Tükenen Nesil

18 views
Skip to first unread message

metin atamer

unread,
Jun 3, 2016, 8:40:57 AM6/3/16
to Turkiye-i...@googlegroups.com
Tükenen Nesil
Kayıtlı tarihte soy kırımı Anadolu’nun her bir köşesinde yaşandığına tarih şahittir. Milattan önce 6000 yıllarına kadar giden Çatalhöyük te yaşayan Hatti, Etiler, daha güneydoğuda yaşayan Akadlar, onların da güney doğusunda yaşam sürmüş olan Asurlular hatta Balilonyalılar ve Sümerliler kimi zaman iyi dönemleri olmuş, kimi zaman ise birbirleri ile kıyasıya savaşa tutuşmuş, yok etmeye kadar varan savaşlar olmuştur.
Çocukluğumda yatılı okulda okurken Kültepe adlı antik kent Kayseri şehrinin hemen doğusunda idi. Bazan bizleri götürürler, orada tarihi yaşardık. Bu nedenle tarihe karşı aşırı bir merakım vardır. Kültepe şehri bir Hitit şehridir. Kervan yollarının kesiştiği bir yerdedir. Bu nedenle zengin olması diğer medeniyetleri cezbeder. Şehir tam 7 katlı bir şehir görünümünde 7 sefer istila görmüş şehir, her seferinde  yerle bir edilip, üzerine toprak dökülüp sürmüşler.  Şehirde yaşayan  bütün insanların öldürülmüş olduğunu yazıtlardan öğrenmekteyiz. 
Kimi zaman Hititler güneye inmiş, zengin Babilonyayı istila etmiş ve Babilin asma bahçelerini talan etmişler. Tıpkı düzmece bir ‘ mass distruction weapons ‘ toplu katliam silahları’ olduğu iddia edilerek Irak’ı istila edip, talan eden Amerika ve ordusunun yaptığı gibi, Babilin asma bahçeleride talan edilmiş. Hatta kaç defa olduğu bilinmemektedir.
Hatti nin güçlü hükümdarı Suppiluliumas zamanında, Asurluları bir daha ülkelerini istila etmemesi için kılıçtan geçirirler.  Bu durum iki nehir arasında tarih boyunca yüz yıllarca devam etmiştir. Eski bir İngiliz  generali olan Richard Holmes ‘un yazdığı World Atlas of Warfare adlı kitap, harb tarihinin Tan yeri olarak adlandırdığı yer Anadolu’nun bilinen yazıtlardan hareketle, elde ettiği verilere dayanarak , ortaya koyduğu kitapta bunu anlatmakta.
Daha sonraları II Ramses zamanında Mısır da bu kervana dahil olmuş. Uzanan Hitit sınırları Mısır ile kesişince ortaya yine senin ülken, benim ülkem sürtüşmesi çıkar. Ancak bu olay dünya tarihinde kayıtlı ülkeler arası ilk barış anlaşması ile sonlanır. KADEŞ . Ancak Hitit , Asur, ve Sumer’ liler zamanın da kazanılan savaşlardan sonra halkı öldürüp üzerlerinde atlı savaş arabaları geçirdikleri duvar yazıtlarından öğrenilmektedir.
Şimdi  tarihi bir gerçekten hareket ederek iki nehir arasında tarihte yaşayan bu devletlerin bir birilerine soykırım yaptıklarını iddia edebilirmiyiz ? Önce soykırım demekle ne anlatmak istemekteyiz? Bunun bir tarifini yapmamız gerekir. Bir ırkı yok etmek diye tarif edilirmi ? Hani Anadolu Arslanı diye bir ırk varmış Anadoluda, Hitit şehirlerinin ana girişinde şehir kapısının her iki yanını bu aslan heykelleri süslermiş, şimdi ise bu yok. Yani bu aslan soyu şu veya bu şekilde tükenmiş. Bu eğer avlanmakla soyu tükenmişse, buna soy kırım denebilirmi diye düşünmekteyim. Bu gün ortada yok, nesli tükenmiş.
Bunu bir insan ırkı için söyleyebilirmiyiz? Bence doğru değil. Globalleşen bir dünyada ırkcılık güden bir nesil hala yaşamaktamı?  Osmanlı devleti her padişah döneminde Anadolu’nun doğusu her zaman çıban başı olarak Osmanlıya kabus yaşatmıştır. Osmanlı devleti zayıflamaya başlaması ile bu kabus büyük probleme neden olduğunu görmekteyiz.  
Ne kadar ilginçtir ki Osmanlı devletinin Dünya savaşına cebren sokulması da Alman iki zırhlısının Boğazlardan geçmesi ile  çıkan krizde, Osmanlı Devleti bu gemileri satın aldığını söyler. Gemiler Alman komutanlarla Karadeniz e açılıp Sivastopolu bombalarlar. Böylelikle Osmanlı Devleti savaşa  kerhen katılır. Yüzbinlerce insanın ölmesine neden olan Geoben ve Breslau adlı iki gemiyi Türkler hiç unutmadılar. Çanakkale’de  bütün dünyaya meydan okuyan Türk ordusu, tarihine kahramanlık destanı yazmıştır.
Almanya 1938 lerde ülkeyi yöneten Avusturya asıllı bir deli, Hitler, ile dünya savaşlarına neden olup yüzbinlerce yahudinin öldürülmesini soğuk kanlılıkla yapmışlardır. Şimdi ise Çerkez kökenli Türk asıllı bir başka deli, CEM’nin yönettiği Yeşillerle, Türkiye aleyhinde Alman Parlemento’sunda soykırım konusunda bir karar ihdas edilmiştir.
Son 15 senedir ülkeyi yönetenler, dost bilinen Alman ları da kendimize düşman ettik ya sormayın gitsin, diye bir sözüm geldi söyledim hem nalına hem mıhına.
Metin Atamer  


On Wednesday, May 18, 2016 2:07 AM, "Turkiye-i...@googlegroups.com" <Turkiye-i...@googlegroups.com> wrote:


"M.Kemal Adal" <adalk...@gmail.com>: May 18 12:10AM +0300

18 Mayıs 2016 Çarşamba
IV. B. 1. a) KAVRAM OLARAK, ALLAH'IN VARLIĞI VE VARLIĞININ DELİLLERİ - 3
<https://kemaladal.blogspot.com.tr/2016/05/iv-b-1-kavram-olarak-allahin-varligi-ve_18.html>
 
<https://2.bp.blogspot.com/-d3eRia3kEmE/VztC_sF6whI/AAAAAAAAK3E/DfZRhHks5lIw8wakQbs7NKX7MZP6a53EQCKgB/s1600/allahin_delilleri.jpg>
 
 
*IV. İTİKAT*
 
*B. ALLAH*
 
*1. ALLAH'IN VARLIĞI VE VARLIĞININ DELİLLERİ*
 
*a) KAVRAM OLARAK, ALLAH'IN VARLIĞI VE VARLIĞININ DELİLLERİ - 3*
 
 
*Dipnot: 30/20*: Yaratılış ve Varlıklar: İnsanlar: İnsanlar, Beşerdir,
Bedeninin Özü Topraktan Yaratılmıştır.*
 
*Dipnot: 30/21*: İnsanın Kendisine ve Çevresine Karşı Ahlaki
Sorumlulukları: İyi ve Övülen Tutum ve Davranışlar (Salih Ameller / İyi
İşler/ İyi Eylemler): Genel Olarak İyilik ve Doğruluk: Sevgi: Allah'ın
ayetlerinden biri de sizin için, kendilerine ısınasınız ve aranıza sevgi ve
rahmet koysun diye nefislerinizden eşler yaratmasıdır.*
 
