapları bizde tutup da kütüphanemize koymamıza izin verir misiniz?” dedi. Ben de cevab verdim: “Kafanıza koyun, kafanıza!”” [1]

İsmail Emre’nin ölümündan sonra “post”a İhsan Güven oturdu. Emre’nin fotoğrafının asılı olduğu evinde, yıllar önce yine ondan devşirdiği görüşler merkezinde geliştirdiği (!) binbir felsefî, ezotorik, mistik öğretiden aparma “aşureler” eşliğinde; bazen 60-70 kişiye varan grublara “din”in tehlikelerini ve insanlığı nasıl mahvettiğini, aynı şekilde “aile” mefhumunun kötülüğünü anlattı. Kısacası, Müslüman Anadolu’nun nesi varsa tersyüz etti durdu yıllarca.

İslâm’a karşı olan kininin şiddetini, o dönemin DGM Başsavcısı Nuh Mete Yüksel’e irtica davalarında gönüllü danışmanlık yapmasından çıkarmak mümkün. Ve tabiî, ondan çok daha önemli bir gösterge olarak, Tuzla’daki evinden iki adım ötede bulunan Kartal Cezaevi’nde yatan İslâm Mütefekkiri Salih Mirzabeyoğlu’na yıllar boyu her gün 24 saat barbarca TELEGRAM işkencesi yapması, üstelik bunu sadistçe bir zevkle yapmasından...

İhsan Güven’in lideri olduğu okült yapılanmanın üyeleri arasında birçok “meşhur” vardı ki, bazıları artık yaşamıyor: Uzay Heparı, İskender Doğan, Cenk Koray, ÇELİK, Neco, Ali Kırca gibi müzik, eğlence ve basın dünyasının tanınan simaları yanında; Zihin Kontrolü çalışmalarıyla tanınan 3. derece mason Doç. Habib Ümit Sayın; İstanbul Üniversitesi Rektör Yardımcılığı ve Atatürkçü Düşünce Derneği Yardımcılığı yaptıktan sonra CHP’den milletvekili olan Prof. Dr. Nur Serter, ilk ânda aklımıza geliverenler. Serter, Encümen-i Daniş’in ilk kadın üyesi olarak yine gazetelerde haber olacaktı sonradan. Serter’in babası emekli Kurmay Albay M. Emin Aytekin de Encümen-i Daniş’in kıdemli üyelerindendi zaten.

Dost Tarikatı, materyalizm tabanlı ruhçuluk anlayışı ile, kozmostaki enerjinin veya ruhların dünyayı yönettiğine inanıyordu. Dünyaya gönderilmiş tüm peygamberlerin de aslında o enerji ile bağ kurabilen medyum-liderler olduğunu savunuyordu. Sadece peygamberlerin değil; tarihte yaşamış meşhur şahsiyetlerin de bu özelliğe sahib olduklarını iddia ediyordu. Hemen tahmin edilebileceği gibi, Atatürk’ün de kozmik-kutsal bir kişilik olduğunu öne sürüyorlardı. “Atatürk” kutsal-ilahî bir varlık olarak tanımlanıyor ve “Atatürkçülük” adı altında tarikat idealleri savunuluyordu. Bu idealler içinde dinlerin tasfiyesi, cinsî serbestliğin yayılması gibi konular da vardı.

Güven, “millet” mefhumuna da enteresan yaklaşımları olan biriydi: “Dünyadaki Museviler’in 10’da dokuzunun Türk olduğunu” savunuyordu. Hattâ İsrail seçimlerini bu gözle yakından takib ediyor; etrafındakilere “Türk olan Ehud Barak”ın seçilmemesi için Sefardimlerin gayret gösterdiğinden, bu oyunun görülmesi ve bozulması gerektiğinden bahsediyordu.

 

KAFA YAPISI VE YAHUDİ AŞKI

Mütefekkir’in TELEGRAM adlı eserinde bu bahiste söyledikleri çarpıcıdır. Eserden birkaç küçük iktibas bile, İhsan Güven ve çevresinin “AŞURE” adını verdiği “ideolojik” tuhaflığı ortaya koymaya kâfi gelecektir sanırız. İşte size yahudi âşığı bir “Türk ulusalcısı”:

