|
"M.Kemal Adal" <adalk...@gmail.com>: May 18 12:10AM +0300
18 Mayıs 2016 Çarşamba IV. B. 1. a) KAVRAM OLARAK, ALLAH'IN VARLIĞI VE VARLIĞININ DELİLLERİ - 3 <https://kemaladal.blogspot.com.tr/2016/05/iv-b-1-kavram-olarak-allahin-varligi-ve_18.html> <https://2.bp.blogspot.com/-d3eRia3kEmE/VztC_sF6whI/AAAAAAAAK3E/DfZRhHks5lIw8wakQbs7NKX7MZP6a53EQCKgB/s1600/allahin_delilleri.jpg> *IV. İTİKAT* *B. ALLAH* *1. ALLAH'IN VARLIĞI VE VARLIĞININ DELİLLERİ* *a) KAVRAM OLARAK, ALLAH'IN VARLIĞI VE VARLIĞININ DELİLLERİ - 3* *Dipnot: 30/20*: Yaratılış ve Varlıklar: İnsanlar: İnsanlar, Beşerdir, Bedeninin Özü Topraktan Yaratılmıştır.* *Dipnot: 30/21*: İnsanın Kendisine ve Çevresine Karşı Ahlaki Sorumlulukları: İyi ve Övülen Tutum ve Davranışlar (Salih Ameller / İyi İşler/ İyi Eylemler): Genel Olarak İyilik ve Doğruluk: Sevgi: Allah'ın ayetlerinden biri de sizin için, kendilerine ısınasınız ve aranıza sevgi ve rahmet koysun diye nefislerinizden eşler yaratmasıdır.* **30/21: Erkek ve kadın arasında karşılıklı arkadaşça sevgi ve merhamete dayanan bir ilişki olmalı evlilik. Sevgi ve merhameti korumak ve geliştirmek gayret isteyen bir iştir. Bir eşin diğer eşin özgürlüğünü yok etmeye veya kişiliğini ve kimliğini zorla değiştirmeye yönelik tavırları evliliğin Kuran'da belirlenen amacıyla çelişir.* *Dipnot: *30/22: Dünyanın bazı ülkelerinde dilleri ve / veya renkleri farklı olduğu için çoğunluk tarafından ezilen ve hor görülen azınlıklar mevcuttur. Azınlığın dilini yasaklayan, onların kimliğini ve kültürünü yok edip asimile etmeye çalışan totaliter yönetimler Tanrı'nın doğadaki ayetlerine savaş açtıkları için halkları büyük felaketlere sürüklerler. Müslümanlığı seçenlerin isimlerini Arapça isimlerle değiştirmelerini özendiren gelenek de asılsız olup Emeviler dönemiyle başlayan Arap kültür emperyalizminin bir ürünüdür. Bak 33/5.* *Dipnot: *29/19-20: İnsanın Yaratılışı ve Evrim: Bak: 32/7; 15/26; 24/45; 15/26-28; 29/19-20; 71/14-17; 15/29; Ayrıca bak 4/119.* *İnsanlar balçık katmanları arasında milyonlarca yıl önce başlayan organik hayatın en gelişmiş meyvesidir. Bak: 24/45; 29/19-20; 71/14-17.* **15/29: Tanrının İnsana öz ruhundan üflemesi ve 'Ruh' kelimesinin Kuran'daki anlamı: Bak: 15/29; 32/9; 38/72; ve Bak: 17/85: 39/42; 16/102; (6/122; 8/24); 42/52;* **10/24: 'Tanrı, elbette dünyanın sonunun gece mi yoksa gündüz mü olduğunu bilir. Ancak dünya yuvarlak olduğundan, o an geldiğinde dünyanın yarısı gece, diğer yarısı da gündüz olacaktır.' Bak 4/82.* **4/119: Çocukları Sünnet etmek hakkında bir yorum / eleştiri.* *Muhammed peygamber insanları sünnet etmek için halklara elçi olarak gönderilmedi. Çocuklara karşı işlenen bu suç artık tarihe gömülmeli. Bak 13/8; 25/2; 32/7; 40/64; 64/3; 82/6-9.* *IV. İTİKAT* *B. ALLAH* *1. ALLAH'IN VARLIĞI VE VARLIĞININ DELİLLERİ* *a) KAVRAM OLARAK, ALLAH'IN VARLIĞI VE VARLIĞININ DELİLLERİ - 3* *88. sure (ĞÂŞİYE) 17. ayet (Resmi: 88/İniş:68/Alfabetik:31)* *Y.N. Öztürk* : *Bakmıyorlar mı o deveye, nasıl yaratıldı!* *DEVAMI İÇİN TIKLAYINIZ* *https://kemaladal.blogspot.com.tr/2016/05/iv-b-1-kavram-olarak-allahin-varligi-ve_18.html <https://kemaladal.blogspot.com.tr/2016/05/iv-b-1-kavram-olarak-allahin-varligi-ve_18.html>* Selam... T.C. / M. Kemal Adal https://kemaladal.blogspot.com.tr/ |
|
"Bedrettin Keleştemur" <bkeles...@gmail.com>: May 17 11:51PM +0300
PALU’DA BİRGÜN! Bedrettin KELEŞTİMUR Palu Dernek Başkanı Prof. Dr. Mehmet Şekerci, Başkan Yardımcısı Fadıl Ülgen, Ve Manas Yayıncılıktan Şener Bulut ile birlikte, 14 Mayıs 2016 Cuma günü birlikte Palu’ya gidiyoruz… Bu kadim tarihi yöremizde sizleri ilk karşılayan; Evliya Çelebi’nin de ifadesiyle; Göğe baş uzatmış bir kale…” Palu Kalesi! Kıyamdadır hep, tarihe şahadet eder! “Seyreyle aşk nehrini, bozkırlara can verir” edasında, Kalenin eteklerinde Murat Nehri; “ab-ı hayat suyudur…” Palu’da, bir bakıma “tarihle yüzleşmeye…” geldik! İmam Şafi, “tarih okuyanın aklı çoğalır” Mayıs ayına, “gül ayı…” diyoruz! Gül rayihasında, Muhammed’i bir koku… “Keşfeyle gönül fahrini, fermanı burhan verir…” Bir nazar eyleyen var! “Biz rüzgârları aşılayıcı olarak gönderdik…” Ilgıt ılgıt esen rüzgârlar; toprağın bereketi olurlar Allah dostlarının asırları kuşatan yürüyüşü, O kutlu rahmeti, ihsanı, ihlâsı, bereketi müjdeler… Palu’nun, sizleri kendisine çeken/ cezbeden bir iklimi! *** *** Palu Kaymakamı, Mehmet Öztürk’ü, Belediye Başkanı, Mehmet Sait Dağoğlu’nu, Makamlarında ziyaret ediyoruz… Allah Resulü’nin “manen teşrif ettikleri…” Samini Hazretlerinin yaptırdıkları Cami’de, Cum’a namazını eda ediyoruz… İçerisinde huzur bulacağınız kutlu bir mekân… Burası, “hal diliyle…” tefekkür salınağı… *** *** Yol arkadaşımız Şener Bulut’un teklifi var; Hem İlçe’nin Kaymakamına ve hem de Belediye Başkanına; “Darende’de Somuncu Baba Vakfiyesi…” Maşallah, gönülleri okşayan bir büyük külliye… Darende’nin tebessüm eden yüzü oluvermiş! Şener Bulut bizlere, “Darende…” örneğini veriyor! Ve sözlerine ekliyor, Palu; altyapısını hazırladığı zaman; Her yıl, “bir milyon misafiri ağırlar…” Bu sözün içerisinde nasıl bir ufuk seziyorsunuz? Bir milletin, “kendi tarihine ve manevi iklimine yönelişi…” Bu coğrafyanın, göz alıcı, gönülleri okşayan; “Muhteşem bir kilim deseni…” mevcut! Var mısınız, birlikte ona “ilmik atmaya…” *** *** Tarihi mekânların her biri, “kimliktir…” Her birinin, “derin bir hafızası…” Her birinin, “yaşanmış hatıraları…” Tarihler, Belek Gazi’nin Selçuklu Hatunu Ayşe Hatun ile “Palu Kalesinde evlendiğini…” Ve düğünlerini de, “bu kalede yaptığını…” belirtir. Palu’yu her biri, “tarihin şahitleri…” mekânlar; Büyük bir tevazuuyla, “sessiz bir çığlığı…” yaşar gibiler! “Cemşit Bey Külliyesi…” Haydi, gel, “zamanı bir daha tefekkür et!” dercesine; Geçen her yolcuya, “çağrıda…” bulunuyor! Ve büyük bir edeple gezimize devam ediyoruz! Ayakta kalmaya çalışan; “Hanlar, Köprüler, Mescitler, Hamamlar…” Asırların nağmesi olmuşlar… Sizlerle dertleşiyor gibi! *** *** Palu’yla birlikte ilk hafızalara; “Allah dostları…” “İnsan-ı Kamiller…” gelirler! Onlar, “bin yıl İslam’a hizmet etmiş bir milletin…” 20. ve 21. Asrı da kuşatan “manevi zırhlarıdır…” “Mevlana Halid-i Bağdadi” (1779- 1827) Osmanlının, ‘gerileme…’ sürekli kan kaybettiği bir dönemdir. Bu, “Allah dostları…” bütün ömürlerini, “ilme hasredecekler…” Toplumu ihya için, “seferber…” olacaklar! Bu büyük Veli, Şeyh Abdullah Dehlevi’den icazet alacaklar… Ve, “5 ayrı tarikata halife olacaklar…” Bunlar, “Nakşibendî, Kadiri, Sühreverdi, Kübrevi, Çeşti” Mevlana Halidi Bağdadi Hazretleri; 19. yyda, "Son arzum dindir, dinin kemali; Ve kuvvet bulması için de dünyayı isterim." diyerek, Allah Resulünün yolunda bir büyük gayretle, İlim ve hikmet sahibi öğrenci yetiştiren Mevlana Halidi Bağdadi, bunları İslâm ülkelerinin muhtelif merkezlerine gönderiyordu!..” İşte, o merkezlerden birisi de, Palu’dur… Anadolu’da, bu coğrafya ’da, Mevlana Halid-inin onlarca talebesi, Yıllar öncesinden ‘manevi teçhizatla geldiler…’ Bunlar arasında Şeyh Ali Septi, Mahmut Samini, Ve İmam Efendi isimlerini söyleyebiliriz… Her biri, ‘gönüller yapmaya’ veya ‘kırılan kalpleri onarmaya’ geldiler… Coğrafyayı, manevi anlamda imar ve ihya ettiler! *** *** Yahya Kemal Beyatlı, “Eski cemiyetin ruhu aşktı, Şairleri aşka ve aşkın tecellileri olan şevke ve hasrete tad verdiler.” O ruh, hayatı güzelleştirmiştir. O ruh, eşyaya ve onun tecellilerine bir asli gaye ile bakmıştır. Dil, dürüst olunca; Vücudun bütün azaları da dürüst olur kaidesi, hayatı mükemmelleştirmiştir. Yunus’un, “Yaratılanı severi, Yaratandan ötürü” sözünde; “yetmiş iki millete aynı gözle bakan” sevgi derinliği vardır. *** *** Palu’da bir gün; bir ömre bedel güzellikte ve de verimlilikte geçti. Tarihin tekrar uyanışına şahitlik ettik… Bütün dillerde, “güzel bir niyet ve istikamet…” “Köklü bir maziden daha güçlü bir geleceğe…” Elbette, bir azim ve aynı zamanda da irade meselesidir. |
|
Ata Atun <ata....@gmail.com>: May 17 11:47PM +0300
*Mülkiyet konusunda Vakıflar Depremi (11)* Kapalı Maraş bölgesinde, 1031 parselden müteşekkil 1,105 dönüm, 3 evlek, 2,661 ayak kare’lik yerin Lala Mustafa Paşa, 1,472 adet parselden oluşan 2,743 dönüm, 0 evlek, 1,018 ayak kare’lik yerin Abdullah Paşa ve Evkâfın mülkiyetinde kalan 1 dönüm, 2 evlek, 452 ayak kare’lik yerin 1 evlek, 1663 ayak kare’sinin (582,59 metre kare) de Bilal Ağa vakıflarına ait olduğu kesin olarak ortaya çıkmıştır. Kapalı Maraş’ta “icareteynli” ve “arazi-i mevkufe tahsisat” statüsünde vakıf taşınmaz mal bulunmamaktadır. Bilal Ağa Vakfı’na ait 748 ayak kare’lik (69,50 metre kare) 192 numaralı tek parselden başka istibdal edilen gayrimenkul de mevcut değildir. O halde, tamamen vakıf arsa ve arazilerden oluşan taşınmazlar üzerine kurulan Kapalı Maraş’ta vakıf mallan nasıl ve ne şekilde özel mülke dönüşmüştür? Bu dönüşümün yasal dayanakları ve kabul edilebilir zeminleri var mıdır? Kapalı Maraş’ta meydana gelen mülkiyet intikalinin Osmanlı dönemi vakıf mevzuatında olmadığı gibi İngiliz İdaresi döneminde yürürlüğe konulan hukukî düzenlemelerde de yasal bir dayanağı yoktur. İngiliz İdaresi döneminde Kapalı Maraş başta olmak üzere, Mağusa çevresinde yer alan vakıf araziler üzerine mutasarrıfları veya işgalciler tarafından inşa edilen bina, dikilen ağaç ve kazılan kuyular, bu kanunsuz eylemi yapan kişilerin mülkiyetine kaydedilmiştir. Maraş toprağında ilk hukuka aykırı uygulama budur. Vakıf mallan üzerine kaçak olarak yapılan bina sayısı 1900’lerin başında 648 iken, daha sonraki dönemlerde bu sayı hızla artmıştır. Kapalı maraş’taki tapu kayıtları üzerinde yapılan KIVABİS sorgulaması sonunda elde edilen verilere göre, 2,047’si Abdullah Paşa Vakfı’na, 206’sı Lala Mustafa Paşa Vakfi’na ait olmak üzere toplanı 2,253 adet, zemini arazi-i mevkufe, üzerindeki muhtesatın mülk olduğu kayıt tespit edilmiştir. Orijinal belgelere dayalı ve objektif kriterlere uygun olarak yapılan araştırmalar sonunda ulaşılan bu sonuç, Kapalı Maraş’ta bulunan vakıf malların nasıl mülke dönüştürüldüğünü gözler önüne sermektedir. Vakıf mallarının özel ve tüzel kişilerin mülkiyetine geçirilerek tasfiyeye tabi tutulması temel ilke olarak kabul edilince, kuralsızlık kural haline gelmiştir. Tasaruf edilen yerin icareteynli veya arazi-i mevkufe tahsisat kapsamında olup olmadığına ve hangi statüde kiralandığına bakılmaksızın, her ne şekilde olursa olsun bir vakıf taşınmazın kullanım hakkına sahip olan her mutasarrıf, o vakıf taşınmazın maliki sayılır hale gelmiştir. Kıbrıs Adası’nın bazı yörelerinde gerçekten hukuka uygun bir şekilde icareteyne çevrilen vakıf malları bulunmaktadır. Arazi-i mevkufe tahsisat statüsünde olan ve sadece geliri bir hayır cihetine tahsis edilerek kurulmuş vakıflar da mevcuttur. Gerçek manada icareteyne çevrilmiş veya hakikaten arazi-i mevkufe tahsisat statüsünde olan yerlerin Mal Dönüşüm Yasası ile mülke tahvil edilmesi belki kabul edilebilir. Fakat Maraş’ta bu statüde bir vakıf kaydı mevcut değildir. Buradaki mülke dönüştürme işlemleri yasal dayanaktan yoksundur. Tapu kütükleri ve koçanlar üzerinde hukuka aykırı olarak, özel şahıslar lehine yapılan değişiklikler yok hükmündedir. Alınacak kayıt düzeltme kararlan doğrultusunda, en temel haklardan olan mülkiyet hakkını ihlal eden bu hukuk dışı tahrifat düzeltilerek Kapalı Maraş'taki taşınmazların esas mal sahibi vakıflar adına tescil edilmesi gerektiği değerlendirilmektedir....*. **[Kaynak: Dr. Nazif Öztürk, II. Aşama II. Dönem Raporu, 2013] … (devam edecek)* Ata ATUN e-mail: ata....@atun.com veya ata....@gmail.com http://www.ataatun.org Facebook: Ata Atun http://www.twitter.com/ataatun 18 Mayıs 2016 |
|
"Celal Çelik" <celal...@gmail.com>: May 17 06:34PM +0300
Ömür Dediğin <http://celal1973sevdikleri.blogspot.com.tr/2016/05/omur-dedigin.html> *Ömür Dediğin* <https://1.bp.blogspot.com/-_rg_kND5d-Q/Vydu6PAeuTI/AAAAAAAAd50/wCuV3KUByUczSWPwn2Bb-6RT9sFUWsrXgCLcB/s1600/12803272_1249040761776103_3358633936704418581_n.jpg> |
|
"mehmet necati güngör" <mnecat...@gmail.com>: May 17 06:11PM +0300
OLMADI MERAL HANIM! Mehmet Necati GÜNGÖR Mağdur edildiğin, Biraz da cesur davranıp herkesten önce öne atıldığın için İlgi ve teveccüh sana yöneldi. Bunda, eski liderin Devlet Bahçeli’nin payı olduğunu da unutma. Onun hatalarının toplamıdır seni buralara çaıkaran. Güzel bir rüzgâr estirdin. Bu iktidardan kurtuluşun umudu birden bire sende filizlendi. Kendi partililerinin dışında, başkalarından da ilgi görmeye başladın. Hukuk seni mağlûp etmek istedi ama Kitle sana sahip çıktı. Esenboğa havaalanı yolunu kapatacak kadar. Orada toplanan 20 bini aşkın kalabalık sadece sana olan teveccühten değil. Bu iktidara olan kızgınlıktan. Eski liderinin tutum ve davranışlarından. Neydi o parmakları barikatın torlarına geçirip beklemek? İcra memurunu oralara davet etmek? Memuru muhatap almak? Siyasette iddiası olan bir kişiye yakışır mı bunlar? Senin muhatabın icra memuru değil, onları karşına çıkaran iktidar! Senin hesabın onlarla. Parmağını onlara salla! Yanındaki kitlenin hesabı da onlarla olduğu için bu kadar büyük kalabalıklar seninle yürüyor. Ne yaptın? Herkesin içinde, o büyük kalabalığın ortasında, Sana destek için oraya gelmiş eşini azarladın. Hem de erkek egemen bir partinin tabanı önünde. Eşe saygısızlığı hazmetmeyen bir halkın önünde. Oğluna da “babanı da al git diyerek” Öteki de “ananı da al git” demişti. Ondan ne farkın kaldı? Madem, elini o barikatın çelik kafesine geçirdin, Muradın her ne ise oradan ayrılmamalıydın. Onu yapamadın. Belki doğrusunu yapıp evine gittin. Polise karşı durmaman güzel bir davranıştı. Bunun için seni kutluyorum. Nasihat gibi algılama n’olur: Siyaset, sırat köprüsüne benzer, Başı dönenleri karşıya geçirmez! |
|
Alaettin Hacimuezzin <hacim...@yahoo.com>: May 17 02:39PM
6 Mayıs tarihli USAID denetim dairesi açıklamasında Türkiye ile ilgili olarak, "Şu ana kadar yürütülen soruşturmada, Suriye'ye insanı yardım gönderilmesi için yapılan alım satım sözleşmelerinde ticari işletmeler, yardım kuruluşu çalışanları ve diğer kişilerin oluşturduğu bir ihale yolsuzluğu, rüşvet ve çıkar ağı kurulduğu belirlenmiştir" denilmişti. ABD Uluslararası Yardım Teşkilatı (USAID) sözcüsü Ben Edwards 11 Mayıs 2016 tarihli açıklamasında, "Amerikan vergi mükellefinin parasının yolsuzluk ve suistimal konusu olması karşısında politikamız, sıfır hoşgörüdür" dedi ve bu tür harcamaların tazmini için de her türlü yola başvuracaklarını söyledi.(ww.bbc.com/turkce/haberler/2016/.../160512_usaid_yardim_durdurma)BİZİM İLAVEMİZ:Devletin parası kimin parası olduğuna dair yabancı görüşü.Bir de PANAMA'da bizim şirketleri ve özel kişilerin (offshore) hesabı açtırmaları konusuna ve diğer ayaklarda neler var ona bir bakalım 18 .mayıs 2016 BİLGİ NOTU'nda Saygılarımla,Alaettin HacımüezzinİZÇEP(İzmir Çevre Gönüllüleri Platformu)izmircevregonul...@yahoogroups.com www.facebook.com/groups/707201626044725/ |
|
Alaettin Hacimuezzin <hacim...@yahoo.com>: May 17 02:25PM
Danıştay'ın RES (Rüzgar Enerji Santralları ) için “10mw ile 50 mw arasına ÇED gerekli değildir “belgelerinin iptal kararına dayanarak İzmir 4.İdare Mahmesi Çeşme İlçesi Germiyan Köylülerinin RES'ler hk.itirazlarını kabul etmiştir.Konunun ayrıntılarını bilginize sunuyorum Alaettin HacımüezzinİZÇEP(İzmir Çevre Gönüllüleri Platformu)izmircevregonul...@yahoogroups.com www.facebook.com/groups/707201626044725/ YARGI ÇEŞME’DE RES’LERE DUR DEDİÇevre ve Şehircilik Bakanlığı’nı Göreve Davet EdiyoruzGermiyan Rüzgar Enerji Santrali Pojesi’ni durdurmak üzere, Germiyanlı yurttaşların Çevre ve Şehircilik Bakanlığı İl Müdürlüğü’ne karşı “çevresel etki değerlendirmesi gerekli değildir” kararının iptali ve yürütmesinin durdurulması talebiyle açtıkları davada İzmir 4.İdare Mahkemesi söz konusu işlemin yürütülmesini durdurdu.Mahkeme:ÇED Yönetmeliği’nin ek-2 listesinin 42. Maddesine kaşı açılan davada, Danıştay 14. Dairesinin “Rüzgar ve güneş enerji santrallerinin (…) kurulu güçlere ilişkin alt ve üst sınırların, herhangi bir nesnel ve teknik gerekçeye dayanmadığı, bu sınırların çevreye olan etkilerinin değerlendirilmesine yönelik bir rapor, uzman görüşü ya da somut bilgi veya belge bulunmadığı anlaşıldığından, söz konusu değişikliklerde bu yönden hukuka uyarlık görülmediği gerekçesiyle anılan düzenlemenin yürütmesini durdurduğu” kararına dayanarak:“(…) dayanağı ortadan kalkan dava konusu işlemin hukuka aykırı olduğu sonucuna” varmış ve “hukuka aykırılığı açık olan dava konusu işlemin; uygulanması halinde telafisi güç zararlar doğabileceğinden 2577 Sayılı Kanunun 27.maddesi uyarınca teminat alınmaksızın yürütülmesinin durdurulmasına (…) 27/04/2016 tarihinde oybirliğiyle karar vermiştir.”Davacı vekili Avukat Mehmet Horuş, Mahkemenin bu kararı konusunda “ekoloji hareketinin taleplerini ve yargı kararlarını gözeten yeni ÇED Yönetmeliği çıkarılana kadar, Türkiye'de ÇED uygulamalarının durdurulması" gerektiğini belirtiyor.“ÇED gerekli değildir” kararını önce türbin sayısına (20 türbin), ardından kapasite gücünün 75 mW’ın, son olarak da 50 mW’nin altında olması kriterine dayandıran Bakanlık, bakalım şimdi, yap-boz tahtasına dönen ilgili Yönetmelikte bir değişiklik daha yapacak mı? Bakalım, bu değişikliği “herhangi bir nesnel ve teknik gerekçeye” dayandırabilecek mi?Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nı, yasaların kendisine yüklediği görevini ve “Herkes, sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahiptir. Çevreyi geliştirmek, çevre sağlığını korumak ve çevre kirlenmesini önlemek Devletin ve vatandaşların ödevidir” diyen Anayasa’nın 56. Maddesini yerine getirmeye ve ülkenin dört bir yanında yaşama hakkını savunan halkın haklarını iade etmeye çağırıyoruz. Bu hukuki kazanım kararının derhal uygulanması için başta Çevre ve Şehircilik Bakanlığı ve EPDK olmak üzere tüm yetkili idareleri göreve davet ediyoruz.Artık içinden çıkılmaz bir hal alan uygulanamaz hale gelen ÇED süreci şekilsel bir işlem ve prosedür olmaktan çıkarılmalı, mevzuatın uygulanması ve ÇED süreçlerine halkın gerçek anlamda katılmasını, halkın ve yerel dinamiklerin kendi yaşam alanları üstünde söz sahibi olmasını sağlayacak düzenleme ve uygulamalar hayata geçirilmelidir. Bizler hukukun üstünlüğüne inanıyoruz, kararın takipçisi olacağız. Yenilenebilir/temiz enerji maskesi altında doğanın, ekonomik-sosyal-kültürel ve tarihi varlıkların, yerelden kalkınma iradesinin hızla ve geri dönüşü olmayacak biçimde tahrip ve yok edilmesini önlemek, tüm canlıların yaşam hakkını ve yaşam alanlarımızı RES talanına kaşı savunma mücadelemizi hem hukuksal hem toplumsal alanda güçlendirerek sürdürmeye devam edeceğiz.RÜZGAR YAŞAMDAN YANA ESSİN İNİSİYATİFİ |
|
"Hasan ÖZÇELİK" <altay...@gmail.com>: May 17 04:36PM +0300
<http://www.altayli.net> TÜRK TARİHİ ve KÜLTÜR ARAŞTIRMALARI - SON YAZILAR <http://www.altayli.net> Link to TÜRK TARİHİ _____ * KUMAN / KIPÇAKLAR * KIPÇAK HANLIĞI * DEDE KORKUT’UN TARİHÎ ŞAHSİYETİ VE YAŞADIĞI KÜLTÜR ORTAMI * OSMANLI DEVLETİ’NDE DEĞİŞİM SÜRECİ VE III. SELİM ÖNCESİ YENİLEŞME ÇABALARI * KLASİK DÖNEM OSMANLI DÜŞÜNCE HAYATI <http://feedproxy.google.com/~r/altayli/feed/~3/E2LHbGgHdh8/kuman-kipcaklar.html?utm_source=feedburner&utm_medium=email> KUMAN / KIPÇAKLAR Posted: 16 May 2016 05:35 PM PDT Orta Asya bozkırları ile bunun tabii bir devamı olan cenubi şarki Avrupa bozkırları tarihin kaydettiği en eski devirden beri, Türklerin yaşadığı bir saha olmuştur. Burası muhtelif Türk kavimlerinin göç ve kaynaşmalarına sahne olduğu gibi, burada birçok Türk devleti de kurulmuş ve Türk kültür merkezleri meydana gelmiştir. Hun Devleti’nin ağırlık merkezinin garba doğru kayması ile, IV. […] TÜRK TARİHİ ve KÜLTÜR ARAŞTIRMALARI - Tamamını okumak için Başlığa tıklayınız… <http://feedproxy.google.com/~r/altayli/feed/~3/bE1ZU-SCG7I/kipcak-hanligi.html?utm_source=feedburner&utm_medium=email> KIPÇAK HANLIĞI Posted: 16 May 2016 05:22 PM PDT On birinci yüzyılın başlarından itibaren Kimeklerin, Kıpçakların ve Kumanların önceden yaşamış oldukları topraklar üzerindeki siyasi hegemonya Kıpçak hanlarının ellerine geçti. Kıpçak boylarına ait Hanedan mensupları bölge hakimiyetini ele geçirdikten sonra güneyde ve batıda aktif bir harekete giriştiler. Netice itibariyle, bu faaliyetin sonucu, onlara, Orta Asya ve Güney Doğu Avrupa devletleri ile ilişki kurmalarını sağladı. XI. […] TÜRK TARİHİ ve KÜLTÜR ARAŞTIRMALARI - Tamamını okumak için Başlığa tıklayınız… <http://feedproxy.google.com/~r/altayli/feed/~3/PTEbwV9rrro/dede-korkutun-tarihi-sahsiyeti-ve-yasadigi-kultur-ortami.html?utm_source=feedburner&utm_medium=email> DEDE KORKUT’UN TARİHÎ ŞAHSİYETİ VE YAŞADIĞI KÜLTÜR ORTAMI Posted: 16 May 2016 05:03 PM PDT Dede Korkut araştırmacılarının büyük bir kısmı günümüze kadar Dede Korkut’un mitolojik bir karakter olduğu kanısında birleşmişlerdir. Dede Korkut’un tarihi şahsiyet olduğunu söyleyen araştırmacılar ise bunu ispat edecek hiçbir tarihi kanıt gösterememişlerdir. Ama Korkut üzerine araştırmalar yapanların, Korkut kimliğinin Oğuzların daha Orta Asya’da yaşadıkları ve Şamanizm’e inandıkları dönemde (VI. yüzyıla kadar) formalaşmış olduğu konusunda fikir birliğine […] TÜRK TARİHİ ve KÜLTÜR ARAŞTIRMALARI - Tamamını okumak için Başlığa tıklayınız… <http://feedproxy.google.com/~r/altayli/feed/~3/AYitepFkU50/osmanli-devletinde-degisim-sureci-ve-iii-selim-oncesi-yenilesme-cabalari.html?utm_source=feedburner&utm_medium=email> OSMANLI DEVLETİ’NDE DEĞİŞİM SÜRECİ VE III. SELİM ÖNCESİ YENİLEŞME ÇABALARI Posted: 16 May 2016 04:41 PM PDT Osmanlılarda değişimin merkezinde siyasî yapı, yani devletin kendisi bulunmaktadır. Elbette devlet katında meydana gelen değişmeleri, toplumdan ayrı ele almak mümkün değildir. Ancak OsmanlI’da değişimde devletin halka nazaran çok daha önde olduğu, toplumun değişiminde, iktidarın öncü rolü oynadığı görülmektedir. Osmanlı Devleti, değişen şartlarla birlikte kendini gösteren bir takım problemleri aşmak için bazı çaba ve yenilik hareketlerine […] TÜRK TARİHİ ve KÜLTÜR ARAŞTIRMALARI - Tamamını okumak için Başlığa tıklayınız… <http://feedproxy.google.com/~r/altayli/feed/~3/LEK33mysyh4/klasik-donem-osmanli-dusunce-hayati.html?utm_source=feedburner&utm_medium=email> KLASİK DÖNEM OSMANLI DÜŞÜNCE HAYATI Posted: 16 May 2016 04:29 PM PDT Tezler, Antitezler, Yöntem ve Yaklaşımlar Osmanlı klâsik dönemi düşünce hayatı, Türkiye’deki modern tarih yazıcılığında Yenileşme Dönemi düşünce hayatıyla kıyaslanamayacak kadar az ele alınmış; daha doğrusu hemen hemen hiç inceleme konusu yapılmamış bir alandır. Bu sebeple üzerinde fikir beyan etmek de bir o kadar zordur. Yenileşme Dönemi düşünce hayatına dair gerek alanın problematikleri açısından, gerekse fikir […] TÜRK TARİHİ ve KÜLTÜR ARAŞTIRMALARI - Tamamını okumak için Başlığa tıklayınız… You are subscribed to email updates from TÜRK TARİHİ <http://www.altayli.net> . To stop receiving these emails, you may unsubscribe now <https://feedburner.google.com/fb/a/mailunsubscribe?k=pwLXks3y_tQbyh6NPd8H94xls1M> . Email delivery powered by Google Google Inc., 1600 Amphitheatre Parkway, Mountain View, CA 94043, United States |
|
metin atamer <matam...@yahoo.com>: May 17 01:12PM
DikenliDüz Çok dikenli bir tarlanın ortasında durmaktayız, ne yana yürüsek, üstümüzbaşımız dikenlerle kaplanmakta. Hani derlerya aşağı itsek sakal yukarı üflesekbıyık misali bir yerdeyiz. Nereye baksak başka bir tehlikenin her ançıkabileceği bir ortamda yaşadığımızı tesbit etmemiz gerekir. Şehitcenazelerinin her geçtiğimiz gün arttığı bir vatan savunmasının yaşandığıgünümüz Türkiye’sinde, bir çok konuda maddeten ve manen kaybettiğimizidüşünmekteyim. Hani Amerika’nın büyük ortadoğu projesini gün be gün işlediği veTürkiye’ninde içine çekilmeye çalışıltığı bir projeden senelerdir bahsedilmekte. Bu proje 1856 yılında Amerika’nın dört zırhlı savaş gemisinin boğazda demiratması ile başlayan ve hala Orta Doğuya şekil vermeye çalışılmakta olan proje. HatırlarsanızDüyun-u Umumiye’nin de başlangıç tarihi aynı döneme rastlar. Danıştayındakuruluşu bu tarihi taşımakta. Bunu anlamamak için insanda bir zeka eksikliğiolduğunu düşünmekteyim. İnsanların Orta Doğunun yeniden şekillenmesinde telefolması, hayatların sönmesi, toplumun yerlerinden olması bile onları pek ilgilendirmemektedir.Irak Kralı Faysal’ın öldürülmesine , Mısır Devlet Başkanı Envar Sedatınsuikasta kurban gitmesine , İran’da 2000 yıllık Muhammed Rıza Şah Pehlevi nindöneminin sona ermesi için bütün ülkelerdeki dinamikleri değiştirip alt üst eden güçleri, yok sayamayız. Geçtiğimiz 15 senedir pusulası şaşan dış siyasetimizin ne on sene, ne beşsene nede birkaç senelik bir rotasının olduğuna inanmamaktayım. Sanki olaylarıngelişmesini takip edip, vira rota değiştiren tekneler gibi, bir o yana bir buyana yalpa vurmaktayız. Bir ülkenin iç dinamiklerini değiştirmek istersenmuhaliflere el altından destek verirsin. Bunu her ülke yapmakta. Doğruplanlanmassa Hindistan’la Pakistan’ın gizli dalaşması gibi , sizde Suriye’dekimuhalifleri desteklemek için verdiğiniz silahlar, el değiştirip terör örgütütarafından size karşı kullanılmasını seyredersiniz. Terör bayram demez, seyran demez, senin bütün şehirlerinde inlerini kurar.Bilinç altı yıkanmış intihar elemanı bulmaları çok kolaylaşır. Bunlarınvarlığından haberdar olduğunuzu söylemeniz bile, bir densizliktir. Ülkemde bukonuları dile getiren yüksek profilli gazetecileri, sudan sebeplerdentutuklarsanız, Polis devleti yönünden iyi bir adım atmış olursunuz. Avusturya’lıAdolf Hitler’in hayat hikayesini iyi okuyup değerlendirirseniz, sanki bu günlerde ruhunun ülkemdeyaşadığına inanasım gelmekte. Güney doğuda bir savaş vermekteyiz, Berlin de baloya katılan bir Füreritiyatro sahnnesinde seyreder gibi hisse kapılmaktayım. Hani her ikisininbıyıkları bile bir birine benzemeseydi, daha iyi olurdu diye düşünmekteyim. Enazından burada ayrışırlar diyeceğim amma, bıyık bile aynı. Sinirlendiği zamankaşlarının çatılması bari değişik olsa diye düşünmekteyim amma heyhat, yüzifadeleri de aynı. Esas içerlediğim konu ise kanıtlanmamış bir asparagus haberle şerefli TürkSubaylarını günlerce , haftalarca, aylarca hatta senelerce hapislere gönderilmesinevesile olmuş bir insanın,ekranlara çıkıp ‘ Ben o savcının savcısıyım ‘ diyen Beştepe’linin kızının nikahdavetine gidilmesi, bir komutan olarak silah arkadaşlarına, ikbal adına, ihanetolduğunu düşünmekteyim. Milletin bunca acısı varken, bir çok evde yastutulurken, nikah kutlamasına katılmak , güneydoğuda görev yapması gerekirken insansız hava aracının, Beştepe’lininkişisel gösterilerine alet edilmesinide içime sindirememekteyim. Benim Mehmetciğim dağlarda canını, evlenecek iki kişi için risk etmemesigerektiğine gönülden inanmaktayım. Eğer görev yapmak istiyorsa bir komutan,şehit ailelerin evlerine taziyeye gitmende daha hayır vardır diye bir sözümgeldi söyledim hem nalına hem mıhına. MetinAtamer On Monday, May 9, 2016 1:54 AM, "Turkiye-i...@googlegroups.com" <Turkiye-i...@googlegroups.com> wrote: | Turkiye-i...@googlegroups.com | Google Grupları | | Konu özeti Tüm konuları görüntüle - KUR’AN’A GÖRE GÜZEL AHLAK ÇERÇEVESİNDE HOŞGÖRÜ VE BAĞIŞLAMA - 1 Güncelleme - ANNELER GÜNÜ HK - 1 Güncelleme - TATAR TÜRKLERİ DOSYASI /// İKLİL KURBAN : TATAR BAĞIMSIZLIĞI UĞRUNA SAVAŞ - 1 Güncelleme - TARİH : Delhi Türk Sultanlarının Telingana Seferleri - 1 Güncelleme - TARİH /// Doğu Akdeniz'de İngiliz Ticareti : İskenderun-Londra Hattında İngiliz Ticaret Filosu (1704-1706) - 1 Güncelleme - DİN & DİYANET DOSYASI /// SAADET ORUÇ : İslam Zirvesi Neden Önemliydi ? - 1 Güncelleme - İSRAİL DOSYASI : ŞOK ! Sığınmacıların Arkasında İsrail ! - 1 Güncelleme - AVRUPA YOLCULUĞU - 1 Güncelleme - M E C L İ S (Köşe Yazısı) - 1 Güncelleme - Annem için evlenmedim - 1 Güncelleme - ANNELER GÜNÜ - 1 Güncelleme - Dünya yaşam programı - 1 Güncelleme - İKTİDAR OLABİLMENİN İNCELİKLERİ!.. - 1 Güncelleme - Gelin dostlar yani bir dünya düzeni kuralım. - 1 Güncelleme - O YALAN ÇÜRÜTÜLDÜ (SİNAN MEYDAN) - 1 Güncelleme - Bugünkü köşe yazısı - 1 Güncelleme KUR’AN’A GÖRE GÜZEL AHLAK ÇERÇEVESİNDE HOŞGÖRÜ VE BAĞIŞLAMA | "M.Kemal Adal" <adalk...@gmail.com>: May 09 12:10AM +0300 9 Mayıs 2016 Pazartesi KUR’AN’A GÖRE GÜZEL AHLAK ÇERÇEVESİNDE HOŞGÖRÜ VE BAĞIŞLAMA <https://kemaladal.blogspot.com.tr/2016/05/kurana-gore-guzel-ahlak-cercevesinde.html> *Vikipedi, Özgür Ansiklopedi de hoşgörü:* *“Müsamaha, tahammül, katlanma, görmezden gelme veya göz yumma; başkalarını eylem ve yargılarında serbest bırakma, kendi görüşümüze ve çoğunluğun görüş biçimine aykırı düşen görüşlere sabırla, hem de yan tutmadan katlanma demektir. İzin verme, aldırmama, iyi karşılama anlamlarına da gelir.* *Sosyal ilişkilerde bir tarafın, bazen farkında olmadan, kasıtlı olmayarak, bazen de kasıtla diğer tarafa (maddi/manevi) zarar verebilecek bir sahne yaratması durumunda, diğer tarafın bunu görmezden gelerek veya cevabından vazgeçerek ödün vermek tahammülünü (erdem) gösterebilmesidir.” * *Diye tanımlanıp, açıklanmaktadır.* *Bütün evrensel “değer yargıları” kişilerin algılama ve yorumlamalarına göre, kişilerce değerlendirildiği haliyle, sözlerine ve eylemlerine yansır. * *“Hoşgörü” de öyle…* *Bu sebeple güzel düşünen kişilerin de:* *DEVAMI İÇİN TIKLAYINIZ:* *https://kemaladal.blogspot.com.tr/2016/05/kurana-gore-guzel-ahlak-cercevesinde.html <https://kemaladal.blogspot.com.tr/2016/05/kurana-gore-guzel-ahlak-cercevesinde.html>* Selam... T.C. / M. Kemal Adal https://kemaladal.blogspot.com.tr/ | Başa dön ANNELER GÜNÜ HK | Alaettin Hacimuezzin <hacim...