**30/21: Erkek ve kadın arasında karşılıklı arkadaşça sevgi ve merhamete
dayanan bir ilişki olmalı evlilik. Sevgi ve merhameti korumak ve
geliştirmek gayret isteyen bir iştir. Bir eşin diğer eşin özgürlüğünü yok
etmeye veya kişiliğini ve kimliğini zorla değiştirmeye yönelik tavırları
evliliğin Kuran'da belirlenen amacıyla çelişir.*
 
*Dipnot: *30/22: Dünyanın bazı ülkelerinde dilleri ve / veya renkleri
farklı olduğu için çoğunluk tarafından ezilen ve hor görülen azınlıklar
mevcuttur. Azınlığın dilini yasaklayan, onların kimliğini ve kültürünü yok
edip asimile etmeye çalışan totaliter yönetimler Tanrı'nın doğadaki
ayetlerine savaş açtıkları için halkları büyük felaketlere sürüklerler.
Müslümanlığı seçenlerin isimlerini Arapça isimlerle değiştirmelerini
özendiren gelenek de asılsız olup Emeviler dönemiyle başlayan Arap kültür
emperyalizminin bir ürünüdür. Bak 33/5.*
 
*Dipnot: *29/19-20: İnsanın Yaratılışı ve Evrim: Bak: 32/7; 15/26; 24/45;
15/26-28; 29/19-20; 71/14-17; 15/29; Ayrıca bak 4/119.*
 
*İnsanlar balçık katmanları arasında milyonlarca yıl önce başlayan organik
hayatın en gelişmiş meyvesidir. Bak: 24/45; 29/19-20; 71/14-17.*
 
**15/29: Tanrının İnsana öz ruhundan üflemesi ve 'Ruh' kelimesinin
Kuran'daki anlamı: Bak: 15/29; 32/9; 38/72; ve Bak: 17/85: 39/42; 16/102;
(6/122; 8/24); 42/52;*
 
**10/24: 'Tanrı, elbette dünyanın sonunun gece mi yoksa gündüz mü olduğunu
bilir. Ancak dünya yuvarlak olduğundan, o an geldiğinde dünyanın yarısı
gece, diğer yarısı da gündüz olacaktır.' Bak 4/82.*
 
**4/119: Çocukları Sünnet etmek hakkında bir yorum / eleştiri.*
 
*Muhammed peygamber insanları sünnet etmek için halklara elçi olarak
gönderilmedi. Çocuklara karşı işlenen bu suç artık tarihe gömülmeli. Bak
13/8; 25/2; 32/7; 40/64; 64/3; 82/6-9.*
 
 
 
 
*IV. İTİKAT*
 
*B. ALLAH*
 
*1. ALLAH'IN VARLIĞI VE VARLIĞININ DELİLLERİ*
 
*a) KAVRAM OLARAK, ALLAH'IN VARLIĞI VE VARLIĞININ DELİLLERİ - 3*
 
*88. sure (ĞÂŞİYE) 17. ayet (Resmi: 88/İniş:68/Alfabetik:31)*
 
*Y.N. Öztürk* :
*Bakmıyorlar mı o deveye, nasıl yaratıldı!*
*DEVAMI İÇİN TIKLAYINIZ*
*https://kemaladal.blogspot.com.tr/2016/05/iv-b-1-kavram-olarak-allahin-varligi-ve_18.html
<https://kemaladal.blogspot.com.tr/2016/05/iv-b-1-kavram-olarak-allahin-varligi-ve_18.html>*
Selam...
 

T.C. / M. Kemal Adal
 
https://kemaladal.blogspot.com.tr/
"Bedrettin Keleştemur" <bkeles...@gmail.com>: May 17 11:51PM +0300

PALU’DA BİRGÜN!
 
Bedrettin KELEŞTİMUR
 
Palu Dernek Başkanı Prof. Dr. Mehmet Şekerci,
 
Başkan Yardımcısı Fadıl Ülgen,
 
Ve Manas Yayıncılıktan Şener Bulut ile birlikte,
 
14 Mayıs 2016 Cuma günü birlikte Palu’ya gidiyoruz…
 
Bu kadim tarihi yöremizde sizleri ilk karşılayan;
 
Evliya Çelebi’nin de ifadesiyle;
 
Göğe baş uzatmış bir kale…” Palu Kalesi!
 
Kıyamdadır hep, tarihe şahadet eder!
 
“Seyreyle aşk nehrini, bozkırlara can verir” edasında,
 
Kalenin eteklerinde Murat Nehri; “ab-ı hayat suyudur…”
 
Palu’da, bir bakıma “tarihle yüzleşmeye…” geldik!
 
İmam Şafi, “tarih okuyanın aklı çoğalır”
 
Mayıs ayına, “gül ayı…” diyoruz!
 
Gül rayihasında, Muhammed’i bir koku…
 
“Keşfeyle gönül fahrini, fermanı burhan verir…”
 
Bir nazar eyleyen var!
 
“Biz rüzgârları aşılayıcı olarak gönderdik…”
 
Ilgıt ılgıt esen rüzgârlar; toprağın bereketi olurlar
 
Allah dostlarının asırları kuşatan yürüyüşü,
 
O kutlu rahmeti, ihsanı, ihlâsı, bereketi müjdeler…
 
Palu’nun, sizleri kendisine çeken/ cezbeden bir iklimi!
 
*** ***
 
Palu Kaymakamı, Mehmet Öztürk’ü,
 
Belediye Başkanı, Mehmet Sait Dağoğlu’nu,
 
Makamlarında ziyaret ediyoruz…
 
Allah Resulü’nin “manen teşrif ettikleri…”
 
Samini Hazretlerinin yaptırdıkları Cami’de,
 
Cum’a namazını eda ediyoruz…
 
İçerisinde huzur bulacağınız kutlu bir mekân…
 
Burası, “hal diliyle…” tefekkür salınağı…
 
*** ***
 
Yol arkadaşımız Şener Bulut’un teklifi var;
 
Hem İlçe’nin Kaymakamına ve hem de Belediye Başkanına;
 
“Darende’de Somuncu Baba Vakfiyesi…”
 
Maşallah, gönülleri okşayan bir büyük külliye…
 
Darende’nin tebessüm eden yüzü oluvermiş!
 
Şener Bulut bizlere, “Darende…” örneğini veriyor!
 
Ve sözlerine ekliyor, Palu; altyapısını hazırladığı zaman;
 
Her yıl, “bir milyon misafiri ağırlar…”
 
Bu sözün içerisinde nasıl bir ufuk seziyorsunuz?
 
Bir milletin, “kendi tarihine ve manevi iklimine yönelişi…”
 
Bu coğrafyanın, göz alıcı, gönülleri okşayan;
 
“Muhteşem bir kilim deseni…” mevcut!
 
Var mısınız, birlikte ona “ilmik atmaya…”
 
*** ***
 
Tarihi mekânların her biri, “kimliktir…”
 
Her birinin, “derin bir hafızası…”
 
Her birinin, “yaşanmış hatıraları…”
 
Tarihler, Belek Gazi’nin Selçuklu Hatunu Ayşe Hatun ile
 
“Palu Kalesinde evlendiğini…”
 
Ve düğünlerini de, “bu kalede yaptığını…” belirtir.
 
Palu’yu her biri, “tarihin şahitleri…” mekânlar;
 
Büyük bir tevazuuyla, “sessiz bir çığlığı…” yaşar gibiler!
 
“Cemşit Bey Külliyesi…”
 
Haydi, gel, “zamanı bir daha tefekkür et!” dercesine;
 
Geçen her yolcuya, “çağrıda…” bulunuyor!
 