- "Hususen, materyalist mistiklerle, kuantum fiziğinin örtüşmelerini sağlamaya çalışan bir alt yapı üzerinde, herkesin keyfine göre oluşturduğu ve oluşturabileceği, modern şaman görüşleri; AŞURELERİ. (...)
Rezillerin en rezili insanların, aşağılığın en bayağısı tertiblerle ve benzerleri arasında da gerçekten sefillerin en sefili düşünceleri-AŞURELERİ adına beni yok etmek veya “mankurt adam yapmak” istemeleri, aslında benim şahsımda davama duyulan korkudan, -1999 Metris ve Bandırma destanlarındaki gerçeklemelerden-, ve söylemeliyim; lisân-ı hâl ile tersinden gösterdikleri hayranlıktandır. (...)
Devlet için, devlete rağmen... T.C.’nin İsrail’le yakınlaşmasını da hatırlatarak belirtelim ki, yahudi mistisizmi ve okültizmi içinde şekillenen ve “rejimi ne olursa olsun, aslolan devlettir; İsrail devleti sonsuza kadar yaşayacaktır ve bunun için gereken herşey yapılır!” diyen yapılanmanın bir aplikesi olan sözkonusu odaklar, işbirliği hususunda da onlarla son derece içiçedir; “terörle mücadelede işbirliği” adı altında, İsrail’de eğitildiler ki, işin bu kısmı zaten resmîdir. Bu hususu bilhassa, İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nden sonra terfien yükseldiği basamaklar ve nihayet DYP’nin İçişleri Bakanlığı’nı yapan M.A, işin içinde olarak pek iyi bilir. “Bütün insanlar, yahudilere hizmet için yaratılmıştır!” dinî anlayışı yerine, “bütün insanlar, Türk’ten geldi, Türkler de Atatürk’ten; bütün insanlar hâkimiyetimize girecek!” anlayışı; bahsettiğimiz rastgele katıştırmalardan meydana gelmiş alt yapı AŞURESİNDE, yahudî okültizmi yanında, alevî mistisizmi ve “alevden alevî” dedikleri zerdüşt motifler ve Orta Asya Şaman unsurlar esaslı bir yer tutarken, iflâh olmaz bir İslâm düşmanlığı asıldır. Lâfta Türk ve Türkçü, sebeb ve netice hâlinde Yahudi uşağı bir yapılanma!
İ.G, riyazî bir kat’iyyetle (!) söylüyor:
- “Musevîler’in 10’da dokuzu Türk’tür; ilmi olarak. Arthur Koestler diye bir adam, güzel bir kitab yazmış. Eşkinaziler var ya, çoğu Türk!” [2]

Bu bahiste, “İhsan Güven’in katilleri arasında” gösterilen ve tutuklanmadan önce TELEGRAMCILARI tamamen deşifre etme noktasına kadar gelen gazeteci-yazar Burak Çileli’nin BEKLENEN NİZAM Dergisi’nin 7. sayısı için kaleme aldığı “Telegram-Zihin Kontrolü Kitabı veya ‘Din mi, İlim mi Çekişmesi’nin Neticesi” başlıklı makalesi de önemli. Mütefekkir’in bu bahisteki tesbitlerine de atıf yapan Çileli, sözkonusu “kafa yapısı”nı şöyle aydınlatıyor:

- “Daha yayınlanmadan birilerini panikleten “Telegram-Zihin Kontrolü” eserinde İbda Mimarı, Kartal Cezaevinde mâruz kaldığı “zihin kontrolü” operasyonunda aktör ve figüran olarak rol alan haşereleri ifşâ etmenin yanında, projenin hikemî-felsefî arka planına ve iç yüzüne de eğilmekte.

Projenin perde arkasında bulunanlar, eserin ilk bölümünde yer alıyor. Şöyle:

"80 yaşlarında Parkinson hastası bir manyak; ama öyle alelâde soydan değil de, kitabî yönü zengin zannedilen, muhteşem bir manyak. Üstadım’ın Şeyh Bedrettin hakkında dediği gibi, “ilmi nisbetinde cahil, cehli nisbetinde cesur”, tehlikeli bir zır deli. Ama bütün örgütüyle -belki de!- talihsizliği, belâsını bulmak üzere bana çatmış olması. (…)

Sefillerin en sefili ve adîlerin en rezili olan bu adam, bana uygulanan Telegram işkencesinin mânâda ve belki de fiilî olarak başı ve insan ruhunu tahrib ederek teslim alma işinde zümresiyle beraber akla hayâle gelmedik cinsî sapıklıkların şâhıdır. Onları zümre ve metodlarıyla birlikte çökerten, Allah’ın izniyle benim.”