@yahoo.com>: May 08 08:37PM ANNELER GÜNÜ HK:Anneler Günü'nde yaşayan ve vaktiyle yaşayan anneler bizleri ve çocukları da doğuran anneler hepinizin hakkını kim ödeyecek? Anne olsun olmasın tüm kadınlara-ikinci sınıf İnsan saymayı savunanlar(*) ,tecavüzü görmezden gelenlere(**) söyleyecek sözlerimiz var.Kadın erkek herkese çağdaş ilk-orta-yüksek eğitimde eşitlik ,işte eşitlik , yöneticilikte eşitlik imkanı sosyal adalet içinde bir yaşam hayal ederek Anneler Gününü kutlarız.-(*): Cinsiyeti tercih kendi irademiz mi? Erkek olarak doğmak -Yaradan'a saygı varsa- ayrıcalığa yol açmasın-(**):Gönül'den düşme sakın berbat olursun! Alaettin HacımüezzinİZÇEP(İzmir Çevre Gönüllüleri Platformu)cevregonullu...@yahoogroups.comwww.facebook.com/groups/707201626044725/ | Başa dön TATAR TÜRKLERİ DOSYASI /// İKLİL KURBAN : TATAR BAĞIMSIZLIĞI UĞRUNA SAVAŞ | "Özel Büro (Dig.Security.İŞNET)" <digi.s...@isnet.net.tr>: May 08 12:50AM +0300 <http://www.altayli.net/wp-content/uploads/2016/04/Iklil_Kurban019.jpg> Yıl 1990 Ağustos ayı, yani bundan tam 20 yıl önce, Tatar ulusu tüm dünyaya bağımsızlık bildirisini ilan etmişti. Bu bir rastlantı değil, "Yaşlı Tarihin Yankısı" idi. Bilindiği gibi Tatar devletinin başkenti olan Kazan şehri, 1552 yılının Ekim ayında, başında Çar Korkunç İvan'ın (1530-1584) bulunduğu 150.000 kişilik Rus ordusu tarafından işgal edilmiş ve insanlık tarihinin en facialı-en kanlı Tatar soykırımı gerçekleştirilmişti. Erkek-kadın-çocuk demeden 30.000 kişilik Kazanlı Tatar kılıçtan geçirilip, şehir büsbütün Tatardan arındırılmıştı. Fakat bu soykırım Tatarların sonu değildi. İşte o günden bu güne kadar geçen bu 458 yıl (1552-2010), geride kalan Tatarların ulusal intikamı uğruna-kaybettiği devleti uğruna, Ruslara karşı aralıksız savaş yılları olarak tarihe geçmiştir. Yüz yıllar boyu sürüp giden bu ölüm kalım savaşı, insanlık tarihinde ve günümüz dünyasında da, bir intikam örneği-bir direniş sembolü olarak algılanmaktadır. Evet, bu korkunç soykırım gereği Ruslar, Tatarların ezeli ve ebedi düşmanı olma kimliğini kazanmıştır. Bir ulus için bağımsızlıktan daha değerli, bir birey için özgürlükten daha tatlı hiçbir şey yoktur. Tatar ulusu tüm tarihi boyunca bu değerlere bağlı ve sadık kalmış, canı pahasına en çetin savaşları günümüze kadar sürdüre gelmiştir. Tatarlara göre, bağımsızlık ve özgürlük "benim karakterimdir." Kazan şehrinin düşmesi tüm Kazan Hanlığının, tüm Tatar dünyasının düşmesi anlamına gelmez. Kazan Hanlığının son hanı Süyümbike'nin kardeşi Ali Ekrem, Batır Şah ve Salavat Yolay gibi kahramanlar başkanlığındaki çetin ve kanlı direnişler yıllar boyu sürüp gidecektir. Sibirya Tatarlarının hanı Küçüm Han'ın Ruslara karşı yürüttüğü ölüm kalım savaşı Moskova'yı derinden sarsacaktır. Sadece kaba güç kullanma yoluyla Tatarları yok etmenin olanaksızlığını kabul eden Ruslar, Tatarların Hıristiyanlaştırılmasının-Ruslaştırılmasının çarelerini ararlar ve bu işte bir dereceye kadar başarılı da olurlar. Bugünkü Kreşin (Tapındırılmış) Tatarlar bu çarelerin ürünüdür. Fakat Ruslar ne yapsalar da Tatarlar bitmez. XX. Yüzyıl başları. Rus-Japon Savaşı ve Şubat-Ekim Devrimleri sonucu, kuruluşunu Çar Korkunç İvan'ın başlattığı Avrasya'nın yarısını işgal etmiş Çarizm Rusya'sı sarsılır. Bu fırsatı değerlendiren Tatarlar tarihlerinin en yalın ve en şiddetli siyasi savaşını başlatırlar. Başında Mirseyit Sultangaliyev (1892-1940), İlyas Aklin (1895-1937) ve Zeki Velidi Toğan'ların (1890-1970) bulunduğu bu siyasi savaş, Lenin (1870-1923) ve Stalin'in (1879-1953) aldatıcı oyunları sonucu amacına ulaşamaz. Sultangaliyev ve Alkin'ler öldürülür, Toğan yurt dışına kaçar. Zamana ayak uydurmada çaresiz kalan Çarizmin yerini komünizm alır, fakat Rusya sınırları sabit kalır. XX. Yüzyıl sonları. Aynı Çarizm gibi komünizm de zamana ayak uydurmakta çaresizdir. Demokrasi, özgürlük ve ulusal devlet ilkelerinin gittikçe güçlenerek bayrak kaldırması sonucu, dünyamızda Çarizme yer kalmadığı gibi komünizme de yer kalmadığı anlaşılmaktadır. İnsanlık, artık insan hakları kavramını anlamış ve bunun gereği, insanlık düşmanı emperyalizmin bulunmadığı bambaşka yeni bir düzen-yeni bir dünya arzulamaktadır. Tüm tarihleri boyunca emperyalizm uğruna kan dökmüş olan Ruslar çaresizdir... Bağımsızlık ve özgürlük uğruna canını feda eden Mirseyit Sultangaliyev'ın öldürülmesinden tam yarım yüzyıl (1940-1990) geçmişti. Yıl 1990 Temmuz ayı, Boris Yeltsin Tataristan'a gelir. O, Tataristan'ın birçok bölgelerini gezdikten sonra, Kazan'daki Yazarlar Birliğinin salonunda Tatar aydınlarının sorularını yanıtlar. Onun konuşması içindeki en can alıcı deyişi, "Bağımsızlık istediğiniz kadar olsun, ne kadar hazmedebilseniz, o kadar olsun" olmuştur. Yeltsin bu deyişi ile Tatarlar arasında ne kadar taraftar toplayabildiyse, Tatarlar da bu deyişi kendi amaçları uğruna o kadar kullanabilmiştir. Elbette o zaman Rus Emperyalizme karşı esen, demokrasi-özgürlük-ulusal devlet ilkelerinin yıkıcı-güçlü esintilerini sağ selim atlatabilmede bu deyişin Yeltsin için çok yararlı olduğunda hiç kuşku yoktur. Fakat bu deyişin aldatıcı etkisi, Tatarları geleceğe dönük tedbirsiz bırakmakla kalmamış, Tatar bağımsızlık inancını "Rus güvencesi altına almıştır"(!) Böylece Tatar ulusunun yüzyıllar boyu uğrunda savaştığı, bağımsızlık ve ulusal devlet olarak yüreklerine işlenmiş arzularının gerçekleşeceği günler gelip çatmış gibiydi. Yeltsin'in deyişini de arkasına alan Tatarlar 30 Ağustos 1990 yılında "Devlet Bağımsızlığı Bildirisi"ni emin bir halde dünyaya ilan ederler. İşte o günden başlayarak 30 Ağustos bağımsızlık bayramı olarak coşkulu bir şekilde kutlanmaya başlar. Bu bayramın coşkusunu yaşamak, 30.08.1995 günü bana da nasip olmuştu. Fakat bu günlerde Tatar ulusunun görünürde ne kadar mutlu ise de, eski günlerini hatırlatan kaygıları da az değildi. Şubat 1994 yılında Rusya Devlet Başkanı Boris Yeltsin ile Tataristan Devlet Başkanı Mintimer Şeymiyev arasında "Yetki Paylaşımı" olarak adlandırılan bir anlaşma imzalanmıştır. Bu anlaşma gereği, Tatarların bu güne kadar elde ettiği tüm hakları geçersiz sayılmış, Yeltsin'in 1990 yılında söylediği aldatmacasının zamanı geçmiş-rolü bitmiş, artık Emperyalist Rusya düştüğü yerinden kalkmıştır. Şeymiyev bu imzası karşılığında Tatar bağımsızlığının bir numaralı haini olma kimliğini hak etmiştir. Yıl 2000, Yeltsin halef seçiminde yanılmaz, yalancılıkta-namussuzlukta-ikiyüzlülükte kendisini aratmayacak kadar mükemmel olan Vladimir Putin'i yerine koyup kendisi ölüme gider. Rusya adım adım, görünümü farklı, fakat özü aynı olan Korkunç İvan'ın, Büyük Petro'nun (1672-1725) ve Stalin'in yönettiği Çarizm ülkesi haline gelirken, bu yeniden doğuş sürecinde eski KGB ajanı olan Vladimir Putin hayati rol oynamıştır. Bu sebeple Tatarlar Putin'e "Küçük Stalin" adını vermiştir. Putin iktidara gelir gelmez 300.000 Çeçen'i boğazlayarak Çeçen bağımsızlık sorununu bertaraf ederken, sırada Tatar bağımsızlık sorunu beklemekteydi. Putin Çeçenlere kullandığı yöntemi Tatarlara kullanmaktan çekinir ve sinsi-aldatıcı-ikiyüzlü yöntemlere başvurur. O sık sık Kazan'a gelir ve bir-iki cümle Tatarca konuşup-Tatar yanlısı gözüküp, çevresindeki yalakalarının alkışını kazanır. 2005 yılının Ağustos ayında, "Kazan'ın 1000 Yıllığı" denilen bir yalanın eşliğinde Kazan'a gelen Putin, dinleyicilerine şöyle seslenir: "Kazan 1000 yaşındadır, bu yıl 30 Ağustos günü Kazan'ın doğum günü olarak kutlanmalıdır. Bağımsızlık demek ne demek?! Rusya devletinin ulusu yaratılacaktır!" der. Böylece Putin'e göre, 30 Ağustos bağımsızlık günü, Kazan'ın doğum günü olarak bitmiştir. O bu sözlerini daha da kalıcı konuma getirmek ve Tatar hainlerini çoğaltmak amacıyla, kendisinin imzaladığı "Kazan'ın 1000 Yıllığı" adını taşıyan madalya almak isteyen herkese verilir. Putin'in Tatarlara yönelik işlediği cinayetlerinin hızı |
|
"Celal Çelik" <celal...@gmail.com>: May 17 04:04PM +0300
Kuran'a Göre Cennetlikler Kimlerdir <http://celal1973sevdikleri.blogspot.com.tr/2016/05/kurana-gore-cennetlikler-kimlerdir.html> *Kuran'a Göre Cennetlikler Kimlerdir* Kur’an, hak edip, cennetle mükafatlandırılacak olanlardan şöyle bahseder: - “İşte ahiret yurdu! Biz onu yer yüzünde böbürlenmeyi ve bozgunculuğu arzulamayan kimselere veririz. (En güzel) akıbet, takva sahiplerinindir. (Kasas.83) - “İman edip iyi davranışlarda bulunanlara, içinden ırmaklar akan cennetler olduğunu müjdele!” (Bakara:25) - “İman edip,yararlı iş yapanlara gelince, onlar cennetliktir.Onlar orada devamlı kalırlar.” (Bakara:82) - “Takva sahipleri için, Rableri yanında, içinden ırmaklar akan, ebediyen kalacakları cennetler, tertemiz eşler ve Allah’ın hoşnutluğu vardır. Allah kullarını çok iyi görür.” (Al-i imran:15) - “Rablerine karşı gelmekten sakınanlar için, Allah tarafından bir ikram olarak altlarından ırmaklar akan, ebedi olarak kalacakları cennetler vardır. İyiler için Allah katındaki nimetler daha hayırlıdır.(Al-i imran:198) - “Kim Allah’a Peygamber’e itaat ederse, Allah onu altından ırmaklar akan cennete koyacaktır.” (Nisa:13) - “Güzel davrananlara daha güzel karşılık, birde fazlası vardır.Cennet ehlidirler…” (Yunus:26) - “İnanıp, güzel işler yapan ve Rablerine gönülden boyun eğenlere gelince, işte onlar cennet ehlidir.” (Hud:23) - “Allah’ın azabından korkup, rahmetine sığınıp takva sahipleri, cennetlerde ve pınar başların da olacaklardır.” (Hıcır:45) - “Tevbe eden,iman eden ve iyi davranışta bulunanlar, hiçbir haksızlığa uğratılmaksızın cennete gireceklerdir.” (Meryem 60-61) - “İşte onlara sabretmelerine karşılık cennetin en yüksek makamı verilecek, orada hürmet ve selamla karşılanacaklardır.” (Furkan:75) - “Cennetlikler: “Bize verdiği sözde sadık olan ve bizi istediğimiz yerinde oturacağımız bu cennet yurduna varis kılan Allah’a hamd olsun. İyi amelde bulunanların mükafatı ne güzelmiş!” derler. (Zümer:74) - “Kim bir kötülük işlerse, onun kadar ceza görür. Kim de kadın veya erkek, mü,min olarak faydalı bir iş yaparsa, işte onlar, cennete girecekler; orada hesapsız rızık verilecektir.” (Mü’min:40) - “Ey ayetlerimize inanan ve Müslüman olan kullarım! bugün size korku yoktur. Sizler üzülmeyeceksiniz de. Siz ve eşleriniz ağırlanmış olarak cennete giriniz.” (Zuhruf:68-70) - “Rabbimiz Allah’tır’’deyip sonrada dosdoğru yaşayanlara korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir. Onlar cennet ehlidirler. Yapmakta olduklarına karşılık orada ebedi kalacaklardır.” (Ahkaf:13-14) - “İşte size vaad edilen cennet ki o, Allah’a yönelen, emirlerine riayet eden, görmediği halde Rahman’dan korkan ve Allah’a yönelmiş bir kalp ile gelen kimselere mahsustur. Oraya selametle girin. İşte bu, ebedi yaşamanın başladığı gündür. Orada kendileri için diledikleri her şey vardır. Katımızda dahası da vardır.” (Kaf:32-35) - “Allah’a isyandan sakınanlar, Rablerinin kendilerine verdiğini alarak cennetlerde ve pınar başlarında bulunacaklar.” (Zariyat:15) - “Rabbinin huzurunda durmaktan korkan kimselere iki cennet vardır.” (Rahman: 46) - Kitap sağ tarafından verilen: “Alın kitabımı okuyun. Doğrusu ben, hesabımla karşılaşacağımı zaten biliyordum” der. Artık o meyveleri sarkmış yüce bir cennette, hoşnut kalacağı bir hayat içindedir.” (Hakka:19-23) - “O gün bir takım yüzler vardır ki; mutludurlar. Dünyadaki çabalarından hoşnut olmuşlardır. Yüce bir cennettedirler. Orada boş bir söz işitmezler. (Gaşiye:8-11) - “Cennetlikler, kendi canları çekmesine rağmen yemeği yoksula,yetime ve esire yedirirler. (İnsan:8) a) Cennet ehlinin Cehennem ehliyle konuşmaları şöyle anlatılıyor: - “Şüphesiz günahkarlar, dünyada iman edenlere gülerlerdi, onlarla kaş göz hareketiyle alay ederlerdi. Bundan da keyiflenirlerdi. Mü’minler için; “Bunlar sapıtmış” derlerdi. Ahirette de iman edenler, Kafirlere gülerler. Kafirlere yaptıklarınızın cezasını buldunuz mu? derler.” (Mutaffifin:29-36) - “Cennettekiler günahkarlara: “Sizi şu yakıcı ateşe sokan nedir?” diye sorarlar. Onlar; - “Biz namaz kılanlardan değildik” derler. İlave ederler: “Yoksulu doyurmuyorduk, batıla dalıyorduk, ceza gününü yalan sayıyorduk, sonunda da ölüm geldi çattı” derler. (Müddessir:40-47) - “Cennet ehli cehennem ehline: “Biz Rabbimizin bize vaad ettiğini gerçek buldunuz mu?” diye seslenirler. “Evet deler ve aralarından bir çağırıcı, Allahın laneti zalimlerin üzerine olsun! diye bağırır.’’(A’raf:44) - “Cehennem ehli,cennet ehline: “Suyunuzdan veya Allah’ın size verdiği rızıktan birazda bize verin!” diye seslenirler. Onlarda: “Allah bunları kafirlere haram kılmıştır” derler. (A’raf:50) “O kafirler ki, dinlerini eğlence ve oyun edinirlerdi, dünya hayatı onları aldatmıştı…” (A’raf:51) - “İki arkadaştan biri, kıyamet günü arkadaşını arar, bulur” Bana, sende ahirette dirilmeye inananlardan mısın? Biz toprak olduktan sonra diriltilip cezalandırılacak mıyız? Diyordun der ve arkadaşını cehennemin ortasında görür ona: “yemin ederim ki, sen az daha benide helak edecektin. Rabbimin hidayeti olmasaydı şimdi bende cehenneme girenlerden olurdum,” der. (Saffat:50-59) - “Yüzler var ki; o gün ışıl ışıl parlayacak, Rablerine bakacaklar, onu görecekler.Yüzlerde vardır li; o gün somurtacaktır.” (Kıyame:22-24) - “Ayetlerimiz okunduğu zaman “Eskilerin masalları” diyenin işlediği günah yüzünden kalbi kararmıştır. Onlar kıyamet günü Rablerini görmekten mahrum kalırlar.” (Mutaffifin:13-15) -Allah mü’minlerden, mallarını ve canlarını cennet karşılığında satın almıştır.’’ (Tevbe:111) http://www.frmtr.com/tefsir/5733670-kurana-gore-cennetlikler-kimlerdir.html -- . |
|
"Celal Çelik" <celal...@gmail.com>: May 17 03:34PM +0300
Aile İçinde Adalet <http://celal1973sevdikleri.blogspot.com.tr/2016/05/aile-icinde-adalet.html> *Aile İçinde Adalet* İnsan hayatının en önemli alanlarından birisi de aile hayatıdır. Aile toplumun çekirdeğidir. Toplum hayatının ahenkli bir şekilde yürümesi, en başta aile bağlarının sağlam olmasına, aile bağlarının sağlamlığı da, fertleri arasındaki ilişkinin sağlıklı olmasına bağlıdır. Bu da ancak onlar arasında adaletli davranmakla sağlanabilir. Bir insanın eşinin geçimini temin etmesi, ona ilgi göstermesi, insaf ve hakkaniyet ölçüleri içinde muamelede bulunması, her türlü ihtiyaçlarını gidermesi İslâm'ın insana yüklediği en önemli görevlerdendir. Bu görevleri yerine getirmek, bir hakkı, olması gereken yere koymak anlamına geldiği için adaleti gerçekleştirmek demektir. İnsan bu görevlerini yapmadığı zaman büyük bir zulüm ve adaletsizlik sergilemiş olur. İslâm'ın bu hususla ilgili hassasiyetini şu hâdise ne güzel ifade etmektedir: Sahabeden Osman b. Maz'un'un (r.a.) hanımı, bir gün Hz. Aişe (r.a.) Vâlidemiz'e uğradı. Kadın genellikle güzel giyinir, ellerine kına yakardı. Hz. Aişe Vâlidemiz onun her zamanki hâlini görmeyince sebebini sordu. O da kocasının dünyayı ve kadınları arzulamadığını söyleyerek ilgisizliğinden şikâyet etti. Aişe Vâlidemiz bu durumu Efendimiz'e (s.a.s.) bildirdi. Nebi (s.a.s.), Osman b. Maz'un'u yanına çağırdı ve "Ey Osman! Benim Sünnet'imden yüz mü çevirdin?" diye sordu. Osman: "Hayır, ya Resûlallah! Benim tek isteğim senin yolundur." dedi. Efendimiz buyurdu ki: "O hâlde dikkat et, ben hem uyurum, hem namaz kılarım, bazen oruç tutarım, bazen tutmam. Hanımlarımla da beraber olurum. Allah'a karşı takva sahibi ol ey Osman! Bilesin ki ailenin senin üzerinde hakkı var, misafirinin üzerinde hakkı var, vücudunun senin üzerinde hakkı var. Oruç tut, ama bazen tutma; namaz kıl, uykunu da al!" (Ebu Dâvud, Salât 317) Efendimiz burada aile içi ilişkilerden bahsederken "Allah'a karşı takva sahibi ol." buyurmaktadır. Yani takva, eşle alâkayı ihmal etmekte değil, en güzel şekilde devam ettirmektedir. Çocuklarla ilişkilerimiz de adaletin tesis edilmesi gereken alanlardan biridir. Öncelikle genel mânâda çocukların ihtiyaçlarını gidermek, onları terbiye etmek gibi vazifeleri yerine getirmek adaletin bir gereğidir. Ayrıca daha özel anlamda erkek ve kız çocuklarına fıtratlarına uygun muamelede bulunmak veya yaşlarını dikkate almak da adaletin muktezasıdır. Zîrâ insan bu gibi hususları dikkate aldığında bir hakkı yerine koymuş, adaleti gerçekleştirmiş olur. Peygamber Efendimiz (s.a.s.) çocuklara hediye verirken dahi müsavi davranmayı emreder. (Bkz.: Müttakî, Kenzü'l-ummâl, 16/444) Ancak bu eşitlik emri, onların cinsiyet ve yaş farklılıklarını göz önüne almadan hepsine aynı muamelenin yapılmasını istemek anlamında değildir. Aksine her birine uygun olan muameleyi istemektir. Hikmete uygun olan da budur. Eğer bu ayrımlara dikkat edilmezse, onların ruh dünyalarında ciddi yaralar meydana getirir. Anne-babalar çocuklarına karşı farklı hisler taşısa da, İslâm onlara karşı muamelelerde adaletli davranmayı emreder. Bu, onlar arasında bir husumetin meydana gelmemesi, akrabalık bağlarının zayıflamaması açısından önemlidir. Çocuklar arasında meydana gelen husûmet ve düşmanlık ise, toplum düzeninin sarsılmasına sebep olur. Bu konuda Allah Resûlü'nün (s.a.s.) yine bizler için güzel bir örnek olacak tavrını görüyoruz. Numan b. Beşir (r.a.) isimli genç sahabîye babası malının bir kısmını hibe olarak verip de diğer çocuklarını mahrum ettiğinden annesi bu duruma rıza göstermemiş ve meseleyi sormaları için onları Peygamber Efendimiz'e göndermiştir. Efendimiz (s.a.s.) malından diğer çocuklarına da hibe edip etmediğini sormuş, onlara vermediğini öğrenince de "Allah'tan korkun ve çocuklarınızın arasında adaletli olun." (Müslim, Vesaya 13) buyurmuştur. Aile içinde anne-babaların da hakları vardır. Özellikle yaşlandıklarında bakılması, ihtiyaçlarının giderilmesi, saygı gösterilmesi, ziyaret edilmesi onların çocukları üzerindeki haklarıdır. Bu hakları yerine getirmek de, onlara karşı adaleti gerçekleştirmek anlamına gelir. Onlara karşı vazifelerdeki ihmal ve kusurlar ise zulüm olur. Bunun dışında bir kimse ölüm, kayıp, boşanma gibi herhangi bir sebeple ailesini yitirmiş yakın akraba çocuklarına bakmakla yükümlü olabilir, onların mallarını yönetme vazifesini üstlenebilir. İşte bu mevzuya da temas eden Kur'ân, bir kimsenin kendi çocukları dışında bakmakla yükümlü olduğu zayıf ve yetim akraba çocuklarının mallarının sevk ve idaresiyle ilgili olarak da adaletli davranılmasını emretmiştir. (Nisa sûresi, 4/127) Ayrıca evlerde hizmet eden köle ve hizmetçilere adaletli olmak da İslâm'ın ehemmiyet verdiği bir husustur. Bu çerçevede Peygamber Efendimiz (s.a.s.) köle ve hizmetçilere yediğimizden yedirmeyi, giydiğimizden giydirmeyi, onlara takat getiremeyecekleri yükler yüklememeyi ve onları dövmemeyi bir esas olarak vaz etmiştir. (bkz. Buharî, Rık 15) *Sonuç* Netice olarak İslâm'ın en önemli hususiyetlerinden biri adalet ilkesidir. İnsanın iki cihanda saadetini temin etmeyi gaye edinen İslâm hak ve adalet meselesine çok önem vermiştir. Allah âdildir, adli de bunu gerektirir. Bu sebeple Allah, Kur'ân-ı Kerîm'de hak ve adaletin her alanda gerçekleştirilmesi için çokça tahşidatta bulunmuştur. Bu çerçevede hangi seviyede olursa olsun bir yöneticinin yönettiği müessesede, bir hâkimin baktığı davada, bir şahidin şahitlik yaptığı konuda, bir aile reisinin aile içi münasebetlerde, bir tâcirin ticarî hayatta ve bir mü'minin insanlarla ilişkilerinde hakkı gözetmesini, adaleti ikame etmesini emretmiştir. Bunun da ötesinde Allah (cc), mü'minlerin adalet hassasiyetine sahip, adalet timsali kimseler olmasını istemiştir. KAYNAK: http://www.yeniumit.com.tr/konular/detay/islamda-adalet-ilkesi -- |
|
recep akdur <drrece...@gmail.com>: May 17 02:34PM +0300
---------- Yönlendirilmiş ileti ---------- Gönderen: Hamit Hancı <drhami...@gmail.com> Tarih: 17 Mayıs 2016 13:01 Konu: *Bedeli Canakkale de Ödenmiştir Alıcı: Hamit Hancı <drhami...@gmail.com> *İlk Osmanlı banknotları Abdülmecit tarafından 1840 yılında “Kaime-ı Nakdiye-ı Mutebere” adıyla çıkarılmıştır. Bugünkü dille “Para Yerine Geçen Kağıt”, bir anlamda para olmaktan çok faiz getirili borç senedi veya hazine bonosu niteliğinde görülmüştür.* *Bu paralar matbaa baskısı olmayıp, elle yapılmış ve her birine de resmi mühür basılmıştır. Kaimelerin zaman içerisinde taklidinin kolayca yapılması ve kağıt paraya olan güvenin azalması nedeniyle 1842 yılından itibaren matbaada bastırılmasına başlanarak, el yapımı olanlarla değişimi sağlanmıştır. Osmanlı İmparatorluğu’nda 1862 yılına kadar çeşitli şekil ve miktarlarda kaime ihraç edilmiştir.* *Osmanlı İmparatorluğu’nda, 1856 yılında İngiliz sermayesi ile kurulan Osmanlı Bankası “Bank-ı Osmani”, 1863 yılında Fransız ve İngiliz ortaklığında “Bank-ı Osmanii Şahane” adıyla bir devlet bankası niteliğini kazanmıştır.* *Birinci Dünya Savaşı sırasında Osmanlı Bankası hükümetin avans ve banknot ihraç isteğini geri çevirmiştir. Bu anlaşmazlık, Banka’nın savaş döneminde banknot ihraç ayrıcalığını kullanmayacağını açıklaması üzerine giderilmiş ve Osmanlı yönetimi, 1915 yılından itibaren altın ve Alman hazine bonolarını karşılık göstererek dört yıl boyunca, yedi tertipte toplam 160 milyon liranın üzerinde banknot çıkartmıştır.* *Osmanlı Bankası ilk olarak 1863 yılında, istendiğinde altına çevrilmek üzere, Maliye Nezareti ve kendi mühürlerini taşıyan banknotları tedavüle çıkarmış, 1863-1914 yılları arasında da çeşitli şekil ve miktarlarda banknot ihraç etmiştir. * *Osmanlı İmparatorluğu’ndan intikal eden bu banknotlar, Cumhuriyetin ilk yıllarında para bastırılamadığından, 1927 yılı sonuna kadar tedavülde kalmıştır.* *Çanakkale Parası* *Tarihimizde, Çanakkale‘ye "zabit namzedi" olarak görevlendirilen Mehmet Yavuz tarafından taklit edilerek tamamen el işçiliğiyle oluşturulmuş 100 liralık kaime’nin büyük bir önemi vardır.* *Vaka, Çanakkale savaşının hemen sonrasına yani sekiz ay süren kanlı boğuşmaların ve bombardımanların hemen hemen sona erdiği döneme denk gelmektedir.* *Çanakkale'deki birliklerin büyük kısmı, Kafkas, Irak ve Filistin cephelerine sevk edileceklerdir. Bunun için, Alay'ın kamyon ve otomobil lastiği ile diğer birtakım malzemeye ihtiyacı vardır.* *Muzaffer, açıkgöz ve becerikli bir asker olduğundan, karargah gerekli malzemenin temin ve mubayaasına onu memur etti. İcap eden paranın kendisine itası için de Erkan-ı Harbiye Riyaseti'ne hitaben yazılı bir tezkereyi eline verdiler.* *O yıllarda İstanbul'da otomobil ve kamyon, nadir rastlanan vasıtalardı. Muzaffer aradı, uğraştı, nihayet Karaköy'de bir Yahudi’de istediklerini buldu. Fiyatlar pek fahişti ama yapacak başka bir şey yoktu. Anlaşmaya vardı.* *Lazım gelen parayı almak üzere Erkan-ı Harbiye'ye gitti. Ancak, Erkan-ı Harbiye‘de görevli yaşlı bir kaymakam (yarbay), isteyeceği paranın miktarını sormadan, "Ne alınacak?" dedi. "Oto ve kamyon lastiği" cevabı verilince "Bana bak oğlum! Ben askerin ayağına postal, sırtına kaput alacak parayı bulamıyorum. Sen otomobil lastiğinden bahsediyorsun! Haydi yürü git, insanı günaha sokma. Para mara yok!” deyince Mehmet Muzaffer gerekli olan parayı alamaz.* *Daha sonra, malzemelerin mutlaka lazım olduğunu düşünerek kendi kendine karar verir. Muzaffer, o dönemdeki evrak-ı nakdiye’lerin basımında kullanılan kağıdın aynını Karaköy kırtasiyecilerinden tedarik etmiş, bütün gece oturmuş, çini mürekkebi ve boya ile gerçeğinden bir bakışta ayırt edilemeyecek nefasette taklit bir para yapmıştır.* *O devrin orijinal paralarının üzerindeki yazılar arasında bir de şu ibare bulunurdu: "Bedeli Dersaadette altın olarak tesviye olunacaktır." Muzaffer, yaptığı taklit parada bu ibareyi şöyle yazmıştı:* *"Bedeli Çanakkale'de altın olarak tesviye olunacaktır. "* *Mehmet Muzaffer tarafından tertiplenen taklit paranın arka yüzünde, o dönemde mevcut olan “50” liralık kaimenin arka yüzünde yazılı olan ibareler (Latin ve Arapça yazılan “100” rakamları hariç) ve yetkili kişiye ait taklit edilen imza bulunmaktadır. * *Üç gün sonra, Yahudi tüccar elindeki yüzlük kaimeyi bozdurmak üzere Osmanlı Bankası'na gitti. Bozamadı...Zira elindeki para taklit idi.Yahudi tüccar bunu mesele yapmadı. Yapmak mı istemedi, yapmaktan mı çekindi, bilinemez. Ancak olay bütün İstanbul'a yayıldı. Dünyada emsali olmayan ve olmayacak olan bu hadise Şehzade Abdülhalim Efendi'nin kulağına kadar gitti. Şehzade hemen lalasını göndererek Yahudi tüccarı buldurdu. Yüzlük taklid evrak-ı nakdiye’yi, bedelini altın olarak ödeyip aldı. Çok zarif sedef kakmalı, içi kadifeli bir mücevher çekmecesine yerleştirip, İstanbul Polis Okulu'ndaki Emniyet Müzesi'ne hediye etti.1917'den 1970'lere kadar bu müzede kaldığı biliniyor. 1970'lerde Polis Okulu Ankara'ya taşındı ve "Polis Enstitüsü" oldu. Daha sonra da 1977 yılında Kriminal Polis Laboratuvarları Daire Başkanlığı Grafoloji ve Sahtecilik Şubesi’ne tevdi edildi.Şimdi de halen Ankara Kriminal Polis Laboratuvarı Müdürlüğüne bünyesindeki Belge İnceleme Laboratuvarında saklanmaktadır. (Kriminal Polis Labratuvarları Sunumundan Alınmıştır)* *Not: Canakkale parasi nin orjinali Ankara Kriminal lab sahtecilik bolumunde. * *Bakarken insanin ici titriyor. * *Ankara Kriminal Lab Müdürü Taner Bora ya teşekkürlerimizle. Prof.Dr.Hamit HANCI* *Hikayesi ek lerdedir* *Paranin Orjinali* *Ankara Kriminal Polis Labratuvarlari Adli Belge İnceleme Labratuvarindadir* |
|
"Serendip Altındal" <serendip...@gmail.com>: May 17 11:30AM +0300
*17.05.2016*** ** *Önce Atlantik Paktı bağımlılığına vurgu yapan mesajıyla, anti sempatileri kendi yönüne doğru ateşleyen Genel Kurmay Başkanı, Erdoğanların nikâh şahitliğini de yaparken resmi konumunu da bir kenara koyuvermiştir. Üstelik seferi durumdaki ordusunun şehitlerinin geldiği bir günde, onur ve konumuna asla uygun düşmeyen bu davranışıyla da “bizim oğlanları” anımsatıvermiştir müstehzi bir iç geçirişle bir anda bize. * ** *Türkiye Cumhuriyetinin bir Baş Komutanı değil de, sanki çoktan tedavülden kalkmış bir Osmanlı Sultanının Kolağası ambiyansını, Atlantik ötesine yansıtan projeksiyonun huzmesi gibi geldi paşanın bu eylemi bana nedense. Kademe atlamak için ABD de her fırsatta periyodik bakıma girme zorunluluğu nasılsa gelenek haline getirilmiş ordu mensuplarımızda, beyin yıkamaya çok önceden başlandığı için, esasen başka türlü bir reaksiyon da beklemiyorduk aslında. Hani olur ya, demiştik sadece. O reaksiyonu gösterecek adam gibi babayiğitlerimiz de, ya erken emekli edilmişler ya da bir şekilde devre dışı bırakılmışlardı nasıl olsa. Dolayısıyla da Paşanın, kendisini mazur göstermeye de ihtiyacı yoktu aslında.* ** ** *MHP kongresinin sarayın talimatları üzerine engellenmiş olması, sanal Sultanın artık havlu atmış olduğunun da yeni bir göstergesiydi. Bunu Fuat Avni söylemeden de tespit etmek kolaydı. Bundan daha fazla da ufalamazdı, kendini muktedir tek adam farz eden bir dünya lideri. Artık bu nasıl liderlikse tabii! Ne ki MHP de ki yönetim karşıtı muhalifler, bütün engellere rağmen söz verdikleri gibi aynı zaman ve mekânda; ama dışarıda yapmak zorunda kaldıkları Açıkhava toplantısıyla alınması gereken kararları alıp, verilmesi gerekli mesajları da vererek, artık Bahçelinin üstünü çizdiklerini, bunu anlamak istemeyenlere de açıkça anlatırken, yasaklanan kongreyi sanki resmileştirmiş de oldular.* ** *MHP buluşmasına gelen ve toplantıyı engellemeye çalışan sözde yönetim taraftarları(!) ise, bütün çabalarına rağmen aslında AKP taifesi olduklarını bir türlü gizleyemediler. Bu hanzolar esasen ne yapsalar, ellerine yüzlerine bulaştırıyorlar. Ve her şeye pislik çalan AKP cemaati, besleme militanlarıyla birlikte, çakma ihaleler, hazine toprağı bağışları, milli kaynaklar ve vakıflarıyla, bir takım mantar, yandaş zengin (aslı süt ineği) yaratıp onları da sağmaktan başka vatana ve vatandaşa hangi hayrı sağladı acaba diye, bir kere daha düşünmekten kendimizi alamadık. * ** ** *Kılıçdaroğlu, durdu durdu “kan dökmeden kafandaki başkanlığa ulaşamazsın” mealinde çıkışıyla Turnayı tam da gözünden vurdu anlaşılan. Bundan Başkan adayının ne anlamak istediği değil de, ne anlamak isteyeceği, daha ağzını açmadan da biliniyordu elbette. Bizim ne anladığımız sorulursa; bütün doğrucu Davut Kemalistlerin ne anladığıdır. **Yani bu da “kanlarımızın üstüne basmadan o noktaya gelemezsin” demenin açık Türkçesidir anlayacağınız…* ** ** *Şu meşhur nikâha gelirsek; yalnızları oynayan dünya lideri(!) profili yüksek misafirleri yerine düzinelerle avantacıyı ağırlamanın tahammül edilemez ağırlığını üstünden atabilmek için çok uğraş vermiş olmalıdır. Şayet veremeseydi, iyi biliyorum ki, nikâhı yeni bir epilepsi nöbetiyle noktalayabilirdi. Çünkü ağır üzüntü, korku ve sıkıntıya epileptikler gelemezler. Sonuç mutlaka yeni bir nöbetle biter. Ve Allah kimseyi de bu duruma düşürmesin.* ** ***Serendip Altındal* *Özün Kişiliğinin Aynasıdır...* <http://serendipaltindal.blogspot.com/>** *serendipaltindal.blogspot.com* <http://serendipaltindal.blogspot.com/> ** <mailto:serendip...@gmail.com>*serendip...@gmail.com* *Video Kanalım* <https://www.youtube.com/user/MrSer0609> ** |
|
Bekir Aktas <bekirak...@gmail.com>: May 17 11:29AM +0300