Ve büyük bir edeple gezimize devam ediyoruz!
 
Ayakta kalmaya çalışan; “Hanlar, Köprüler, Mescitler, Hamamlar…”
 
Asırların nağmesi olmuşlar… Sizlerle dertleşiyor gibi!
 
*** ***
 
Palu’yla birlikte ilk hafızalara; “Allah dostları…”
 
“İnsan-ı Kamiller…” gelirler!
 
Onlar, “bin yıl İslam’a hizmet etmiş bir milletin…”
 
20. ve 21. Asrı da kuşatan “manevi zırhlarıdır…”
 
“Mevlana Halid-i Bağdadi” (1779- 1827)
 
Osmanlının, ‘gerileme…’ sürekli kan kaybettiği bir dönemdir.
 
Bu, “Allah dostları…” bütün ömürlerini, “ilme hasredecekler…”
 
Toplumu ihya için, “seferber…” olacaklar!
 
Bu büyük Veli, Şeyh Abdullah Dehlevi’den icazet alacaklar…
 
Ve, “5 ayrı tarikata halife olacaklar…”
 
Bunlar, “Nakşibendî, Kadiri, Sühreverdi, Kübrevi, Çeşti”
 
Mevlana Halidi Bağdadi Hazretleri; 19. yyda,
 
"Son arzum dindir, dinin kemali;
 
Ve kuvvet bulması için de dünyayı isterim." diyerek,
 
Allah Resulünün yolunda bir büyük gayretle,
 
İlim ve hikmet sahibi öğrenci yetiştiren Mevlana Halidi Bağdadi,
 
bunları İslâm ülkelerinin muhtelif merkezlerine gönderiyordu!..”
 
İşte, o merkezlerden birisi de, Palu’dur…
 
Anadolu’da, bu coğrafya ’da, Mevlana Halid-inin onlarca talebesi,
 
Yıllar öncesinden ‘manevi teçhizatla geldiler…’
 
Bunlar arasında Şeyh Ali Septi, Mahmut Samini,
 
Ve İmam Efendi isimlerini söyleyebiliriz…
 
Her biri, ‘gönüller yapmaya’ veya ‘kırılan kalpleri onarmaya’ geldiler…
 
Coğrafyayı, manevi anlamda imar ve ihya ettiler!
 
*** ***
 
Yahya Kemal Beyatlı,
 
“Eski cemiyetin ruhu aşktı,
 
Şairleri aşka ve aşkın tecellileri olan şevke ve hasrete tad verdiler.”
 
O ruh, hayatı güzelleştirmiştir.
 
O ruh, eşyaya ve onun tecellilerine bir asli gaye ile bakmıştır.
 
Dil, dürüst olunca;
 
Vücudun bütün azaları da dürüst olur kaidesi, hayatı mükemmelleştirmiştir.
 
Yunus’un, “Yaratılanı severi, Yaratandan ötürü” sözünde;
 
“yetmiş iki millete aynı gözle bakan” sevgi derinliği vardır.
 
*** ***
 
Palu’da bir gün; bir ömre bedel güzellikte ve de verimlilikte geçti.
 
Tarihin tekrar uyanışına şahitlik ettik…
 
Bütün dillerde, “güzel bir niyet ve istikamet…”
 
“Köklü bir maziden daha güçlü bir geleceğe…”
 
Elbette, bir azim ve aynı zamanda da irade meselesidir.
Ata Atun <ata....@gmail.com>: May 17 11:47PM +0300

*Mülkiyet konusunda Vakıflar Depremi (11)*
 
 
 
Kapalı Maraş bölgesinde, 1031 parselden müteşekkil 1,105 dönüm, 3 evlek,
2,661 ayak kare’lik yerin Lala Mustafa Paşa, 1,472 adet parselden oluşan
2,743 dönüm, 0 evlek, 1,018 ayak kare’lik yerin Abdullah Paşa ve Evkâfın
mülkiyetinde kalan 1 dönüm, 2 evlek, 452 ayak kare’lik yerin 1 evlek, 1663
ayak kare’sinin (582,59 metre kare) de Bilal Ağa vakıflarına ait olduğu
kesin olarak ortaya çıkmıştır.
 
 
 
Kapalı Maraş’ta “icareteynli” ve “arazi-i mevkufe tahsisat” statüsünde
vakıf taşınmaz mal bulunmamaktadır. Bilal Ağa Vakfı’na ait 748 ayak
kare’lik (69,50 metre kare) 192 numaralı tek parselden başka istibdal
edilen gayrimenkul de mevcut değildir.
 
 
 
O halde, tamamen vakıf arsa ve arazilerden oluşan taşınmazlar üzerine
kurulan Kapalı Maraş’ta vakıf mallan nasıl ve ne şekilde özel mülke
dönüşmüştür? Bu dönüşümün yasal dayanakları ve kabul edilebilir zeminleri
var mıdır?
 
 
 
Kapalı Maraş’ta meydana gelen mülkiyet intikalinin Osmanlı dönemi vakıf
mevzuatında olmadığı gibi İngiliz İdaresi döneminde yürürlüğe konulan
hukukî düzenlemelerde de yasal bir dayanağı yoktur.
 
 
 
İngiliz İdaresi döneminde Kapalı Maraş başta olmak üzere, Mağusa çevresinde
yer alan vakıf araziler üzerine mutasarrıfları veya işgalciler tarafından
inşa edilen bina, dikilen ağaç ve kazılan kuyular, bu kanunsuz eylemi yapan
kişilerin mülkiyetine kaydedilmiştir. Maraş toprağında ilk hukuka aykırı
uygulama budur. Vakıf mallan üzerine kaçak olarak yapılan bina sayısı
1900’lerin başında 648 iken, daha sonraki dönemlerde bu sayı hızla
artmıştır. Kapalı maraş’taki tapu kayıtları üzerinde yapılan KIVABİS
sorgulaması sonunda elde edilen verilere göre, 2,047’si Abdullah Paşa
Vakfı’na, 206’sı Lala Mustafa Paşa Vakfi’na ait olmak üzere toplanı 2,253
adet, zemini arazi-i mevkufe, üzerindeki muhtesatın mülk olduğu kayıt
tespit edilmiştir. Orijinal belgelere dayalı ve objektif kriterlere uygun
olarak yapılan araştırmalar sonunda ulaşılan bu sonuç, Kapalı Maraş’ta
bulunan vakıf malların nasıl mülke dönüştürüldüğünü gözler önüne
sermektedir.
 
 
 
Vakıf mallarının özel ve tüzel kişilerin mülkiyetine geçirilerek tasfiyeye
tabi tutulması temel ilke olarak kabul edilince, kuralsızlık kural haline
gelmiştir. Tasaruf edilen yerin icareteynli veya arazi-i mevkufe tahsisat
kapsamında olup olmadığına ve hangi statüde kiralandığına bakılmaksızın,
her ne şekilde olursa olsun bir vakıf taşınmazın kullanım hakkına sahip
olan her mutasarrıf, o vakıf taşınmazın maliki sayılır hale gelmiştir.
 
 
 
Kıbrıs Adası’nın bazı yörelerinde gerçekten hukuka uygun bir şekilde
icareteyne çevrilen vakıf malları bulunmaktadır. Arazi-i mevkufe tahsisat
statüsünde olan ve sadece geliri bir hayır cihetine tahsis edilerek
kurulmuş vakıflar da mevcuttur. Gerçek manada icareteyne çevrilmiş veya
hakikaten arazi-i mevkufe tahsisat statüsünde olan yerlerin Mal Dönüşüm
Yasası ile mülke tahvil edilmesi belki kabul edilebilir. Fakat Maraş’ta bu
statüde bir vakıf kaydı mevcut değildir. Buradaki mülke dönüştürme
işlemleri yasal dayanaktan yoksundur.
 