Mütefekkir Mirzabeyoğlu’nun böyle bir girişle bahsettiği manyak, Telegram’da başrol oyuncusu, “dost tarikatı” adıyla anılan sapık yapılanmanın başında yer alan İhsan Güven adlı emekli bir binbaşı. İspritizmacı Beyti Dost grubuyla yakınlığı belirtilen, 1970’de mort olmuş İsmail Emre adlı Nakşî şeyhi geçinen cinlenmiş bir sapığı altyapı edinen, Yahudi okültizmini de benimseyen, koyu Atatürkçü ve İslâm düşmanı bir yapılanma “Dost Tarikatı”. Özetle “Yeni Dünya Düzeni” çerçevesinde İsrail ve ABD’nin güttüğü “milenyum dinleri” politikasının Türkiye ayağını teşkil eden gruplardan biri. Kitabın ilerleyen bölümlerinde Avrupa’daki benzerlerinden de bahsedilen, “auto teism-kendi tanrı” inancının Türkiye versiyonu. Türkiye’nin inanç (!) dinamiklerini de (!) hesaba katmış bir tür yamalı bohça yerel Şamanizm modeli. Meselâ tasavvufî izaha göre, İnsan-ı Kâmil, ilahi hüviyetin temsilcisi olarak Allah isminin mazharıdır. Ancak bu, sübjektif fenâ, yani benliğini Allah’ta tüketmiş velinin, “iradesi Allah’ın iradesi olmuşluk” makamıdır ki, orada kastedilen mânâ “ilahlık” değildir. Biraz tasavvuftan, biraz alevî-bektâşilikten, derken Yahudi kabbalizminin “Adam Kadmon (Kâmil İnsan)” tasavvurundan vb. aplike edilmiş yepyeni bir din (!).

Bu yılın Ocak ayında, İhsan Güven’in eski karısı şarkıcı Ayşe Ersoy’un açıklamalarıyla deşifre olan “Dost Tarikatı”na, Atatürkçülüğü ile nam salmış şarkıcı “oğlan” Çelik (Erişçi) de mensup. Eserde bu ve başka bir takım isimler ad ve soyadlarının baş harfleriyle zikrediliyor. Mütefekkir, işin içinde bunların bulunduğunu, Telegram hatıralarından ve “Dost Tarikatı” ile ilgili İhsan Güven’in Aktüel dergisine verdiği röportajdaki sözlerinden hareketle ispatlıyor. Eserdeki bu bölüm, İBDA Mimarı’nın teferruattan iz süren HAFİYE mizacının bir başka delili.” [3]

 

1960 ASKERÎ DARBESİ VE

BİNBAŞININ DERİN İLİŞKİLERİ

O dönem TSK bünyesinde, İskenderun-Yarıkkaya Radarı’nın yapımında gösterdiği başarı dolayısıyla takdirname ile ödüllendirilen İhsan Güven, eğitim için İstanbul Teknik Üniversitesi’ne gönderildi. Radarın daha 1950 sonlarında yapımının amacını, İncirlik Üssü’ndeki ATOM BOMBASI’nın korunmasına destek olarak açıklayacaktı sonradan –MGK Sekreteri- Org. Cumhur Asparuk’a.

İTÜ’den İnşaat Mühendisliği ve Hidrojeoloji (Yeraltı Suyu Doktorluğu) diploması alan Güven, bilâhare Türkiye Ortadoğu Amme İdaresi Enstitüsü’nde Amme İdarecisi olarak görev yaptı. Türk Standartları Enstitüsü’nü kuran grubun da içindeydi.

Güven, 1960 Askerî İhtilali’nde KANUN KOMİSYONU BAŞKANLIĞI yapmış biriydi aynı zamanda. Yine, askerî yönetimin devamını isteyen “14’ler”in sürgünü ile neticelenen olayda da baş aktördü Binbaşı. Dönemin kritik 27 kamu kuruluşunun başına kendi seçtiği kişileri getirtebilecek kadar etkili bir konumda idi üstelik. Bu malûmatı da, İhsan Güven’in kişiliğine yön veren İsmail Emre’nin oğlu olan Dr. ÜMİT EMRE ile araştırmacı-yazar Hakan Yılmaz Çebi’nin yaptığı bir röportajdan öğreniyoruz. [4]

Örnek vermek gerekirse, İhsan Güven’in tâyin ettirdiği kişilerden biri de DSİ’nin başına getirdiği NEŞET AKMANDOR’dur. Bu kişi daha sonra milletvekili olmuş, üçüncü Ecevit Hükümeti döneminde de Savunma Bakanlığı yapmıştır.