“Amacımız birlikte yaşama kültürü oluşturmak” Beyazay Derneği İzmir Şube Başkanı Salih Arıkan ile engelliler hakkında farkındalık ve sorunlar üzerine bir söyleşi gerçekleştirdik “Amacımız birlikte yaşama kültürü oluşturmak” EMİRCAN IŞILDAK – ÖZEL HABER Beyazay Derneği İzmir Şube Başkanı Salih Arıkan, görme engelli vatandaşların günlük hayatta yaşadığı sorunlara dikkat çekti. Engelli bireylerin özellikle ulaşılabilirlik ve erişilebilirlik konularında zorluklar yaşadığına vurgu yapan Arıkan, ayrıca Beyazay Derneği’nin çalışmaları hakkında da bilgi verdi. GÖNÜLLÜLÜK ESASINA GÖRE ÇALIŞIYORLAR Arıkan, derneğin çalışma prensibi hakkında bilgi verdi. Gönüllük esasına göre çalıştıklarını anlatan Arıkan, “Beyazay Derneği’nde gönüllülük esasına göre çalışıyoruz. Biz yönetim olarak çalışmalara destek oluyoruz. Gönüllülerimizin etkinlik ve çalışma gruplarına göre sayıları değişkenlik gösteriyor. Her dileyen ve istekli olan kişiler gelip görme engelli bireylerimize yardım edebiliyor. Bu anlamda sürdürülebilirliğimiz düzenli olmadığı için de gönüllü sayımızı sabit tutamıyoruz. Hiçbir üyemiz ve çalışanımız hizmetleri karşılığında herhangi bir ücret almıyor” açıklamasını yaptı. “ÇOCUKLARA EĞİTİM VERİYORUZ” Dernek çatısı altında görme engelli vatandaşlara olabildiğince yardımcı olmaya çalıştıklarını vurgulayan Arıkan, “Beyazay Derneği’nin en büyük amacı birlikte yaşama kültürünü oluşturmaktır. Bu anlamda görme engellilerle diğer vatandaşları bir araya getiriyoruz. Onları her fırsatta kaynaştırıyoruz. Etkinlikler düzenliyoruz. Görme engelli çocuklarımız için gönüllü arkadaşlarımız ücretsiz eğitimler veriyor. Onların ödevlerine yardımcı oluyor. Çocuklarımıza kitap okuyup, bilgisayar eğitimi veriyor. Birlikte oyunlar oynayıp, şarkılar söylüyorlar. Bu gibi organizasyonlar da çocuklar için oldukça faydalı oluyor” dedi. “ULAŞIMDA ZORLUK ÇEKİYORUZ” Arıkan, görme engelli bireylerin özellikle kent içi ulaşımda yaşadığı zorluklara dikkat çekti. İzmir’de bu anlamda sesli sinyalizasyonların eksikliğine dikkat çeken Arıkan, “Özellikle görme engelliler olarak ulaşılabilirlik ve erişilebilirlik konularında zorluk çekiyoruz. Diğer engelli grupları da bu dertten mustarip durumdalar. Özellikle ulaşım araçlarında sesli sinyalizasyonların olmaması, yaya geçitlerinde ve trafik ışıklarında sesli uyarı cihazlarının bulunmaması, akıllı durakların olmaması çoğu zaman bizlere büyük sorunlar ve tehlikeler yaratabiliyor. Örneğin İstanbul’da faaliyette olan ‘Bitaksi’ uygulaması bizim kentimizde maalesef yok. Bu uygulama özellikle engelli bireyler için oldukça faydalı bir uygulamadır. Bu uygulama mobil olarak faaliyet gösteriyor. Vatandaş istediği yerden taksi çağırıyor. Taksi de vatandaşı sistemden buluyor ve gelip adresinden alıyor. Diğer türlü bir engelli vatandaş taksi çağırabilmek için her zaman birilerinden yardım almak zorunda kalıyor. Aynı şekilde akıllı durak uygulamaları da engelliler için oldukça avantaj sağlayan bir sistem. Bunların İzmir’de de olması gerekiyor” değerlendirmesini yaptı. “İLETİŞİMİMİZ SORUNLU” Engelli bireylerin vatandaşlarla yaşadığı iletişim sıkıntısının altını çizen Arıkan, “Görme engelli vatandaşların sokaklarda iletişim yolları oldukça sıkıntılı oluyor. Örneğin sıkça karşı karşıya kalabildiğimiz bir olay; Yolda bir yerden bir yere giderken herhangi bir vatandaş durdurup, ‘Nereye gidiyorsun’ diye soruyor. Yani bu vatandaşlara cevaben bir şey de söyleyemiyoruz. Ancak bu durum sıklaşmaya ve sayıları da artmaya başlayınca insan biraz sinirleniyor. Yoldan geçen herhangi bir insana ‘Nereye gidiyorsun’ diye sorulamaz. Sokaktaki vatandaş, bizleri bir birey, vatandaştan öte engelli olarak görüyor. Bizi birey olarak görmüyor. Aynı şekilde yolda giderken kolunuzdan tutup, ‘Senin yolun burası’ diyerek sizi çekiyorlar. Sarı çizgiden yürütmeye zorluyorlar. Bunların söylenmesinden çok yapılan fiziksel hareketler ve müdahaleler insanın zoruna gidiyor. Tıpkı bir saman çuvalı muamelesi görüyoruz” yorumunda bulundu. “ENGELLİYİZ, CİNSİYETSİZ DEĞİLİZ” Arıkan ayrıca, “Engelli bireyleri de çoğu zaman cinsiyetsizmiş gibi görürler. Halbuki engelli de olsa hem kadınlar hem de erkekler duygusal varlıklardır. Aşık olabilirler, sevebilirler. Engelli bir vatandaşı hiçbir zaman bir eş olarak bir sevgili olarak görmezler. Engelli birey eşit bir vatandaş olarak görülmez, yalnızca engelli sıfatıyla görülür. Bu da eşit ve özgür bir iletişim ve ilişki kurma noktasında sıkıntı oluşturuyor” dedi. İLETİŞİME DİKKAT Vatandaşların görme engelli bireylerle olan iletişimine de atıf yapan Arıkan, “Görme engelli bir bireyle konuşurken ve yanından ayrılırken dikkat edilmesi gerekir. Mutlaka yanından ayrılırken belirtilmesi gerekir. Benzer şekilde görme engellilerle selamlaşırken kendinizi tanıtmanız büyük önem taşır. İsminizi söylemeniz gerekir. Bunlar önemli detaylardır. Ayrıca görme engellilerin olduğu yerlerde kapılar hiçbir zaman yarım açık veya kapalı olmamalıdır. Kapılar ya tam açık ya da tam kapalı olacak şekilde bırakılmalıdır” dedi. “ENGELSİZ İZMİR BENİM HAYATIMA DOKUNMUYOR” Büyükşehir Belediyesi’nin 2013 yılından bu yana kent içinde uyguladığı ‘Engelsiz İzmir’ projesini de değerlendiren Arıkan, “Engelsiz İzmir projesinin birilerinin prestij projesi olduğunu düşünüyorum. Bu konuda yasal düzenlemeler var fakat yetersiz buluyorum. Bunların gerçekten yapılmış olmak için yapılan şeyler olduğunu düşünüyorum. Bizler her gün zorluklarla karşı karşıya kalıyoruz. Engelliler olarak evimizden çıkar çıkmaz sorunlarla yüz yüze geliyoruz. Tüm bu haksız davranışların yasal zeminde bir dayanağı yok, takibi yok. Bunlar sıkı denetlenmedikçe, halen daha sokaklarda, yollarda kaldırım işgalleri yaşanıyorsa, halen daha hissedilebilir yüzeyleri yaptırmayan işletme ve kurumlar varsa burada Engelsiz İzmir’den bahsedemeyiz. Daha kalıcı ve radikal adımların atılması gerekiyor” şeklinde konuştu. “KALDIRIMLAR HEPİMİZİN” Arıkan ayrıca hissedilebilir yüzeyler konusunda daha titiz çalışmalar yapılması gerektiğini ifade ederek, “Hissedilebilir yüzeyler konusunda da ciddi sorunlar yaşıyoruz. Sonuçta ortak bir çevreyi kullanıyoruz. Kaldırımlar hepimizin. Buna göre hareket etmek gerekiyor. Sarı çizgiler genellikle ana yollara yapılıyor. Ara yollar her zaman pas geçiliyor. Bizler her zaman ana yollardan gitmiyoruz. Ara yolları da kullanıyoruz. Sarı çizgi eğer beni evimden çıkarıp varacağım yere kadar götürmüyorsa hiçbir anlamı yok. Ağaçta biten sarı çizgiler, yolun ortasında biten sarı çizgiler, duvarlara denk gelen sarı çizgilerle karşılaşıyoruz. Bunların hakkaniyetle yapılmalarını istiyoruz” ilgililere seslendi. Salih Arıkan kimdir? 1977 Manisa’nın Akhisar İlçesi doğumluyum. Akhisar’ın bir dağ köyünde dünyaya geldim. Ancak köyden çıkıp eğitim alabildiğim ve üniversite okuyabildiğim için kendimi şanslı hissediyorum. Eğitimime körler okulunda başladım. Ortaokul ve liseyi de parasız yatılı devlet okulunda okudum. Üniversite eğitimimi Sosyal Bilgiler Öğretmenliği üzerine aldım. Onun haricinde ikinci bir üniversiteyi de okuyorum. Sosyoloji konusunda eğitim alıyorum. Ancak geldiğim noktada geriye dönüp baktığım zaman eğitim konusunda şanslı olduğumu görüyorum. Çünkü görme engelli olmasaydım ailem büyük bir ihtimalle beni okutmazdı. Devlet bu konuda eğitimime destek olduğu için ailem de açıkçası benim eğitimime karışmadı. Halen aktif olarak bir kamu kurumunda görev yapmaktayım. İzmir Kent Konseyi Engelli Meclisi Yürütme Kurulu üyesiyim. Memur-Sen’in de Engelli Komisyon Başkanı’yım. Aynı zamanda da Beyazay Derneği’nin İzmir Şube Başkanlığı’nı yürütüyorum. http://www.ilksesgazetesi.com/haber/amacimiz-birlikte-yasama-kulturu-olusturmak-17876.html -- Salih ARIKAN skaype: saliharikan2 facebook: *https://www.facebook.com/saliharikan4 <https://register.facebook.com/saliharikan4>* GSM. 0506 514 96 93 www.beyazay.org.tr |
|
lutfu sahsuvaroglu <lutfusah...@gmail.com>: May 17 09:23AM +0100
http://www.vahdetgazetesi.com/m/?id=5291&t=makale |
|
"M.Kemal Adal" <adalk...@gmail.com>: May 17 10:54AM +0300
[image: Satır içi resim 1] *DEVAMI İÇİN TIKLAYINIZ.* http://www.ahmetakyol.net/ulusal-bayramlarin-onemi/ Selam... T.C. / M. Kemal Adal https://kemaladal.blogspot.com.tr/ |
|
"Celal Çelik" <celal...@gmail.com>: May 17 09:35AM +0300
*Allah rahmetiyle muamele eylesin.* *Biz 14 Mayıs 2016 cumartesi günü, inşallah 4 ay yaz dönemi geçirmek için Ankara’dan memleketimiz Konya Ereğli’ye geldik. * *Malesef Ereğli günleri dün 16 Mayıs 2016 akşamı aldığımız üzücü bir haberle başladı. * *Aylardır Lösemi tedavisi gören 15-16 yaşındaki kızımız Nisa Tekin vefat etti. Nisa benim kuzenimin kızıdır, yani teyzemin torunu… * *İstanbul’da yaşıyorlardı. Denizcilik lisesini kazanmış orda okuyordu, çok da başarılı bir öğrenciymiş. * ** *Allah rahmet eylesin. İnşallah şehit olmuştur ve ailesine mahşerde şefaat eder. * *Ruhuna Bir Fatiha okur musunuz?* Sevgilerimle... Celal Çelik ****************** Ölüm yokluk mudur? Ölüm,... insanlık tarihi başladığından beri değişmeyen ve değişmeyecek tek gerçek, ölüm... Rabbimiz bu gerçeği Kuran’da defalarca bildiriyor... Mesela, “Her nefis ölümü tadacaktır. Sizi bir imtihan olarak hayır ile de şer ile de deniyoruz. Ancak bize döndürüleceksiniz. ” (*Enbiya sûresi 35. âyet)* <http://1.bp.blogspot.com/-2eWQczpAXcE/VAd6Wg0pFqI/AAAAAAAAXQ4/ZjRMuPX76X0/s1600/%C3%B6l%C3%BCmmmimages.jpg> Ölümün bir son olmadığını nasıl anlatacağımı düşünüyordum. Sonra Rabbimizin bu ayette buyurduğu tabirin buna en iyi cevap olduğunu farkettim. Evet diyor ki: *“**Her nefis ölümü tadacaktır.” * Tadacaktır. Yani bir şeyin tadına bakılması geride daha çok olduğunu gösterir. Yemeğe oturmadan önce çorbanın tadına baktım, nefisti... gibi... *Bediüzzaman Said Nursi* ölümü o kadar güzel anlatmış ki, *ölüm, imanlı müslümanlar için bir nimettir*. Diyor ki: *** *“ Ölüm, sureten göründüğü gibi dehşetli değil. Çok risalelerde gayet kat'î, şeksiz, şübhesiz bir surette, Kur'an-ı Hakîm'in verdiği nur ile isbat etmişiz ki: * * Ehl-i iman için ölüm, * · *vazife-i hayat külfetinden bir terhistir; * · *hem dünya meydanındaki imtihanda, talim ve talimat olan ubudiyetten (kulluktan) bir paydostur; * · *hem öteki âleme gitmiş yüzde doksandokuz ahbab ve akrabasına kavuşmak için bir vesiledir; * · *hem hakikî vatanına ve ebedî makam-ı saadetine girmeye bir vasıtadır; * · *hem zindan-ı dünyadan bostan-ı cinana (cennet bahçelerine) bir davettir; * · *hem Hâlık-ı Rahîm'inin fazlından, kendi hizmetine mukabil ahz-ı ücret etmeye bir nöbettir. * * Madem ölümün mahiyeti hakikat noktasında budur; ona dehşetli bakmak değil, bilakis rahmet ve saadetin bir mukaddemesi nazarıyla bakmak gerektir. * * Hem ehlullahın bir kısmının ölümden korkmaları, ölümün dehşetinden değildir. Belki daha fazla hayır kazanacağım diye, vazife-i hayatın idamesinden kazanacakları hayrat içindir. * *Evet ehl-i iman için ölüm, rahmet kapısıdır. * *Ehl-i dalalet için, zulümat-ı ebediye kuyusudur.** “* (25. Lema - Hastalar Risalesi 9. Deva ) *** *Evet bize ölüm gelmeden önce tövbe etmeli ve Allah’ın koyduğu islam kurallarına göre bir hayat sürmeliyiz... Ama samimi bir tövbe ile günahsız bir hayata başlamalıyız...* <http://2.bp.blogspot.com/-JIkh6shtNII/VAd2TUVKVkI/AAAAAAAAXQw/mhGsMjeeCfQ/s1600/t%C3%B6vbeimages.jpg> “Allah’ın kabulünü vaad buyurduğu tövbe, kötülüğü ancak cahillik sebebiyle işleyip, sonra da çabucak vazgeçerek günahtan dönüş yapacak olanların tövbesidir. İşte Allah’ın, tövbelerini kabul edeceği kimseler bunlardır. Allah alîm ve hakîmdir (herkesin içini dışını hakkıyla bilir, tam hüküm ve hikmet sahibidir).” (*Nisa sûresi 17. âyet)* “Yoksa makbul tövbe, kötülükleri yapıp edip de sonra kendilerinden birine ölüm gelip çattığında: "İşte ben şimdi tövbe ettim." diyenlerin tövbesi değil. Kâfir olarak ölen kimselerin tövbesi de değil. İşte öylesi kimselere, çok acı veren bir azap hazırladık. ” (*Nisa sûresi 18. âyet)* <https://www.blogger.com/null> *Şimdi sizlere ölümün bir son olmadığını hissettiren yaşanmış bir hikaye sunuyorum:* *Serap’ın Hikayesi* Rahmetli *Onkolog Dr. Halûk Nurbaki*'den *(1924-1997)* gerçek bir hatıra.. <http://3.bp.blogspot.com/-ZIPMeeQmY58/VAd184L5abI/AAAAAAAAXQo/qgMzlJti8b0/s1600/Onk_Dr_Haluk_Nurbaki.jpg> Onkolog Dr. Halûk Nurbaki'den (1924-1997) Ben, 40 yıllık bir kanser uzmanı olarak maddeyi aşan sayısız olayla karşılaştım ve bunları, o olaya şahit olanlarla birlikte belgeleyerek özel bir arşiv yaptim. *Bunlardan 1976 yılında yaşanmış bir olayı size nakletmek istiyorum.* Kanser hastanesinde başhekimken *(Ankara Onkoloji Hastanesi)* *Serap* adında genç bir hanım hastam vardı. Bu hastam göğüs kanserine yakalanmış ve tedavi için yurt dışına gitmek istemesine ragmen, bazi formaliteler sebebiyle o imkanı bulamamıştı. Serap'ı özel bir ilgiyle bizzat ben tedavi altına aldım. Ve kısa bir süre sonra da iyileştiğini gördüm. Ancak Serap'in da bütün diğer kanserliler gibi ilk 5 yıllık süreyi çok dikkatli geçirmesi gerekiyordu. Bir iş kadını olan Serap, 4 yıl kadar sonra bir ihale için İzmir'e gitmek istedi. Kış aylarında olduğumuz için uçakla gitmesi şartıyla kabul ettim. Maalesef bilet bulamamış ve benden habersiz bindiği otobüsün kaza geçirmesi üzerine 6 saat kadar mahsur kalmış. Dönüşünden kısa bir süre sonra kanser, kemik ve akciğerine yayıldı. Serap bacak kemiklerindeki metastaz nedeniyle yürüyemez hale gelirken, hastalığın akciğerdeki tezahürü sebebiyle de devamlı olarak oksijen cihazı kullanıyor ve söylediği her kelimeden sonra ağzını o cihaza yapıştırarak nefes almak zorunda kalıyordu. Evine gittiğim gün, yine güçlükle konuşarak: --''Doktor bey,'' dedi. ''Ben size...dargınım.'' -- ''Niçin?" diye sordum. --"Siz...dindar bir insanmışsınız. Niçin bana da, ALLAH 'ı, ölümü, ahireti anlatmıyorsunuz?" Dini inançlarının çok zayıf olduğunu bildigim için bu teklifi karşısında oldukça şaşırdım. O'nu üzmemeye çalışarak: --"Doktora ulaşmak kolaydır'' dedim. ''Parayı bastırdın mı istediğine tedavi olursun. Ancak iman tedavisi için gönülden istek duymalısın..." Konusmaya mecali olmadığından "Ben o isteği duyuyorum" manasında başını salladi. Artık ümitsiz bir tıbbi tedavinin yani sıra, ebedi hayatın ve saadetin reçetesi olan iman derslerimiz başlamış ve dersler "hızlandırılmalı öğretime" dönmüştü. Anlattığım iman hakikatlerini bütün ruhuyla meczediyor ve arada bir soru soruyordu. Vefatına bir hafta kala: --"Doktor bey'' dedi. ''Ben ölürken ne söylemeliyim?" --"Senin durumun çok özel" dedim. ''Kelime-i Sahadet sana uzun gelir. O anı fark edince ''Muhammed'' (s.a.v) sana yeter." O, haliyle tebessüm ederek yine başını salladı. Çok ıstırabı olduğu için Serap'a sürekli morfin yapıyor ve O'nu uyutmaya çalışıyorduk. Ben, bir iş seyahati sebebiyle bir müddet ziyaretine gidemedim. Dönüşümde annesi telefon ederek: --"Serap, bir haftadir morfin yaptırmıyor." Dedi. "Sabahlara kadar inliyor ve çok ıstırap çekiyor." Hemen eve gittim ve iğne yaptırmamasinin sebebini sordum. Aldığım cevabı hala unutamıyor ve hatırladıkça ürperiyorum. *-- "Ya morfinin tesiriyle ölüme uykuda yakalanir ve son nefeste "Muhammed" diyemezsem?.* İşte Serap, böyle bir hanımdı. Bu arada benden istihareye yatmamı ve eğer bir kaç gün daha ömrü varsa, son günü uyanık kalacak şekilde morfin yaptırılmasını rica etti. Ben hiç adetim olmadığı halde cuma gününe rastlayan o gece istihareye yattım ve Serap'in acizliği hürmetine sandığım salı gününe kadar yaşayacağına dair bir işaret sezdim. Ertesi gün O'na: --"Hiç korkma!" dedim. "İğneyi vurdurabilirsin." Ve Serap bir veda niteliği taşıyan bu görüşmemizde son sorusunu da sordu: --"Doktor bey...Azrail bana nasıl görünecek?" --"Kızım," dedim. "O bir melek değil mi? Hiç merak etme, sana yakışıklı bir prens gibi gelecektir." Salı günü Serap'in ağırlaştığı haberini alınca hemen eve gittim. Ancak vefatına yetişememiştim. Ailesi tam manasıyla perişandı. Sadece kendisine uzun müddet bakan dindar bir hanım akrabası ayaktaydı ve beni görünce yanıma gelerek: --"Doktor bey, biliyor musunuz, bu evde biraz önce bir mucize yaşandı!" dedi ve devam etti: --Serap, bir saat kadar önce oksijen cihazını attı ve "yataktan kalkması imkansız" denmesine rağmen kalkarak abdest aldı, iki rekat namaz kıldı. Bütün ev halkı hayretten donup kaldık. Ve kelime-i Şehadet getirerek vefat etmeden biraz önce de: *--"Doktor bey'e söyleyin, dedi. Azrail, O'nun söylediğinden de güzelmiş!.* <http://3.bp.blogspot.com/-1E8FlTSQ-iI/VAd7BwssLII/AAAAAAAAXRA/oVmB8Hr-ImE/s1600/namazimages.jpg> Peygamberimiz SAV buyurdu. Celal...@gmail.com Ankara ( Konya-Ereğli ) *http://celal1973.blogspot.com/ <http://celal1973.blogspot.com/>* http://celal1973.blogspot.com.tr/2014/09/olum-yokluk-mudur.html |
|
"Serdar Bilge" <serda...@hotmail.com>: May 17 08:56AM +0300
Yrd. Doç. Dr. Halil İbrahim Kutlay “Üç Haslet vardır ki helâk edicidir: Açgözlülük, nefsî arzulara uyma ve kişinin kendisini beğenmesi.”1 NEBEVÎ TEŞHİS Efendimiz (sav), bu hadîs-i şerîfiyle insanın mânevî hayâtı için son derece tehlikeli olan ahlâkî zaaflara, şuursuz toplumlarda yaygın olarak görülen mânevî dertlere, mutlaka tedâvi edilmesi gereken psikolojik hastalıklara işâret etmektedir. 1. AÇGÖZLÜLÜK, MADDÎ HIRS, TAMAHKÂRLIK VE CİMRİLİK Gönül hayâtımızı karartacak en büyük mânevî zâfiyet; aşırı dünyâ sevgisinden, şan ve şöhret tutkusundan, maddî refah talebinden ve lüks hayat yaşama arzusundan kaynaklanan maddî hırs, tamahkârlık ve açgözlülüktür. Açgözlülük “doymak bilmeyen nefis” sâhibi olmaktır. Açgözlülük, elde ettikleriyle yetinmeyip başkasının malına göz dikmektir. Pragmatist, kapitalist ve çıkarcı anlayış; şuur ve idealin, aşk ve heyecânın, hizmet coşkusunun düşmanıdır. Herkesi madde açısından hayâlî bir şablona oturtan maddeci anlayış mânevî hayâtı yok saymakta, inançlı insanı küçümsemekte, idealizmi ya gelip geçici arzular ya da ahmaklık olarak nitelemektedir. Mü’min kulun, âhireti ön plana alarak dâimâ ana hedef olan İslâmî hayat standardını yükseltmeye çalışması gerekirken sâdece dünyâlık peşinde koşmaya kalkışması ve âhireti ikinci plana atması, onun mânevî hayâtını olumsuz yönde etkilemekte, îmânî hassâsiyetlerini lekelemektedir. Refah çıtasını yükseltme arzusu berâberinde birtakım tâvizlere sebep olmakta, bu tâvizleri veren kişi gittikçe îmânına yabancılaşmakta, mânevî hayâtı dejenere olmaya başlamakta, üstün maddî refah seviyesine ulaşsa bile dünyevî arzularının sonu gelmemekte, giderek sâdece madde için yaşayan bir insana dönüşmektedir. Arzuladığı dünyevî hedeflere ulaşamayan doyumsuz insan psikolojik krizlere ve mânevî buhranlara girmekte, intihara teşebbüs etmekte, şikâyetler ve sızlanmalarla dolu umutsuz, mutsuz ve bahtsız bir hayat yaşamaktadır. Oysa mü’min kul, dünyevî açıdan kendisinden düşük seviyede olanlara bakıp kendi durumu için Allah’a şükreder; mânevî açıdan kendinden üstün olanlara bakıp imrenip onları örnek edinmeye çalışır. Bu şekilde davranan mü’min kul, arzulanan ideal hayâta Cennette erişeceği ümîdiyle, gönül huzûruyla, tatlı hayâllerle dolu mutlu bir hayat yaşar. 1. NEFSÎ ARZULARA UYMA Meleklerin, insan nefsi gibi nefisleri yoktur. Dolayısıyla nefsânî arzulara ve şehvânî duygulara sâhip değildirler. Onlar sâdece ibâdet ve itâat için yaratılmışlardır. Melekler mâsumdurlar, günah işlemeleri mümkün değildir. Onlar sâdece kendilerine verilen ilâhî emirleri yerine getirmekle yükümlüdürler. İnsan ise hem itâat hem de isyan kabiliyeti ile yaratılmıştır. Her insan nefis taşır. Her nefis arzu doludur. Nefsî arzular, hayır yolunda da şer yolunda da tatmîn edilebilir. Nefsî arzular şer yolunda tatmîn edilirse insan nefsinin esîri olur. Nefsî arzuların hayır yolunda tatmîni ise ecre vesîledir. Bu açıdan insan, çetin ve zorlu bir sınava tâbîdir. Bu sınav insanın nefsiyle, nefsî arzularıyla sınanması, irâdesiyle denenmesidir. İnsan her sabah yeni bir hayâta başlar. Bu durumda nefsiyle başbaşa kalır, günlük imtihâna tâbî tutulur. Nefsinin arzularına uyan kişi, nefsinin esîri olur. Böylece kendisinin mânevî açıdan tükenişini hazırlar. Nefsine uymayan kişi ise kendisini nefsinin esâretinden kurtarmış, gerçek hürriyete kavuşmuş olur. Bu gerçek, Sevgili Peygamberimiz (sav)’in ifâdesiyle şöyle dile getirilmektedir: “Her insan -her sabah- yeni bir hayâta başlar. Nefsini satışa arzeder. Ya -nefsinin çirkin arzularına uymayarak- nefsini kurtarır. Ya da -onun çirkin arzularına uyarak- nefsini helâk eder.”2 1. KENDİNİ BEĞENME (UCB) HASTALIĞI Kişinin kendisini, kendi amelini ve kendi görüşünü beğenmesi, ucb denilen hastalığa yakalanmasıdır. Kendini beğenme (ucb) hastalığı kişinin, kendisine Allah’ın lütuf ve ikramını yok sayarcasına, yaptığı güzel amelleri ve iyilikleri büyük görmesi, başkalarını hor görmesi ve küçümsemesidir. Kendini beğenme (ucb) hastalığı, bir kişilik zaafı ve nefsi tatmin mekanizmasıdır. Kendini beğenme, İblis’i Allah’ın emrine karşı çıkmaya sürükleyen bir isyan şeklidir. Hangi sebeple olursa olsun kişinin kendisini beğenmesi, İslâm ahlâkıyla asla bağdaşmayan bir karakter bozukluğudur. İnsan fizikî açıdan da psikolojik açıdan da zayıf ve âciz yaratılmıştır. Dolayısıyla insan; bilgisi, birikimi ve deneyimi ne kadar ileri seviyede olursa olsun zaaflarla dolu olduğu için kendisini başkalarından üstün görmemeli, kibir ve gurûra kapılmamalıdır. Gurur, başarı yolunda en tehlikeli virajdır. Çalışıp başarıya erişen ve başarısını sâdece kendi çalışmasına bağlayan kişi gurûra kapılmış olur. Kula düşen çalışmaktır. Başarıya eriştirmek ya da eriştirmemek Allah’a aittir. Allah’ın lütuf ve ihsânını yok sayarcasına, başarısının sâdece kendi çalışmasının sonucu olduğunu söyleyen kişi sanki kendisini başarının yaratıcısı saymış olmaktadır. Bu anlayış gururdan doğan, insanı şirke sürükleyen bir anlayıştır. TEDÂVİ YOLLARI Bu mânevî hastalıkların teşhisiyle yetinmemek, bu ahlâkî zaaflardan korunmaya çalışmak ve bu zaafları Kur’an ve Sünnet çerçevesinde tedâvi etmekle yükümlüyüz. 1. AÇGÖZLÜLÜĞÜN İLACI: RIZÂ, KANÂAT, ŞÜKÜR VE İNFAK Açgözlülüğün, maddî hırsın, cimriliğin ve çıkarcılığın ilacı rızâ, kanâat, şükür ve Allah için infaktır. İlâhî rızâya erişmek isteyen, Cenâb-ı Hakk’ın verdiğine râzı olur, O’nun kazâ ve kaderine teslîm olur. Rivâyete göre; Hz. Mûsâ (as) Cenâb-ı Hakk’a: -“Yâ Rabbi! Bana öyle bir amel göster ki onu işlediğim zaman Sen benden râzı olasın.” diye ilticâda bulunur. Bunun üzerine Cenâb-ı Hakk şöyle buyurur: -“Benim senden râzı olmam, senin Benim verdiğim hükümlere, kazâ ve kadere râzı olmana bağlıdır.” Sa’d b. Ebi Vakkas (ra) diyor ki: “Ben, Hakk’ın kazâ ve kaderini gözümün nûrundan daha çok severim. Ona râzıyım. Onun hikmetlerine itirâz etmem.” Allah’ın verdiğine râzı olan kişi kanâat sâhibi olur, elindeki ile yetinir, mânevî doyuma ulaşır. Kanâat sâhibi olan kişi, bu nimetlerin gerçek sâhibine şükreder. Şükür, dil ile ifâde edildiği gibi ayrıca zekât, sadaka ve Allah yolunda infak gibi müşahhas şekillerde de icrâ edilmelidir. Her nefis hırslıdır. Her nefiste açgözlülük vardır. Her nefis fakirlik korkusu yaşar. Bunu dengelemek ve dizginlemek, nefsin açgözlülüğünü törpülemek için bol bol sadaka vermek tavsiye edilmektedir. Ayrıca bütün hastalıklarda olduğu gibi hırs hastalığına yakalanma durumunda âlemlerin Rabbine ilticâ edilmeli, şöyle niyâz edilmelidir: “Allahım! Senden; Seninle karşılaşacağına ÎMÂN eden, kazâ ve kaderine RIZÂ gösteren, verdiğin nimetlere KANÂAT eden huzur dolu -mutmain- bir gönül niyâz ediyorum.” 1. NEFSÎ ARZULARA UYMANIN İLACI: NEFSİ TERBİYE VE TAKVÂ Haram olan nefsî arzuların dizginlenmesi “takvâ” ile ve nefsi terbiye etmekle mümkündür. Helâllerde ve mübahlarda aşırı gitmemek, şüpheli olan şeylerden sakınmak takvâ ehlinin yoludur. “Kul, sakıncalı olur korkusuyla sakıncalı olmayan -şüpheli- şeyleri terk etmedikçe takvâ sâhiplerinin derecesine ulaşamaz.”3 Gerçek mü’min, nefsî arzularının esîri olmayan, sözleri ve davranışları gibi arzuları da Kur’ân ve Sünnet’e uygun olandır: “Sizden birinizin arzusu Benim getirdiğime -Kur’ân’a- uygun olmadıkça gerçek mü’min olamaz”4 Günümüzde nefsin iştah duyacağı zevkler, eğlenceler ve arzular renk renk, çeşit çeşittir. Haram arzuları tatmîn için kurulmuş meyhane, kumarhane, fuhuş evleri yanı sıra, hayır yolunda kullanılması gerekirken bir kısmı şerre hizmet eden (Tv, basın yayın, sinema, tiyatro, internet gibi) araçlar da nefsin arzularını kamçılamakta, münkerâtı ve haramları özendirmektedir. Nefsin haram ve çirkin arzularına karşı koyabilmek, imkânı olduğu halde haramlara ve iğrençliklere yönelmemek -özellikle gençlere- “nefisle cihad” sevâbı kazandırır. Nefsinin esîri olanlar ise mânevî derecelerden mahrum kalır, dünyevî ve uhrevî açıdan felâkete doğru yuvarlanırlar. Zîrâ “Cennete giden yol, nefsin hoşuna gitmeyen şeylerle – fedakârlıklar, zorluklar ve imtihanlarla- doludur. Cehenneme giden yol ise -haram, çirkin ve iğrenç- nefsî arzularla doludur.”5 Cennete tâlip olan mü’min dâimâ fedâkârlık ve vefâkârlık yolunu tercîh etmeli; nefsî arzularının kulu-kölesi, şehvet ve şöhretin esîri olmamalı, gerçek anlamıyla Allah’ın kulu olmalıdır. 1. KENDİNİ BEĞENMENİN İLACI: TEVÂZU- ALÇAKGÖNÜLLÜLÜK Benliğin, bencilliğin, egoizmin ve hodgâmlığın ilacı tevâzu, mahviyet ve alçakgönüllülüktür. Allah’ın kulu olduğunun bilincini taşıyan kişi, Allah’ın kullarına karşı kibirlenmez ve gururlanmaz. Mü’min, hiçbir başarıda nefsine pay çıkarmayan, yaptığı güzel amelleri büyük görmeyen, alçakgönüllü, mütevâzı bir kişidir. Müslüman, önce kendi nefis putunu kıran, ardından başka insanların ya da düşüncelerin putlaştırılmasına izin vermeyen, fıtrat medeniyetini kuran kişidir. Tevâzu, kulu mânen yükseltir ve yüceltir: “Bir kul Allah için alçakgönüllü olursa Allah onu yüceltir.”6 Çevremizdeki insanlardan bâzı konularda farklı ve üstün, zengin, güçlü ve bilgili olmamız bizlere Allah’ın lütuf ve ihsânıdır. Bizler gurûra kapılmak yerine bu nimetleri bizlere ihsân eden Rabbimize şükretmeliyiz. “Başkaları gibi olumsuz şartlarda yaşayan biri olabilirdim. Ya da deprem, savaş, hastalık, trafik kazâsı gibi sebeplerle bugünkü durumumu ve konumumu her an kaybetmekle karşı karşıya gelebilirim.” diye düşünerek nimetin asıl sâhibine şükretmek, îmânın ve İslâmî edebin gereğidir. Mü’min dâimâ mütevâzı ve alçakgönüllüdür. Rabbisinin huzûrunda her konuda âcizliğini itirâf eder. İlim yönünden kendini yeterli görmeyerek Rabbisine karşı aczini itirâf eder, dâimâ emredildiği gibi “Ey Rabbim! İlmimi artır.”7 diye duâ eder. Müslüman, yaptığı ibâdetleri yeterli görmeyerek; “Yâ Rabb! Seni tenzîh ederiz. Sana hakkıyla ibâdet edemedik.” diye niyazda bulunur. Dâimâ Rabbisine şükreder, buna rağmen şükür noktasında aczini itirâf eder; “ Yâ Rabbi! Seni tenzîh ederiz. Sana hakkıyla şükredemedik.” diye yakarışta bulunur. GÖZLERİ BÜYÜYEN HIRS İslâm dünyâsının başına belâ olan, gözlerini, İslâm dünyâsının enerji kaynaklarına ve petrole hâkim olma hırsı bürüyen Haçlı ordularının Bosna, Kosova, Çeçenistan, Afganistan ve Irak gibi İslâm beldelerine vahşice saldırıp oraları işgâl etmeleri, mâsum insanların kanlarını dökmeleri doymak bilmeyen açgözlülüklerinin, tamahkârlıklarının ve hırslarının sonucudur. Açgözlülük, târih boyunca pek çok kavmin helâkına sebep olduğu gibi modern dünyâdaki insan hakları düşmanı, vahşî, terörist İslâm düşmanlarının ve Siyonistlerin de sonunu getirecektir: “Açgözlülükten sakının. Zîrâ açgözlülük, sizden önceki kavimleri helâk etti. Açgözlülük onları halkın kanlarını dökmeye ve mallarını helâl saymaya sevk etti.”8 Dipnotlar: 1 Beyhaki, Şüabü’l-İman: 1/471 No: 745; Münziri, Tergib: 1/286 (İntizaru’s-Salât 14); Ebu Nuaym, Hılye: 2/343; İbn Abdilberr, Camiu Beyani’l –ilm: 1/142. Ayrıca bkz. Ebu Davud: Melahım 17; Tirmizi: Tefsir, Maide 8; İbn Mace: fiten 21. Hadisimiz sahih ligayrihi derecesindedir. 2 Müslim: Taharet 1; Tirmizi: Deavât 85; İbn Mace: Taharet 5. 3 Tirmizi: Kıyame 19; İbn Maca: Zühd 34. 4 Nevevi: Erbain: 41.Hadis; Makdisi, Kitabü’l-Hucce, 5 Müslim: Cennet 1; Ebu Davud: Sünnet 22; Tirmizi: Cennet 21; Nesai İman 3. 6 Müslim: Birr 69: Tirmizi: Birr 82: Darimi: Zekât 34: Malik, Muvatta: Sadaka: 12. 7 Ta-Hâ: 20/114. 8 Müslim: Birr 56. Not: Bu yazı Yenidünya Dergisinin Nisan-2016 sayısından alıntıdır. www.yenidunyadergisi.com Bu bir Safa Vakfı kültür hizmetidir. |
|
<e.aka...@gmail.com>: May 17 08:17AM +0300
|
|
"Erdal İZGİ" <erda...@hotmail.com>: May 17 06:53AM +0300