 
 
Tapu kütükleri ve koçanlar üzerinde hukuka aykırı olarak, özel şahıslar
lehine yapılan değişiklikler yok hükmündedir. Alınacak kayıt düzeltme
kararlan doğrultusunda, en temel haklardan olan mülkiyet hakkını ihlal eden
bu hukuk dışı tahrifat düzeltilerek Kapalı Maraş'taki taşınmazların esas
mal sahibi vakıflar adına tescil edilmesi gerektiği
değerlendirilmektedir....*. **[Kaynak: Dr. Nazif Öztürk, II. Aşama II.
Dönem Raporu, 2013] … (devam edecek)*
 
 
 
Ata ATUN
 
e-mail: ata....@atun.com veya ata....@gmail.com
 
http://www.ataatun.org
 
Facebook: Ata Atun
 
http://www.twitter.com/ataatun
 
18 Mayıs 2016
"Celal Çelik" <celal...@gmail.com>: May 17 06:34PM +0300

Ömür Dediğin
<http://celal1973sevdikleri.blogspot.com.tr/2016/05/omur-dedigin.html>
*Ömür Dediğin*
 
 
<https://1.bp.blogspot.com/-_rg_kND5d-Q/Vydu6PAeuTI/AAAAAAAAd50/wCuV3KUByUczSWPwn2Bb-6RT9sFUWsrXgCLcB/s1600/12803272_1249040761776103_3358633936704418581_n.jpg>
"mehmet necati güngör" <mnecat...@gmail.com>: May 17 06:11PM +0300

OLMADI MERAL HANIM!
 
Mehmet Necati GÜNGÖR
 
 
 
Mağdur edildiğin,
 
Biraz da cesur davranıp herkesten önce öne atıldığın için
 
İlgi ve teveccüh sana yöneldi.
 
Bunda, eski liderin Devlet Bahçeli’nin payı olduğunu da unutma.
 
Onun hatalarının toplamıdır seni buralara çaıkaran.
 
Güzel bir rüzgâr estirdin.
 
Bu iktidardan kurtuluşun umudu birden bire sende filizlendi.
 
Kendi partililerinin dışında, başkalarından da ilgi görmeye
başladın.
 
Hukuk seni mağlûp etmek istedi ama
 
Kitle sana sahip çıktı.
 
Esenboğa havaalanı yolunu kapatacak kadar.
 
Orada toplanan 20 bini aşkın kalabalık sadece sana olan
teveccühten değil.
 
Bu iktidara olan kızgınlıktan.
 
Eski liderinin tutum ve davranışlarından.
 
Neydi o parmakları barikatın torlarına geçirip beklemek?
 
İcra memurunu oralara davet etmek?
 
Memuru muhatap almak?
 
Siyasette iddiası olan bir kişiye yakışır mı bunlar?
 
Senin muhatabın icra memuru değil, onları karşına çıkaran
iktidar!
 
Senin hesabın onlarla.
 
Parmağını onlara salla!
 
Yanındaki kitlenin hesabı da onlarla olduğu için bu kadar büyük
kalabalıklar seninle yürüyor.
 
Ne yaptın?
 
Herkesin içinde, o büyük kalabalığın ortasında,
 
Sana destek için oraya gelmiş eşini azarladın.
 
Hem de erkek egemen bir partinin tabanı önünde.
 
Eşe saygısızlığı hazmetmeyen bir halkın önünde.
 
Oğluna da “babanı da al git diyerek”
 
Öteki de “ananı da al git” demişti.
 
Ondan ne farkın kaldı?
 
Madem, elini o barikatın çelik kafesine geçirdin,
 
Muradın her ne ise oradan ayrılmamalıydın.
 
Onu yapamadın. Belki doğrusunu yapıp evine gittin.
 
Polise karşı durmaman güzel bir davranıştı.
 
Bunun için seni kutluyorum.
 
Nasihat gibi algılama n’olur:
 
Siyaset, sırat köprüsüne benzer,
 
Başı dönenleri karşıya geçirmez!
Alaettin Hacimuezzin <hacim...@yahoo.com>: May 17 02:39PM

6 Mayıs tarihli USAID denetim dairesi açıklamasında Türkiye ile ilgili olarak, "Şu ana kadar yürütülen soruşturmada, Suriye'ye insanı yardım gönderilmesi için yapılan alım satım sözleşmelerinde ticari işletmeler, yardım kuruluşu çalışanları ve diğer kişilerin oluşturduğu bir ihale yolsuzluğu, rüşvet ve çıkar ağı kurulduğu belirlenmiştir" denilmişti. 
ABD Uluslararası Yardım Teşkilatı (USAID) sözcüsü Ben Edwards 11 Mayıs 2016 tarihli açıklamasında, "Amerikan vergi mükellefinin parasının yolsuzluk ve suistimal konusu olması karşısında politikamız, sıfır hoşgörüdür" dedi ve bu tür harcamaların tazmini için de her türlü yola başvuracaklarını söyledi.(ww.bbc.com/turkce/haberler/2016/.../160512_usaid_yardim_durdurma)BİZİM İLAVEMİZ:Devletin parası kimin parası olduğuna dair yabancı görüşü.Bir de PANAMA'da  bizim şirketleri ve özel kişilerin (offshore) hesabı açtırmaları konusuna  ve  diğer ayaklarda neler var ona bir bakalım 18 .mayıs 2016 BİLGİ NOTU'nda
 
Saygılarımla,Alaettin HacımüezzinİZÇEP(İzmir Çevre Gönüllüleri Platformu)izmircevregonul...@yahoogroups.com
www.facebook.com/groups/707201626044725/
Alaettin Hacimuezzin <hacim...@yahoo.com>: May 17 02:25PM