Yine, Karayolları’nın başına TAHSİN ÖNAL’ı; İller Bankası’na ise SELAHATTİN BABÜROĞLU’nu getirdiğini söylemiştir Güven bir konuşmasında.

1960 Darbesi döneminde yetkileri oldukça geniş olduğu anlaşılan İhsan Güven’in “emrinde” çalışan iki isim kimdir dersiniz? Birincisi, Mütefekkir Mirzabeyoğlu’na TELEGRAM işkencesi yapılmaya başlandığı dönemin cumhurbaşkanı ve hâliyle MGK’sının başı SÜLEYMAN DEMİREL. Böylelikle, İhsan Güven’in hem MGK’nın başıyla, hem de MGK’nın sekreteriyle “tanışık” olduğunu anlıyoruz. İkincisi de, ADNAN BAŞER KAFAOĞLU.

25 Ekim 1961 tarihinde yapılması plânlanan ikinci bir darbenin merkezinde yine İhsan Güven vardır ve hattâ ihtilal dosyasını hazırlayan da bizzat kendisidir.

İhsan Güven ve grubu adına devletin o dönem “derin” dinamik güçleriyle bağlantıyı sağlayan ve “postacılık” yapan isim ise, kamuoyunda “şarkıcı Çelik” olarak bilinen ÇELİK ERİŞÇİ’ydi. Şarkıcı Çelik’in, İhsan Güven gibi, Necip Hablemitoğlu’na da yakın olduğu yansıyacaktı sonradan basına. “JİTEM yazarı” Ergün Poyraz’la Ankara’da görüşüyordu Çelik. Poyraz ise, mahkemedeki ifadelerinde İhsan Güven’in evine defalarca gidip geldiğini, orada saatlerce kaldığını kabul edecekti.

 

BİTİRİRKEN

Mirzabeyoğlu’na uygulanan TELEGRAM’ın 2000-2004 arası ilk 4 yıllık sürecinin baş aktörü İhsan Güven, sıradan bir psikopat değildir. Aksine, 1960 Askerî Darbesi’nden ölümüne kadar her dönem devletle “derin” ilişkileri olan; Kuvvet Komutanları’ndan MGK Genel Sekreterleri’ne kadar tüm askerî zirve noktalarına nüfuz edebilen; bürokrasi ve kamu kuruluşlarının başına kendine uygun gördüklerini geçirebilen; hattâ siyasî arenaya tesiri ile hükümetlere TBMM dışından bakan sokabilecek kadar güçlü olan biridir.

Emekli Binbaşı’nın, hem derin mahfiller bünyesinde nüfuzlu ve güvenilir bir “eski kurt” olması, hem kuduz İslâm düşmanı bir sadist olması, hem de genel kültürüyle Mütefekkir Mirzabeyoğlu’na baskın çıkabileceğinin zannedilmesi, DEVLET’in “ideal işkenceci” olarak TELEGRAM cihazının başına niçin onu oturttuğunu bize izah etmektedir.

Ne var ki, her ne kadar 6 metrekareye kıstırılmış ve karşısına modern teknolojinin en güçlü silâhı çıkarılmış olsa dahi, “Yeni Dünya Düzeni” hülyâsı gören İSLÂM DÜŞMANI DÜNYA HÂKİMLERİ’ne ve onlara “köktenbatıcı” bir sadakatle bağlı YERLİ İŞBİRLİKÇİLERİ’ne karşı TEK BAŞINA verdiği savaşta kazanan taraf Salih Mirzabeyoğlu olmuştur. İŞKENCECİ’si ise, bu mücadelede -hayatı dahil- herşeyini kaybetmiştir.

Mızrak çuvala sığmıyor artık ve Mütefekkir’in hürriyetine kavuşacağı günler çok yakın görünüyor. Elbette hemen peşinden Anadolu ve İslâm Dünyası’nın da. İşte o gün, Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu’na yapılan barbarca işkencelerin faillerini, buna göz yumanları, senelerce üç maymunu oynayanları TARİH affetmeyeceği gibi, Müslüman Anadolu ve Müslüman Dünya da affetmeyecektir kuşkusuz. “O” kimi ne derece affeder, bilemeyiz elbet.

Reply all
Reply to author
Forward
0 new messages