KÜLTÜRPARK’A DÜNYA BAHÇESİ… / Erdal İZGİ / 85 yaşında. 40 yılında varımdır. Ziyaretçi, gazeteci, yönetici olarak. Anıları farklı, zengindir. Ege’nin gözbebeği şehrin, soluk merkezidir. Nice devlet adamlarını ağırlamış… Yedi kıtadan milletlere ev sahipliği yapmıştır. Her yıl yüz binlerce kişi gezmiş, eğlenmiş… Kapısında, bahçesinde, lunaparkı, gazinosunda resim çektirmiştir. O; Türkiye’nin ilk ve tek uluslar arası fuar alanıdır. Kültürpark. *** Zamanla yeri dar geldi. İşlevi, görevi başka yere, dev alana taşındı. Sessizliğe büründü, sanki emekliliğine çekildi. Şimdi… Yeni baştan düzenlenecek. Yolları, kapıları, gölleri, yeşil dokusuyla. Fazla binalar yıkılacak, yeni şekil verilecek. Daha çok oksijen aldıracak. *** Kültürpark’ın mimari müellifleri Şükrü Kocagöz ve Mürşit Günday, 460 bin metrekare alanı nakış gibi işlemiş, yeni tasarımlar çizmişler. İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu, yine de “ortak akıl” arayışıyla, Kültürpark’la ilgili kişilerin beklentileri, heyecanlarını soruyor. Daha güzel, daha alımlı, daha adına yakışır neler yapılabilir? Bana da sordular: “ Ne düşünürsün?” *** Hep aklımdaydı. Bu nadide alan “Dünya Bahçesi” olmalı. Her kıtadan bitki örtüsüyle süslenmeli, her ülkenin toprağı buraya serpilmeli. Önerim; Kültürpark’ı ülkelere sunalım ve “Gelin, ülkenizi yansıtacak bahçenizi yapın, bitkilerinizle süsleyin. Size tahsis edilen bölge, ülkenizin ismiyle anılsın, yaşatılsın” diyelim. Bunun için birer davet mektubu yazılacak. *** Örneğin… Kanada’nın Burchat… Hollanda’nın Keukenhof… İskoçya’nın Kozmik… Japonya’nın Ryoan-Ji… Tayland’ın Suan-Nong… Fransa’nın Versay… Çin’in Yuyuvuan… Amerika’nın Lago Maggiaro… İtalya’nın Villa Lante… İspanya’nın Alhambra bahçeleri gibi. Görmediğimiz, bilmediğimiz nice ülke bahçeleri vardır. Herkese çağrı yapalım: “ Yerküre’ye sevgimizi, İzmir’deki Dünya Bahçesi’ni birlikte sergileyelim” Kültürpark dünyanın yeşiliyle süslensin. Dünya bahçelerini İzmir tanıtsın. *** Dünya var oldukça, oluşacak bu bahçeyi kimse bozamaz. İzmir, bitki-çiçek müzesine dönüşür. Kültürpark, hak ettiği taç ile onurlandırılır. Şehre turizm hareketi yaratır. *** Türkiye’nin uluslar arası ilk ve tek fuar eski alanı, Kültürpark’ta… Dünyada bir ilk olur. Tek olarak anılır. Önerisi bizden, kararı büyüklerimizden! *** |
|
Bu grubun güncellemelerine abone olduğunuz için bu özeti aldınız. Ayarlarınızı grup üyelik sayfasından değiştirebilirsiniz. Bu gruba aboneliğinizi iptal etmek ve gruptan artık e-posta almamak için Turkiye-icin-el...@googlegroups.com adresine e-posta gönderin. |
|
NEVZAT YILDIRIM <consult...@gmail.com>: Jun 07 04:01AM +0200
BiZiM SIGIRLAR DA FiLiSTiN DiYE YANIP TUTUSUYOR! YASER ARAFAT DA BiZiM TERÖRiSTLERi DESTEKLEYENLERDEN DEGiL MiYDi! EN AZINDAN BiR OSMANLI HAiNi ÖLDÜ! BiR KAC YIL ÖNCE DE TANIDIGIM BiR LÜBNANLI ARAP KARDESiMiZ OSMANLI SÖZ KONUSU OLDUGUNDA "ARAPLAR HAiNLiK YAPMISTIR" DEDi. ANLAYANA! ---- -------- Weitergeleitete Nachricht -------- Betreff: ÖZEL-BÜRO /// Spam> ERMENİ SORUNU DOSYASI : EY VATANDAŞ ! EY HÜKÜMET ! DOSTUNU DÜŞMANINI BİL !!! Datum: Mon, 6 Jun 2016 21:40:50 +0300 Von: Özel Büro (Dig.Security.İŞNET) <digi.s...@isnet.net.tr> Antwort an: ozel-buro-ist...@googlegroups.com Organisation: Özel Büro (Dig.Security.İŞNET) An: 'MAIL GRUBU - ADD AKDENİZ' <add-a...@googlegroups.com>, 'MAIL GRUBU - ADD ANADOLU HAREKETİ' <add_anado...@googlegroups.com>, 'MAIL GRUBU - AMERİKADA AYYILDIZ' <amerikada...@yahoogroups.com>, 'MAIL GRUBU - DİP DALGASI (270 ÜYELİ)' <dip-d...@googlegroups.com>, MAIL GRUBU - GUGUKLU HAYAT <gugukl...@googlegroups.com>, 'MAIL GRUBU - HAVA CİVA' <hava...@googlegroups.com>, 'MAIL GRUBU - KUVVA-I MİLLİYE /// 829 ÜYE' <kuvva-i...@googlegroups.com>, MAIL GRUBU - ÖZGÜR MİLLİYETÇİLER <ozgurmill...@googlegroups.com>, 'MAIL GRUBU - TURAN ÇATLI 9' <turan...@googlegroups.com>, 'MAIL GRUBU - TÜRKÇÜLER' <turk...@googlegroups.com>, 'ÖZEL BÜRO MAIL GRUBU (DÜŞÜNCE FIRTINASI)' <dusunce_...@googlegroups.com>, 'ÖZEL BÜRO MAIL GRUBU (GOOGLEGROUPS)' <ozel-buro-...@googlegroups.com>, 'ÖZEL BÜRO MAIL GRUBU (TURAN ÇATLI)' <turan...@googlegroups.com>, 'ÖZEL BÜRO MAIL GRUBU (YİSRATÜRK MAIL GRUBU)' <isra...@yahoogroups.com>, 'ÖZEL BÜRO MAIL GRUBU (YTÜRKİYE İÇİN ELELE MAIL GRUBU)' <turkiye-i...@googlegroups.com>, ÖZEL BÜRO MAIL GRUBU WORDPRESS (İSTİHBARAT VE ANALİZ) <huge3...@post.wordpress.com> [status publish] [geotag on] [publicize off|twitter|facebook] [category istihbarat] [tags ERMENİ SORUNU DOSYASI, VATANDAŞ, HÜKÜMET] -- MAIL : ozel...@isnet.net.tr FACEBOOK : https://www.facebook.com/ozel.buro.istihbarat https://www.facebook.com/ozel.buro.istihbarat.turkiye https://www.facebook.com/groups/ozelburo https://www.facebook.com/groups/ozel.buro.turkiye https://www.facebook.com/groups/mkultra.telegram TWITTER : https://twitter.com/TC_OZEL-BURO https://twitter.com/TC_Istihbarat https://twitter.com/SpecialBureau https://twitter.com/AntiniKuntin Resmi Web Sitemiz : http://www.ozelburoistihbarat.com http://www.ozel-buro-istihbarat.com Bloglarımız : http://stratejikguvenlik.wordpress.com http://yuksekstrateji.wordpress.com http://istihbaratsahasi.wordpress.com http://derinistihbarat.wordpress.com http://derinstrateji.wordpress.com http://istihbaratalani.wordpress.com http://stratejikistihbarat.wordpress.com http://stratejikoperasyon.wordpress.com http://istihbaratveanaliz.wordpress.com https://istihbaratblog.wordpress.com https://stratejisite.wordpress.com http://teknolojivearastirma.blogspot.com.tr --- Bu iletiyi Google Grupları'ndaki "ÖZEL BÜRO İSTİHBARAT GRUBU ///" grubuna abone olduğunuz için aldınız. Bu grubun aboneliğinden çıkmak ve bu gruptan artık e-posta almamak için ozel-buro-istihb...@googlegroups.com <mailto:ozel-buro-istihb...@googlegroups.com> adresine e-posta gönderin. Bu gruba yayın göndermek için, ozel-buro-...@googlegroups.com <mailto:ozel-buro-...@googlegroups.com> adresine e-posta gönderin. Bu grubu https://groups.google.com/group/ozel-buro-istihbarat adresinde ziyaret edebilirsiniz. Bu tartışmayı web'de görüntülemek için https://groups.google.com/d/msgid/ozel-buro-istihbarat/034001d1c022%24f38adc80%24daa09580%24%40isnet.net.tr <https://groups.google.com/d/msgid/ozel-buro-istihbarat/034001d1c022%24f38adc80%24daa09580%24%40isnet.net.tr?utm_medium=email&utm_source=footer> adresini ziyaret edin. Daha fazla seçenek için https://groups.google.com/d/optout adresini ziyaret edin. |
|
"Özel Büro (Dig.Security.İŞNET)" <digi.s...@isnet.net.tr>: Jun 07 08:10PM +0300
Prof. Dr. Türkkaya Ataöv “Ermeni soykırım iddiaları”na karşı devletin öteden beri izlediği politika, arşivlerin tarihçilere açılmasıdır. Ermeniler, soykırım yapıldığına sahte belgelerle dünyayı inandırıyor. Kuşkusuz “hiçbir şey olmadı” da denilemez. Ayrıca 101 yıl önce yaşananları kendi koşulları içinde değerlendirmek gerekiyor. “Ermeni yalanları”nı ortaya koymak için en büyük çabayı gösterenlerden birisi emekli Büyükelçi Bilal Şimşir, diğeri ise Siyasal Bilgiler Fakültesi emekli Öğretim Üyesi Türkkaya Ataöv'dür. Şimşir, şehit edilen 38 diplomatımızın öyküsünü de “Şehit Diplomatlar” kitabında topladı ve gelecek kuşaklara yine önemli bir eser bıraktı. HER YAZIDA 500 BİN ARTIRDI Paris Başkonsolosluğumuzu basan Ermeni militanlar bir korumayı şehit ettiler. Bir diplomatımızı da yaraladılar. “Otorite tanığı” yani “bilirkişi” olarak mahkemeye Prof. Dr. Türkkaya Ataöv katıldı. O günlerde önemli bir gazetenin kadın yazarı “soykırıma uğradığını” öne sürdüğü Ermeni sayısını bir yazısında bir milyon, ikincisinde 1.5 milyon, üçüncüsünde 2 milyon diye yazmıştı. Ataöv, o gazeteciyle görüştüğünde, “İnşallah yazılarını çocukların görmez. Aksi halde senin gazeteciliğine inanmazlar” dedi. Yabancı basında Türk tarafının görüşlerinin yer almaması üzerine Ataöv, Ermeni yalanlarını kitaplarla belgelemeye karar verdi. İşte o günden sonra Ermeni meselesiyle ilgili 76'sı yabancı dillerde olmak üzere 80 kitap yayımladı. 84 yaşındaki Ataöv, “O kitapların her biri, Ermenilerin elindeki bir silahı alıp yok etti” diyor. Yetmedi, ABD'de 41 üniversitede konuştu. Ülkemize karşı Birlemiş Milletler İnsan Hakları Komisyonu'nda yapılacak büyük bir haksızlığın önüne geçti, hazırladığı raporu, belgeleri ortaya koyup karar alınmasını da engelledi. O toplantıda “Talat Paşa'nın, Ermenileri öldürme emri verdiğine ilişkin belgelerin sahte olduğunu” da anlatma olanağı bulmuş, konuşması ve raporu karar alınmasını engellemişti. TABLOYU, FOTOĞRAF DİYE YUTTURDULAR Ermeniler tarafından çok sayıda sahte belge üretildi. Hele bunlardan birisi çok çarpıcıydı. Yüzlerce kurukafa yığılmış, üzerinde kargalar. Bunların Doğu'da soykırıma uğrayan Ermenilere ait olduğuna ilişkin fotoğraf olduğuna dünyayı inandırdılar. Oysa o bir fotoğraf değil, 1871 yılında Vasili Vereşçagin'in yaptığı ve Moskova'daki ünlü Tretyakov Müzesi'ndeki bir yağlıboya tablosuydu. Ermenilerin bu büyük yalanını ortaya koyan Ataöv'ün bu kitabı Ermenice dahil 6 dile çevrildi. Atatürk'ün İzmir'de çekilen eşi Latife Hanım imzalayıp verdiği az bilinen fotoğrafını da sahtekarlıklarında kullandılar. Önündeki 4 küçük köpek yavrusunun yerine ölü çocuk fotoğrafı yerleştirdiler. Bu fotoğrafın yanına da üniversitede yapılacak bir toplantının yeri, saati ve konuşmacılarını yazdılar. Ataöv, bu fotoğrafın aslını buldu. Devletin ilgili birimlerine başvurup üniversitenin aleyhine dava açılmasını istedi Ancak hiç böyle bir girişimde bulunulmadı. O, Ermeni yalanını ancak kitaplarıyla belgelemeyi sürdürdü. ABD BELGESİNE GÖRE İZMİR'İ YAKANLAR Türk Ordusu, 9 Eylül 1922'de İzmir'e girdiğinde kenti yakanların Türkler olduğuna dünyayı inandırmaya çalıştılar. Türk askeri İzmir'e girmeden önce kente gelen ABD Temsilcisi Mark Prentiss'in raporunu Washington Kongre Kütüphanesi'nde bulan Türkkaya Ataöv, o raporda, İzmir'i yakanların Türkler değil, Rumlar'ın desteğiyle Ermeniler olduğunu ortaya koydu. Ermeni yalanlarından birisi de Hitler'in “Soykırımı Türklerden öğrendim” dediğine ilişkin bir haberdi. Ajansın Berlin muhabirinin haberine göre Hitler 1. Dünya Savışı başlamadan bir hafta önce bazı generalleriyle yaptığı gizli toplantıda bunarı söylemiş. Ancak bu gizli toplantıda Türkler ve Ermenilerle ilgili herhangi bir cümle bile geçmediği Nurnberg Mahkemesi'nin bu konuşmayla ilgili kabul ettiği 2 metinde de yer aldı. GERÇEK SOYKIRIMCI ONLAR Onca yalanı belgelerle ortaya koyan Prof. Dr. Türkkaya Ataöv, bugüne kadar 29 ülke tarafından kabul edilen “Ermeni soykırımı iddiaları” için şunları söylüyor: “Kesin soykırım örneği Almanya'nın Yahudilere, Romenlere, demokratlara, sosyalistlere, komünistlere ve özürlülere yaptığı kıyımdır. Kendini küçük bir suçlu gibi gösterip azılı büyük suçlunun Türkler olduğunu söylemeye çalışıyor. Bunların ardında yatan sinsi plan ise tazminat ve toprak talepleridir. Halkımızın geçmişinde bütün dünyaya örnek ve önder olan muzaffer bir ulusal Kurtuluş Savaşı vardır. Türkiye Cumhuriyeti de bu temel üzerine kurulmuştur.” Dünyayı sahte belgelerle ve “mağdur edebiyatıyla” kandıranlara karşı “ciddi manada sonuçlar doğurur” demekten başka yetkililerimiz ne yapıyor acaba? LİNK : <http://www.sozcu.com.tr/2016/yazarlar/saygi-ozturk/bu-yalanlarina-dunyayi-inandirdilar-1261870/> http://www.sozcu.com.tr/2016/yazarlar/saygi-ozturk/bu-yalanlarina-dunyayi-inandirdilar-1261870/ [status publish] [geotag on] [publicize off|twitter|facebook] [category istihbarat] [tags ERMENİ SORUNU DOSYASI, Saygı ÖZTÜRK, yalan] |
|
"Aydogan Kekevi" <dog.k...@t-online.de>: Jun 07 04:08PM +0200
"Kilometre taşları"na işaret etmiş sayın AVCI.. <http://www.yenicaggazetesi.com.tr/merkel-yuzumuze-nasil-mi-bakacak-38440yy. htm> http://www.yenicaggazetesi.com.tr/merkel-yuzumuze-nasil-mi-bakacak-38440yy.h tm Merkel yüzümüze nasıl mı bakacak?.. <http://www.yenicaggazetesi.com.tr/servet-avci-24683y.htm> Servet AVCI http://www.yenicaggazetesi.com.tr/s/i/1x1.gifhttp://www.yenicaggazetesi.com. tr/s/i/1x1.gif 07.06.2016 00:00 <mailto:avcis...@hotmail.com> avcis...@hotmail.com Başta Cumhurbaşkanı olmak üzere kimse merak buyurmasın... Merkel yüzümüze çok rahat bakacak... Akdamar adasındaki o kiliseyi restore edip, 'hizmete açan' ve Ermenistan bayraklarıyla şov yapılmasına hizmet eden kim varsa ve onlar milletin yüzüne nasıl rahat bakıyorlarsa, Merkel de Tayyip Erdoğan'ın yüzüne öyle rahat bakacaktır... *** Bursa'daki Türkiye-Ermenistan maçı öncesi Azerbaycan bayrağı avına çıkan ve stada sokturmayan kim varsa ve onlar milletin yüzüne nasıl bakıyorlarsa, Merkel de Tayyip Erdoğan'ın yüzüne öyle rahat bakacaktır... *** Girin Başbakanlığın resmi sitesi basbakanlik.gov.tr'ye... Türkiye Cumhuriyeti'nin o dönemki Başbakanı Tayyip Erdoğan'ın 23 Nisan 2014 tarihli mesajı hâlâ orada duruyor... Mesajda "Ermenilerin acılarını anlamak ve paylaşmak bir insanlık vazifesidir" deniyor... Bu mesajı veren irade milletin yüzüne nasıl rahat bakıyorsa, Merkel de Erdoğan'ın yüzüne öyle rahat bakacaktır... *** O 'taziye' mesajı başta Batı ve Doğu Ermenice olmak üzere 9 dilde yayınlanınca "Başbakan ezber bozdu" şeklinde zafer manşetleri atan havuz gazeteleri ve yağcı kalemler milletin yüzüne nasıl bakıyorlarsa, Merkel de Tayyip Erdoğan'ın yüzüne öyle rahat bakacaktır... *** Dönemin Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu "Tarih siyah ve beyazlardan oluşmaz. Gri bir alanda herkesin geçmiş acıları paylaşabilme erdemini göstermesi lazım. Herkes acıları paylaşma erdemini göstermeli. Umarım uzattığımız el havada kalmaz" demişti... Şimdi o sahadan alınıp gönderildiği soyunma odasından milletin yüzüne nasıl rahat bakıyorsa, Merkel de Tayyip Erdoğan'ın yüzüne öyle rahat bakacaktır... *** Türk diye bir milletin olmadığını iddia ederken diğer yandan 'Ermeni soykırımını yapanları aklamayacakları'nı söyleyenleri milletvekili ve Genel Başkan Yardımcısı yapanlar şimdi milletin gözüne nasıl rahat bakıyorlarsa, Merkel de Tayyip Erdoğan'ın yüzüne öyle rahat bakacaktır... *** Kimse kimseyi kandırmasın, zekâsıyla dalga geçmesin... Devletin gücünü arkasına alıp istediği üniversite, medya kuruluşu ve şirketlere nasıl kayyum atandığını gördük... Bugün İstanbul'da kimi özel üniversiteler, Ermeni iddialarının Erivan'dan daha güçlü bir şekilde savunulduğu, diasporaya yataklık ettiği ihanet merkezlerine dönüştü... Aynı kamu gücü ellerinde olduğu hâlde o üniversitelere müdahale etmeyenler milletin yüzüne nasıl rahat bakıyorlarsa, Merkel de Tayyip Erdoğan'ın yüzüne öyle rahat bakacaktır... *** Başbakanlara "Bir gün Meclis kürsüsünde Ermeni soykırımını belgeleriyle açıklayalım, özür dileyelim, tazminat verelim, dünyada elimiz rahatlar" diye seslenen iktidar yağcısı ne gazeteciler gördük... Bunları havuzlarda sunî yemle hormonlayanlar milletin yüzüne nasıl rahat bakıyorlarsa, Merkel de Tayyip Erdoğan'ın yüzüne öyle rahat bakacaktır... *** Güroymak'tan Ermenice 'Norşin' diye söz eden ve açılım sürecini "Güzel şeyler olacak" diye müjdeleyen eski Cumhurbaşkanı veya yine Ermenice 'Amed'li bayram kutlaması yapan eski Başbakan bugün milletin yüzüne nasıl rahat bakıyorsa, Merkel de Tayyip Erdoğan'ı gördüğünden yüzüne öyle rahat bakacaktır... *** "Delikanlı olun... Ciğerimi yeyin!.." Çok doğru bir tespit ve çok doğru bir teklif!.. Bakalım buradan nasıl bir kahramanlık destanı çıkacak? |
|
"Özel Büro (Dig.Security.İŞNET)" <digi.s...@isnet.net.tr>: Jun 07 09:23PM +0300
Atatürk’ün en güvendiği 3 komutandan biri olan, vatanımızı, bayrağımızı, cumhuriyetimizi borçlu olduğumuz kahramanlarımızdan Kâzım Fikri Özalp’i vefatının 48. yılında saygı ve minnetle anıyoruz. ÖZEL BÜRO İSTİHBARAT GRUBU [status publish] [geotag on] [publicize off|twitter|facebook] [category duyuru] [tags ANMA MESAJI, EFSANE KOMUTAN, Kazım Özalp] |
|
"Aydogan Kekevi" <dog.k...@t-online.de>: Jun 07 05:47PM +0200
<http://www.yenicaggazetesi.com.tr/istanbulda-kabul-edilen-soykirim-paneline -ne-diyeceksi-38429yy.htm> http://www.yenicaggazetesi.com.tr/istanbulda-kabul-edilen-soykirim-paneline- ne-diyeceksi-38429yy.htm İstanbul'da kabul edilen "soykırım" paneline ne diyeceksiniz?.. <http://www.yenicaggazetesi.com.tr/ahmet-takan-24679y.htm> Ahmet TAKAN http://www.yenicaggazetesi.com.tr/s/i/1x1.gifhttp://www.yenicaggazetesi.com. tr/s/i/1x1.gif 07.06.2016 00:00 <mailto:ahtt...@gmail.com> ahtt...@gmail.com "Eyy Almanya" denmişti... "Burada bir üst akıl var. Talimat gelmiş olmalı..." "Alman ekolü, Türkiye üzerinde bazı operasyonlar peşinde" diye efelenilmişti... "Merkel yüzüme nasıl bakacak" diye recon kesilmişti!.. Hele hele bir de o "delikanlı ol ciğerimi ye" yok mu?.. Yerseniz yoğurt cinsinden bu asılsız hönkürmelere kulak verip, bir de inandıysanız vay halinize!.. Alman Parlamentosunda 2 Haziran'da kabul edilen sözde Ermeni soykırım tasarısından sonra çadır tiyatrosu tüm hızıyla devam ediyor... "Kasımpaşa'dan kendini bilmez Almanlara ne biçim de diklendik. Merkel de kaçacak delik arıyordur" diye kendi kendinizi kandırıyorsanız... Sıkı durun o zaman!.. soy.jpg Gördüğünüz bu renkli ilan (!) sözde soykırım tasarısının kabul edildiği gün İstanbul'da elden ele dağıtılıyordu. Fotoğrafa bakıp da hâlâ anlayamamış olma ihtimalinize karşılık daha açık hale getirelim; İlanın kocaman başlığı; Soykırımın İzinde Ölüm ve Yaşam. Yüzler, sözler, izler. Ve altında kocaman bir mikrofon resmi. Panel programı; 4 Haziran 2016 Cumartesi. Taksim Hill Otel Birinci oturum 14:00-17:00 Soykırım Anlatıları Açılış Pakrat Estukyan Failler-Kaçış-Kurtulma-Kurtulan-Kurtarma-Soykırımla Yaşam İkinci Oturum 18:00-20:00 Soykırımla Yaşamak Açılış Matthias Klingenberg DW yöre direktörü Giriş ve kolaylaştırma Ayşe Öktem Türkiye Proje Koordinatörü Taner Akçam'la Söyleşi ve Toplu Sohbet. Zaten!.. Programdaki, Türk düşmanı Ermeni dostu sözde bilim adamı Taner Akçam'ın ismini görünce diğer katılımcılar hakkında detaylı bilgiye de pek ihtiyaç kalmıyor. Çok merak ederseniz de internette hayli bilgi var!.. Bu panelde neler konuşulduğuna nasıl bir irin akıtıldığına dair de kahin olmak gerekmiyor. Gelelim ilan afişinin en kritik bölümüne. Sol alt köşede ne var?.. Alman bayrağının siyah, kırmızı, sarı renklerini gösteren çubuk. Bir yanında; resmi Alman bayrağının simgesi kartal motifi. Çubuğun diğer yanında; "Auswartıges Amt" yani; Almanya Dışişleri Bakanlığı yazısı. Anlayacağınız!.. Bu panel R. Erdoğan İstanbul'da (TİM toplantısı) sağa sola "delikanlı ol ciğerimi ye" diye yalandan efelendiği 4 Haziran Cumartesi günü yani aynı gün (sözde soykırım tasarısı kabul edildikten 2 gün sonra) Taksim'in göbeğinde yapıldı. Evet!.. Bu şer toplantısı İstanbul'un göbeğinde göstere göstere ilan ediliyor. Hem Alman Dışişleri Bakanlığı ve İstanbul Başkonsolosluğu'nun himayesinde. Afişleri asılıyor ve de elden ele dağıtılıyor. Alman Meclisi'nde ne olacağını hepimizin net olarak bildiğimiz günlerde. Karar çıkıyor. İstanbul'da panel gerçekleşiyor hepimize küfür edercesine... Alman Meclisi'nde o tasarıya "evet" oyu veren sözde Türk milletvekillerinin (başta Cem Özdemir) kökünü ve cibilliyetini yıllardır hepimiz biliriz. PKK kontenjanından nasıl geldiklerini, iplerinin kimlerin elinde olunduğunu, nerelerden neler karşılığında kumanda edildiğine kadar... Şaşılacak tek bir şey yok!.. Şaşarım şaşarım da bu "üst akıl" dolduruşlarına inananlara şaşarım!.. Bunun neresi üst akıl... Çok basit hem de çok çok basit akıl!.. Adam, "soykırım" tasarısını kabul edeceğini aylar öncesinde ilan ediyor İstanbul'da panelini himaye ediyor. Hadi, Almanya'da elinizden bir şey gelmedi!.. İstanbul'da ne yapıyordunuz? Asma köprünün etrafındaki arazileri paylaşırken haberiniz mi olmadı?.. Haa!.. Bu Taner Akçamgiller bir zamanlar sizin çözüm ortaklarınızdandı. Değil mi?.. Geçin bu "üst akıl" mavralarını!.. Çok delikanlıysanız!.. Cem Özdemir'in Yeşiller Partisi'nin uzantısı eş cinsellik işleri ile uğraşan Alman vakıf ve derneklerinin Türkiye'deki faaliyetlerini durdurun da görelim. 2 dakika delikanlı olun yeter!.. |
|
"Özel Büro (Dig.Security.İŞNET)" <digi.s...@isnet.net.tr>: Jun 07 06:51PM +0300
<http://www.geliboluyuanlamak.com/resimler/haberler/469.jpg> Unutulmaması gereken şudur. Allenby ne kadar stratejik deha olursa olsun karşısındaki Osmanlı Ordusu'nun da gerek nicelik gerekse nitelik olarak çok kötü durumda olduğu ortadadır. Osmanlı Ordusu bir ara toparlandığı Nisan 1918'de Şeria Muharebelerinde Allenby'nin kuvvetlerini yenebilmişti. Türk tarihinin en ağır mağlubiyetlerinden biri olan Nablus (Megiddo) Muharebesi'nin kaybedilmesinin Erickson'a göre 3 temel nedeni vardır: Birincisi Stratejik düzeyde arazi Kafkas ve Çanakkale cephelerine göre daha uygundu. Harekât düzeyinde Allenby'nin kolordu büyüklüğündeki birlikleri aldatma ve yığınak amacıyla muharebe alanında kaydırmasına yeterli mesafeler bulunuyordu. Allenby sayesinde 1917-1918 yıllarında İngiliz Ordusu temel muharebe alanı düzeyindeki taktik tekniklerde muazzam ilerlemeler sağlamıştı. Harp tarihçisi Fahri Belen "Orduları birbirine denk cephelere yaymak suretiyle her deliği kapamak isteyen zihniyet neticesinde, düşman herhangi bir yerde kuracağı ağırlık merkezi ile cepheyi istediği yerden yarabilecek durumda idi." diye yazar. Türk savunması daha esnek olabilseydi bu kadar çabuk bir şekilde dağılma olmayabilirdi, Gazze'de olduğu gibi düzenli bir ricat tümen seviyesindeki kuruluşların topyekün imhasını önleyebilirdi. Yukarıdaki düşüncelere ek olarak Osmanlı Genelkurmayı'nın Filistin'den gelen tehlikenin büyüklüğünü takdir edemediğini, Rusya'nın devrim sonucu yıkılması ve Bakü yolunun açılması Azerbeycan'la bir nevi "Anschluss" rüyalarının doğmasına neden olduğunu düşünüyorum. Liman von Sanders'in "emrimdeki subay kadrosu eksiliyor, subaylar daha yüksek ücretlerle Kafkas cephesine gönderiliyor" yakınması boşa değildi. General Edmund Allenby'nin Osmanlı Ordusu karşısında aldığı başarıların nedenlerini analiz etmeden önce , 1916'nın sonlarında Asquith'in istifasıyla İngiliz hükümetinin başbakanlığını üstlenen Llyod George'un savaşın yönetimi ve hedefleri konusundaki görüşlerini bilmek gereklidir. Siyasete atıldığı ilk yıllarda savaşa ve sömürgeciliğe karşı muhalif tavırları ile dikkati çeken L. George sonraki yıllarda eski fikirlerinin tam tersini savunmaya başlamış, daha emperyalist bir politikanın takipçisi olduğu gibi, Yahudilere Filistin topraklarında bir yurt amacını güden Siyonizm ideallerini de savunmuştur. Genç bir avukatken Theodor Herlz'in avukatlığını yapması, Yahudileri destekleyen bir mezhebe sahip olması da dikkat çekicidir. Llyod George hükümeti , binlerce askerin bir avuç toprak parçası için öldüğü, tamamen bir kördüğüm haline gelmiş , İsviçre'den Manş denizine kadar uzanan bir hat üzerinde , hem Almanların hem de müttefiklerin ağır kayıplar verdiği Batı Cephesi yerine , Doğu'da bir an önce askeri bir başarı istiyordu. Böylelikle müttefikler için kötü geçen ikibuçuk yılın ardından zayıf gördükleri Osmanlı İmparatorluğu karşısında alınacak başarıların İngiliz halkına ihtiyacı olduğu morali verebilecekti. Hükümetin başa gelir gelmez ilk işlerinden birinin Mısır'daki İngiliz Ordusuna Filistin'in kapısı kabul edilen Gazze-Birüssebi hattına ilerlemesini emretmesi olması şaşırtıcı değildir. Ancak Mısır İngiliz Kuvvetleri Komutanı General Murray bu hedefi gerçekleştiremeyecek, Gazze önlerinde Osmanlı Ordusu karşısında bir ay arayla iki kez yenildiği için görevden alınacaktır. Birinci Gazze Muharebesinde İngilizleri karşılayan Türk askerleri General Edmund Allenby'nin Haziran 1917 sonunda göreve getirilmesi böyle bir siyasi ve askeri ortamda olmuştur. Hükümetin kendisinden çok şey beklediği açıktır. Verilen hedefler nedeniyle İngiliz Genelkurmayı ile hükümeti arasında ciddi görüş ayrılıkları ortaya çıktığını da belirtmek gerekli. Genelkurmay Başkanı Robertson tek bir askerin bile Fransa'dan ayrılmasını istemiyor, asıl savaşın Batı Cephesinde sonuçlanacağını düşünüyordu. Oysa Allenby'nin hükümetten aldığı görev Filistin'i işgal etmek ve Noel'den önce Kudüs'ü ele geçirmekti. Sivil ve askeri yetkililer arasındaki çekişme sonucunda Robertson Şubat 1918'de görevden alınacaktır. Osmanlı Ordusu karşısında Gazze'de arka arkaya aldığı yenilgilerle zor durumda kalan İngiliz Mısır Sefer Gücü Komutanlığı'na yeni bir profesyonellik, heyecan ve disiplin getiren Sir Edmund Henry Hynman Allenby (1861-1936) başarılı bir askeri kariyer ile dikkati çekiyor. Kraliyet Askeri Akademisi'ni bitirdikten sonra 1882'de Inniskilling Dragoons birliğinde göreve başladı. Güney Afrika'da 2.Boer savaşında (1899-1901) yılları arasında çarpıştı. Kurmaylık eğitimini de başarıyla tamamlayan Allenby, Birinci Dünya Savaşı'nda Batı Cephesi'ndeki İngiliz Ordusunun 1. Süvari Tümeni komutanıydı. Birinci Ypres Savaşı'ndan sonra 3.Ordu Komutanlığına getirildi. Allenby Almanlara karşı Batı cephesinde 3.Ordu'yu başarılı bir şekilde kumanda etmişti. Birinci Dünya Savaşı'nın İngiliz ordusunda yıldız parlayan generallerinden Douglas Haig'le özellikle Arras savaşındaki taktikler konusunda uyuşamaması nedeniyle 1917 yılının Haziran ayında Mısır'daki İngiliz Ordusunun komutanlığına atandı. Heybetli bir görünüme sahip olması, sinirliliği ile aynı zamanda soğukkanlılığını birleştirmesi "Bull" Boğa lakabıyla anılmasına neden olacaktır. Kaba ve haşin davranışları astlarını irrite etse de tüm orduda askerlini eğitmede yetenekli bir komutan olarak kabul ediliyordu. Çok daha önemlisi modern savaş yönetiminin dinamiklerini çok iyi bilmekteydi. Başarı için piyade ve topçunun uyumlu olması gerektiğinin farkındaydı. Süvarilere verdiği önemi Batı Cephesinin uçsuz bucaksız siper hatlarında pek gösterme imkanı bulamasa da Filistin topraklarında süvari + piyade kombinasyonlarıyla Osmanlı Ordusunu bir hayli yıpratacaktı. Birinci Gazze Muharebesinde İngiliz hücumlarını püskürten Alayın askerleri sancak ile General Edmund Allenby göreve atandıktan sonra Osmanlı ordusunun Gazze-Birüssebi hattını yarma amacıyla hazırlıklarına başladı. Birliklerinin önemli bir kısmı 1. Dünya Savaşı'nın başında silahbaşı yapmış , Çanakkale'de de çarpışmış olan 52., 53., ve 54. territorial tümenlerdi. Daha önce bölgede Türklere karşı çarpışma tecrübesi olan 10., 60., 74., ve 75. Tümenlerde Allenby'nin birlikleri arasındaydı. Asıl vurucu gücü ise çoğunluğu Anzaklardan oluşan 3 süvari tümeniydi. Allenby'nin top ve cephane istekleri kısa zamanda yerine getirildi. Taburların teçhizatları artırıldı. Demiryolu ve içme suyu hatları döşendi. Askeri istihbaratın başına siyonist ideallere bağlı tartışmalı bir kişilik olan Richard Meinertzhagen'i getirdi. General Allenby birliklerini de yeniden düzenlemişti. Piyade tümenleri ile süvari tümenlerinden kurulu Murray'ın yaptığı kolordu organizyasyonunu kaldırarak iki konvansiyonel kolordu (XX. ve XXI.) ve bir süvari kolordusu kuracaktı. Allenby bu düzenlemelerle günümüzdeki İngiliz ordusunun taktik ve doktrinlerinin temellerini Filistin'de atmıştır. Allenby'nin topçu gücüne verdiği önemi de vurgulamak gerekli. Fransa'dan geldiğinde sadece fazla top eklemenin savaş alanında taktik üstünlüğü sağlamada yeterli olmadığını, topçu kontrolunün de önemli olduğunu fark etmiştir. Buna ek olarak Allenby, 1917 yazında ağır topçu grupları oluşturmuş, bununla iki piyade kolordusunu desteklemiştir. Bu topçu grupları karşılıklı topçu muharebeleriyle Türk topçusunun etkisizleştirmişti. Küçük topçu grupları piyadeyi desteklerken ağır topçular Türk topçusu üzerine yönlendiriliyordu. Allenby'nin nicelik olarak yaptığı değişikliklerden ziyade orduda yaptığı zihniyet değişikliği de dikkati çekiyor. Güçlü karakterinin, kişisel görünümünün askerler üzerindeki moral etkisi çok büyüktü. Cephe hattındaki birlikleri sık sık ziyaret eder ve güven telkin ederdi.O dönem İngiliz er ve subaylarının hatıratlarında hiç tahmin etmedikleri bir anda Allenby'nin ön hatlara ziyaret gerçekleştirdiği, askerlerin elini sıktığı, konuştuğu sıkça vurgulanır. Sadece kişisel olarak başarı yeterli değildi elbette. Allenby'nin başarılarından bir tanesi ekibini yeteneklerine göre yeniden organize etmesiydi. Sir Edward Buffin XX. Kolordu komutanlığına, en iyi süvari komutanlarından biri olarak kabul edilen Sir Philip Chetwode XXI. Kolordu komutanlığına, ve Çanakkale Savaşı tecrübesi de bulunan Avustralyalı General Henry Chauvel de süvari kolordusunun komutanlığına getirmiş, Batı cephesinde görev yaptığı 3.Ordu'nun kurmay başkanı Sir Louis Bols'u da yanına almıştı. Bols , Guy Dawnay'i (Çanakkale 'de 25 Nisan'daki meşhur V plajı çıkarması faciasından kurtulan yetenekli subay) asistan olarak atadı. Sonuçta Mısır İngiliz Kuvvetleri (hem moral hem de nicelik acıdan kapsamlı değişikliklerle) Allenby'nin Filistin Ordusu halini almıştı. İngiliz planı Birüssebi'deki Türk hatlarını 20.Kolordu ve süvari birlikleri ile birlikte kuşatma üzerine planlanmıştı. Allenby'nin kurmayları 7 tümen gerektiğini bildirdiler. En önemli sorun özellikle süvariler için suydu. Boru hatları döşendi. Depolar yapıldı. Ayrıca planda Türkler yok etmeden Birüssebi'deki içme suyu kuyularına da ulaşmak vardı. İstihbaratın önemine de değinmek gerekir. Allenby'nin kurmayları Türkleri aldatmak için plan da yaptılar. Osmanlı ordusu ana saldırıyı yine sahil şeridinden bekliyor havası verildi. Başlıca demir yolu, ve su hatları sahil yolu boyuncaydı. Meşhur (içinde yanlış bilgilerle dolu haritalar ve planlar bulunan )sırt çantasını düşürme olayı da Meinertzhagen tarafından organize edilmişti. General Edmund Allenby 31 Ekim 1917'de gece iyi saklanan Allenby'nin ordusu iki kolorduyla(!) Birüssebiye saldırdı. Sürpriz bir şekilde İngilizlere en fazla dayanan Arap tümeni olmuştur. Türkler kuyuları yok edemeden Allenby'nin süvarileri Birüssebi'ye girdiler. Osmanlıların sol kanadından çevrilmeye başlayınca Gazze'deki birlikler geri çekilmeye başlamıştı. 9 Kasım'a kadar 8. Ordu 20 mil daha çekilirken Osmanlı Yıldırım Orduları Grup Komutanı ünlü Alman General Falkenhayn karargâhını daha geriye taşıdı. Üç dinin kutsal şehri Kudüs neredeyse 4 asır sonra İngiliz ordusunun tehdidi altındaydı. Yıldırım Orduları Grubu 26.000 zayiat ( şehit, yaralı ve kayıp) vermişti. Allenby'nin kaybı'da 18.000 kişidir. İngiliz askeri tarihçi Cyrill Falls "Allenby'nin piyadede bire iki , süvaride ise bire sekizlik bir üstünlüğe sahip olduğu düşünülürse başarısının pekte büyük olmadığı anlaşılır. diye yazacaktır. Amerikalı askeri tarihçi Ericksonn, Falls'ın topçu ve donanma bombardımanı üstünlüğünü ve devasa lojistik desteği de hesaba katmadığını belirtir. Filistin'in kapısı sayılan Gazze-Birüssebi hattı yarılmıştı artık. İngiliz birliklerinin kuzeye doğru ilerlemesi devam etti. Neredeyse bir ay boyunca yapılan saldırılar Filistindeki Osmanlı ordusunun hem moral hem de fiziki olarak yıpranmasına neden olmuştu. Allenby'nin hükümetine verdiği "Noele kadar Kudüs'te olmak" sözü gerçekleşmek üzereydi. 7 Aralık'ta İngiliz orduları şehrin kenar mahallelerine ulaştılar. Allenby'nin harekatlarında dikkati çeken noktalardan bir tanesi ulaşım ve haberleşme hatlarını öncelikle hedeflemesidir. Kudüs'e saldırırken öncelikle Kudüs-Nablus yolunu hedef alması Osmanlı 7.Ordusu'nun geriyle irtibatını kesmek içindi. Türk ve Alman subayların (yıllar sonra yazdıkları anılarında) birbirlerini karşılıklı suçlamaları sözkonusu olsa da Kudüs'ün kaybı askeri literatürde çok tartışılmış değildir. Şehri savunan Ali Fuat (Cebesoy) kutsal yerlerin daha fazla tahrip olmasını önlemek için geri çekildiklerini belirtir. 8 Aralık sabahı yoğun sis , Kudüs'ün batısını savunan mevzilerdeki Türk birliklerinin baskına uğramasına neden olmuştu. Von Kress ise anılarında şehrin savunulmasının başarısız olduğunu belirtecektir. Nedeni ne olursa olsun Kudüs kaybedilmiş, Mekke ve Bağdat'tan sonra bir dini merkez daha Osmanlı İmparatorluğu'nun elinden çıkmıştır.Medine ise umutsuzca Lawrence'in yönettiği Haşimi Arap birliklerinin kuşatmasına direnmektedir General Edmund Allenby General Sir Edmund Allenby ve kurmayları 11 Aralık 1917 günü Yafa kapısından yürüyerek Kudüs'e girdiler.(Şehrin kutsallığına olan saygısından dolayı böyle davrandığı söylenir.) Kudüs'ün alınması İngiliz Genelkurmayı açısından stratejik açıdan önemli kabul edilmese de siyasi ve moral açıdan İtilaf Devletlerinde çok olumlu bir hava esmesine neden olmuştu. Özellikle Amerikan kamuoyu , kutsal bir şehri Müslümanlardan geri alan "Modern Arslan Yürekli Richard" Allenby'nin başarısından, 700 yıl sonra ilk kez Noel'in bu şehirde Hristiyan yönetimi altında kutlanacak olmasından çok etkilenmişti. İngiliz Hükümeti'nin beş hafta önce de Filistin topraklarında Yahudilere yurt hakkını tanıyan Balfour Deklarasyonu" nu kabul ettiği hatırdan çıkarılmamalı. Başbakan Llyod George Filistin'de Yahudilere yurt hakkı tanınması resmen açıklanmasının Araplar nezdinde oluşturabileceği rahatsızlıktan kaygı duyanlara, "Filistinli Araplarla savaştığımız için onlara ulaşamadık" diyecekti. Osmanlı Ordusu'nun Kara Günü ( 19 Eylül 1918 ) Allenby'nin planı Ekim 1917'deki Gazze - Birüssebi muharebelerinde uyguladığı planın tam tersiydi. Her zaman olduğu gibi süvari asıl vurucu güç olacaktı. Osmanlı Ordusu cephe hattı Aralık sonuna doğru Ölü Deniz'in doğusundan Akdeniz'e uzanıyordu. Yıldırım Orduları komutanı Liman von Sanders'te İngilizlerin büyük saldırısının sol yanlarından olacağını tahmin ediyordu. Allenby ise Şeria ırmağına yakın yerden aldatma taarruzu yapmak, daha sonra denize yakın dar bir hat üzerinden Türk hatlarını yarıp geçmeyi planlıyordu. Allenby'nin asıl amacı süvarilerle Osmanlı Ordusu'nun ana ulaşım hatlarını kesmekti. Bu hedef elde edildikten sonra Türk kuvvetleri kuşatılacaktı. İngilizlerin ana saldırısından önce 16 Eylül'de Albay T.Lawrence komutasındaki Bedevi birlikleri Dera'ya saldırdı. Bir gün sonra cephe hattının ortalarında İngiliz 20.Kolordusu iki gün süren saldırılarda bulundu. Yıldırım Orduları karargâhı artık büyük İngiliz saldırısının sol yanlarından geleceğine ikna olmuştu. 8.Ordu Komutanı Cevat Paşa bu büyük saldırıdan birkaç gün önce Sanders'i uyarmış, İngilizlerin büyük bir saldırı hazırlığı içerisinde olduklarını rapor etmiş, ancak dikkate alınmamıştı. Yabancı tarihçilerin "Armageddon- Kıyamet" olarak adlandırdığı 19 Eylül 1918'de Türk askeri tarihinin en kara günlerinden birisi yaşanacaktı. Saat 04.30 sıralarında kısa bir bombardımandan sonra Allenby, takviyeli bir kolordu ile denize bitişen 20 km.lik bir hattan taarruza geçti. 7. ve 20. Türk piyade Tümenlerinin 8000 Tüfek, 120 topuna karşı 35.000 piyade, 9000 süvari, 400 topluk büyük bir güç yığmıştı. Kroki: İngiliz ordusunun 19 Eylül 1918'deki Megiddo ( Nablus ) Saldırısı. |