Danıştay'ın RES (Rüzgar Enerji Santralları ) için “10mw ile 50 mw arasına  ÇED gerekli değildir “belgelerinin iptal kararına dayanarak İzmir 4.İdare Mahmesi Çeşme İlçesi Germiyan Köylülerinin RES'ler hk.itirazlarını kabul etmiştir.Konunun ayrıntılarını bilginize sunuyorum
Alaettin HacımüezzinİZÇEP(İzmir Çevre Gönüllüleri Platformu)izmircevregonul...@yahoogroups.com
www.facebook.com/groups/707201626044725/   
YARGI ÇEŞME’DE RES’LERE DUR DEDİÇevre ve Şehircilik Bakanlığı’nı Göreve Davet EdiyoruzGermiyan Rüzgar Enerji Santrali Pojesi’ni durdurmak üzere, Germiyanlı yurttaşların Çevre ve Şehircilik Bakanlığı İl Müdürlüğü’ne karşı “çevresel etki değerlendirmesi gerekli değildir” kararının iptali ve yürütmesinin durdurulması talebiyle açtıkları davada İzmir 4.İdare Mahkemesi söz konusu işlemin yürütülmesini durdurdu.Mahkeme:ÇED Yönetmeliği’nin ek-2 listesinin 42. Maddesine kaşı açılan davada, Danıştay 14. Dairesinin “Rüzgar ve güneş enerji santrallerinin (…) kurulu güçlere ilişkin alt ve üst sınırların, herhangi bir nesnel ve teknik gerekçeye dayanmadığı, bu sınırların çevreye olan etkilerinin değerlendirilmesine yönelik bir rapor, uzman görüşü ya da somut bilgi veya belge bulunmadığı anlaşıldığından, söz konusu değişikliklerde bu yönden hukuka uyarlık görülmediği gerekçesiyle anılan düzenlemenin yürütmesini durdurduğu” kararına dayanarak:“(…) dayanağı ortadan kalkan dava konusu işlemin hukuka aykırı olduğu sonucuna” varmış ve “hukuka aykırılığı açık olan dava konusu işlemin; uygulanması halinde telafisi güç zararlar doğabileceğinden 2577 Sayılı Kanunun 27.maddesi uyarınca teminat alınmaksızın yürütülmesinin durdurulmasına (…) 27/04/2016 tarihinde oybirliğiyle karar vermiştir.”Davacı vekili Avukat Mehmet Horuş, Mahkemenin bu kararı konusunda “ekoloji hareketinin taleplerini ve yargı kararlarını gözeten yeni ÇED Yönetmeliği çıkarılana kadar, Türkiye'de ÇED uygulamalarının durdurulması" gerektiğini belirtiyor.“ÇED gerekli değildir” kararını önce türbin sayısına (20 türbin), ardından kapasite gücünün 75 mW’ın, son olarak da 50 mW’nin altında olması kriterine dayandıran Bakanlık, bakalım şimdi, yap-boz tahtasına dönen ilgili Yönetmelikte bir değişiklik daha yapacak mı? Bakalım, bu değişikliği “herhangi bir nesnel ve teknik gerekçeye” dayandırabilecek mi?Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nı, yasaların kendisine yüklediği görevini ve “Herkes, sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahiptir. Çevreyi geliştirmek, çevre sağlığını korumak ve çevre kirlenmesini önlemek Devletin ve vatandaşların ödevidir” diyen Anayasa’nın 56. Maddesini yerine getirmeye ve ülkenin dört bir yanında yaşama hakkını savunan halkın haklarını iade etmeye çağırıyoruz. Bu hukuki kazanım kararının derhal uygulanması için başta Çevre ve Şehircilik Bakanlığı ve EPDK olmak üzere tüm yetkili idareleri göreve davet ediyoruz.Artık içinden çıkılmaz bir hal alan uygulanamaz hale gelen ÇED süreci şekilsel bir işlem ve prosedür olmaktan çıkarılmalı, mevzuatın uygulanması ve ÇED süreçlerine halkın gerçek anlamda katılmasını, halkın ve yerel dinamiklerin kendi yaşam alanları üstünde söz sahibi olmasını sağlayacak düzenleme ve uygulamalar hayata geçirilmelidir. Bizler hukukun üstünlüğüne inanıyoruz, kararın takipçisi olacağız. Yenilenebilir/temiz enerji maskesi altında doğanın, ekonomik-sosyal-kültürel ve tarihi varlıkların, yerelden kalkınma iradesinin hızla ve geri dönüşü olmayacak biçimde tahrip ve yok edilmesini önlemek, tüm canlıların yaşam hakkını ve yaşam alanlarımızı RES talanına kaşı savunma mücadelemizi hem hukuksal hem toplumsal alanda güçlendirerek sürdürmeye devam edeceğiz.RÜZGAR YAŞAMDAN YANA ESSİN İNİSİYATİFİ
"Hasan ÖZÇELİK" <altay...@gmail.com>: May 17 04:36PM +0300

<http://www.altayli.net> TÜRK TARİHİ ve KÜLTÜR ARAŞTIRMALARI - SON YAZILAR
 
<http://www.altayli.net> Link to TÜRK TARİHİ
 
_____
 
* KUMAN / KIPÇAKLAR
* KIPÇAK HANLIĞI
* DEDE KORKUT’UN TARİHÎ ŞAHSİYETİ VE YAŞADIĞI KÜLTÜR ORTAMI
* OSMANLI DEVLETİ’NDE DEĞİŞİM SÜRECİ VE III. SELİM ÖNCESİ YENİLEŞME ÇABALARI
* KLASİK DÖNEM OSMANLI DÜŞÜNCE HAYATI
 
 
<http://feedproxy.google.com/~r/altayli/feed/~3/E2LHbGgHdh8/kuman-kipcaklar.html?utm_source=feedburner&utm_medium=email> KUMAN / KIPÇAKLAR
 
Posted: 16 May 2016 05:35 PM PDT
 
Orta Asya bozkırları ile bunun tabii bir devamı olan cenubi şarki Avrupa bozkırları tarihin kaydettiği en eski devirden beri, Türklerin yaşadığı bir saha olmuştur. Burası muhtelif Türk kavimlerinin göç ve kaynaşmalarına sahne olduğu gibi, burada birçok Türk devleti de kurulmuş ve Türk kültür merkezleri meydana gelmiştir. Hun Devleti’nin ağırlık merkezinin garba doğru kayması ile, IV. […]
 
TÜRK TARİHİ ve KÜLTÜR ARAŞTIRMALARI - Tamamını okumak için Başlığa tıklayınız…
 
 
<http://feedproxy.google.com/~r/altayli/feed/~3/bE1ZU-SCG7I/kipcak-hanligi.html?utm_source=feedburner&utm_medium=email> KIPÇAK HANLIĞI
 
Posted: 16 May 2016 05:22 PM PDT
 
On birinci yüzyılın başlarından itibaren Kimeklerin, Kıpçakların ve Kumanların önceden yaşamış oldukları topraklar üzerindeki siyasi hegemonya Kıpçak hanlarının ellerine geçti. Kıpçak boylarına ait Hanedan mensupları bölge hakimiyetini ele geçirdikten sonra güneyde ve batıda aktif bir harekete giriştiler. Netice itibariyle, bu faaliyetin sonucu, onlara, Orta Asya ve Güney Doğu Avrupa devletleri ile ilişki kurmalarını sağladı. XI. […]
 
TÜRK TARİHİ ve KÜLTÜR ARAŞTIRMALARI - Tamamını okumak için Başlığa tıklayınız…
 
 
<http://feedproxy.google.com/~r/altayli/feed/~3/PTEbwV9rrro/dede-korkutun-tarihi-sahsiyeti-ve-yasadigi-kultur-ortami.html?utm_source=feedburner&utm_medium=email> DEDE KORKUT’UN TARİHÎ ŞAHSİYETİ VE YAŞADIĞI KÜLTÜR ORTAMI
 
Posted: 16 May 2016 05:03 PM PDT
 
Dede Korkut araştırmacılarının büyük bir kısmı günümüze kadar Dede Korkut’un mitolojik bir karakter olduğu kanısında birleşmişlerdir. Dede Korkut’un tarihi şahsiyet olduğunu söyleyen araştırmacılar ise bunu ispat edecek hiçbir tarihi kanıt gösterememişlerdir. Ama Korkut üzerine araştırmalar yapanların, Korkut kimliğinin Oğuzların daha Orta Asya’da yaşadıkları ve Şamanizm’e inandıkları dönemde (VI. yüzyıla kadar) formalaşmış olduğu konusunda fikir birliğine […]
 
TÜRK TARİHİ ve KÜLTÜR ARAŞTIRMALARI - Tamamını okumak için Başlığa tıklayınız…
 
 
<http://feedproxy.google.com/~r/altayli/feed/~3/AYitepFkU50/osmanli-devletinde-degisim-sureci-ve-iii-selim-oncesi-yenilesme-cabalari.html?utm_source=feedburner&utm_medium=email> OSMANLI DEVLETİ’NDE DEĞİŞİM SÜRECİ VE III. SELİM ÖNCESİ YENİLEŞME ÇABALARI
 
Posted: 16 May 2016 04:41 PM PDT
 
Osmanlılarda değişimin merkezinde siyasî yapı, yani devletin kendisi bulunmaktadır. Elbette devlet katında meydana gelen değişmeleri, toplumdan ayrı ele almak mümkün değildir. Ancak OsmanlI’da değişimde devletin halka nazaran çok daha önde olduğu, toplumun değişiminde, iktidarın öncü rolü oynadığı görülmektedir. Osmanlı Devleti, değişen şartlarla birlikte kendini gösteren bir takım problemleri aşmak için bazı çaba ve yenilik hareketlerine […]
 
TÜRK TARİHİ ve KÜLTÜR ARAŞTIRMALARI - Tamamını okumak için Başlığa tıklayınız…
 
 
<http://feedproxy.google.com/~r/altayli/feed/~3/LEK33mysyh4/klasik-donem-osmanli-dusunce-hayati.html?utm_source=feedburner&utm_medium=email> KLASİK DÖNEM OSMANLI DÜŞÜNCE HAYATI
 
Posted: 16 May 2016 04:29 PM PDT
 
Tezler, Antitezler, Yöntem ve Yaklaşımlar Osmanlı klâsik dönemi düşünce hayatı, Türkiye’deki modern tarih yazıcılığında Yenileşme Dönemi düşünce hayatıyla kıyaslanamayacak kadar az ele alınmış; daha doğrusu hemen hemen hiç inceleme konusu yapılmamış bir alandır. Bu sebeple üzerinde fikir beyan etmek de bir o kadar zordur. Yenileşme Dönemi düşünce hayatına dair gerek alanın problematikleri açısından, gerekse fikir […]
 
TÜRK TARİHİ ve KÜLTÜR ARAŞTIRMALARI - Tamamını okumak için Başlığa tıklayınız…
 

 
 
You are subscribed to email updates from TÜRK TARİHİ <http://www.altayli.net> .
To stop receiving these emails, you may unsubscribe now <https://feedburner.google.com/fb/a/mailunsubscribe?k=pwLXks3y_tQbyh6NPd8H94xls1M> .
 
Email delivery powered by Google
 
 
Google Inc., 1600 Amphitheatre Parkway, Mountain View, CA 94043, United States
metin atamer <matam...@yahoo.com>: May 17 01:12PM

DikenliDüz
 
Çok dikenli bir tarlanın ortasında durmaktayız, ne yana yürüsek, üstümüzbaşımız dikenlerle kaplanmakta. Hani derlerya aşağı itsek sakal yukarı üflesekbıyık misali bir yerdeyiz. Nereye baksak başka bir tehlikenin her ançıkabileceği bir ortamda yaşadığımızı tesbit etmemiz gerekir. Şehitcenazelerinin her geçtiğimiz gün arttığı bir vatan savunmasının yaşandığıgünümüz Türkiye’sinde, bir çok konuda maddeten ve manen kaybettiğimizidüşünmekteyim. Hani Amerika’nın büyük ortadoğu projesini gün be gün işlediği veTürkiye’ninde içine çekilmeye çalışıltığı bir projeden senelerdir bahsedilmekte.
 
Bu proje 1856 yılında Amerika’nın dört zırhlı savaş gemisinin boğazda demiratması ile başlayan ve hala Orta Doğuya şekil vermeye çalışılmakta olan proje. HatırlarsanızDüyun-u Umumiye’nin de başlangıç tarihi aynı döneme rastlar. Danıştayındakuruluşu bu tarihi taşımakta. Bunu anlamamak için insanda bir zeka eksikliğiolduğunu düşünmekteyim. İnsanların Orta Doğunun yeniden şekillenmesinde telefolması, hayatların sönmesi, toplumun yerlerinden olması bile onları pek ilgilendirmemektedir.Irak Kralı Faysal’ın öldürülmesine , Mısır Devlet Başkanı Envar Sedatınsuikasta kurban gitmesine , İran’da 2000 yıllık Muhammed Rıza Şah Pehlevi nindöneminin sona ermesi için bütün ülkelerdeki  dinamikleri değiştirip alt üst eden güçleri, yok sayamayız.  
 
Geçtiğimiz 15 senedir pusulası şaşan dış siyasetimizin ne on sene, ne beşsene nede birkaç senelik bir rotasının olduğuna inanmamaktayım. Sanki olaylarıngelişmesini takip edip, vira rota değiştiren tekneler gibi, bir o yana bir buyana yalpa vurmaktayız. Bir ülkenin iç dinamiklerini değiştirmek istersenmuhaliflere el altından destek verirsin. Bunu her ülke yapmakta. Doğruplanlanmassa Hindistan’la Pakistan’ın gizli dalaşması gibi , sizde Suriye’dekimuhalifleri desteklemek için verdiğiniz silahlar, el değiştirip terör örgütütarafından size karşı kullanılmasını seyredersiniz.  
 
Terör bayram demez, seyran demez, senin bütün şehirlerinde inlerini kurar.Bilinç altı yıkanmış intihar elemanı bulmaları çok kolaylaşır. Bunlarınvarlığından haberdar olduğunuzu söylemeniz bile, bir densizliktir. Ülkemde bukonuları dile getiren yüksek profilli gazetecileri, sudan sebeplerdentutuklarsanız, Polis devleti yönünden iyi bir adım atmış olursunuz. Avusturya’lıAdolf Hitler’in hayat hikayesini  iyi okuyup değerlendirirseniz, sanki bu günlerde ruhunun ülkemdeyaşadığına inanasım gelmekte.
 
Güney doğuda bir savaş vermekteyiz, Berlin de baloya katılan bir Füreritiyatro sahnnesinde seyreder gibi hisse kapılmaktayım. Hani her ikisininbıyıkları bile bir birine benzemeseydi, daha iyi olurdu diye düşünmekteyim. Enazından burada ayrışırlar diyeceğim amma, bıyık bile aynı. Sinirlendiği zamankaşlarının çatılması bari değişik olsa diye düşünmekteyim amma heyhat, yüzifadeleri de aynı. 
 
Esas içerlediğim konu ise kanıtlanmamış bir asparagus haberle şerefli TürkSubaylarını günlerce , haftalarca, aylarca hatta senelerce hapislere gönderilmesinevesile olmuş  bir insanın,ekranlara çıkıp ‘ Ben o savcının savcısıyım ‘ diyen Beştepe’linin kızının nikahdavetine gidilmesi, bir komutan olarak silah arkadaşlarına, ikbal adına, ihanetolduğunu düşünmekteyim. Milletin bunca acısı varken, bir çok evde yastutulurken, nikah kutlamasına katılmak  , güneydoğuda görev yapması gerekirken  insansız hava aracının, Beştepe’lininkişisel gösterilerine alet edilmesinide içime sindirememekteyim.
 
Benim Mehmetciğim dağlarda canını, evlenecek iki kişi için risk etmemesigerektiğine gönülden inanmaktayım. Eğer görev yapmak istiyorsa bir komutan,şehit ailelerin evlerine taziyeye gitmende daha hayır vardır diye bir sözümgeldi söyledim hem nalına hem mıhına.
 