|
"Aydogan Kekevi" <dog.k...@t-online.de>: Jun 07 06:30PM +0200
Hain saldırıyı önceden Twitter'dan duyurdu "İstanbul da üç ayrı yerde patlama olacak. Patlamalardan bir tanesi Anadolu yakasında diğer ikisi.. Devamı: http://www.yenicaggazetesi.com.tr/hain-saldiriyi-onceden-twitterdan-duyurdu- 139057h.htm |
|
"Özel Büro (Dig.Security.İŞNET)" <digi.s...@isnet.net.tr>: Jun 07 09:28PM +0300
<http://setav.org/tr/issizlik-ve-gucsuzluk/yorum/39414> "Dünyada 197 milyon kişi işsiz" Bu, Uluslararası Çalışma Örgütü ILO'nun The World Employment and Social Outlook- Trends 2016 (Küresel İstihdam ve Sosyal Görünüm- Eğilimler) Raporu'ndan öne çıkan bir figür. 2015 yılına ait bu rakam, işsiz sayısında önceki yıla göre 700 bin civarı artış olduğunu gösteriyor. 2016 yılında ise, yükselişin durmaması ve 2,3 milyon artış yaşanması bekleniyor. Hatta 2017'nin de, bunun üzerine 1,1 milyonluk tuz biber ekeceği tahmin ediliyor. Gerek 2015'te yaşanan, gerekse önümüzdeki döneme biçilen bu artışların arka planında ise, gelişmekte olan ve/ya yükselen bazı ülkeler var. Nitekim projeksiyonlar, 2016 ve 2017 toplamında bu ekonomiler genelinde 4,8 milyon kişinin daha işsiz ve de güçsüz olacağını anlatıyor. Sahnenin başrol oyuncuları ise, Çin ve Brezilya olarak öne çıkıyor. Zenginlerde emareleri gözlenen tam tersi durum ise, küresel işsizlik tırmanışının bu dönemde sayelerinde 1,4 milyon aşağı çekileceğini haber veriyor. Burada da ödülleri, ABD ve AB-28 toplayacağa benziyor. Özet olarak toparlarsak da, 2 senelik dönem sonunda dünyaya tepeden net bir bakış attığımızda 3,4 milyon yeni işsiz nüfusa tanıklık edeceğimiz tahmin ediliyor. İŞSİZLİKTE DİRENENLER Tabii bu noktada, oranlar da önem taşıyor. O halde bakalım: 2015 yılında, dünya işsizlik oranı %5,8 seviyesinde uslu uslu kalmış gibi görünüyor. Bununla birlikte, yukarıdaki tablonun da içimize düşürdüğü kurt gereğince, ülkeleri kategorik olarak incelemekte fayda var. Ve bu minvalde baktığımızda, gözümüze birbirinden farklı detaylar çarpıyor: · Gelişmiş ekonomiler genelinde işsizlik oranı 2015 yılında 0,4 puan düşerek %6,7 olmuşken, yükselenler ise adıyla uyumlu bir harekete geçip 0,1 puan artışla %5,6'lık oran kaydetmiş. · Gelişmekte olan ülkeler diye ayrılmış kategoride ise oran, %5,5'te sayıyor ve saymaya da devam edecek gibi duruyor. · Gelişen/yükselen küme içinde işsizlik oranı direncini sürdürecekler arasında, Brezilya ve Çin'in yanı sıra, Rusya, G. Afrika ve Arjantin gibi figüranlar var. Tabii bizi de kadroya dâhil etmeden geçmeyelim. · Bu arada belirtmekte fayda var; genel görünüm bu şekilde ancak söz konusu ülkelerin oranları kadar, alt dinamikleri de oldukça heterojen. Kiminde ekonomik büyüyememenin ya da daralmanın işgücü piyasasına bedbaht yansımaları, kiminde ise nispeten yoğun emek arzı var. İŞLİ GÜÇSÜZLER Öte yandan, sorun sadece iş sahibi olamayanlarda değil. "Vulnerable employment" olarak ifade edilen "güvencesiz/kırılgan istihdam" da, dünyanın bir diğer önemli sorunu. ILO da, buna özellikle dikkat çekiyor. Yaklaşık 1,5 milyar insanın kendi işinde ya da aile işinde çalışması bir bakıma iyi güzel hoş ancak maalesef hepimizin bildiği gibi bu, ücret ve sosyal güvenlik gibi haklardan mağduriyetleri de diz boyu beraberinde getiriyor. İşte bu tür problemlere maruz iş sahibi bireyler de, işli ancak güçsüz bir statüyle boğuşmak durumunda kalabiliyor. Ve şöyle söyleyeyim: 1,5 milyar savunmasız çalışan demek, dünya istihdamının %46,1'i demek oluyor ki; bu da bahse konu işlerin doğası gereği, mevcut küresel sıkıntının yoğunluğuna işaret ediyor. DOĞRU DÜZGÜN İŞ Tabii diyebilirsiniz ki, maaşlı işlerde de benzer sorunlar yaşanmıyor mu? Evet, pek tabii yaşanıyor ancak bulgular da, hayatın gerçekleri de, bizlere güvencesiz grubun adını layıkıyla taşıdığını da gösteriyor. Peki, kırılgan grupta küresel bir iyileşme yok mu derseniz, ona da evet. Mamafih hiç mi hiç yeterli değil. Üstelik yine kategorik olarak bakarsak, derdin ağırlıklı olarak yüksek gelirli olmayanlardan geldiğini anlıyoruz. Örneğin, Güney Asya ve Sahra Altı Afrika'daki savunmasız oranlar dudak uçuklatıcı cinsten. Ayrıca yükselenler grubunda gelecek 3 yıl içinde, güvencesiz çalışan sayısında 25 milyonluk da bir artış beklendiğini not düşeyim. Hülasa demek istediğim, dünya emek piyasasını değerlendirirken, "iş var mı?" sorusuna ek olarak bir de, alınan "evet" cevaplarının kalitesini sorgulamak gerekiyor. Ve tabloyu tüm detaylarıyla ele aldığımızda ise, dünyanın kritik gereksiniminin, insanlara düzgün, adamakıllı ve uygun istihdam olanakları sunmak olduğu ortaya çıkıyor. Aksi takdirde, piyasayı terk etmekten işsizliğe, güvencesizlikten verimsizliğe pek çok problem, beşeri sermayeyi ve haliyle toplumları yıpratmayı sürdürecek. Ve bu gri tabloya, Salı günü değindiğim 4. sanayi dönüşümünün getireceği renk cümbüşünü katmıyorum bile. [Yeni Şafak, 3 Haziran 2016] [status publish] [geotag on] [publicize off|twitter|facebook] [category istihbarat] [tags EKONOMİ DOSYASI, İşsizlik, Güçsüzlük] |
|
Sili Ozerdim <silio...@gmail.com>: Jun 07 11:46AM +0300
Tarih: 7 Haziran 2016 10:51 Konu: TÜRKLER, ARTIK GEÇMİŞİNİZLE YÜZLEŞİN DİYENLERE YANIT *Türkler, artık geçmişinizle yüzleşin diyenlere Yanıt* *Prof. Dr. Türkkaya Ataöv geçmişiyle yüzleşme polemiğine açıklık getirdi. Ataöv, Ermeni lobisinin iddialarını ve Alman Meclisi'nin aldığı kararı 18 maddede çürüttü. * *Prof. Dr. Türkkaya Ataöv * Birtakım yabancı ülkelerin meclisleri kabul ettikleri yasalar ya da kararlar ve açıkladıkları bildirilerle bize *"Ey Türkler, artık geçmişinizle yüzleşin!"* iletilerinin altını çiziyorlar. Bunlar sözde *"yüzleşme yürekliliğini"* gösterebilmemiz için bize bir anlamda yardımcı olacaklarını da ekliyorlar. Yanıtımız: Peki, yüzleşelim! Ancak, önce bunun ne demek olduğunu biz de bilelim, onlar da öğrensin. Şöyle ki: *1.* Önce, geçmişle yüzleşmek bir tarih sorunudur. Geride kalmış olayları aydınlatacak belgelerin kapsamlı, eksiksiz, doğru, yansız ve dengeli biçimde ortaya konması gerekir. Bu uğraş bilimin görevidir. Geçmişte ne olduğunu belirlemenin ilk koşulu siyasilerin kararlarını bir yana itmektir. Bilimsel gerçek yalnız bir görüşü yayma amacıyla yürütülen bir kampanyanın malzemesi yapılamaz. Bilimin görevi ortaya geçmişte ne olduysa onu yan tutmadan yansıtan, kanıt değerinde belgelere dayalı ve doğruluktan ayrılmayan bir kütük çıkarmaktır. Yöntemi genel olarak bilimsel araştırmalarda, özel olarak da tarihte kullanılan belgeci yaklaşımdır. *2.* İncelenen konu, anlaşmazlığa taraf olanlardan biri ya da birkaçı için bir kin ve öç kaynağı olamaz. Hele egemen olmaya özenen görüşün doğruluğunu sorgulayan ikinci görüşlerin eşit olarak dinlenmediği, savunulamadığı, dikkate alınmadığı, hatta yasak olduğu, üstelik sözü edildiğinde para, tutukluluk ve hapis cezalarının geçerli sayıldığı kurullarda, ortamlarda ve ülkelerde siyasal amaçlar için kullanılamaz. Yabancı meclislerin özgür araştırma kapılarını sımsıkı kapayıp yalnız tek bir yorumu geçerli sayması, skandal ölçüsünde bir saptırmadır. Bir tarih yorumu iç siyaset yapısının kendine özgü koşullarında iyi örgütlenmiş varlıklı baskı kümelerinin desteğine kavuşmak, bu yoldan oy toplamak ve maaşa ek olarak birçok yönden yüksek gelirli temsil mesleğini sürdürme tasarısına tutsak edilemez. Böylelerinin bildiri, karar ya da yasaklarının *"son söz"* olacağı asla kabul edilemez. *3.* Dünyanın uzak bir köşesinde, yüz yıl önce yer almış olaylar başka bir ülkedeki günümüz iç iktidar savaşımında yerel baskı örgütlerinin buyruğunda yorumlanamayacağı gibi, ulusal düzeyde siyasetin ya da uluslararası güç dengesinde bir çıkar arayışının da aracı olamaz. Her ülkenin dışa karşı ulusal ve başka ulus-devletler topluluğu içinde kendine bir yer arayışı olacaktır. Ancak, başka ulusların tarihi herhangi bir ulusun dış dünya önünde topluca konumunun bir malzemesi durumuna sokulamaz. Tarihi incelemede, başka bir deyişle geçmişle yüzleşmede *"sebep-sonuç"* ilişkisinden, yani bilimsellikten, iyi niyetten ve onun parçası olan yansızlıktan vazgeçilemez. *4.* Bir tarih olayını ele almaya çalışanlar, kimi ulusları ya da halkları önyargılı bir biçimde *"iyi"* ya da *"kötü"* diye ikiye ayıramazlar. Tarih dersi vermeye kalkanlar, aynı düzeye yerleştirdikleri, hem Tanrıya hem şeytana inanan Zerdüştlükten doğma mezhepler örneği ayrı ayrı toplumları bıçakla keser gibi ikiye bölüp birine iyi, ötekine kötü işlem uygulayamaz. Değişen yorumlara göre iyi ya da kötü kişiler ve yöneticiler vardır, ama iyi ya da kötü ulus ve halk ayrımı yapılamaz. Yoksa o tavrın kaynağı ancak ırkçılık olur. Tarihçilik özelliklerini taşımayan kimi Batı meclislerinin savcı edasıyla ortaya atılmaları ancak ırkçılıkla tanımlanabilir. Siyaset pazarından gelen bu kişilerin davranışı kökeni Haçlı Seferlerinde olan *"Müthiş Türk" *simgesini canlandırıp günümüze oturtma ve bunun armağanını cebe indirme çabasıdır. Ne var ki, böylesine çıkarcı oyun insanlığın uzun birikimine de ters düşer. *5.* Bilimin kendinde tüm belgeleri inceleme, öne sürme ve gerçek olanları sahtelerinden ayırma gereği vardır. Özellikle *"Ermeni sorunu" *nda Osmanlı belgelerini yok saymak değil, tam karşıtı, onlara özel önem vermek gerekir. Eğer konu Osmanlı devletinin 1915 yılı ve dolaylarında ya da herhangi bir zamanda Ermenilere ilişkin siyasetinin ne olduğunu saptamaksa, bunun yanıtı önce ilk elden kanıtlar olan Osmanlı belgeliklerindedir. Başka devlet belgelerine de karşılaştırma amacıyla kuşkusuz bakılabilir. Ancak, gerçekte Osmanlı resmi tavrını belirleyecek olan ilk elden belgeler orada bulunur. Diyelim, Britanya'nın Waterloo Savaşı'ndan önce Napolyon' a ilişkin siyasetinin ne olduğunu belgelere dayalı olarak anlamak için ilk önce (Alman ya da Japon değil) Britanya arşivine bakmanın kaçınılmaz olması gibi, Ermenilere ilişkin Osmanlı siyasetinin anahtarları da Osmanlı tarih hazinesindedir. Üstelik, birbiriyle bağlantılı bu belgeler ülkemizde taranmış, birçoğu yayımlanmış, filme alınmış ve dünyanın önemli kütüphaneleriyle araştırma merkezlerine yıllar önce armağan edilmiştir. *6.* Ancak, bunlardan yararlanmak için Türkçe ve Osmanlıca bilmek gerekir. Ayrıca, kimileri bugünkü dile, hatta yaygın yabancı dillerden İngilizceye bile çevrilmiştir. Bunlara *"ne olacak, Türk belgeleri!" *deyip bakmayanlar, bu tarih konusunu incelemeye yetkili değillerdir. Tarihçilerin son birkaç kuşaktır yaptıkları Osmanlıca, Arapça ve Farsça öğrenip eski Batılı yazarların yanlışlarını düzeltmek, önyargılarını açıklamak ve boşlukları doldurmaktı. Günümüz yabancı siyasetçileri şimdi eskinin dengesiz sunumlarına yeniden özeniyorlar. Özellikle, Osmanlı belgeleri soykırımın varlığını kanıtlamıyor, ama başka gerçekleri ortaya çıkarıyor ve yabancıların beğenisini bu nedenden ötürü kazanamıyorlarsa, önyargılı bu tavrın bilimsel değerlendirmede yeri yoktur. Türkçe ve Osmanlıca öğrenip uzun yıllar Doğu araştırmalarında deneyim kazandıktan sonra, buyursunlar, 200.000 dosyalık Babıâli Evrak Odası'na girsinler, 224 ciltlik Meclis-i Vükelâ Mazbataları'na, 117 ciltlik Tezakir-i Seniye ve 46 ciltlik İradat-ı Seniye dosyalarına, ardından Harbiye, Dahiliye ve Maliye sicillerine baksınlar, Mesail-i Mühimme yazanaklarını ve Gayrimüslim cemaatlere ait defterleri ve daha birçok şeyi incelesinler, il salnamelerine de insinler, ancak ondan sonra ahkâm kesmeye aday olsunlar. Amerikalı hiç İngilizce bilmeyen ve hiçbir Amerikan belgesine elini sürmeden ABD'yi anlatmaya koyulan birinin değerlendirmesini baş tacı ediyor mu? Gerçek şu ki, Osmanlı yönetiminin soykırım tasarladığını ve uyguladığını gösteren tek bir güvenilir belge yoktur. *7.* İleri sürülen sorun *"soykırım"*ın varlığı ya da yokluğu ise -ki odur- kimi Ermeni ya da kimi Türk ve Müslüman ailelerinin başlarına gelenler (acılı olmakla birlikte) bu çerçevenin dışında kalır. Ancak, sorun kişisel boyutta da ele alınabilir. Ama konu o zaman soykırım incelemesinin dışına çıkar. Kişisel boyutta kalsa bile, Türklere yapılanların da eksiksiz incelenip gereği gibi değerlendirilmesi gerekir. Doğu Anadolu yalnız kurşunlanarak ve süngülenerek değil, görülmemiş yöntemlerle boğazlanmış çeşitli Müslüman kümelerini örten çok sayıda toplu gömütlüklerle doludur. Bu gömütlükler tanıklar huzurunda birer birer açılıyor. Kaldı ki, yabancı tarihçilerin, giderek kimi Ermeni yayınlarında da bu gerçeklere göndermeler vardır. Birtakım yabancı siyasetçiler bunlardan habersizseler derslerini iyi çalışmadıkları anlaşılır. Ama biliyor ve susuyorlarsa, aktörelerinden kuşku duyulur. *8.* Tarih olaylarının sunumunda zaman zaman sahte *"belgeler"* in öne sürüldüğüne rastlanıyor. Bu konuda Ermeni tarafı bu yanıltmacı olanağa çok ve sürekli olarak başvurmuştur. Seçtikleri örnekler sıradan kişiyi hemen kazanacak nitelikte, yani duygusallığı ağır basan düzmecelik türündendir. Örneğin, *Vasili Vereşçagin* adlı bir Rus ressamının 1871′de yaptığı yağlıboya (üstelik oldukça iyi bilinen) ve kurukafalardan oluşmuş tepeyi gösteren bir tablo *"barbar Türklerin 1915′te öldürdükleri Ermenilerin kafataslarından oluşup Anadolu'yu kaplayan tepeler"* diye sunulmuş, bu düzmece Almanca, Fransızça, Farsça, İspanyolca ya da Bulgarca yazılmış çeşitli kitapların kapağında, yazı içlerinde ve kartpostallarda yer almıştır. Gene örneğin, *Mustafa Kemal Atatürk' *ün göreceli olarak az bilinen bir fotoğrafının altına ve ayaklarının dibine (aslındaki dört köpek yavrusu silinerek) basit bir foto-kurguyla bir (sözde Ermeni) çocuk cesedi yerleştirilmiştir. Araştırma yapma ya da kitap okuma alışkanlıkları ve vakitleri olmayan yabancılar bu çarpıcı örneklerle hemen etkilenmekte ve *"Ermeni sorunu"* nun özünü kavradıklarını sanarak Türkleri bir sözcükle *"barbarlık"* la suçlamaktadırlar. Türk tarafı bu konuda dünya kamuoyunun önüne bir tek düzmece bile sürmemiştir. Gene Ermeni tarafının *"Ararat"* ya da *"Musa Dağı'nda Kırk Gün" *benzeri çok sayıda filmin ardında aynı yanıltma amacı vardır ve uzun araştırmalar yapmak yerine göze hitap ettiği için kısa süre içinde yandaş kazanmaktadır. *9.* Bir suç söz konusuysa ve suçu işleyen(ler) saptanmış ve yaşıyorsa, kınama ve cezalandırma söz konusu olabilir. Ancak, suçlama ve ceza yalnız bir taraf için uygulanamaz. Sanıklar ve suçlular tarih ve yargı önünde eşittirler, kişilerden kimileri belirli topluluk, halk, ulus ya da devletten diye ayrıcalıklı durumda olamazlar. Yalnız Osmanlı belgelerinde değil, üçüncü taraf yayınlarında, hatta Ermeni ordularının eski komutanlarının anı kitaplarında ve savaş tarihini inceleyen Ermeni yazarlarının kitaplarında Ermenilerin neden olduğu kıyımların kanıtları bulunmaktadır. Yurtdışındaki günümüz Ermenilerinin çerçeve dışına çıkardıkları şu önemli gerçekler var: Silahlı ayaklanmalar, Müslüman kıyımları, Osmanlının savaş düşmanı Çarlık Rusyası, İngiliz, Fransız ve Yunanlılarla işbirliği, Türklere karşı savaşlar, 1914-18 arasında bir düzine savaşa katılmaları, salgın hastalıkların neden olduğu ölümler ve yerleri değiştirilenlerden büyük çoğunluğunun yeni yerlerine varmaları, tehcirin kalkmasıyla birçoğunun eski yerlerine dönmeleri ve bunlardan kimilerinin geniş kıyım yaptıkları gerçeği. Amerikalı Protestan ve Fransız Katolik din yayıcılarına göre, *İsa*'nın sevgili kulları olan bu kişiler yakıp yıkma, öldürme ve tecavüz gibi bol acımasızlık örnekleri verdiler mi? Evet! Ermeni yayınları (örneğin bugün *"Agos"* gazetesi) bunlara gereği gibi yer veriyor mu? Hayır! Ermenilerin suçlu olanları hiçbir yargı yerinde bu yaptıklarının hesabını verdiler mi? Hiçbir yerde! *10.* Bununla bağlantılı olarak, suç kanıtlanmışsa, onun sorumlusu ortaklaşa olarak tüm halk ya da ulus değildir. Bir suç belirli bir ırktan, etnik kökenden, dinden ya da dilden olanların tümünü kapsamaz. Suç ve ceza yalnız suçu işleyen kişi için geçerlidir. Yakın tarihlerde (2003′te) yayımlanan (* "Birinci Dünya Savaşı Sözlüğü"* başlıklı) önemli İngiliz kitabında bile (Britanya belgelerine dayalı olarak) *"Türkler daha seferberlik hazırlıkları içindeyken Ermeniler doğuda Ermeni olmayan 120.000 kişiyi boğazladılar, Van'ı ele geçirip devletten ayırdılar, Rus ordularının koruması altında orada bağımsızlıklarını açıkladılar ve 50.000 kişi daha öldürdüler"* diye yazmasına (s. 34-35) karşın, savaş sonunda hiçbir Ermeni yargılanmamış, yalnız Türkler ceza yemiştir. Bu uygulama *"yenginlerin adaletini"* simgeler ve yenilenin hakkını işgalci durumundaki güçlü devletin buyurganlığına bırakır. 1918′den sonra Türklere yapılan buydu. Oysa, bu durumda, hak güçlünün olur; sözde hukuk yenginden yana çıkar. *11.* Suç ve ceza, olayla ilgili olmayan yeni kuşakları da içine alamaz. Öyle olursa, kimi ulusların yurttaşlarının, başkalarından farklı olarak, toptan ve istisnasız biçimde, sanki bir günahla doğmakta oldukları onaylanmış olur. Böyle bir yaklaşım metafizik, doğaötesi ve akıldışı bir yorumu geri getirmek anlamına gelir. Ne Türklerin, ne Ermenilerin ve ne de başka bir ulusun bir suç yüküyle dünyaya geldikleri saçma düşüncesi kabul edilemez. *12.* Bununla bağlantılı olarak, suçlama ve cezalandırma geriye, diyelim, yüz yıla ya da yüzlerce yıl geriye götürülemez. Tarih incelenir, olaylar saptanır ve değerlendirmeler yapılır. Yalnız tek bir olayda, üstelik tek bir yan suçlanarak hesap sormak gibi bir yaklaşım seçicilikten de öte bir önyargı örneğidir. Geçmiş olayların tümü içinde birini, aradan geçen uzun süreyi de dikkate almayarak başkalarından ayıklayıp öne çıkarmak, tarih yönteminin onaylamayacağı bir yanlıştır. En başlara gidersek, hele sırasıyla İspanya, Hollanda, Britanya, Fransa, Rusya, Almanya, Amerika ve Japonya'nın büyüme dönemleri yanlış aktarılan efsanelerle doludur. Gerçek olan ise, acımasızlık, kan dökümü, kıyım, eşkıyalık, hırsızlık, gaddarlık, yabanıllık ve sömürü tarihidir. *13.* Bu yanlışlar art arda yapılarak konunun siyasal atışmaya dönüştürülmesi beklenen açıklık yerine karmaşa getirir. Eğer tarihte olanları kimi yabancı devletlerin meclisler gibi iktidar kurumları karara bağlayacaksa, o zaman Amerika, Fransa, İsviçre ve Almanya gibi ülkeler açıkça *"gerçek bakanlığı"* adıyla bakanlıklar da kursunlar. Bugün yaptıkları da adını koymadan aşağı yukarı budur. Bizler de tüm gerçekleri o merkezden öğrenelim(!). Batı dünyası hızla böylesine yalın bir buyurganlığa doğru yol alıyor. Ekonomiyi ondan soruyor, onların kültür kasırgasına hedef oluyoruz. Şimdi de sıra geri kalanını da onlardan öğrenmekte mi? Tarihsel gerçek araştırması bu yoldan kurban edilemez. *14.* Ayrıca, biliyoruz ki, Türkiye'yi sınamak, onu sanık sandalyesine oturtup gene bir daha yargılamak isteyen yabancıların kendi geçmişleri yoğun, görülmemiş ve uzun sömürü tarihi, hatta ondan da öte, insan haklarını yüzyıllarca çiğneme tarihidir. Asya'da, Afrika'da ve bugün Amerika denen Yeni Dünya'da hem uzak hem de yakın geçmişte uluslararası hukuku ve insancıllığı görülmemiş biçimde ayaklar altına alıp koca anakaraların çeşitli ve milyonlarca halklarına kıymış ve türlü acılar çektirmiş olanlar Türkiye'nin karşısına yargıç ya da savcı gibi çıkamazlar. Amerika, Asya, Afrika ve Avustralya tarihleri Kızılderililere, siyahlara, Çinlilere, Filipinlilere, Magriplilere, Çingenelere, İnuitlere, Güney Afrikalılara, Orta ve Güney Amerikalılara, Avustralya yerlilerine ve Balkanlar'dan Kafkasya'ya Türklere ve öteki Müslümanlara yapılanlar eksiksiz anlatılmadıkça yazılamaz. Yüzyılları kapsayan bu gaddarlıkların yeni halkaları çevremizde bile bugün de sürüyor. *15.* Kaldı ki, kimi Batılı ülkeler kazandıkları savaşlardan sonra mahkemeler de kurmuş, başkalarının tartışmalı |
|
gti...@aol.com: Jun 07 02:19AM -0400
Mehmet Ali Guller bey, bircok yazilarinda, Turkiye ile Amerika’nin arasini acmaya calisiyor. Dolayisiyle, Turkiye’nin iyiligini dusunmuyor. Suriye, ABD ile Rusya’nin, ender olarak, birlikte calistiklari bir yer. Ikisinin de anlastigi uc nokta var: DAES’i yok etmek, Suriye’nin bir butun olarak kalmasi, ve DAES ve El Nusra’dan kurtulduktan sonra, Suriye’nin demokratik bir secim yapmasi. Bunlari Turkiye de istiyor. Suriye bir butun olarak kalirsa, kantonlara devletciklere bolunmez. Yani, Suriye'nin Kuzey'inde Turkiye dusmani bir Kurt devleti olusmaz. ABD ve Rusya yonunden, bu planin tatbik edilmesi icin ne gerekiyorsa o muhimdir. PYD yardimci olursa PYD, Turkiye yardimci olursa Turkiye’nin onemi artar. Yani, ABD koridoru moridoru acmak diye bir sey yok. ABD neden bir koridor acsin ki? Kendisi enerji ihrac eden bir ulke oldu zaten. Enerji boru hatlarinin Turkiye'den gecirilmesi daha guvenli. Bu kiskirtici komplo teorisi, marjinlerdeki yazarlarin kendi siyasi ideolojilerini pompalayabilmek icin ileri surdukleri bir yalandir. Rusya ile ABD’nin, Suriye uzerinde, anlasamadiklari tek nokta, secime giden donemi kimin idare edecegi ve Esad’in gelecegidir. Bu, halledilemeyecek bir sorun degildir. ABD ile PYD’nin birlikte calismasi, ve ABD’nin PYD’yi desteklemesinin sebebi ise PKK-PYD ve Kuzey Irak Kurtleri gibi bircok Kurd’un ABD’ye kurtarici gozuyle bakmasi, ve taktirlerini her firsatta soylemeleridir. Yani, Amerikalilarin egolarini oksamalaridir. Ve karada, DAES'le etkili bir sekilde carpismalaridir. Cunku, Amerika, dunyada en az sevilen bir ulkedir. Kendi muttefikleri bile, Avrupalilar dahil, ABD’yi anketlerde sevmediklerini gosterirler hep. Turkiye de hem sevmiyor, hem de Suriye’de birlikte aktif olarak calismaya ayak diriyor. Biz ABD’nin yaninda saglam bir muttefik gibi durmazsak, Kurt ceteleri duracak, ve duruyorlar. Amerika icin, kimin yaninda durdugu fark etmez. Turkiye reddederse, Kurt ceteler var. Bu da Kurtlerin, su anda parca parca olan butun Kurtleri birlestirebilecek, mustakil bir Kurt devleti yaratabilecek gucu ABD’nin destegi ile bulmasi demektir. Bu, bu kadar acik ve nettir. ABD/NATO arkamizda olmazsa, diger opsiyonlarimiz da elimizden gider. Mesela, Suriye’ye kara ordumuzla girmemiz opsiyonu kalmaz. Girdigimizde, aninda, Amerika veya NATO’dan yardim gelmeyecegini bilen Rusya’nin havadan saldirisina ugrariz. Ve kimse bize yardim etmez. Ne Turk ulkeleri, ne Muslumanlar, ne de baskasi. Cunku, edemezler. Dolayisiyle, bizi ABD’ye karsi kiskirtanlar Turkiye’ye iyilik yapmiyorlar. Gunes Ecer -----Original Message----- From: Aydogan Kekevi <dog.k...@t-online.de> To: Aydogan Kekevi <dog.k...@t-online.de> Sent: Mon, Jun 6, 2016 1:21 pm Subject: WG: Sultan Murad Tugayı’nı destekleyerek Amerikan Koridoru engellenir mi? Mehmet Ali Güller Von: "Mehmet Ali Güller" [mailto:commen...@wordpress.com] Gesendet: Montag, 6. Juni 2016 11:34 An: dog.k...@t-online.de Betreff: [Yeni yazı] Sultan Murad Tugayı’nı destekleyerek Amerikan Koridoru engellenir mi? Sultan Murad Tugayı’nı destekleyerek Amerikan Koridoru engellenir mi? Mehmet Ali Güller ABD destekli Menbiç Operasyonu, fiilen Türkiye’nin “YPG Fırat’ın batısına geçemez” kırmızıçizgisini ortadan kaldırdı. Gerçi kırmızıçizgi aslında başından itibaren geçersizdi. Zira PYD-YPG daha AKP’nin PYD lideri Salih Müslim’i Ankara’da ağırladığı günlerde ikisi Fırat’ın doğusunda, biri Fırat’ın batısında olmak üzere üç kanton ilan etmişti. Yani YPG zaten Fırat’ın batısındaydı! İKİ BANT MUTABAKATI Türkiye açısından mesele bu üç kantonun birleşmesi ve Suriye’nin kuzeyinde kesintisiz bir kuşak oluşturulmasıydı. Doğudaki iki kanton ile batıdaki bir kantonun arasında ise ağırlıklı olarak IŞİD’in işgal ettiği, Nusra ile AKP destekli grupların da yer yer bulunduğu 98 km’lik Cerablus var. Washington özellikle son altı aydır Ankara’yı “girdap operasyonu” ile kesintisiz bir kuşağa adım adım mecbur etmeye çalışıyor. Üzerinde önemli ölçüde mutabık kalındığı anlaşılan plana göre AKP destekli grupların egemen olduğu 20 km’lik bir bant ve onun altında da YPG’nin egemen olacağı bir alt bant olacak… Ankara böylece “Kürt kuşağı” ile arasına güya bir ÖSO tamponu koymuş olacak! Bu planın işe yaramayacağı ortada; zira Barzanistan’ın 20 km’lik bir bandın altından da Doğu Akdeniz’e bağlanabilmesi, ABD için yararlıdır! Kaldı ki, en sonunda o 20 km’lik bant da Kürt gruplar lehine eriyecektir! TEZKERE, İNCİRLİK, SULTAN MURAD TUGAYI AKP’nin mecbur kaldığı bu çift bantlı proje adım adım ilerlerken, Türkiye’nin milli kuvvetleri de alternatif çareler aramaktadır. Bu “çarelerden” biri de MİT’in kurduğu Sultan Murad Tugayı’nın desteklenmesi diye açıklanmaktadır! Üstüne emekli özel kuvvet askerlerinin yönettiği Blackwater tipi örgüt kurulması gerektiği söylenmektedir! Bize göre bu bir çare değil, tersine AKP gibi ABD’nin “girdap operasyonuna” dolaylı mecbur kalmak demektir! Sultan Murad Tugayı benzeri grupları desteklemek, AKP’nin tezkeresini desteklemekle başlayan ve İncirlik Mutabakatı’nın “kâğıt üzerinde bir anlaşma” olduğunu iddia ederek önemsiz sayan sorunlu bakışın yeni bir aşamasıdır! Kaldı ki, bugünün koridor sorunu, dünün Sultan Murad Tugayı benzeri çeşitli etnik ve mezhebi örgütlerin desteklenmesinin sonucudur! AKP Hükümeti SADAT gibi Blackwater tipi örgütler kurduğu ve Sultan Murad Tugayı gibi grupları sahaya sürdüğü için Esad kuvvetlerini güneye doğru baskılayabilmiştir. Bunun sonucunda da kuzeyde açılan alana ABD destekli PYD yerleşmiştir! En somut gerçektir: Suriye’yi bölen her pratik, Amerikan Koridoruna yarar! AMERİKAN KORİDORU NASIL ÖNLENİR? Stratejiyi düzeltmeden Türkiye’nin Amerikan Koridoru’nu önleme şansı yoktur. 25 yıllık Irak deneyimi ortadadır ve Ankara en sonunda Barzanistan’ı tanımak zorunda kalmıştır. Doğru strateji nedir? ABD’nin Türkiye, İran, Irak ve Suriye’yi hedef alan “Büyük Kürdistan” projesi, hedef alınan dört ülkenin işbirliğiyle engellenir. AKP Hükümeti ise tersine üç ülkeye düşmanlık yapmakta ve ABD cephesinde yer almaktadır. Amerikan cephesinde kalarak ve komşulara düşmanlık yaparak ABD projesinin önlenemeyeceği 25 yıllık Irak ve 5 yıllık Suriye örneği ile sabittir! Aslında mesele basit ve açıktır: İncirlik olmasa, ABD’nin Suriye’deki bin özel kuvvet askeri YPG’ye koridor kurdurabilir mi? Ankara angajman kurallarını kaldırsa ve Suriye uçakları ülkenin kuzeyinde hava operasyonu yapabilse, koridor kurulabilir mi? Ankara Suriye sınırını kapatsa ve bu ülkeye terörist akışını kesse, Şam kuvvetleri kuzeye doğru taarruz yapabilse, koridor kurulur mu? Ankara, Sultan Murad Tugayı ve ÖSO gibi gruplara desteği kesse ve Şam kuvvetleri kuzeye egemen olsa, koridor kurulur mu? Özetle, hadi işbirliğini geçtik, Ankara Şam’a düşmanlığı bıraksa, ABD Suriye’de bir koridor kurabilir mi? İKTİDARA MUHALEFET ETMEK AKP’nin tezkeresine destek vererek, Erdoğan’ın imzaladığı İncirlik Mutabakatı’nı önemsiz sayarak, MİT’in kurduğu Sultan Murad Tugayı’nı destekleyerek Amerikan Koridoru önlenmez, tersine Irak’ta olduğu gibi adım adım koridora mimar olunur! Türkiye’nin milli kuvvetlerinin “sonunda terörle mücadele ediyor, aman yıpratmayalım” diyerek Erdoğan’a muhalefeti kesmesi, tarihi hatadır. Her hükümetin ve devletin görevidir terörle mücadele etmek. İşini yapıyor diye Erdoğanların tüm yanlışlarına göz kapatmak, AKP Hükümeti’ni bir girdap operasyonu ile yakalamış ABD’nin işini kolaylaştırmaktadır! Irak’ta olduğu gibi karşı çıkılan projeye mimar olunmak istemiyorsa, muhalefet Sultan Murad Tugayı’na destek gibi fikirleri bırakıp, işe iktidara muhalefet ederek başlamalı! Mehmet Ali Güller 6 Haziran 2016 Mehmet Ali Güller | 06/06/2016, 12:34 | Kategoriler: Politika Yazıları | URL: http://wp.me/p1tiVW-15i WordPress.com ile uçtuğunuz için teşekkürler |