MetinAtamer   
 

 
On Monday, May 9, 2016 1:54 AM, "Turkiye-i...@googlegroups.com" <Turkiye-i...@googlegroups.com> wrote:

 

| Turkiye-i...@googlegroups.com | Google Grupları | |
 
Konu özeti
Tüm konuları görüntüle
- KUR’AN’A GÖRE GÜZEL AHLAK ÇERÇEVESİNDE HOŞGÖRÜ VE BAĞIŞLAMA - 1 Güncelleme
- ANNELER GÜNÜ HK - 1 Güncelleme
- TATAR TÜRKLERİ DOSYASI /// İKLİL KURBAN : TATAR BAĞIMSIZLIĞI UĞRUNA SAVAŞ - 1 Güncelleme
- TARİH : Delhi Türk Sultanlarının Telingana Seferleri - 1 Güncelleme
- TARİH /// Doğu Akdeniz'de İngiliz Ticareti : İskenderun-Londra Hattında İngiliz Ticaret Filosu (1704-1706) - 1 Güncelleme
- DİN & DİYANET DOSYASI /// SAADET ORUÇ : İslam Zirvesi Neden Önemliydi ? - 1 Güncelleme
- İSRAİL DOSYASI : ŞOK ! Sığınmacıların Arkasında İsrail ! - 1 Güncelleme
- AVRUPA YOLCULUĞU - 1 Güncelleme
- M E C L İ S (Köşe Yazısı) - 1 Güncelleme
- Annem için evlenmedim - 1 Güncelleme
- ANNELER GÜNÜ - 1 Güncelleme
- Dünya yaşam programı - 1 Güncelleme
- İKTİDAR OLABİLMENİN İNCELİKLERİ!.. - 1 Güncelleme
- Gelin dostlar yani bir dünya düzeni kuralım. - 1 Güncelleme
- O YALAN ÇÜRÜTÜLDÜ (SİNAN MEYDAN) - 1 Güncelleme
- Bugünkü köşe yazısı - 1 Güncelleme
KUR’AN’A GÖRE GÜZEL AHLAK ÇERÇEVESİNDE HOŞGÖRÜ VE BAĞIŞLAMA
| "M.Kemal Adal" <adalk...@gmail.com>: May 09 12:10AM +0300
 
9 Mayıs 2016 Pazartesi
KUR’AN’A GÖRE GÜZEL AHLAK ÇERÇEVESİNDE HOŞGÖRÜ VE BAĞIŞLAMA
<https://kemaladal.blogspot.com.tr/2016/05/kurana-gore-guzel-ahlak-cercevesinde.html>
 
 
 
 
*Vikipedi, Özgür Ansiklopedi de hoşgörü:*
 
*“Müsamaha, tahammül, katlanma, görmezden gelme veya göz yumma;
başkalarını eylem ve yargılarında serbest bırakma, kendi görüşümüze ve
çoğunluğun görüş biçimine aykırı düşen görüşlere sabırla, hem de yan
tutmadan katlanma demektir. İzin verme, aldırmama, iyi karşılama
anlamlarına da gelir.*
 
*Sosyal ilişkilerde bir tarafın, bazen farkında olmadan, kasıtlı olmayarak,
bazen de kasıtla diğer tarafa (maddi/manevi) zarar verebilecek bir sahne
yaratması durumunda, diğer tarafın bunu görmezden gelerek veya cevabından
vazgeçerek ödün vermek tahammülünü (erdem) gösterebilmesidir.” *
 
*Diye tanımlanıp, açıklanmaktadır.*
 
*Bütün evrensel “değer yargıları” kişilerin algılama ve yorumlamalarına
göre, kişilerce değerlendirildiği haliyle, sözlerine ve eylemlerine
yansır. *
 
*“Hoşgörü” de öyle…*
 
*Bu sebeple güzel düşünen kişilerin de:*
 
*DEVAMI İÇİN TIKLAYINIZ:*
 
 
*https://kemaladal.blogspot.com.tr/2016/05/kurana-gore-guzel-ahlak-cercevesinde.html
<https://kemaladal.blogspot.com.tr/2016/05/kurana-gore-guzel-ahlak-cercevesinde.html>*
Selam...
 

T.C. / M. Kemal Adal
 
https://kemaladal.blogspot.com.tr/
|
 
Başa dön ANNELER GÜNÜ HK
| Alaettin Hacimuezzin <hacim...@yahoo.com>: May 08 08:37PM
 
ANNELER GÜNÜ HK:Anneler Günü'nde yaşayan ve  vaktiyle yaşayan anneler bizleri ve çocukları da doğuran anneler hepinizin hakkını kim ödeyecek? Anne olsun olmasın tüm kadınlara-ikinci sınıf İnsan saymayı savunanlar(*) ,tecavüzü görmezden gelenlere(**)  söyleyecek sözlerimiz var.Kadın erkek herkese çağdaş ilk-orta-yüksek eğitimde eşitlik ,işte eşitlik , yöneticilikte eşitlik imkanı sosyal adalet içinde bir yaşam hayal ederek Anneler Gününü kutlarız.-(*): Cinsiyeti tercih kendi irademiz mi? Erkek olarak doğmak -Yaradan'a saygı varsa- ayrıcalığa yol açmasın-(**):Gönül'den düşme sakın berbat olursun! Alaettin HacımüezzinİZÇEP(İzmir Çevre Gönüllüleri Platformu)cevregonullu...@yahoogroups.comwww.facebook.com/groups/707201626044725/
|
 
Başa dön TATAR TÜRKLERİ DOSYASI /// İKLİL KURBAN : TATAR BAĞIMSIZLIĞI UĞRUNA SAVAŞ
| "Özel Büro (Dig.Security.İŞNET)" <digi.s...@isnet.net.tr>: May 08 12:50AM +0300
 
<http://www.altayli.net/wp-content/uploads/2016/04/Iklil_Kurban019.jpg>
 
Yıl 1990 Ağustos ayı, yani bundan tam 20 yıl önce, Tatar ulusu tüm dünyaya
bağımsızlık bildirisini ilan etmişti. Bu bir rastlantı değil, "Yaşlı Tarihin
Yankısı" idi. Bilindiği gibi Tatar devletinin başkenti olan Kazan şehri,
1552 yılının Ekim ayında, başında Çar Korkunç İvan'ın (1530-1584) bulunduğu
150.000 kişilik Rus ordusu tarafından işgal edilmiş ve insanlık tarihinin en
facialı-en kanlı Tatar soykırımı gerçekleştirilmişti. Erkek-kadın-çocuk
demeden 30.000 kişilik Kazanlı Tatar kılıçtan geçirilip, şehir büsbütün
Tatardan arındırılmıştı. Fakat bu soykırım Tatarların sonu değildi. İşte o
günden bu güne kadar geçen bu 458 yıl (1552-2010), geride kalan Tatarların
ulusal intikamı uğruna-kaybettiği devleti uğruna, Ruslara karşı aralıksız
savaş yılları olarak tarihe geçmiştir. Yüz yıllar boyu sürüp giden bu ölüm
kalım savaşı, insanlık tarihinde ve günümüz dünyasında da, bir intikam
örneği-bir direniş sembolü olarak algılanmaktadır. Evet, bu korkunç soykırım
gereği Ruslar, Tatarların ezeli ve ebedi düşmanı olma kimliğini kazanmıştır.
 
Bir ulus için bağımsızlıktan daha değerli, bir birey için özgürlükten daha
tatlı hiçbir şey yoktur. Tatar ulusu tüm tarihi boyunca bu değerlere bağlı
ve sadık kalmış, canı pahasına en çetin savaşları günümüze kadar sürdüre
gelmiştir. Tatarlara göre, bağımsızlık ve özgürlük "benim karakterimdir."
 