|
"Özel Büro (Dig.Security.İŞNET)" <digi.s...@isnet.net.tr>: Jun 05 10:29PM +0300
<http://www.haberturk.com/htyazar/serdar-turgut-2025> Serdar Turgut <http://www.haberturk.com/htyazar/serdar-turgut-2025> Adı bir Quentin Tarantino filmini çağrıştıran yeni bir kavram var: The Frightful Five (Ürkütücü Beşli). Bu kavram Apple, Amazon, Facebook, Microsoft ve Google'ı birlikte tanımlamak için kullanılıyor. Bu beşli, oluşmakta olan yeni dünya düzeninin kurucu ve egemenleri. Eskiden emperyalizm denilince Amerika veya komünizm dönemindeki Rusya kastedilirdi. Artık bu beş şirket akla geliyor. Bunların hepsinin merkezi Amerika'da olsa da, Amerikan değerleri ve kültürünün taşıyıcısı olsalar da artık emperyalizm denilince akla güçlü devletler değil, bu güçlü şirketler geliyor. ULUS DEVLETİN SONU Çünkü yeni global düzenin bu hâkimleri, aynı zamanda "milli devlet kavramının da sonunu getirecek düzeni" temsil ediyorlar. Bu şirketlerin koydukları kurallar, getirdikleri teknolojiler, iş yapma etikleri, kültürleri, ulusal yasaları ve kontrolleri aşıp birçok durumda onları geçersiz kılıyor. Örneğin, bir Amazon, global düzeyde ticaretin ve serbest piyasanın işleyişinin kurallarını (yani kapitalist üretim biçiminin işleyiş kurallarını) yeniden yazıp oluşturuyor. Amazon ayrıca tüketici haklarını ön plana çıkardığından global düzeyde işçi sendikalarının da gücünün azalmasına neden olan bir kültür getiriyor. Youtube ise global düzeyde bir kültürün oluşumuna ve bunun paylaşılmasına aracılık ederek milli kültürlerin öneminin aşağıya çekilmesine neden oluyor. Apple ve Google da hayatımıza yön vermeye başlayan aplikasyonları üretenleri global düzeyde kontrol edip yönlendiriyor. Sosyolojik gelişmeler ve global kültür de onların etkisi altında. Facebook, Newsfeed nedeniyle dünyanın en büyük medya gücü haline gelmiş durumda. Ulusal medyalar, Facebook'suz var olamaz hale geliyor, ulusal medya kültürleri de Facebook tarafından belirleniyor. Bu durum eski emperyalizmin tek bir merkez ülkeye sağladığından çok daha büyük bir gücü temsil ediyor. Dediğim gibi, bunların hepsi ABD şirketi olmasına rağmen Amerikan devleti bu şirketleri kontrol etme imkânına sahip değil. Amerikan devleti güvenlik, terörle mücadele söz konusu olduğunda veya vergi konularında sesini yükseltiyor ama bu "ürkütücü beşli", kuralları kendileri koymayı sürdürüyor. YENİ ANTİEMPERYALİZM Ancak bu ürkütücü beşlinin global gücünü kontrol altına almak için ülkelerde tepkiler, hareketler de başladı. Bunlar illa bir yasaklama şeklinde ortaya çıkmıyor. Avrupa'da yasa koyucular bu şirketlerin ülkelerindeki operasyonlarında ulusal içerikler de kullanmalarını zorlayıcı adımlar atıyorlar. Örneğin, ülkemizde de faaliyette bulunan Netflix'in sadece Amerikan filmleri ve dizilerini değil, Fransız film ve dizilerini de göstermelerini sağlamaya çalışıyorlar. Onun dışında birçok ülkede içeriklerin ulusallaşması yönünde düşünceler oluşmaya başladı. Anlaşılan "yeni antiemperyalist savaş" bu şekilde olacak. Ben yeni antiemperyalizmin başarılı olmasına pek ihtimal vermiyorum. Çünkü global tercihler, ürkütücü beşlinin içeriklerine çoktan yapıldı, yani "emperyalistler" savaşı çoktan kazanmış durumdalar. Aslında bu, adı açık şekilde konulmasa da fiilen "yeni Amerikan yüzyılı"nda olduğumuzu gösteriyor. 2016 İNTERNET TREND RAPORU Analist Mary Meeker'in her yıl "internet trendleri" hakkında yayınladığı rapor haklı olarak önem taşımaya başladı. Bu raporlar hem sektörün gerçek dinamiklerini hem de oluşan trendleri tespit edip bizleri bekleyenlerin ne olduğunu anlamak açısından yıllardır tam isabet sağlamıştır. Mary Meeker'in "2016 yılı internet trendi raporu" da dün yayınlandı. Bu işin içinde olan bizlerin dikkatli okuması gereken bu rapordan bazı satırbaşları şöyle: - Global olarak 3 milyar internet kullanıcısı var, yani dünya nüfusunun yüzde 42'sinde internet mevcut. Bu da geride kalanlara ulaşmanın çok büyük bir endüstri haline geleceğini gösteriyor. Google, Microsoft ve Facebook'un global düzeyde herkesi internete bağlama arayışları hızla sürüyor. - Mesajlaşma piyasasında Facebook ve Wechat'in hâkimiyeti mevcut. - İnternet reklamlarında ise Google ve Facebook'un toplam yüzde 76'lık bir hâkimiyeti var. Reklamverenler yeni sitelerden daha ziyade denenmiş, eskiden beri bildikleri önemli sitelere reklam vermeyi tercih ediyorlar. - Video izlemede global bir patlama yaşanıyor. Snapchat ve Facebook Live bu konuda öne çıkan şirketler, ama video reklamlarının her zaman beklenen etkiye sahip olmadıkları da görülüyor. Bu etkinliği artırmak için yeni çalışmalar bekleyebiliriz. - Akıllı telefon piyasasında androidlerin etkisi her geçen gün artıyor. - Çin, internet sektöründe ABD'den çok daha güzel gelişmeler vaat ediyor. - Teknolojiyle alakası olmayan şirketlerin teknoloji firmalarını satın alıp büyümeye çalışmaları yeni bir trend olacak. - Uber, araç sahibi olanların sayısını azaltmaya başlayacak. Bu sektörde herkes Tesla ve Google'dan gelecek yenilikleri bekliyor. - Ellerimizi kullanmadan sesimizle yapabildiğimiz işlemlere olanak veren teknolojiler ve bunu içeren aygıtlar piyasası çok hızlı büyüyecek. Bu sektörde çok büyük rekabet beklenmeli. GÜNAH MI YOKSA ŞIK MI? İlgiyi sürekli yüksek düzeyde tutmak için devamlı yenilikler arayan moda dünyası, Gucci'nin son defilesini tartışıyor. Gucci son defilesini İngiltere'nin en kutsal mekânlarından biri kabul edilen Westminster Kilisesi'nde düzenledi. "Günahtır" diyenleri anlamakla birlikte defilenin çok şık olduğunu söyleyenler de var. Fotoğraflara baktığımda gerçekten büyülü bir ortam oluştuğunu gördüm. APPLE'IN 13 HAZİRAN RANDEVUSU BEKLENİYOR Apple için aplikasyon üretenlerin dünyanın dört bir yanından gelip son gelişmeleri konuşacağı toplantı (Apple WWDC, yani Worldwide Developers Conference) haziran ayının 13'ünde San Francisco'da yapılacak. Tabii tüm teknoloji dünyasının ve biz kullanıcıların kulağı da bu toplantıdan gelecek haberlerde olacak. Bizler www.haberturk.tv sitemizde zaten bu dünyadan gelen her habere duyarlıyız ve bunları sizlere dikkatli biçimde aktarıyoruz. Bu toplantıyı da en iyi şekilde izleyeceğimize emin olabilirsiniz. [status publish] [geotag on] [publicize off|twitter|facebook] [category güvenlik] [tags YENİ DÜNYA DÜZENİ DOSYASI, SERDAR TURGUT, THE NEW WORLD ORDER] |
|
"Özel Büro (Dig.Security.İŞNET)" <digi.s...@isnet.net.tr>: Jun 05 10:23PM +0300
[status publish] [geotag on] [publicize off|twitter|facebook] [category araştırma] [tags TARİH, PEÇENEKLER, DİL, ERKEN TARİH, NOTLAR] |
|
"Özel Büro (Dig.Security.İŞNET)" <digi.s...@isnet.net.tr>: Jun 05 10:13PM +0300
Dünyayı yelkenli teknesi ile baştan başa kat eden, içi insan, doğa ve deniz sevgisi ile dolu, büyük denizci Sadun Boro’yu aramızdan ayrılışının ilk yılında saygı ve özlemle anıyoruz. Ruhu şâd olsun. ÖZEL BÜRO GRUBU [status publish] [geotag on] [publicize off|twitter|facebook] [category duyuru] [tags ANMA MESAJI, Efsane, Denizci, Sadun Boro] |
|
"Özel Büro (Dig.Security.İŞNET)" <digi.s...@isnet.net.tr>: Jun 05 10:20PM +0300
Yaygın olarak tımar adı ile bilinen Osmanlı "dirlik" sisteminde öteden beri dirlikleri gelirlerine göre sınıflandırma ile yetinilir. Böyle bir sınıflandırma, yani 20.000 akçeye kadar geliri olan dirliklere tımar, 100.000 akçeye kadar olanlara zeamet, ve daha yüksek gelirlilerine has deyip bırakmak eksik olur. Zaten böyle kesin hadlere dayalı bir sınıflandırma ancak onaltıncı yüzyıl ortalarında söz konusu olabilir; daha önce 20.000 akçeden az gelirli zeametlere ya da 100.000 akçeden az gelirli haslara rastlamak mümkün. Ayrıca, sadece gelir seviyesine göre yapılan sayısal bir sınıflandırma dirlik sisteminin temel bazı özelliklerinin gözden kaçmasına neden olabilir. Dirlikte verilen gelir düzeyi yükseldikçe gelirlerin toplandığı birimler de kendiliğinden daha büyük yerleşim birimlerini içerir. Bu anlamda tımarlı sipahi köy düzeyinde temsil eder siyasal gücü, zeametli zaim ya da subaşı ise kasabalarda görev yapar; bu durumun istisnaları olduğu belli, ama maksadım genelde hedeflenen amaca işaret etmek. Has düzeyindeki dirliklerde ise gelir kaynağı ile görev yeri arasındaki ilişki ortadan kaybolur; has miktarı sancak topraklarında dağılmış çeşitli kaynaklardan oluşturulur. Yani tımarlının tımarında, subaşının da zeametinin bellibaşlı kasabasında oturması ve görev yapması beklenir ama görevi karşılığında kendisine has ayrılan yüksek rütbeli yöneticinin durumu değişiktir. Böyle bir yöneticinin siyasal otoritesi hem has kaynaklarının ötesindedir, hem de hassını oluşturan birimlerin ister istemez dağınık olması dolayısıyla görevini yaptığı bölgenin her tarafına eşit dağılmaz siyasal gücü. Tabii sancakbeyi de sancağının en önemli şehrinde bulunur, ama bazen o şehirde bile siyasal gücü kısıtlanmıştır, eğer o şehir gelirlerinin bazı kalemleri padişah hassına (havass-ı humayuna) katılacak kadar önemli görülürse. Bu yoğun giriş paragrafında saptadığımız konular bu makalenin özeti sayılabilir. Şimdi sancakbeylerinin durumlarına daha yakından bakarak bu başlıkları biraz açmaya çalışalım. Tımar ve zeamet sadece dirlik olarak değil aynı zamanda birer yönetim birimi kabul edilebilirler, ona karşı sancak ise yönetim birimi olmakla beraber sancakbeyinin hassı, yani dirliği sancağının toplam gelirlerinin ancak bazı parçalarından oluşur. Sancağında kendi hasına dahil gelir kaynakları üzerinde doğrudan siyasal gücü temsil ettiği halde hassı dışında sancağının diğer yöreleri üzerinde ancak dolaylı bir otoriteden söz edebiliriz. Sancakbeyi hassı ögelerinin incelenmesi, siyasal gücün taşra görevlilerine ve halkına nasıl, ne derecede ulaştığını saptamak bakımından önemli. Sancak Hasılı Sancaklarda genellikle sancakbeyine ayrılmış gelirler var ki bu gelirler sancakbeyinin hassını oluşturuyor. Sancakbeyi kim olursa olsun o sancağın sancakbeyi hassını alır. Her sancağın belli bir sancakbeyi hassı olduğunu gösteren ifadeleri yayınlanmış sancak çalışmalarında görebiliyoruz. Fakat bu aynı sancağın değişik sancakbeylerine hep aynı miktarda hasla verildiği demek değil. Bir sancak, oraya tayin olunan beyin kendi hakkettiği miktarda has ile tevcih ediliyor. Bu durumu örneklemek için BOA MAD 17.893 sayılı ve 892-4/1487-89 tarihli Anadolu Ruzname defterinde Kayseri sancağının değişik kişilere verilmesindeki değişikliklere bakalım: 1. Sahife 26: 20 Zilkade 892'de Hızır Paşa oğlu Kasım Bey'e 405.881 akçe ile (hasha-ı liva 250.575 + mülhakat). 2. S. 26: Çok kısa bir süre sonra Kayseri sancağı Eminoğlu Mehmet Bey'e verilmiş. Has miktarı belirtilmiyor. 3. S. 46: Gene çok kısa bir süre sonra, Mehmet Bey ma'lul olduğundan 23 Zilhicce 892'de Şehzade Sultan Ahmet'in lalası Sinan Bey'e verilmiş (hasıl-ı liva 250.575 + mülhakat ile 372.335 akçelik hasla). 4. S.176: 1 Zilkade 893'te Mansuroğlu Mahmut Bey'e 400.000 akçe hasla. 5. S. 248: 29 Muharrem 894'te Mihaloğlu İskender Bey'e 400.000 ile. Bu gibi örnekleri hem bütün dirliklerin tevcihindeki değişikliklerin işlendiği ruzname defterlerinde, hem de sancak tevcihlerinin işlendiği defterlerde oldukça sık görebiliyoruz. Şunu da belirtmeli, aynı sancakbeyi bir sancakta bulunduğu süre içinde terakkiye hak kazanırsa hassına eklemeler yapılıyor ve tabii has miktarı değişmiş oluyor. Yukarıdaki örnekte aynı sancağın değişik beylere değişik has miktarı ile verilmesinin yanısıra dikkati çeken bir nokta daha var. Kayseri sancağında sancağın hasılı 250.575 akçe olarak belirtiliyor. Tayin edilen sancakbeyleri daha fazla hassa müstahak olduğundan bu sancak hasılına eklemeler yapılmış. Fakat Kayseri'de genelde sancakbeyi gelirinin 250.575 akçe olduğu anlaşılıyor. Sancakbeyinin düzenli gelir kaynakları, yani bir sancakta normal olarak sancakbeyine ayrılan ve "sancak hasılı" denilen gelirler sancakbeyinin siyasal gücünün belirlenmesinde esas olan bölümdür. Sancak hasılı denilen gelirler ne gibi gelirlerden oluşuyor? Bir sancaktan diğerine "sancak hasılı" başlığı altında toplanan gelir kalemlerinde nitelik bakımından benzerlik ya da farklılık ne dereceye kadar söz konusu? Bu yazıda cevabını arayacağımız asıl sorular bunlar. Sancak Hasılının Ögeleri Sancak hasılı sayılabilecek gelirlerin nitelikleri kaynaklarda belirtilmemiş; bu soruyu icmal tahrir defterlerinde ya da ruznamelerde Rumeli ve Anadolu'da tafsilli sancakbeyi hasları dökümlerini inceleyerek cevaplayabiliriz. Böyle dökümlerde haslara katılan öğeleri değişik gruplarda ele alabiliriz. Bir gruba sancak içindeki şehir ve kasaba merkezlerinden (belgelerdeki deyimle "nefs-i şehr"den) toplanan vergiler konmalı. Diğer bir grupta ise "niyabet" gibi sancakbeyinin bütün sancaktan topdığı vergiler ele alınmalı. "Nefs-i şehr" ile bütün sancaktan toplanan genel vergilerin niteliğine daha sonra daha yakından eğileceğiz; şimdilik sadece bu gibi vergilerin has toplamı içindeki oranlarını saptamağa çalışalım. Nisbeten büyük merkezlerden alınan ve bütün sancağa şamil vergiler dışında köy, mezraa, aşiret (cemaat) ve çiftliklerden toplanan vergiler de haslara dahil oluyor. Bu gibi vergileri de üç grupta ele almalı. Hasılatı 20.000 akçeden fazla ve 10.000-20.000 akça arasında olan kırsal kesim vergileri ilk iki grubu oluşturuyor. Vergisi 10.000 akçeden az köyler, mezraalar ve cemaatler ise üçüncü bir grup. Rumeli'de 22, Anadolu'da 16 sancak has gelirlerini inceleyerek yaptığım bu sınıflandırmaya daha yakından eğilelim. Kaynaklarımız arasında, hatta aynı tip kaynaklarda verilerin sunuluşu farklı olabiliyor. Çoğu sancakta merkezlerden ve genel olarak bütün sancaktan alınan vergiler ayrı ayrı belirtildiği halde bazılarında bu kalemler birleştirilmiştir. Hatta aynı sancak için, aynı kaynakta bazı şehirlerin merkez gelirleri ve bölgesinden (bütün kaza ya da nahiyeden) toplanan genel vergiler ayrı ayrı, diğer bazı şehirler için ise şehir geliri ile bölgeden toplanan niyabet birlikte veriliyor. Kırsal vergilerin belirlenişinde de kaynaktan kaynağa değişiklikler görülebiliyor. Çoğu has dökümünde köylerin vergi hasılatı her köy için ayrı ayrı belirtilse de diğer bazı kaynaklarda belirlenen birim köy değil de bir ya da birden fazla köyden oluşan bir tımar olabiliyor. Kaynaklardaki bu farklılaşmadan dolayı sancaktan sancağa, ya da aynı sancağın değişik tarihlerde tevcihinde doğrudan doğruya, bire bir karşılaştırma imkanı kısıtlanmış oluyor. Verilerin sunuluşundaki farklılığın ötesinde, ileride göreceğimiz gibi değişik cins vergi hasılatının toplam has içindeki oranı bakımından da sancaklar arasında farklılaşma görülebiliyor. Bu bakımdan bütün sancakları içeren ortalama oranlar hesaplayıp hepsi için geçerli olacak bir genellemeye gitmek gereksiz, hatta yanıltıcı olacak. Bu yüzden aşağıda sancakları, has gelirlerinin değişik nitelikte ögeleri oranları açısından çeşitli gruplarda ele almak gerekiyor. Önce belirtelim ki çoğu sancakta şehir merkezlerinden ve bütün sancağa şamil olarak toplanan genel vergiler hasların %60'dan fazlasını oluşturuyor. Rumeli'de Köstendil, Semendire, Silistre, Vidin ve Yanya, Anadolu'da ise Hamid, Kocaeli, Akşehir, Niğde, Aksaray, Kayseri, İçel, ve Antep bu gruba giriyor. Niğbolu, Konya, ve Karesi sancaklarında ise bu oran %80'in üzerine çıkıyor. Bu oranlara, nisbeten büyücek yerleşim birimleri sayılabilecek 10.000 akçeden fazla vergi hasılatı sağlayan köylerin gelirleri de katıldığında, sancağa şamil gelirler ile büyük yerleşim birimlerinden elde edilen gelirler beraber ele alınınca oran %85-90'a ulaşıyor. Has gelirlerinin çok büyük bir bölümü bu şekilde oluşan sancaklar en büyük grub olduğu için bu gibi sancaklara "tipik sancaklar" diyebiliriz. Teke, Alaiye, Halep gibi bazı sancaklarda ise yukarda belirttiğimiz oran %40'ın altında kalıyor. Bunun nedeni bu sancaklarda büyük merkez gelirlerinin çoğunlukla padişah hassına dahil edilmesi. Bu gibi sancaklarda vergi hasılı 10.000 akçeden fazla büyük köylerin gelirleri sancakbeyi hassına katılarak nispeten büyük yerlerden toplanan gelirlerin oranının çok düşmemesi sağlanıyor. Mesela Alaiye sancağında merkez ve genel vergilerin oranı %24 iken 10.000 akçeden fazla hasıllı köylerin oranı %& %'e varan gelirleriyle bu iki oranın toplamı %89'a yükseliyor. Genellikle Yunan yarımadası ve Arnavutluk bölgesinde toplanan üçüncü bir grup sancakta padişah hassı bulunmamasına rağmen merkezi ve genel vergilerin oranları düşük kalıyor. Avlonya, Prizrin, İlbasan, ve Ağrıboz'un dahil olduğu bu grupta merkezi ve genel vergilerin oranı Karlıeli'nde %17'ye kadar düşüyor, İskenderiye'de (Arnavutluk) ise %42'ye ulaşıyor. Bu altı sancakta İlbasan dışında 10.000 akçeden fazla hasıllı köy gelirlerinin oranı genellikle yüksek sayılabilir. Nihayet Selanik ve Kırkkilise sancakları tamamen farklı bir durum göstermekte. Bu iki sancakta hassın yarısına yakın bir bölümü (Kırkkilise'de %49, Selanik'te %44) sancak dışından sağlanıyor. Bu durumda çok düşük görünen merkezi ve genel vergi oranları, hassın sadece sancak içi bölümüne oranla gene %50'yi geçiyor. Yeri gelmişken, incelediğimiz sancaklarda sadece beş tanesinde has gelirinin bir kısmı sancak dışı kaynaklardan sağlanıyor; Selanik ve Kırkkilise'den başka bu durumda olan İlbasan, Niğbolu, ve Vidin sancaklarında sancak dışından sağlanan bölüm %10'u çok aşmıyor. Bu noktada saptayabildiğimiz genel durumu şöyle özetleyebiliriz: sancakbeyi hassının ana bölümü büyük yerleşim merkezlerinden alınan ve bütün sancağa şamil olarak toplanan vergilerden oluşuyor. Sancak içinde havass-ı humayuna ayrılmış gelir kaynakları varsa, ya da tersine şehirleşme oranı düşük olan yörelerde bu gelirlerin has içindeki oranı da azalıyor. Nefs-i şehr" ve "niyabet Çoğu has dökümünde şehir merkezi gelirleri toplu bir şekilde bir tek rakkamla ifade ediliyor, ama bazı sancaklarda bu gelirlerin hangi kalemlerden oluştuğu da gösteriliyor. 1. Vılçitrin, 892 yılı, Tahrir Defteri 22: "nefs-i Vılçitrin, hasıl maa bac-I bazar ve niyabet ve duyun". 2. Semendire, 932 yılı, TD 135: "nahiye-i Semendire, bac-ı bazar ve niyabet-i Semendire maa resm-i fıçı ve resm-i arus ve hasıl-ı monopolye ve öşr-ü gallevat ve kovan-ı kefere-yi Semendire ve resm-i dönüm-ü bagat-ı Müslümanan ve çayırha-yı hassa ve dalyan der ab-ı Morava ve resm-i mahi ve resm-i gümrük-ü iskele-yi Semendire" "bac-ı bazar-ı nefs-i Belgrad maa resm-i fıçı ve resm-i arus ve hasıl-ı monopolye ve öşr-ü gallat ve kovan-ı gebre-yi Belgrad ve resm-i dönüm-ü bagat-ı Müslüman'an ve resm-i mahi ve resm-i gümrük-ü iskele-yi Belgrad . ve mahsul-ü dalyanha der ab-ı Sava ve Tuna" "nefs-i Niş ve öşr-ü gallat-ı Müslüman'an ve gebran ve ispence ve kıst-ı bac-ı bazar ve panayır ve niyabet-i nefs-i Niş ve geçitha der ab-ı Morava maa öşr-ü enhar-ı çeltik . maa nısf-ı niyabet-i tımarha-yı sipahiyan-ı nahiye-yi mezbure" Bu örneklerde şehir merkezi gelirini oluşturan vergi kaynakları beraber vergi hasılı tek bir rakkamla gösterilmiştir. Diğer bazı örneklerde ise her vergi kaynağının hasılı ayrı ayrı gösteriliyor. 1. Alaiye, 927 yılı, TD 107: Mahsul-ü bac-I bazar ve niyabet ve bad-ı hava ve öşr-ü gallevat-ı şehr-i Alaiye 6.000 Mahsul-ü ihtisab ve ihzar-ı şehr-i Alaiye 1.500 "asyab-ı zımmiyan, 6 kıta fi 36 216 "cizye-yi gebran-ı Alaiye 1.000 "mukata-yı semhane ve buzhane 1.000 "resm-i hamr-ı zımmiyan-ı Alaiye 500 "resm-i koru-yu nefs-i şehr 200 "resm-i kil-i bazar-ı Alaiye ve Bağlu ve Düşenbe ve Selendi maa Akseki 1.000 Toplam: 11.416 2. Karaman, 929 yılı, TD 119: Nefs-i Konya El-galle 10.000 Öşr-ü bostan maa adet-i mirabi-yi bostan 20.000 Adet-i mirabi-yi bagat-ı şehr-i Konya ez dönüm fi 8 20.000 Bac-ı bazar-ı galle ve resm-i kil 25.000 Bac-ı bazar-ı siyah ve resm-i kapan 20.000 Mukataa-yı bozahane-yi nefs-i Konya 15.000 Mukataa-yı niyabet-i nefs-i Konya 1.800 Beytül-mal-ı nefs-i Konya 5.000 Toplam 156.800 3. Antep, 950 yılı, TD 231 Niyabet-i nefs-i şehr maa mahsul-ü ser-asesan 17.000 Bac-ı agnam-ı kassaban ve bac-ı ayak 80.000 Resm-i agnam-ı şehirliyan 2.000 Öşr-ü basatin maa resm-i çift ve resm-i asyab ve gallat ve yonca ve meyve ve resm-i küvvare ve harac-ı kürum der nefs-i şehr 13.000 meyhane-yi şehr 32.000 Toplam 144.000 Şehirlerde sancakbeyi haslarına katılan vergi kaynakları hasıllarının tek tek belirtildiği örnekler çok az olduğu için hiç olmazsa hangi vergi kaynaklarının "nefs-i şehr" gelirleri arasında sayıldığını görebilmek için yukarıda ilk grupta gördüğümüz örnekleri çoğaltmak gerekiyor. 1. Karesi, 925 yılı, TD 72: Niyabet ve bac-ı bazar ve ihtisab ve şemhane ve bozahane ve meyhane ve bac-ı galle ve cürm ü cinayet ve arusane-yi nefs-i Balıkesri 58.399 2. Karaman, 929 yılı, TD 118: Liva-yı Aksaray maa Koçhisar Nefs-i şehr an il-galle ve öşr-ü bağat ve bostan ve kovan ve resm-i ganem ve asyab ve ihtisab ve bac-ı bazar maa resm-i kapan ve bozahane ve meyhane ve resm-i berberhane ve beytül-mal ve mal-ı mefkud ve yave ve kaçgun der nefs-i Aksaray ve çayır der cıvar-ı şehr ve bad-ı hava 63.610 3. Karaman, 929 yılı, TD 118: Nefs-i Niğde an öşr-ü galle ve resm-i agnam ve kovan ve öşr-ü bostan ve şırvan ve resm-i mirabi ve çayır-ı Bey gölü ve Alakuş ve çayır-ı Dokuzlu ve bac-ı bazar-ı şehr ve resm-i kil-i bazar-ı galle ve ihtisab maa resm-i kapan ve bozahane ve meyhane ve mahsul-ü ser asesan-ı şehr ve beytül-mal ve mal-ı gaib ve mal-ı mefkud ve abd-i abık-ı nefs-i şehr ve bad-ı hava 71.800 4. Kocaeli, 929 yılı, TD 116: Nefs-i İznikmid bac-ı bazar maa iskele ve bozahane ve ve meyhane ve resm-i arus ve cürm ü cinayet ve bad-ı hava nefs-i şehr ve resm-i ganem-i şehirlüyan ve berberhane 58.400 Bu gibi örnekleri çoğaltmak zor değil; baktığımız örnekler "nefs-i şehr" teriminin kapsamına giren vergi kaynakları hakkında yetrli bilgi sağlıyor. Görülüyor ki "nefs-i şehr" |
|
"Özel Büro (Dig.Security.İŞNET)" <digi.s...@isnet.net.tr>: Jun 05 10:18PM +0300
Osmanlı Devleti'nin üç kıt'ada yayılmış olduğu geniş coğrafî sâhanın muhtelif bölge ve merkezlerini birbirine bağlayan, muvâsala (ulaşım), münâkale (taşımacılık) ve muhâbere (haberleşme) imkânı sağlayan yolların yapım ve bakımı ile bu şebekenin meydana geliş ve işleyişini sağlamak ve kolaylaştırmak yanında, muhâfaza ve emniyetini de te'mîn etmek, idârenin ehemmiyetle üzerinde durduğu bir konu idi. Gerek askerî ve stratejik harekât kabiliyetini, gerekse ticârî kervanlar ile ulaştırma, posta ve haberleşme şebekesinin sâlimen yürütülmesi ve seyahat edenlerin (özellikle hac zamanlarında) seyrüsefer imkânlarını hazırlamak, devletin sâhib olduğu topraklar üzerindeki hâkimiyetini takviye bakımından da şübhesiz kaçınılmaz bir tedbîr olarak düşünülmüştür. Bu maksatla, yâni devletin kara, nehir ve deniz ulaştırma ve haberleşme şebekesinin meydana geliş ve işleyişini te'mîn için birtakım müessese ve hizmet grupları teşkîl edilmiştir. Binaenaleyh Osmanlı Devleti'nde bir yol düşüncesinin, yol bakım ve onarımı gibi fikirlerin mevcûd olduğunu, tesîs ve teşkîl edilmiş bulunan birtakım müesseseler sâyesinde anlamaktayız. Osmanlı yol teşkilâtı ile ilgili olarak arşiv belgeleriyle desteklediği çalışmalarla araştırmacılara yol açan Cengiz Orhonlu'ya göre bu müesseselerin başlıcaları şunlardır: Derbendcilik,[1] <http://www.altayli.net/tanzimat-devrine-kadar-osmanli-devletinin-ulasim-tes kilati-ve-yol-sistemine-genel-bir-bakis.html#_edn1> köprücülük,[2] <http://www.altayli.net/tanzimat-devrine-kadar-osmanli-devletinin-ulasim-tes kilati-ve-yol-sistemine-genel-bir-bakis.html#_edn2> gemicilik,[3] <http://www.altayli.net/tanzimat-devrine-kadar-osmanli-devletinin-ulasim-tes kilati-ve-yol-sistemine-genel-bir-bakis.html#_edn3> kaldırımcılık.[4] <http://www.altayli.net/tanzimat-devrine-kadar-osmanli-devletinin-ulasim-tes kilati-ve-yol-sistemine-genel-bir-bakis.html#_edn4> Bu kuruluşlara mensûp hizmet erbabı, âmme hizmeti gördükleri için birtakım örfî rüsûmdan (vergilerden) (avârız-ı dîvâniyye, tekâlîf-i örfiyye vb.) muâf tutulmak sûretiyle yol açma ve tâmir etme, köprülerin bakım ve onarımı, köprüsü olmayan nehirlerden insanları ücretsiz karşıdan karşıya nakletmek gibi görevler yapmakda idi. Bu hizmet şekillerinden başka, bazı köyler halkının doğrudan doğruya yol yapım, bakım ve onarımı için tâyin edilerek görevlendirilmiş ve buna mukabil - kaldırımcılar hâriç- bazı resmlerden muâf tutulmuş oldukları, târihî kaynaklardan anlaşılmaktadır. Tanzîmât Devri'ne kadar Osmanlı Devleti'nin kara ulaşım ve yol sistemi[5] <http://www.altayli.net/tanzimat-devrine-kadar-osmanli-devletinin-ulasim-tes kilati-ve-yol-sistemine-genel-bir-bakis.html#_edn5> ile teşkîlâtını genel hatlarıyla iki kısımda incelemek mümkündür: 1- Şehiriçi yol yapımcılığı (kaldırımcılık), 2-Şehirdışı ve şehirlerarası yollar. 1. Şehiriçi Yol Yapımcılığı (Kaldırımcılık) [6] <http://www.altayli.net/tanzimat-devrine-kadar-osmanli-devletinin-ulasim-tes kilati-ve-yol-sistemine-genel-bir-bakis.html#_edn6> Osmanlılarda kaldırımcılık, doğrudan doğruya yol ile ilgili meslekî bir teşekküle hâs bir tâbir olup bugünkü mânada araba geçen yolun bir veya iki tarafında bulunan "yaya" kaldırımlarından farklı olarak, esasen ve münhasıran "yol yapımcılığı" mesleğini ifâde etmekdedir.[7] <http://www.altayli.net/tanzimat-devrine-kadar-osmanli-devletinin-ulasim-tes kilati-ve-yol-sistemine-genel-bir-bakis.html#_edn7> Yani OsmanlIlarda kaldırım, toprak zemîne taş döşemek sûretiyle yapılan yol demektir.[8] <http://www.altayli.net/tanzimat-devrine-kadar-osmanli-devletinin-ulasim-tes kilati-ve-yol-sistemine-genel-bir-bakis.html#_edn8> Yaya kaldırımı ile araba geçen kaldırım (yol, sokak, cadde) arasında kesin ayırım, XX. yy. başlarında ortaya çıkmışdır. O zamana kadar "kaldırım" denince, bugünkü mânâda ve özellikle arabaların geçtiği yol kastedilmekte idi.[9] <http://www.altayli.net/tanzimat-devrine-kadar-osmanli-devletinin-ulasim-tes kilati-ve-yol-sistemine-genel-bir-bakis.html#_edn9> Kaldırımcılar, hemen dâimâ şehir ve kasabalarda teşkilâtlı olarak bulunur, sâdece yol inşaatı ile uğraşmak gerektiği zaman bulundukları yerlerden ayrılırlardı.[10] <http://www.altayli.net/tanzimat-devrine-kadar-osmanli-devletinin-ulasim-tes kilati-ve-yol-sistemine-genel-bir-bakis.html#_edn10> Kaldırımcı zümresi, daha ziyâde - başta İstanbul olmak üzere[11] <http://www.altayli.net/tanzimat-devrine-kadar-osmanli-devletinin-ulasim-tes kilati-ve-yol-sistemine-genel-bir-bakis.html#_edn11> - şehirlerde bir esnaf kuruluşu gibi denetim ve kontrol altında tutulurdu.[12] <http://www.altayli.net/tanzimat-devrine-kadar-osmanli-devletinin-ulasim-tes kilati-ve-yol-sistemine-genel-bir-bakis.html#_edn12> Kaldırım yapım ve tâmir işlerinin, belediyelerin vazîfeleri meyânında addedilmesi mülâhazasıyla 1285/1868 yılında Şehr-Emâneti'ne devrolunduğu zamâna kadar bu işlere en başta yeniçeri ağası ve mimârbaşı olmak üzere "'atîk" şehremînleri[13] <http://www.altayli.net/tanzimat-devrine-kadar-osmanli-devletinin-ulasim-tes kilati-ve-yol-sistemine-genel-bir-bakis.html#_edn13> karışır ve İstanbul Kadısı da şehrin umûmî hâkimi olmak sıfatıyla müdâhale ve nezâret ederlerdi.[14] <http://www.altayli.net/tanzimat-devrine-kadar-osmanli-devletinin-ulasim-tes kilati-ve-yol-sistemine-genel-bir-bakis.html#_edn14> Diğer esnâf teşekküllerinde olduğu gibi kaldırımcı esnâfının başında da esnâf kethudâsı olarak devlete âit her türlü yol inşââtında bir organizatör rolünü üslenen kaldırımcılar kethudâsı bulunurdu.[15] <http://www.altayli.net/tanzimat-devrine-kadar-osmanli-devletinin-ulasim-tes kilati-ve-yol-sistemine-genel-bir-bakis.html#_edn15> Şehir su yollarının ve bendlerin taş döşeme işleri de kaldırımcılar tarafından ve mimâr-başının nezâretinde yapılırdı.[16] <http://www.altayli.net/tanzimat-devrine-kadar-osmanli-devletinin-ulasim-tes kilati-ve-yol-sistemine-genel-bir-bakis.html#_edn16> İstanbul ve civârında yapılan yol, suyolu vb. inşââtda çalışan kaldırımcılar, genellikle Silivri bölgesinden temin edilirlerdi. Bunların da pek çoğu buraya Rumeli'den, bilhassa Arnavutluk'tan gelmekte idiler. Bundan da anlaşılmaktadır ki kaldırımcı esnâfının çoğunluğunu, Arnavut asıllı kimseler[17] <http://www.altayli.net/tanzimat-devrine-kadar-osmanli-devletinin-ulasim-tes kilati-ve-yol-sistemine-genel-bir-bakis.html#_edn17> teşkîl ediyordu.[18] <http://www.altayli.net/tanzimat-devrine-kadar-osmanli-devletinin-ulasim-tes kilati-ve-yol-sistemine-genel-bir-bakis.html#_edn18> Meslekî birer teşkilât mensupları olarak ihtisasları, yol ve binâ inşââtında kullanılan taşları kesmek olan taşcılarla, bu taşları döşeyen kaldırımcıların[19] <http://www.altayli.net/tanzimat-devrine-kadar-osmanli-devletinin-ulasim-tes kilati-ve-yol-sistemine-genel-bir-bakis.html#_edn19> ücret meselelerini çözmekte, inşâ malzemelerini temîn etmede karşılaşılan güçlükleri bertaraf etmekte ve bir inşaatta gerekli işçileri araştırıp bulmakda, nihâyet aralarındaki anlaşmazlıkları halletme gibi hususlarda kaldırımcılar kethudâsı dâimâ tanzîm edici, ayarlayıcı, arabulucu rollerde bulunmuşdur.[20] <http://www.altayli.net/tanzimat-devrine-kadar-osmanli-devletinin-ulasim-tes kilati-ve-yol-sistemine-genel-bir-bakis.html#_edn20> Kaldırımların her zirâ'-ı mi'mârîsi (75.8 cm.), kaldırımcılara 6-8'er akçaya, mahlût kaldırımların her zirâ'ı ise 4'er akçaya yapdırılırdı (XVI. yy.).[21] <http://www.altayli.net/tanzimat-devrine-kadar-osmanli-devletinin-ulasim-tes kilati-ve-yol-sistemine-genel-bir-bakis.html#_edn21> Kaldırımlar üç sene zarfında harâb olursa, kaldırımcılar bozulan bu yerleri bilâ-ücret tâmir etmeği taahhüd ederlerdi.[22] <http://www.altayli.net/tanzimat-devrine-kadar-osmanli-devletinin-ulasim-tes kilati-ve-yol-sistemine-genel-bir-bakis.html#_edn22> Kaldırımcılar kethudâsının rolü, XVIII. yy.'ın ikinci yarısında ikinci plana düşmüş ve kendilerine nezâret eden bir kaldırım yazıcılığı ihdâs olunmuşdur.[23] <http://www.altayli.net/tanzimat-devrine-kadar-osmanli-devletinin-ulasim-tes kilati-ve-yol-sistemine-genel-bir-bakis.html#_edn23> Yine bu asırda kaldırım (yol) inşââtı, hâssa mimârbaşına havâle edilir ve onun nezâretinde yapılırdı.[24] <http://www.altayli.net/tanzimat-devrine-kadar-osmanli-devletinin-ulasim-tes kilati-ve-yol-sistemine-genel-bir-bakis.html#_edn24> Kaldırım inşâsı için evvelâ keşfin yapılması şarttı.[25] <http://www.altayli.net/tanzimat-devrine-kadar-osmanli-devletinin-ulasim-tes kilati-ve-yol-sistemine-genel-bir-bakis.html#_edn25> İnşâ veya tâmir edilecek yolun ön keşfi yapıldıkdan sonra iş, kaldırımcılar kethudâsı ve Mi'mâr-başı'nın tâyin ettiği bir mimâr halîfesi ile Yeniçeri Ocağı mensublarından olan kaldırım yazıcısının mârifetleriyle keşf ve muâyene edilerek, yapılan işin istenilen teknik evsâfa uygun olup olmadığı araştırılırdı.[26] <http://www.altayli.net/tanzimat-devrine-kadar-osmanli-devletinin-ulasim-tes kilati-ve-yol-sistemine-genel-bir-bakis.html#_edn26> Tanzimat devrine kadar yapılan şehiriçi yolların keşif ve muâyenesi bu şekilde tesbit edilerek, kaldırımcılar kethudâsı tarafından keşif defterlerine kaydedilirdi.[27] <http://www.altayli.net/tanzimat-devrine-kadar-osmanli-devletinin-ulasim-tes kilati-ve-yol-sistemine-genel-bir-bakis.html#_edn27> XVI. asra kadar İstanbul'un beledî işleri çok düzenli idi. Bütün işler, başlıca câmilere, sokak ve kaldırımlara, evlerin binâ ve inşâ sûretlerine, meydanların "tanzîf ü tathîrine", sıhhî tedbirlere vb. inhisâr ediyordu. Hükûmet, kaldırımların tâmirine önem verirdi. İstanbul surlarının iç ve dış taraflarında yâhut üzerinde "cüz'î ve küllî" evler, şehnişînler ve dükkânlar yapmak kat'iyyen yasaktı. Aksi takdîrde bunlar yıktırılır; hatta "muhâlefet idenler her kimler ise siyâset olınmak mukarrer" olurdu. Evler, tamâmen surlardan en az beş zirâ' yâhud dört arşın (takrîben 3 metre) uzakta inşâ edilebilirdi.[28] <http://www.altayli.net/tanzimat-devrine-kadar-osmanli-devletinin-ulasim-tes kilati-ve-yol-sistemine-genel-bir-bakis.html#_edn28> Bu mesâfe de genellikle yol payı olarak bırakılırdı. Esâsen sokaklar -Tahtakale ve diğer çarşı bulunan yerler hâriç- önceleri oldukça geniş idi.[29] <http://www.altayli.net/tanzimat-devrine-kadar-osmanli-devletinin-ulasim-tes kilati-ve-yol-sistemine-genel-bir-bakis.html#_edn29> Ancak muahhar devirlerde muhtelif sebeplerle (yangın, ihmal, suiistimâl, nüfus artışı vb.)[30] <http://www.altayli.net/tanzimat-devrine-kadar-osmanli-devletinin-ulasim-tes kilati-ve-yol-sistemine-genel-bir-bakis.html#_edn30> yolların gittikçe daraldığı, temizlik ve bakımının ihmâl edildiği görülmektedir.[31] <http://www.altayli.net/tanzimat-devrine-kadar-osmanli-devletinin-ulasim-tes kilati-ve-yol-sistemine-genel-bir-bakis.html#_edn31> İstanbul'da saraylar, câmiler, medreseler, imâretler, türbeler vs. dışındaki binalar, bilhassa meskenler ahşâp veya kerpiçten yapılırdı. Bunun sebebi, zelzele korkusuna atfedilmekle birlikte, bunların kârgîr binâlara nispetle daha ucuza mâliyetinin[32] <http://www.altayli.net/tanzimat-devrine-kadar-osmanli-devletinin-ulasim-tes kilati-ve-yol-sistemine-genel-bir-bakis.html#_edn32> de önemi büyüktü.[33] <http://www.altayli.net/tanzimat-devrine-kadar-osmanli-devletinin-ulasim-tes kilati-ve-yol-sistemine-genel-bir-bakis.html#_edn33> Bu durum, fetihten önceki Bizans İstanbulu için de aynen vâkidir. O devirlerde de saray ve mâbedler ile Fener ve Galata taraflarındaki bazı binâlardan mâadâsının ahşâp olduğu zannedilmektedir. Halbuki bir şehirde ahşâp binâların çok olması, sık sık yangınlara sebebiyet verdiği ve pek tehlikeli netîceler doğurduğu için,[34] <http://www.altayli.net/tanzimat-devrine-kadar-osmanli-devletinin-ulasim-tes kilati-ve-yol-sistemine-genel-bir-bakis.html#_edn34> Kanûnî Devri'nden itibâren "men'-i harîk" husûsunda sıkı tedbîrlere başvurulması, zarûret hâlini almıştı.[35] <http://www.altayli.net/tanzimat-devrine-kadar-osmanli-devletinin-ulasim-tes kilati-ve-yol-sistemine-genel-bir-bakis.html#_edn35> Bu cümleden olarak, evlerin saçaklı yapılmasına müsaade edilmediği gibi, evlerden yola doğru fazlaca çardak[36] <http://www.altayli.net/tanzimat-devrine-kadar-osmanli-devletinin-ulasim-tes kilati-ve-yol-sistemine-genel-bir-bakis.html#_edn36> ve şeh-nişîn[37] <http://www.altayli.net/tanzimat-devrine-kadar-osmanli-devletinin-ulasim-tes kilati-ve-yol-sistemine-genel-bir-bakis.html#_edn37> çıkılması hâlinde bu çıkıntılar Mîmârbaşı vâsıtasıyla yıktırılır ve yola "müzâyaka" (darlık, sıkışıklık) verilmemeğe îtinâ edilirdi.[38] <http://www.altayli.net/tanzimat-devrine-kadar-osmanli-devletinin-ulasim-tes kilati-ve-yol-sistemine-genel-bir-bakis.html#_edn38> Meselâ 1131/1719 yılında Gedikpaşa semtinde çıkan bir yangın, buralarda evlerin sık ve sokakların dar olmasından dolayı yayılarak büyük hasar ve ziyâna sebeb olmuştu. Bu yangından bir ay kadar önce "İstanbul Kâdîsı'na ve Hâssa Mi'mâr-başı'ya" sâdır olan "evâ'il-i Şa'bân 1131 (1719)" târihli bir hükümde geçen: "Mahrûse-i İstanbul'da vâki' büyût ü menâzil Zîk ve birbirine karîb ve muttasıl olduğından mâ'adâ ba'zı evlerün saçakları ve şeh-nişînleri karşu vâkı' olmağla bi-emri'llâhi Te'âlâ bir mahalde harîk vâki' oldukda karşusında vâki' olan şeh-nişînlerün ve saçaklarun serî'an yanmasına sebeb olup."[39] <http://www.altayli.net/tanzimat-devrine-kadar-osmanli-devletinin-ulasim-tes kilati-ve-yol-sistemine-genel-bir-bakis.html#_edn39> ifâdesinden, bu gibi tehlikelere dikkat çekildiğini ve evlerin inşâ tarzları üzerinde önemle durulduğunu anlamaktayız. 1175/1762 târihli bir hükümde ise, yangın yerlerinde kirâ için yeniden kahvehâne, bî-kâr (bekâr veya işsiz) odaları, han vs. ile, mevcut binâlara yeni cihân-nümâ,[40] <http://www.altayli.net/tanzimat-devrine-kadar-osmanli-devletinin-ulasim-tes kilati-ve-yol-sistemine-genel-bir-bakis.html#_edn40> tahtaboş,[41] <http://www.altayli.net/tanzimat-devrine-kadar-osmanli-devletinin-ulasim-tes kilati-ve-yol-sistemine-genel-bir-bakis.html#_edn41> şehnişîn vb. ilâve ve çıkmalar yapdırılamayacağı, aksine hareket edenlerin "ibreten li'l-gayr salb" olunacakları, sert ve kesin ifadelerle belirtilmekdedir.[42] <http://www.altayli.net/tanzimat-devrine-kadar-osmanli-devletinin-ulasim-tes kilati-ve-yol-sistemine-genel-bir-bakis.html#_edn42> Yangınların yaptığı tahrîbât süratle izâle edilir; yanan evlerin yerlerine hemen birkaç gün sonra tıpkı eskisine benzeyen yeni evler yapılır ve eski kargacık burgacık sokaklar aynen kalırdı.[43] <http://www.altayli.net/tanzimat-devrine-kadar-osmanli-devletinin-ulasim-tes kilati-ve-yol-sistemine-genel-bir-bakis.html#_edn43> Tanzîmât Devri'ne kadar yol ve sokakların genişliği hususunda muayyen ölçülerle tespît, ta'yîn ve tanzîm edici kesin hüküm ve nizâmnâmeler çıkmadığından, târih boyunca İstanbul için bâzan pek felâketli netîceler doğuran yangınlardan sonra |
|
"Özel Büro (Dig.Security.İŞNET)" <digi.s...@isnet.net.tr>: Jun 07 09:43PM +0300
Türkiye ile mülteci krizini çözmek için bu kadar emek sarf eden Merkel hem mülteci-vize muafiyeti meselesini çıkmaza sürükleyebilir. Hem de iç muhalefetin baskısından kurtulamayabilir. Erdoğan'ın D. Afrika gezisinin Kenya durağında sıkıntılı bir haber ajanslara düştü. 1915 Ermeni Tehcirini "soykırım" olarak tanıyan Avrupa ülkelerine Almanya da katıldı. Avrupa'nın iki büyüğü olan Fransa ve Almanya'nın "soykırım" kartını bize yöneltmesi AB ile entegrasyon açısından rahatsız edici bir gelişme. Türkiye'nin AB ile rasyonel düzlemde müzakere yürütmesini zora sokacak yolda yeni bir adım daha atıldı. Federal Parlamento'nun geçen sene komisyona havale ettiği bir konuyu alelacele önümüze koyması diplomasi koridorlarının yeni bir manevrası. Zira Avrupa parlamentolarındaki "soykırım" tanımaları "demokratik" mazeret altında bir siyasi gündemin parçası olarak gerçekleşti. Hedef, Türkiye'yi sürekli savunma yapan bir konumda tutmak. Akla gelen ilk soru mülteci sorununu çözmek için Türkiye'ye ihtiyacı olan Merkel'in niçin bu kararın geçmesini engellemek için hiçbir şey yapmadığı? "Demokrasilerde parlamentolara hâkim olunamayacağı" cevabı topu taca atmak. Elbette Avrupa başkentlerinde yükseltilen "Türkiye ve Erdoğan karşıtlığını" somut kazanımlara çevirmek isteyen stratejik lobiler var. Merkel'in bu grupların yürüttüğü kampanyaya teslim olması Alman iç siyasetinde yaşadığı zorlukla ilgili. Mülteciler konusunda diğer Avrupalı liderlere göre cesur davranması kendi siyasi kaderini tehlikeye sokacak ölçüde yoğun bir muhalefet üretti. Nitekim Merkel'in vize muafiyeti konusunda "Erdoğan'ın önünde diz çöktüğü" argümanı muhalefet tarafından çok sert şekilde işleniyor. Karikatürlere konu olan bu eleştiri Erdoğan karşıtlığının Alman iç siyaset sermayesine dönüştüğünü de gösteriyor. Merkel, Parlamento'nun "soykırım" kararı almasının kendisini iç kamuoyunda rahatlatacağını düşünmüş olabilir. Dahası, Serdar Karagöz'ün yorumuyla vize muafiyeti ile oluşan iç tepkiyi yönetmek için "soykırımı" tanımanın önünü açmış olabilir. Ancak bu hesap çalışmayabilir. Türkiye ile mülteci krizini çözmek için bu kadar emek sarf eden Merkel hem mülteci-vize muafiyeti meselesini çıkmaza sürükleyebilir. Hem de iç muhalefetin baskısından kurtulamayabilir. Nitekim Erdoğan, Kenya'da gazetecilere verdiği mülakatta bu kararla "Türkiye'nindostluğunun kaybedilmekte" olduğunu vurguladı. İç- dış politikası birbiriyle entegre olan iki ülkenin ilişkilerinin zarar görmemesi için Merkel'in ciddi gayret göstermesi gerekecek. [Sabah, 4 Haziran 2016] [status publish] [geotag on] [publicize off|twitter|facebook] [category güvenlik] [tags ALMANYA DOSYASI, angela Merkel] |
|
"Özel Büro (Dig.Security.İŞNET)" <digi.s...@isnet.net.tr>: Jun 07 09:42PM +0300
ABD açıkça Suriye'de hem muhalefetin hem de muhalefeti destekleyen Türkiye gibi aktörlerin başarısızlığını umarak sahada kendi gerçekliklerini yaratma çabası içerisine girdi. Kendi kendini doğrulayan kehanetleriyle Suriye'de önce DAİŞ'in sonra PKK'nın önünü açtı. Bir süredir herkesin cevabını bulmaya çalıştığı soru bu. Sadece Türkiye değil; ABD'nin diğer bölgesel müttefikleri ve hatta Washington DC'de Suriye üzerine çalışanlar da bu sorunun cevabının peşinde. Cevap ise ABD'nin Suriye politikasına dair ezberleri bir kenara bırakıp, ABD'yi Suriye'deki çatışmalarda doğru yerde konumlandırmaktan geçiyor. ABD hızlı bir şekilde "Esed meşruiyetini kaybetti" deyip, büyükelçisini Hama'da göstericilere desteğe gönderdi. Türkiye gibi olayların tırmanmaması için Esed rejimini ikna etmeye çalışan aktörlere baskı uyguladı. Fakat olayların başından itibaren rejimin yardımına koşan İran ve Rusya karşısında muhalefetin oyun değiştirebilmesi için tabiri caizse kılını kıpırdatmadı. Rejimin kimyasal silah kullanmasının akabinde ise kırmızıçizgisi geçilen bir süper güç gibi değil oldukça uysallaştırılmış ve çözümü Rusya'ya havale etmiş bir seyirci gibi davranmaya başladı. Suriye'de muhaliflerin oyunu değiştirmesi için yapılması gereken herkesin malumuydu: Rejimin ve müttefiklerinin hava saldırısı lüksünü ellerinden almak. Bu da ya nokta atışlarla rejimin hava gücünü kullanılamaz hale getirmekten ya da muhalefete kendi no-fly-zone'larını yaratacak manpad'lerin verilmesinden geçiyordu. Fransa ve Suudi Arabistan belli dönemlerde bu manpadleri vermeye hazırdı. ABD kimyasal silahta kullanmadığı kırmızıçizgisini manpad'de kullandı ve bu oyun değiştirici hamleyi engelledi. Muhalefetin bölünmüşlüğünden şikâyet edilir ya, ABD bunun en büyük müsebbiplerinden olageldi. ABD muhalefeti sistematik olarak böldü. Birkaç zayıf halkaya trajikomik eğit-donat desteği sundu. Onları da Esed'den ziyade muhalefete karşı kullanmaya çalıştı. Seçtiği grupların zayıf halka olduğunu sağır sultan bile biliyordu. ABD basın toplantılarında sarf ettiği süslü ve içi boş sözleri kenara koyarsak hiçbir zaman muhalefetin tarafında olmadı. Muhalefetin tarafında gibi davranmadı. Muhalefetin tarafında olmanın gereklerini yerine getirmedi. Muhalefeti böldüğü kadar Esed rejimini bölmeye uğraşmadı. Dolaylı yollarla Esed'e sağladığı meşruiyeti muhalefete sağlamak için elindeki kozları kullanmadı. Her şey bir tarafa Suriyeli mazlum mültecilere bile ölçeğine yakışır şekilde sahip çıkmadı. Rakka ve Menbic'te PKK'yı tercih etmesi de ABD'nin hiçbir zaman Suriye muhalefetinin tarafında olmadığını bir kez daha gösterdi. ABD Suriye'de teröristlerden müttefik üretirken; müttefiklere karşı teröre doğrudan destek vermeye başladı. Muhalefetten beş senedir esirgediği silahları ve hava desteğini PKK'ya akıtmak için terörist bir gruba destek verme pahasına beklemedi. Bu ittifak, askerlerinin YPJ/PKK'nın armasını üniformalarına iliştirmesine kadar vardı. NATO müttefiki Türkiye'nin güvenli bölge planlarına, sahadaki sosyolojik dengeyi koruma çabalarına, insani sorumluluğumuzu paylaşın çağrılarına ise kulak tıkadı. ABD açıkça Suriye'de hem muhalefetin hem de muhalefeti destekleyen Türkiye gibi aktörlerin başarısızlığını umarak sahada kendi gerçekliklerini yaratma çabası içerisine girdi. Kendi kendini doğrulayan kehanetleriyle Suriye'de önce DAİŞ'in sonra PKK'nın önünü açtı. Suriye'yi bölgesel çıkarlarıyla örtüşmeyen aktörleri "cezalandırmanın" bir aracı olarak kullandı. Bütün bunları ise "Suriye'nin Dostları" şemsiyesi altında, sanki Rusya ile muhalefetin lehine pazarlık yapıyormuş edasıyla yaptı. Oysa başından beri ABD ile Suriye halkının, ABD ile İsrail dışındaki bölgesel "müttefiklerinin", ABD ile Türkiye'nin Suriye vizyonu hiçbir zaman örtüşmedi. ABD ile Suriye konusunda, Rusya ile konuşurmuş gibi konuşmadan ilerlememiz mümkün değil. Zira bu konuda ABD Rusya'ya bölgesel "müttefiklerinden" daha yakın. [Akşam, 4 Haziran 2016] [status publish] [geotag on] [publicize off|twitter|facebook] [category güvenlik] [tags SURİYE DOSYASI, ABD, Suriye] |
|
"Özel Büro (Dig.Security.İŞNET)" <digi.s...@isnet.net.tr>: Jun 07 10:22PM +0300
Enerji arz güvenliğinin sağlanması ve dolayısıyla fiyat dalgalanmaların azalması, başta da enflasyon oranının düşmesine katkı yapacaktır.Geçmiş dönemlerde enerji fiyatlarında sürekli hale gelen artışlar hem enflasyonun artışına hem de enflasyonun yüksek kalmasına neden oldu. Türkiye'nin Rusya'ya doğalgaz bağımlılığı yüzde 54 oranında. Dolayısıyla iki ülke arasındaki herhangi bir sorun sonrasında akla gelen ilk konu "doğalgaz" oluyor. Rusya ile yaşadığımız uçak krizi aslında Türkiye'nin enerjide yeni politikalar geliştirmesini, alternatifler oluşturmasını ve kendi gücünü görmesini sağladı. "Kötü komşu ev sahibi yaptırırmış" atasözü enerji politikalarında kendini gösterdi. "Rusya doğalgazı keser mi? Doğalgaz kesilirse yeterli doğalgazımız var mı?" soruları karşısında alternatiflerden birisi de depolama tesisleri. Dolayısıyla, doğalgazda depolama tesislerinin ülke gündemine gelmesinde, Rusya'yla yaşanan uçak krizinin büyük katkısı var. Bu dönemde, krizin fırsata çevrilmesi noktasında, doğalgaz depolama, LNG ve enerji arz güvenliğini sağlama konusunda hem sahada gerçekleştirilen çalışmalar hem de yasal alt yapının tamamlanması içinEnerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Berat Albayrak'ın ortaya koyduğu çabalar, umut veriyor. Bu amaçla, Türkiye'nin artan enerji tüketimine karşın enerji arz güvenliğini sağlama noktasında tek bir kaynağa ve ülkeye bağımlı kalmadan alternatif arayışlarında LNG terminallerinin yanında geçmişte ihmal ettiği doğalgaz depolama tesisleri için yeni yasalaşan enerji yasasında depolamayla ilgili çok önemli bir madde var. Buna göre, doğalgaz ithal eden firmaların ithal ettikleri doğal gazın depolama oranı yüzde 20'ye çıkarıldı. Daha önce bu oran yüzde 10'du. DOĞALGAZ DEPOLAMASININ FAYDALARI Doğalgaz depolaması, doğalgaz arzında yaşanabilecek teknik bir sorundan kaynaklı aksamalara karşın stratejik rezerve sahip. Doğalgaza talebin en çok arttığı kış dönemlerinde görülen kısa süreli aşırı talepleriyaz dönemlerinde özellikle de soğutma amaçlı olarak kullanılan elektrik üretiminde artan talebi karşılamak için ve doğalgaz boru hattı sistemlerindeki akışı dengelemek için önemli. En önemlisi de doğalgazı ithal ettiğimiz yanı başımızdaki ülkelerin siyasi ve jeopolitik durumunu göz önünde bulundurursak, oluşabilecek fiyat dalgalanmalarını azaltmak için depolama tesisleri daha da fazla önem kazanıyor. Türkiye, doğalgazda bu defa işini şansa bırakmadan, ihmal etmeden, enerji arz güvenliğini sağlamak ve yeni bir "Kış ortasında gaz kesilir mi? Kesilirse ne olur?" baskısı ve stresini yaşamamak için boru hatları ile gelen gazın depolanmasını hızlandırıyor. Bu depolama ile toplanacak doğalgaz ve beraberinde LNG terminallerinde depolanan doğalgaz sayesinde Türkiye, doğalgaz arzında herhangi bir sorunla karşılaşsa bile, uzun süreli doğalgaz rezervine sahip olacak. Diğer yandan, Türkiye'ye doğalgaz arz eden ülkelerin gerçekleştirdikleri doğalgaz transferinde belli bir oranda Türkiye'de depolama yapma zorunluluğu getirilmesi Türkiye'yi daha da rahatlatacaktır. Belki de doğalgaz arz eden ülkelerin artması ve küresel piyasalarda oluşan rekabet ile bu şartın ülkelerle yapılacak yeni kontratlarda yer alması yeni dönemde daha kolay olacaktır. ENERJİ FİYATLARI, ENFLASYON VE FAİZ İNDİRİMİ Enerji arz güvenliğinin sağlanması ve dolayısıyla fiyat dalgalanmaların azalması, başta da enflasyon oranının düşmesine katkı yapacaktır.Geçmiş dönemlerde enerji fiyatlarında sürekli hale gelen artışlar hem enflasyonun artışına hem de enflasyonun yüksek kalmasına neden oldu. Son dönemlerde enerji fiyatlarında yani petrol fiyatındaki azalış, Türkiye'de hem enflasyonun düşmesine hem de dış ticaret açığının dolayısıyla cari açığın azalmasına ve cari açığın sürdürebilir seviyeye gelmesine yardımcı oldu. Bu durum, yeni dönemde merkez bankasının da faiz indirimlerine başlamasını motive etti. Son açıklanan Mayıs ayı düşük enflasyon rakamları ve ABD'den gelen düşük istihdam rakamları nedeniyle ABD Merkez Bankası'nın (FED) Haziran ayı itibariyle yapılması planlanan faiz artışını ertelemesi olasılığı, Merkez Bankası'nın bu ay da faiz indirim yapma konusunda bir alan bulmasına katkı sağlayacak gibi. [Yeni Şafak, 6 Haziran 2016] [status publish] [geotag on] [publicize off|twitter|facebook] [category güvenlik] [tags SU & ENERJİ & DOĞALGAZ DOSYASI, Doğalgaz, Depolama] |
|
"Özel Büro (Dig.Security.İŞNET)" <digi.s...@isnet.net.tr>: Jun 07 10:28PM +0300
Alman Parlamentosu'nun bu kararı, Almanya başta olmak üzere Avrupa ülkelerinin "kültürel hınç" ve "dışlayıcı" tutumlarla Türkiye'ye baktığının bir göstergesi. İçerideki Türkiye düşmanları giderek marjinalize oluyor. Yalnızlaşıyor. Yalnızlaştıkça da radikalleşiyor. Türkiye devleti ve milleti aleyhine olan her gelişmeyi bir fırsat biliyorlar. Geçtiğimiz temmuzdan itibaren yoğunlaşan terör furyasına alkış tuttular. Süslü laflarla "Erdoğan'ın yanlış politikaları" dolayısıyla teröre maruz kaldığımızı anlattılar. Teröriste moral motivasyon sağladılar. Ülkenin bir iç savaş ortamına doğru gitmesi için çabaladılar. Milleti provoke etmeye çalıştılar. "Erdoğan düşmanlığı" adı altında yürüttükleri "Türkiye düşmanlığı"nı o denli abarttılar ki millet "bu kadar da olmaz" dedi. Her seferinde paralel devlet yapılanması da, Geziciler de, terör örgütünün siyasi uzantıları da ifşa oldular. İnadına, inadına milletin hassasiyetlerini çiğnediler. Milletin varlık bilincini, birliktelik ruhunu tehdit ettiler. Son olarak Alman Parlamentosu'nun 1915 olaylarını "soykırım" olarak gören kararını kendi lehlerine kullanmaya çalıştılar. Bazıları "cesaret" gösterip kararın içeriğini doğru bulduğunu söyledi. Bazıları da bu kararın Erdoğan'ı köşeye sıkıştıracağını düşündükleri için ellerini ovuşturdular. Fakat bu tutumları onların marjinalleşme süreçlerini hızlandırdı. Toplumun çok büyük kesimi oynanan oyunu gördü. Almanya'nın Türkiye'yi kendince köşeye sıkıştırmak için bir adım attığını, "Ermeni anlatısı"nı bir sopa olarak kullandığını fark etti. Toplumun büyük kesimi Almanya'nın tutumunu bariz bir "düşmanlık" olarak okudu. Alınan kararı Almanya'nın Türkiye'nin AB'ye giriş sürecindeki ikiyüzlü tutumunun diğer bir yansıması olarak değerlendirdi. Alman Parlamentosu'nun bu kararı, Almanya başta olmak üzere Avrupa ülkelerinin "kültürel hınç" ve "dışlayıcı" tutumlarla Türkiye'ye baktığının bir göstergesi. Türkiye ne kadar bütünleşme ve karşılıklı fayda esasına göre hareket etmişse, muhatapları da o oranda dışlayıcı ve tek taraflı davrandı. Bütün bu yaşananlar, Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın bir kez daha "milli çıkar" ve "ülke bütünlüğü" adına bir siyasi liderlik yürüttüğünü tescil etmiş oldu. Erdoğan, 2002'den bu yana Avrupa ile ilişkiler konusunda son derece şeffaf davrandı. Bu ilişkinin sağlıklı biçimde ilerleyebilmesi için bir yandan Türkiye toplumunu diğer yandan ise Avrupalı yöneticileri ikna etmesi gerekiyordu. Türkiye toplumunu AB fikrine büyük oranda Erdoğan ikna etti. Ne var ki Avrupalı yöneticiler, Türkiye'nin üyeliği konusunu sürekli yokuşa sürdüler. Sürekli yeni bahaneler ürettiler. Ermeni anlatısı son oyuncakları. Erdoğan, tam da bu nedenle bir süredir Almanya başta olmak üzere AB ülkelerinin dışlayıcı ve sorumsuz tavırlarını eleştiriyor. Suriye krizi başta olmak üzere insanlığı ilgilendiren konulardaki duyarsızlıklarını eleştiriyor. [Sabah, 6 Haziran 2016] [status publish] [geotag on] [publicize off|twitter|facebook] [category istihbarat] [tags ERMENİ SORUNU DOSYASI, Türkiye, Düşman] |
|
"Özel Büro (Dig.Security.İŞNET)" <digi.s...@isnet.net.tr>: Jun 07 10:47PM +0300
Kazakistan Milli İstihbarat Teşkilatı (KNB), işadamı Tohtar Tuleşov'un iktidarı ele geçirmek için darbe girişimi hazırlığı yaptığını duyurdu. KNB Basın Sözcüsü Ruslan Karasev, Kazakistan Başsavcılığı'nda düzenlediği basın toplantısında Şimkentpiva şirketinin eski müdürü Tohtar Tuleşov'un iktidarı ele geçirmek için hazırlıklar yaptığını duyurdu. Geçen yıldan buyana iktidarı ele geçirmek için Tohtar Tuleşov'un aktif hazırlıklar yaptığının tespit edildiğini kaydeden Karasev, mevcut hükümeti devirmek adına organize miting ve protestolar tertipleyerek kaos ortamından faydalanarak hükümeti devirmek istediğinin tespit edildiğini açıkladı. Toprak reformu bahane edilerek Atrau, Kızılorda, Almatı, Astana ve Ural'da yapılan mitinglere finansal destek veren Tuleşov'un toplumsal kaos oluşturmak ve meydana gelecek şiddet olaylarını bahana ederek hükümete el koyma planının deşifre edildiğini belirten Karasev, Tuleşov'un planını hayata geçirmek adına eski ve hali hazırda görevde bulunan üst düzey yetkililerle ve kolluk kuvvetlerinden görüşmelerde bulunarak destek aradığının tespit edildiğini açıkladı. Karasev ayrıca yapılan incelemede Tuleşov'un planını hayata geçirmek için hazırladığı mühimmat, silah ve patlayıcılara el konulduğunu duyurdu. Tohtar Tuleşov, 30 Ocak 2016'da Çimkent'te kaldığı otelde gözaltına alınarak tutuklanmıştı. [status publish] [geotag on] [publicize off|twitter|facebook] [category güvenlik] [tags KAZAKİSTAN DOSYASI, Kazakistan, darbe girişimi] |
|
"Özel Büro (Dig.Security.İŞNET)" <digi.s...@isnet.net.tr>: Jun 07 10:24PM +0300
ABD Ortadoğu'dan geri çekilsin tabi ki ama Ortadoğu'da kendi ürettiği sorunları da beraberinde alıp gitsin. En azından geri çekilmeden bahsederken PKK'ya verdiği destek gibi giderayak yeni ve köklü sorunlar üretmeye çalışmasın. Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra Filistin'i himayesi altına alan İngilizler, Filistin'den ayrılma kararı verdiklerinde etkileri günümüze kadar sürecek şartların mimarı oldular. Manda döneminde serpilen ve örtülü ve açık İngiliz desteğiyle devletleşme adımlarını bir bir atan İsrail, 1948'de bağımsızlığını ilan etti. İngilizler Filistin'den çekilirken arkasında demografisi değiştirilmiş, yüz binlerce yerlisi evinden edilmiş bir Filistin ve İsrail işgali bıraktı. Fransızlar da Lübnan'da aynısını yapmamışlar mıydı? Ayrıcalıklar tanınan ve palazlandırılan kesimler, siyasi dengeleriyle oynanan Lübnan hâlâ toparlanamadı. En son Irak'ta izledik bu filmi. ABD yalanlarla ve kara propagandayla Irak'ı işgal etti. Ortadoğu'da zenginliğiyle hatırlanan şehirlerden Bağdat ve Irak'ın geneli Irak savaşıyla yüz yıl geriye gitti. Ülke kelimenin tam anlamıyla harap oldu. Sonra Obama yönetimi geldi ve ABD'yi Irak'tan çıkaracağız dedi. En başta neden geldiler? Şimdi neden gidiyorlar? ABD arkasında İran'ın nüfuzu altında yaşayan, demografik yapısıyla oynanmış, DAİŞ gibi terör örgütlerinin saha hâkimiyeti olan bir Irak bırakarak Irak'tan ayrılmayı marifet sandı. Şimdilerde de Obama'nın bir facia olan Ortadoğu politikasını anlatmak için retrenchment (geri çekilme) kavramı fazlasıyla kullanılır oldu. 'Askeri harcamaları kısma, dış politika önceliklerini yeniden tanımlama ve savunma külfetini müttefiklerin üstüne yıkma' olarak anlaşılabilecek geri çekilme, ABD'de de tartışılıyor. Obama göreve geldiğinde odağını Asya'ya çevireceğini söylemişti aslında. Irak'tan ayrılma sözü de vermişti. Yani Ortadoğu'da bir geri çekilme sözü verdiğini kabul etmek lazım. Fakat karşımızda iki sorun var: Birincisi şimdiye kadar gerçekten de bu kavramın içerisini doldurdu mu? İkincisi ise mevcut şartlar altında bu kavram Ortadoğu'ya ne vaat ediyor? ABD'nin Ortadoğu'daki üsleri duruyor. Hatta bazı duyumlara göre ABD, Kıbrıs'ta yeni bir üs açmak için çaba sarf ediyor. Doğu Akdeniz üzerinden Levant'a ulaşmak hem askeri hem de enerji politiği açısından oldukça önemli. Belki İncirlik'in ABD için önemini de azaltabilecek bir hamle bu. Aynı zamanda ABD hava saldırılarını Irak ve Suriye'de yoğunlaştırıyor. Yani askeri angajman devam ediyor. Tabii bir de çatışmalar üzerinden İran ve PKK gibi yeni ortaklarla iş tutmaya çalışıyor. Bu durumda ABD Ortadoğu'daki angajmanını düşürüyor mu yoksa yeni müttefikler devşirip, farklı askeri angajmanlara girip yeni müttefiklerini savunma görevini mi üstleniyor? PKK'ya neden silah akıtıyor? Irak'ta neden İran destekli milislere hava desteği veriyor? ABD farklı formlar ve yol arkadaşlarıyla da olsa Ortadoğu'da varlığını devam ettiriyor; tıkandığı yerde ise geri çekilme retoriğine başvuruyor. Sadece ABD'nin değil tüm bölge dışı aktörlerin bölgeden çekilmesi lazım. Fakat zamanlama ve şartlara bir bakınca ABD geri çekilmesi sanki ABD'nin bölgeye daha güçlü geri dönmesi için atılan bir taktiksel adım gibi görünüyor. Filistin'den çekilen İngilizler gibi ABD, DAİŞ'in serpildiği, Rusya'nın bölgeye güçlü bir şekilde geri döndüğü, İran'ın yayıldığı ve devlet otoritelerinin çöktüğü bir Ortadoğu'nun ortaya çıkmasına katkıda bulunduktan sonra geri çekilme politikası izliyor. Afrika'da çatışmaları körükleyip diğer bütün fay hatlarını hareketlendirdikten sonra Afrikalıları fakirlik ve çatışmalarıyla baş başa bırakıp uzaktan izleyen Avrupalıları andırırcasına ABD de bu kritik dönemde geri çekilmeden bahsediyor. ABD Ortadoğu'dan geri çekilsin tabi ki ama Ortadoğu'da kendi ürettiği sorunları da beraberinde alıp gitsin. En azından geri çekilmeden bahsederken PKK'ya verdiği destek gibi giderayak yeni ve köklü sorunlar üretmeye çalışmasın. [Akşam, 6 Haziran 2016] [status publish] [geotag on] [publicize off|twitter|facebook] [category güvenlik] [tags ORTADOĞU DOSYASI, ABD, Ortadoğu] |
|
"Özel Büro (Dig.Security.İŞNET)" <digi.s...@isnet.net.tr>: Jun 07 10:33PM +0300
Savunma uzmanı Merve Seren'e göre, Türkiye'de savunma sivil alana kapalı, "çorbada bizim de tuzumuz olsun' dediğinizde, işin rengi değişiyor." Türkiye hem sınırları içinde hem de sınırları dışından gelen tehditlerle uğraşıyor. Güvenlik güçleri, bir yandan Suriye'den atılan roketlere, diğer yandan da kent merkezlerinde PKK'lıların tuzakladıkları el yapımı patlayıcılara (EYP) karşı hazırlıklı olmak zorunda. Bu tablo Türkiye'nin iç ve dış savunmasında ne kadar hazırlıklı olduğunu, kapasitesinin artırılmaya ihtiyacı olup olmadığını akla getiriyor. SETA Güvenlik Araştırmaları Uzmanı Merve Seren ile Türkiye'nin askeri imkân ve kabiliyetlerini konuştuk. Diğer ülkelerle karşılaştırıldığında Türkiye'nin askeri gücü nedir? Öncelikle bir ülkenin askeri imkân ve kabiliyetlerinde belirleyici rol oynayan birçok faktör söz konusu. Ordu mevcudu bunlardan sadece biri. Bu mevcudun kuvvetler arasındaki dağılımı, mesleki uzmanlık, profesyonellik seviyesi gibi kendi içinde farklı bileşenleri de var. Dolayısıyla Türkiye'nin askeri gücü, TSK'nın barındırdığı sivil ve askeri personel mevcudundan ibaret değil. Envanterinde bulunan askeri teçhizat ve sistemlerinden tutun, teknoloji üretme kapasitesine, modernizasyon programlarına, yetişmiş insan kaynağına dek çok geniş bir yelpazeyi ihtiva eder. Ayrıca askeri imkân ve kabiliyetlerini tahlil ederken ve diğer ülkelerle kıyaslarken, bütün kuvvet unsurları hesaba katılmalı. Askeri yetenekleriniz, konvansiyonel ve asimetrik tehditlerle mücadelede yeterli mi? Öngörülen riskler karşısında ihtiyaçlarınızı ne kadar karşılayabiliyorsunuz? Sadece kara, deniz ve havada değil; uzay ve siber uzay alandaki yetenekleriniz neler? Artık uzay, siber saldırılar da savunma açısından ciddiye alınması gereken alanlar, değil mi? Tabii... En basitinden bugün silah teknolojilerinde gelişmiş elektronik sistemler kullanılıyor, bu da her geçen gün sizi biraz daha uzay sistemlerine bağımlı kılıyor. Hava-uzay ve siber-uzay alanında kat ettiğiniz mesafe, aynı zamanda taktik ve operasyonel seviyede icra ettiğiniz harekâtların başarısında da kritik ve belirleyici bir rol üstleniyor. Daha spesifik olarak, savaşı dönüştüren teknolojilere bakalım; nükleer silahlar, uzay silahları, lazer silahları, balistik füzeler, görünmezlik-gizlenebilirlik imkanı sağlayan hayalet uçaklar, İHA'lar. Mesela nükleer silah ve balistik füze programları geliştirirken, iletişim sistemlerinizi ve savunma ağınızı tamamen felce uğratacak bir siber saldırıya maruz kalabilirsiniz. Siber tehditlerle nasıl mücadele edilebilir? Artık geleneksel muharebe alanına çıkmadan, bankalarınızdan enerji hatlarınıza ve hava savunma radarlarınıza kadar, tüm kritik sistemlerinizi siber-uzayda, ışık hızında kolayca tahrip veya imha edebilecek siber silahlardan bahsediyoruz. Ancak savaşın mekânını, zamanını ve aktörlerini dönüşüme uğratan tüm bu teknolojik gelişmeler; 'kara' ya da 'deniz' üstünlüğüne verilen değerin azalması anlamına da gelmiyor. Burada kast ettiğim, 'entegre güç' yani sadece tek bir şeye öncelik vermemek gerekiyor. Bir alandaki üstünlüğe fazla yoğunlaşıp, diğerlerini ihmal ederseniz; güvenlik ortamınız değiştiğinde, acil tedarik edemediğiniz ihtiyaçlarınız nedeniyle zafiyet sergileyebilirsiniz. Kara, deniz ve hava gücündeki etkinlik de artık entegre sistemleri gerektiriyor. Peki bu gereklilikler yerine getiriliyor mu? Savunma ve caydırıcılık açısından 'neyi' satın alalım ya da geliştirelim dediğinizde; önce 'neye ihtiyaç duyuyorum' sorusuna doğru cevap verilebilmeli. Sadece mevcut güvenlik ortamınıza, karşılaştığınız reel tehditlere değil; savunma endüstrisindeki trendlere, teknolojik yeniliklere ve bir o kadar da devlet dışı aktörlerin silahlanma eğilimlerine bakmanız da kaçınılmaz. Tehdit ve risk haritasını çıkartmak, ihtiyaçları ve öncelikleri doğru belirlemek, sonra da kaynakları etkin kullanmak açısından savunma planlaması ve harcamalar için de çok önemli... "SAVUNMAYA EN ÇOK KAYNAK, EN BÜYÜK ASKERİ GÜÇ DEMEK DEĞİL" Doğru planlama, pek çok hayati konuyu da etkiliyor aslında... Örneğin Yunanistan Avrupa'daki en büyük tank filosuna sahip. Bin 350 civarında ağır sınıf savaş tankı var. Peki Yunanistan'ın bu kadar geniş bir tank filosuna ihtiyacı var mıydı? Bu tankların idamesi ve modernizasyonu için bütçeden büyük rakamlar ayrılıyor. Gelinen aşamada, Atina'daki bütçe açığı ortada. Askeri imkân ve yeteneklerini geliştirmek için ayrılan kaynaklar, eğitim ve sağlık gibi genel kamu harcamaları içerisindeki dağılıma bakıldığında makul olmalıdır. Bir ülke, "askeri/savunma harcamalarına ne kadar çok kaynak aktarıyorsa, o kadar büyük bir askeri güce sahip olacaktır" diye bir şey yok. Dünyanın en büyük savunma bütçesine, ordusuna ya da en gelişmiş silah sistemlerine sahip olmak, ulusal ya da uluslararası çıkarları korumada ya da tehditlerle mücadelede tek başına yeterli olmayabilir, her zaman sonuç alıcı da olamayabilir. Dünyada savunmaya çok büyük paralar harcanması anlayışı değişiyor mu? Evet. Mesela Suudi Arabistan'a bakın. Dünyada en fazla askeri harcama yapan ilk 15 ülke arasında, 2013'te 7'nci, 2014'te 4'üncü ve 2015'te ABD ve Çin'in ardından 3'üncü sıradaydı. Ayrıca 2014'te dünyanın en büyük silah ithalatçısıydı. 2013'te ikinciyken, ithalatta %54 artışla listede birinci olmuş. Suudi Arabistan'da ABD'nin 40 bin paralı askeri mevcut, yetişmiş insan kaynağı açısından da sıkıntı var. Zamanında parası olduğu için sürekli yurtdışından hazır alıma gitti; yerli savunma sanayiini göz ardı etti. Ancak şartlar değişti. Dünya Bankası, 2015'te Suudi Arabistan tedbir almazsa 5 yıl içerisinde iflas bayrağını çeker demişti, şimdi bu sureyi 2017'ye çekti. Ayrıca 11 Eylül saldırılarında rolü bulunduğuna dair ABD Kongresi'ne gelen bir yasa tasarısı var. Yasa onaylanmasa bile tasarının gündeme gelmesinden sonra Washington-Riyad ilişkisinin eski bahar havasına bürünmesi zor. Malum Riyad da, 750 milyar dolarlık tehdidini masaya koydu. İşte hem mali durum hem de ABD'yle ilişkiler bozulunca, Prens Salman ekonomide ve savunmada artık farklı bir planlamaya doğru gidiyor. Petrol şirketi Aramco'nun %5'inin halka arz ederek buradan gelecek kaynakla bizdeki Makine Kimya Endüstrisi (MKE) gibi kendilerine ait yerli savunma sanayii kurmayı planlıyorlar. Önümüzdeki süreçte Suudi Arabistan'ın daha farklı bir çehreye bürünmesi kaçınılmaz gözüküyor. Kendi savunma sanayiini kurmak şart... Şöyle... Savunma sanayiinde kendinize ait bir yetenek kazanmadıysanız, günü geldiğinde zor duruma düşüyorsunuz. Her ihtiyacınızı yurtiçinde, tasarımından üretimine kadar her şeyiyle size özgü olarak üretmek zorunda değilsiniz, %100 'yerli' ve 'milli' olacak diye bir kaide yok. ABD bile böyle yapmıyor; maliyeti vs. gözettiği zaman gidiyor yurtdışından teçhizat ve malzeme alıyor. Ama aradaki fark şu, tedarik ettiği şeyi geliştirmesini biliyor, o yeteneğe haiz, istediğinde ya da aciliyet olduğunda kalkar kendisi üretir. Türkiye de yıllardır kendi füze savunma sistemini kuramadı. Bunun için geç kalmadı mı? Bir tek füze savunma sisteminde değil, Türkiye birçok şeyde geç kaldı. Aslında Çin ile ortak üretim konusunda asgari müşterekte buluşulmuştu. Fakat Türkiye ihaleye çıktıktan sonraki süreçte ASELSAN ve ROKETSAN'ın bu kadar hızlı ilerleme kaydedebileceğini düşünemedi. Kısa süre içinde HİSAR füzelerinin gerçekleştirilmesi eşiği yukarıya çekti. Türkiye'nin eşiği Çin'de karşılık bulmadı. Türkiye'nin deniz, hava ve kara kuvvetlerindeki mevcut durumu ile ihtiyacı arasında büyük bir fark var mı? Türkiye, dünyanın en güçlü orduları arasında. NATO'da önemli görevler üstleniyor. İnsan gücü bakımından büyük bir ordu. Disiplinli ve komuta sistemi çok etkili. Eğitim düzeyi, moral motivasyonu çok yüksek. Ancak askeri imkân ve kabiliyetlere topyekûn bakmak gerekir. Burada iki önemli husus var. Birincisi; ulusal güvenlik ve savunma stratejisi. Bu doğrultuda askeri stratejinizi belirler, günceller ve revize edersiniz. Askeri stratejiniz, tüm kuvvetlerin entegre ve koordineli bir şekilde birbirlerini besleyip desteklemesine uygun olmalıdır. Bir kuvvetiniz uzun süreli ve geniş ölçekli bir savaşı yürütebilecek imkân ve yeteneklere haiz iken, diğer bir kuvvetiniz muharip olarak sefere hazırlıklı bulunamayabilir. Örneğin personel mevcudu, savaş uçağı sayısı ya da genel olarak teçhizat ve donanım itibarıyla hava gücünüzün muharebe hazırlık derecesi üst düzeyde iken; kara gücünüz savaşma kabiliyeti açısından yetersiz bir portre çizebilir. Ancak harekât alanında hiçbir kuvvet bir diğerinin yerine ikame edilemez. Türkiye'nin bulunduğu coğrafyada çoklu aktörler ve tehdit çeşitliliği söz konusu. Bu nedenle de gerçek zamanlı, etkin ve son derece kapsamlı bir mücadele şart. Bu yüzden, iki yıl önce 'yerli' ve 'milli' olsun deyip, yurtiçi geliştirme programlarına ağırlık verilen sistemler, bir anda çok acil ihtiyaçlar olarak karşınıza çıkabiliyor. Bu ihtiyaçlar ne denli karşılanabiliyor? Sorun da burada, ivedilikle tedarik edilmesi gereken ihtiyaçlar, orduyu yurtdışı hazır alıma ya da müttefiklerin desteğine mecbur bırakabiliyor. Zira bu, gerçek zamanlı mukabele yeteneklerini kısıtlarken, alınan silah ya da teknolojiye de tam anlamıyla hükmedememeye neden olabiliyor. Neticede dışa bağımlılık, uluslararası düzeyde konjonktürel siyasi denge ve ilişkilerinizin niteliğine göre sizi zora sokabiliyor. Diğer taraftan geliştirdiğiniz herhangi bir silah sisteminin operasyonel performansı, beklentilerin altında seyredebilir. Ayrıca askeri imkân ve kabiliyetleri her zaman istediğiniz şekilde de kullanamayabilirsiniz, bazen elinizi kolunuzu bağlayan sınırlılıklar da olabiliyor. Mesela Türkiye, angajman kuralları çerçevesinde Rus uçağını düşürdü. Bu hadiseden sonra koalisyona artık hava unsurlarıyla değil, yerden topçuyla destek verebiliyor. Siyasi konularla askeri konular iç içe geçiyor. Savunmaya ayrılan bütçe bu ihtiyaçların karşılanmasında ne kadar önemli? İkinci husus da bu, askeri ve iç güvenlik harcamalarınıza tahsis ettiğiniz bütçe. Silahlı kuvvetlerin hazırlık durumu, modernizasyon/geliştirme programları ve insan kaynağı alanlarında güçlendirilmesi, ayırdığınız kaynağın dağılımıyla doğrudan bağlantılı. Şayet bir ülkenin askeri harcamaları yüksekken, bunun ekseriyeti aşırı büyük bir ordunun idamesi için aktarılıyorsa, bu harcamanın, aslında askeri kabiliyetler için ne kadar anlamlı olduğu sorgulanmalı. Türkiye'de askeri ve iç güvenlikle ilgili kurumların harcamalarına bakıldığında, Emniyet Genel Müdürlüğü genel bütçe kapsamındaki kamu idareleri arasında en yüksek sermaye gideriyle ilk sırada. Diğer taraftan TSK'da her kuvvet ihtiyaçlarını ve kazandırılması gereken sistemleri kendisi belirler. Kuşkusuz 'kullanıcı taraf' neye ihtiyacı olduğunu en iyi kendisi bilir. Ancak 'çorbada bizim de tuzumuz olsun' dediğinizde, işin rengi değişiyor. Milli Güvenlik Siyaset Belgesi (MGSB) ya da namı diğer Kırmızı Kitap var. Bir de MGSB esaslarına uygun hazırlanan, yakınlarda güncellenen Türkiye'nin Milli Askeri Stratejisi (TÜMAS) var. İhtiyaçlar bu vb. belgelerin ışığında belirlenir. Fakat hiçbir dokümanda ne yazdığını bilmiyoruz. Bunlar, ağırlıkla askeri bürokrasinin yer aldığı aşırı gizlilikle yürütülen bir süreçte hazırlanan ya da güncellenen belgeler... Tehdit yelpazesinde ne var, kuvvetlerin öncelik sıralamalarında tanımladıkları ihtiyaçları neler? Bilinmeyen çok şey var. "TÜRKİYE'DE SAVUNMA SİVİL ALANA AÇIK DEĞİL" Bunlar devlet sırrı değil mi? Devlet sırlarını paylaşmaktan bahsetmiyorum. Ama Türkiye'nin ulusal güvenlik ve savunma stratejisi nedir, en azından somut bir fikir sahibi olmalıyız. Strateji belgesi, peş peşe sıralanmış tehdit tanımlarından ziyade, bu tehditlerin üstesinden nasıl geleceğinizi, öngördüğünüz tedbirleri yansıtması açısından önemlidir. Bugün birçok ülke ulusal güvenlik, savunma ve askeri strateji belgelerini kamunun erişimine sunuyor. Hatta bilakis yayınlamayı tercih ediyorlar. Böylece hem karşı tarafa mesaj iletiyorlar, hem de psikolojik, sosyolojik ve kültürel etkiler doğuracak şekilde kendi toplumlarına hitap ediyorlar. Örneğin İngiltere, 2015'teki Ulusal Güvenlik Stratejisi'ni yayınlamadan önce katkıda bulunmak isteyen vatandaşları için bir internet sitesi açtı. Türkiye'de savunma sivil alana açık değil. Akademik düzeyde çok daha fazla çalışılma gerekiyor. Savunma alanında sivil-asker ilişkileri nasıl? Son yıllardaki birçok düzenlemeye ve kat edilen mesafeye rağmen, 'sivil-asker ilişkileri' halen beklenen seviyenin altında, tabana yayılmadı. Sivil otorite ile askeri alan arasındaki sınırı tamamen kaldırmamak koşuluyla tesis edilecek sağlam, güvenilir ve interaktif bir ilişki, sürecin daha sağlıklı işlemesine katkı sunar. Ulusal savunmayı ve ihtiyaçları karşılamada NATO'nun desteği nasıl? Ulusal güvenliğine doğrudan yöneltilmiş ciddi bir tehdit algısı bulunmayanlar ile Türkiye gibi öznel tehditlerle mücadele etmek zorunda kalan müttefikler, askeri ve mali yükümlülüğü karşılama ve paylaşma noktasında farklı tutumlar sergileyebilirler. ABD, İttifak'ın askeri bütçesine en fazla katkıda bulunan üye ülke. Afganistan'dan Filipinler'e 150 ülkede ABD askeri var. Hegemonik güç bile olsa, dünyanın her yerinde etkisini ve ağırlığını aynı ölçüde gösteremez. Kaldı ki, ABD askeri kuvvetlerinin personel mevcudunda büyük düşüşler yaşanıyor, son birkaç yıldır savunma bütçesinde ciddi kesintiler yapıyor. Mesela Füze Savunma Ajansı (MDA) , 2017 Mali Yılı bütçe teklifinde, 822 milyon dolarlık bir kayba maruz kaldı. Acaba ABD'nin çıkarları daha çok Ortadoğu'da mı, Asya Pasifik'te mi yoksa Avrupa'da mı mevcudiyetinde mi? Örneğin Avrupa'ya Güvence İnisiyatifi (ERI) faaliyetleri için 2016'da 786 milyon dolar, 2017'de 4 kat artışla 3,4 milyar dolar ayırdı. 2015'te başlatılan ERI, Rus saldırganlığına karşı sadece bir yıl için öngörülmüş kısa vadeli bir girişimden, uzun vadeli bir taahhüde dönüştü. Bugün Polonya ve Baltık ülkeleri için 60 mil uzunluğundaki sınır şeridi Suwalki Boşluğu'nun korunması ne denli hayati ise, Ortadoğu'yla sınırı bulunan tek NATO üyesi Türkiye için de 911 km'lik Suriye sınırının korunması o denli hayati. Peki NATO bunun için ne yapıyor? NATO'nun doğu kanadını güçlendirme planı kapsamında, Füze Kalkanı Projesi'nin ayağını oluşturan Romanya'daki üssün aktif hale getirilmesi, Polonya ve Baltık ülkelerinde hâlihazırda konuşlu birliklere ilave olarak gönderilecek 4 bin askerin yanı sıra silah, askeri teçhizat sevkiyatı vs. bir sürü gelişme yaşanıyor. Şimdi Rusya mı yoksa IŞİD mi Avrupa güvenliğine daha büyük bir tehdit oluşturuyor? İttifak üyesi olarak güvenlik ortamındaki tehditlere mukabelede |
|
"Özel Büro (Dig.Security.İŞNET)" <digi.s...@isnet.net.tr>: Jun 08 12:56AM +0300
Polonya Ulusal Güvenlik Servisi Başkanı, Rusya'nın NATO ile savaşa girdiği takdirde kazanma şansının çok az olacağını söyledi. Polonya Ulusal Güvenlik Servisi Başkanı Pawel Soloch, Rzeczpospolita gazetesine demeç verdi. Soloch, Rusya <http://www.sondakika.com/rusya/> 'nın NATO ile savaşa girdiği takdirde kazanma şansının çok az olacağını söyledi. "POLONYA, GÜVENLİK STRATEJİSİNDE DEĞİŞİKLİKLERE GİDECEK" Soloch, Rzeczpospolita gazetesine yaptığı demeçte, son yıllarda bölgede jeopolitik durumun değiştiğini ve bu nedenle Polonya <http://www.sondakika.com/polonya/> 'nın güvenlik stratejisinde değişikliklere gideceğini belirtti. "RUSYA'NIN YÜRÜTTÜĞÜ POLİTİKA, POLONYA'YA TEHDİT TAŞIYOR" Tehditlerin listesine Rusya <http://www.sondakika.com/rusya/> 'yı ekleyeceğine işaret eden Soloch, "Strateji planımız yıl sonuna kadar hazır hale gelecek. Rusya <http://www.sondakika.com/rusya/> 'nın yürüttüğü politika, Polonya <http://www.sondakika.com/polonya/> 'ya tehdit taşıyor. Bunu kabul ediyoruz." ifadelerini kullandı. "NATO ÜLKELERİYLE SAVAŞA GİRERSE KAZANMA ŞANSI ÇOK AZ" NATO ve AB'nin en kötü durum senaryosuna hazır olmasının gerektiği vurgulayan Soloch, "NATO ve Rusya <http://www.sondakika.com/rusya/> arasında çok büyük potansiyel farkı ortada. Vladimir Putin <http://www.sondakika.com/vladimir-putin/> liderliğindeki Rusya <http://www.sondakika.com/rusya/> , NATO ülkeleri ile savaşa girerse kazanma şansı çok az." dedi. [status publish] [geotag on] [publicize off|twitter|facebook] [category güvenlik] [tags NATO DOSYASI, Polonya, İstihbarat, Başkan, Rusya, NATO, Savaş] |
|
"Özel Büro (Dig.Security.İŞNET)" <digi.s...@isnet.net.tr>: Jun 08 12:37AM +0300
Fransa'da yayım yapan bazı internet sitelerine göre, Cumhurbaşkanı Hollande grev ve gösterilerin son bulması için ABD <http://www.sabah.com.tr/haberleri/abd> 'den yardım istedi. Atmosfer olaylarına müdahale edebilen HAARP da Paris'i göle çevirdi Fransa ve Almanya'da hayatı durma noktasına getiren sağanaklarla ilgili ilginç iddia Fransa ve Almanya'yı etkisi altına alan, 11 kişinin ölümüne ve milyonlarca euroluk maddi hasara neden olan yağmurlar, Fransa'daki internet kullanıcıları arasında ilginç bir iddianın ortaya çıkmasına neden oldu. Kimi internet sitelerinde "ABD <http://www.sabah.com.tr/haberleri/abd> , Paris'i göle çevirecek" ve "Yağmurları ABD <http://www.sabah.com.tr/haberleri/abd> yolluyor" gibi yorumlar dikkat çekmeye başladı. ŞAMPİYONA ÖNCESİ... "Stopmensonges.com" (Yalanları Durdurdun) adlı bir internet sitesine göre şiddetli yağışların arkasında ABD <http://www.sabah.com.tr/haberleri/abd> 'nin 1993'te kurduğu HAARP (Yüksek Frekanslı Etkin Astronomik Araştırma Programı) var. HAARP'ın, ABD tarafından yağmur, fırtına, deprem gibi iklim ve doğa olaylarını kontrol etme amacıyla kurulduğu uzun süredir dillendirilen bir iddiaydı. Sitenin yayımladığı son iddia ise şu şekilde: Yeni çalışma yasası nedeniyle grev ve gösterilerin düzenlendiği Fransa'da, 10 Haziran'da Avrupa Futbol Şampiyonası başlıyor. Cumhurbaşkanı François Hollande, ülkenin ekonomisine ve imajına zarar veren bu grev ve gösterilerin, 10 Haziran'dan önce son bulmasını istiyor. Bunun için ABD'li yetkililerden yardım istedi ve HAARP, Fransa'ya yağmurları gönderdi. SIRADA RUSYA VAR "NouvelOrdreMondial.cc" (Yeni Dünya Düzeni) adlı internet sitesinin iddialarına göreyse, HAARP projesinin asıl sebebi Almanya'ydı. Almanya'daki atmosfer olaylarına müdahale eden ABD'nin, Avrupa Kupası gibi önemli bir organizasyon öncesi Paris'i sular altında bıraktığı öne sürüldü. Site, ABD'nin neden Almanya'ya müdahale etme ihtiyacı duyduğunu açıklamadı ama HAARP projesinin, Rusya'ya karşı kullanılmasının mümkün olduğunu belirtti. [status publish] [geotag on] [publicize off|twitter|facebook] [category teknoloji] [tags HAARP DOSYASI, Yağmur, ABD] |
|
"Özel Büro (Dig.Security.İŞNET)" <digi.s...@isnet.net.tr>: Jun 08 12:21AM +0300
Türk kökenli Almanya Yeşiller Partisi Eşbaşkanı Cem Özdemir 24 Nisan 2015 tarihinde Almanya Federal Parlamentosu'ndaki görüşmelerde "Soykırımı işlemiş olan Jön Türkler, Sarıkamış'ta Türk askerini de kurban ettiler. Jön Türkler, Osmanlı İmparatorluğu'nu yıktılar. Dolayısıyla bunları savunmanın bir anlamı yok. Herkes kendine kimi örnek almak istiyorum diye sormalı" diyerek Fransızlar gibi Jön Türkler üzerinden Türkiye'yi soykırım yapmakla suçlamıştır. Fransa, Türkiye'yi Ermeni soykırımı yapmakla itham eden ve bu konuda yasa çıkaran ülkedir. Ayrıca Fransa, Osmanlı İmparatorluğunu tarihe gömen Sevr (Sevres) Anlaşması'nın imzalandığı Paris'in Sevr banliyösündeki seramik müzesinin önüne Ermeniler tarafından 8 Mart 2001 tarihinde Ermeni soykırım anıtı açılmasına izin veren ülkedir. Anıtın üzerinde, "1915'te Jön Türk Hükümeti tarafından Birinci Dünya Savaşı'nda soykırıma uğratılan 1.5 milyon Ermenin anısına" yazılıdır. Bu ifade Auschwitz-toplama kampının önünde de vardır. Bir farkla. "1.5 milyon Yahudi" "1.5 milyon Ermeni" olarak değiştirilmiştir. Ermenilerin 1.5 milyon Ermeni'nin Türkler tarafından soykırıma uğratıldığı iddiası büyük bir yalan olup bu rakam, Auschwitz-toplama kampının önüne dikilen anıttan (aşağıdaki fotoğraftan da görülebileceği gibi) çalıntıdır. Polonya'da Auschwitz ve Auschwitz-Birkenau toplama kamplarını ziyaret ettim. Kamplarda, Alman Nazilerinin geride bıraktığı bir milyondan fazla giysi, yaklaşık 45 bin çift ayakkabı ve 7 ton insan saçını gördüm. Yahudilerin yakıldığı fırınlarda hala yanmış insan kokusu duvarlara sinmişti. Schindler'in Listesi (1993), Piyanist (2002), Okuyucu (2008), Çizgili Pijamalı Çocuk (2008), Hayat Güzeldir (1997) ve Hatırla (2015) filmlerini de seyrettim. Fiilen ve de hukuken soykırım yapmış bir ulus olan Almanların Türkleri soykırım yapmakla suçlaması kadar gülünç bir şey olamaz. CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, Genel Başkan Yardımcıları Selin Sayek Böke ile Zeynep Altıok'la beraber; Cem Özdemir'le Essen'de konakladığı otelde çalışma kahvaltısında bir araya gelerek görüş alışverişinde bulunmuştur. Bu görüşmenin doğru olmadığını 8 Şubat 2016'da yayınlanan "Kılıçdaroğlu, "Soykırımı İşlemiş Olan Jön Türkler" Diyen Özdemir'e Acaba Ne Dedi?" başlıklı yazımda açıkladım. CHP; 2008 Kurultayı'nda ortaya çıkan Parti Programı'na göre Ermeni soykırımı iddialarını tanımadığı gibi, bugüne kadar bu iddialarla mücadele eden bir siyasi partidir ve Özdemir'in görüşünü de paylaşmamaktadır. Kılıçdaroğlu, Alman Parlamentosu'nun soykırımı tasarısını kabul etmesiyle ilgili olarak, "Öyle anlaşılıyor ki Almanya sözde soykırım olaylarında yanına bir kişi, bir devlet daha istiyor. Böyle bir arayışı var ve bu gerçekten Alman parlamentosunda büyük bir talihsizliktir" diyerek tepki göstermiştir ama bu konuyu Almanya Federal Parlamentosu'na taşıyan Cem Özdemir'i ikna ederek kararından vazgeçirseydi, bu sıkıntılı durum ortaya çıkmazdı. Türklere ve Müslümanlara Batı'nın bakış açısı olumsuzdur. Katoliklerin ruhani lideri Papa Francesco, 12 Nisan 2015 tarihinde 1915 olaylarını anmak için Vatikan´ın Aziz Petrus Bazilikası´nda düzenlediği ayinde 20'nci yüzyılın ilk soykırımının "Ermeni toplumuna karşı yapıldığını" söyleyerek modern dünyada artık unutulmuş olan Haçlı zihniyetinin temsilcisi olduğunu kanıtlamıştır. Francesco, Papa olmadan önce Arjantin'de Ermeni diasporasına çok yakındı ve de onların etkisi altındaydı. Ayine Ermenistan Cumhurbaşkanı Serj Sarkisyan, dünya Ermenileri ruhani lideri ve Ermeni Apostolik Kilisesi Katolikosu İkinci Karekin ve Kilikya Katolikosu Birinci Aram da katılmıştır. Vatikan'da, 27 Eylül 2000 tarihinde dönemin Papası İkinci Jean Paul'ün Ermeni Baş Patriği İkinci Karekin ile imzaladığı ortak bildiride de 1915 olaylarından soykırım olarak söz edilmişti. Papa Francesco bu ifadeye atıfta bulunmuştur. Francesco'dan önce Papalık koltuğunda oturan ve ilk dönemlerinde gerek Türkiye gerekse İslam alemiyle ilişkileri iyi olmayan Papa Benediktus ise soykırım ifadesini kullanmamıştı. Papa Francesko Kapriel Serape Papazyan tarafından İngilizce kaleme alınmış olan Patriotism Perverted (Boston, Baker Press, 1934) adlı kitabını okumuş olsaydı, bu açıklamayı yapmazdı. Papazyan; Taşnakların Ermenileri Türkler ve Ruslara karşı kullanıp ölüme sürüklediklerini, "Kürt köylerini" yaktıklarını ve sorunu 1800'lerden başlayarak 1934'e kadar ayrıntıları ile anlatmaktadır. Parlamento'da Karar'a olumlu oy veren Türk kökenli parlamenterlerin Türkiye'ye girmesinin engellenmesini önerenlere şu hatırlatmayı yapmak isterim. Avrupa Parlamentosu'nun sözde Ermeni Soykırımı'nı Türkiye'nin tanıması doğrultusunda almış olduğu kararlar vardır. İlk karar 18 Haziran 1987 tarihinde alınmıştır. Daha sonra 15 Kasım 2000 (COM (1999) 513-C5-0036/2000-2000/2014 (COS) ve 28 Şubat 2002 ile 28 Eylül 2005 tarihlerinde de benzer kararlar alınmıştır. Avrupa Konseyi de 24 Nisan 1998 ve 24 Nisan 2001 tarihlerinde Ermeniler lehinde kararlar almıştır. 28 Şubat 2002 tarihindeki AP Genel Kurulu'ndaki oylamalara katılan 626 milletvekili arasında Almanya Sosyal Demokrat Parti üyesi Ozan Ceyhun, (AKP'den adaydı seçilemedi) sözde soykırım için uzlaşma çağrısına "ret" oyu verirken, bir zamanlar şu anda Birleşik Avrupa Solu/Kuzeyli Yeşil Solu olarak bilinen Demokratik Sosyalizm Partisi'nden (PDS) Avrupa Parlamentosu milletvekili seçilen Feleknas Uca ise sözde soykırım konusundaki uzlaşma çağrısı için "kabul" oyu kullanmıştır. Şimdi TBMM'de HDP milletvekili olan Uca, AP'daki soykırım kararına "evet" oyu vermiştir. Bizim ödediğimiz vergilerden oluşan TBMM bütçesinden maaş almaktadır. Acaba AP'da Ermeniler aleyhine bir karara olumlu oy veren Ermeni kökenli bir Alman Parlamenteri Ermenistan Parlamentosu'nda üye olup maaş alabilir mi? Ahmet Hakan Cumartesi günkü yazısında "Tepki göstermek marifet değildir" derken çok haklıdır. 25 Nisan 2016 tarihinde yayınlanan yazımda 2 Haziran'da Alman Federal Parlamentosu'nda kararın oylanacağını ve önlem alınması gerektiğini yazdım ama bu konuda hiçbir girişim yapılmamıştır. Türkiye Almanya'ya canını acıtacak bir tepki gösteremez. Geri çağrılan Büyükelçimiz de bir süre sonra Almanya'ya geri döner ve de Türkiye ancak "suda yazı yazmış olur." Haftaya, DPT AET Başkanlığım döneminde Fransa ile aynı konuda yaşanmış sorunu sizlerle paylaşacağım. Almanya Parlamentosu'nda Karar kabul edildikten 4 saat sonra Turgut Özal Üniversitesi Senatosu Federal Almanya Parlamentosu'nun asılsız Ermeni soykırımı iddialarını tanıma kararını kınama kararı almış ve bu kararı kınayan ilk Türk üniversitesi olmuştur. 4 Haziran 2016 tarihli Hürriyet Gazetesi'nde İstanbul Aydın Üniversitesi de kırmızı zemin üzerine tam sayfa ilan vermiştir. Turgut Özal Üniversitesi Senatosu'nun kararı şöyledir: "Ermeni diasporasının 1960'lı yılların ikinci yarısından itibaren çeşitli ülkelerde Türkiye aleyhine başlattıkları karalama kampanyaları ile varlığını hissettiren sözde Ermeni soykırımı iddiası, 1973'den sonra ASALA terör örgütü tarafından Türk diplomatlarına yönelik terör saldırılarına dönüşmüştür. Osmanlı topraklarında yaşayan Ermenilerin, yabancı mihrakların kışkırtmasıyla devlete başkaldırmaları sonucunda bulundukları bölgelerden daha emniyetli bölgelere nakledilme sürecinde üzücü olaylar ve ölümler olmuştur. Fakat bu tehcir, hiçbir zaman Ermeni nüfusunun kitlesel imhasını öngören bir şekilde gelişmemiştir ve de asla bir soykırım değildir. Türk Ermeni çatışması sırasında binlerce Müslüman-Türk vatandaşının toplu olarak katledildiği, Kars, Erzurum ve Van'da ortaya çıkarılan toplu mezarlarla dünya kamuoyunun gözleri önüne serilmiştir. Yeni nefret ortamlarına fırsat verilmemesi, insanların barışa ve birlikte yaşamaya davet edilmesi gerekirken Almanya Federal Parlamentosu'nun tarihi ve hukuki gerçeklerden uzak, siyasi nitelikli Türkiye'yi sözde soykırımı tanımaya davet eden kararı, Türk kamuoyu gibi Üniversitemiz mensupları tarafından üzüntüyle karşılanmıştır. Karar, Doğu ve Batı uygarlıkları arasındaki bütünleşme çabalarına ve de tarihi Türk - Alman dostluğuna zarar verebilecek niteliktedir. Karar, Türk-Ermeni ilişkilerine fayda sağlamayacağı gibi, geleceğe dönük bölgesel ve küresel yeni gerilimlere kaynak oluşturabilecektir. Turgut Özal Üniversitesi Senatosu olarak Birinci Dünya Savaşı'nın Savaş şartlarının yarattığı bir zorunluluktan doğan ölümlerden üzüntü duymamamız mümkün değildir. Fakat, Almanya Parlamentosu'nun tarihi gerçekleri yok sayarak sadece Ermenilerin değil, Asuriler, Süryaniler ve Keldanilerin de soykırıma tabi tutulduğunu öne sürmesi, 1915 olaylarının Almanya'da okul, üniversite ve siyasi eğitim müfredatlarına konulmasının istenmesi ve de 1915'te yaşananların hem gelecek nesillere anlatılmasına hem de Almanya'da yaşayan Türk ve Ermeni kökenlilerin uyumuna katkı sağlayacağının belirtilmesi kabul edilemez. Turgut Özal Üniversitesi Senatosu olarak Almanya Federal Parlamentosunda alınan sözde Ermeni soykırımı iddialarını savunan kararı kınadığımızı Türk ve dünya kamuoyuna ilan ediyor ve alınan kararın amacına ulaşamayacağını başta Almanya olarak bütün ülkelere bir kez daha önemle hatırlatıyor, zamanımızdan 101 yıl önce yaşanan olayların başta tarihçiler olmak üzere konuyla ilgili bilim insanları tarafından araştırılması yolundaki tüm bilimsel çalışmaları destekleyeceğimizi kamuoyuna duyuruyoruz." [status publish] [geotag on] [publicize off|twitter|facebook] [category istihbarat] [tags ERMENİ SORUNU DOSYASI, Türkler, Soykırım, Almanya] |