Kazan şehrinin düşmesi tüm Kazan Hanlığının, tüm Tatar dünyasının düşmesi
anlamına gelmez. Kazan Hanlığının son hanı Süyümbike'nin kardeşi Ali Ekrem,
Batır Şah ve Salavat Yolay gibi kahramanlar başkanlığındaki çetin ve kanlı
direnişler yıllar boyu sürüp gidecektir. Sibirya Tatarlarının hanı Küçüm
Han'ın Ruslara karşı yürüttüğü ölüm kalım savaşı Moskova'yı derinden
sarsacaktır. Sadece kaba güç kullanma yoluyla Tatarları yok etmenin
olanaksızlığını kabul eden Ruslar, Tatarların
Hıristiyanlaştırılmasının-Ruslaştırılmasının çarelerini ararlar ve bu işte
bir dereceye kadar başarılı da olurlar. Bugünkü Kreşin (Tapındırılmış)
Tatarlar bu çarelerin ürünüdür. Fakat Ruslar ne yapsalar da Tatarlar bitmez.
 
XX. Yüzyıl başları. Rus-Japon Savaşı ve Şubat-Ekim Devrimleri sonucu,
kuruluşunu Çar Korkunç İvan'ın başlattığı Avrasya'nın yarısını işgal etmiş
Çarizm Rusya'sı sarsılır. Bu fırsatı değerlendiren Tatarlar tarihlerinin en
yalın ve en şiddetli siyasi savaşını başlatırlar. Başında Mirseyit
Sultangaliyev (1892-1940), İlyas Aklin (1895-1937) ve Zeki Velidi
Toğan'ların (1890-1970) bulunduğu bu siyasi savaş, Lenin (1870-1923) ve
Stalin'in (1879-1953) aldatıcı oyunları sonucu amacına ulaşamaz.
Sultangaliyev ve Alkin'ler öldürülür, Toğan yurt dışına kaçar. Zamana ayak
uydurmada çaresiz kalan Çarizmin yerini komünizm alır, fakat Rusya sınırları
sabit kalır.
 
XX. Yüzyıl sonları. Aynı Çarizm gibi komünizm de zamana ayak uydurmakta
çaresizdir. Demokrasi, özgürlük ve ulusal devlet ilkelerinin gittikçe
güçlenerek bayrak kaldırması sonucu, dünyamızda Çarizme yer kalmadığı gibi
komünizme de yer kalmadığı anlaşılmaktadır. İnsanlık, artık insan hakları
kavramını anlamış ve bunun gereği, insanlık düşmanı emperyalizmin
bulunmadığı bambaşka yeni bir düzen-yeni bir dünya arzulamaktadır. Tüm
tarihleri boyunca emperyalizm uğruna kan dökmüş olan Ruslar çaresizdir...
 
Bağımsızlık ve özgürlük uğruna canını feda eden Mirseyit Sultangaliyev'ın
öldürülmesinden tam yarım yüzyıl (1940-1990) geçmişti. Yıl 1990 Temmuz ayı,
Boris Yeltsin Tataristan'a gelir. O, Tataristan'ın birçok bölgelerini
gezdikten sonra, Kazan'daki Yazarlar Birliğinin salonunda Tatar aydınlarının
sorularını yanıtlar. Onun konuşması içindeki en can alıcı deyişi,
"Bağımsızlık istediğiniz kadar olsun, ne kadar hazmedebilseniz, o kadar
olsun" olmuştur. Yeltsin bu deyişi ile Tatarlar arasında ne kadar taraftar
toplayabildiyse, Tatarlar da bu deyişi kendi amaçları uğruna o kadar
kullanabilmiştir. Elbette o zaman Rus Emperyalizme karşı esen,
demokrasi-özgürlük-ulusal devlet ilkelerinin yıkıcı-güçlü esintilerini sağ
selim atlatabilmede bu deyişin Yeltsin için çok yararlı olduğunda hiç kuşku
yoktur. Fakat bu deyişin aldatıcı etkisi, Tatarları geleceğe dönük tedbirsiz
bırakmakla kalmamış, Tatar bağımsızlık inancını "Rus güvencesi altına
almıştır"(!)
 
Böylece Tatar ulusunun yüzyıllar boyu uğrunda savaştığı, bağımsızlık ve
ulusal devlet olarak yüreklerine işlenmiş arzularının gerçekleşeceği günler
gelip çatmış gibiydi. Yeltsin'in deyişini de arkasına alan Tatarlar 30
Ağustos 1990 yılında "Devlet Bağımsızlığı Bildirisi"ni emin bir halde
dünyaya ilan ederler. İşte o günden başlayarak 30 Ağustos bağımsızlık
bayramı olarak coşkulu bir şekilde kutlanmaya başlar. Bu bayramın coşkusunu
yaşamak, 30.08.1995 günü bana da nasip olmuştu. Fakat bu günlerde Tatar
ulusunun görünürde ne kadar mutlu ise de, eski günlerini hatırlatan
kaygıları da az değildi. Şubat 1994 yılında Rusya Devlet Başkanı Boris
Yeltsin ile Tataristan Devlet Başkanı Mintimer Şeymiyev arasında "Yetki
Paylaşımı" olarak adlandırılan bir anlaşma imzalanmıştır. Bu anlaşma gereği,
Tatarların bu güne kadar elde ettiği tüm hakları geçersiz sayılmış,
Yeltsin'in 1990 yılında söylediği aldatmacasının zamanı geçmiş-rolü bitmiş,
artık Emperyalist Rusya düştüğü yerinden kalkmıştır. Şeymiyev bu imzası
karşılığında Tatar bağımsızlığının bir numaralı haini olma kimliğini hak
etmiştir.
 
Yıl 2000, Yeltsin halef seçiminde yanılmaz,
yalancılıkta-namussuzlukta-ikiyüzlülükte kendisini aratmayacak kadar
mükemmel olan Vladimir Putin'i yerine koyup kendisi ölüme gider. Rusya adım
adım, görünümü farklı, fakat özü aynı olan Korkunç İvan'ın, Büyük Petro'nun
(1672-1725) ve Stalin'in yönettiği Çarizm ülkesi haline gelirken, bu yeniden
doğuş sürecinde eski KGB ajanı olan Vladimir Putin hayati rol oynamıştır. Bu
sebeple Tatarlar Putin'e "Küçük Stalin" adını vermiştir. Putin iktidara
gelir gelmez 300.000 Çeçen'i boğazlayarak Çeçen bağımsızlık sorununu
bertaraf ederken, sırada Tatar bağımsızlık sorunu beklemekteydi. Putin
Çeçenlere kullandığı yöntemi Tatarlara kullanmaktan çekinir ve
sinsi-aldatıcı-ikiyüzlü yöntemlere başvurur. O sık sık Kazan'a gelir ve
bir-iki cümle Tatarca konuşup-Tatar yanlısı gözüküp, çevresindeki
yalakalarının alkışını kazanır. 2005 yılının Ağustos ayında, "Kazan'ın 1000
Yıllığı" denilen bir yalanın eşliğinde Kazan'a gelen Putin, dinleyicilerine
şöyle seslenir: "Kazan 1000 yaşındadır, bu yıl 30 Ağustos günü Kazan'ın
doğum günü olarak kutlanmalıdır. Bağımsızlık demek ne demek?! Rusya
devletinin ulusu yaratılacaktır!" der. Böylece Putin'e göre, 30 Ağustos
bağımsızlık günü, Kazan'ın doğum günü olarak bitmiştir. O bu sözlerini daha
da kalıcı konuma getirmek ve Tatar hainlerini çoğaltmak amacıyla, kendisinin
imzaladığı "Kazan'ın 1000 Yıllığı" adını taşıyan madalya almak isteyen
herkese verilir. Putin'in Tatarlara yönelik işlediği cinayetlerinin hızı
"Celal Çelik" <celal...@gmail.com>: May 17 04:04PM +0300

Kuran'a Göre Cennetlikler Kimlerdir
<http://celal1973sevdikleri.blogspot.com.tr/2016/05/kurana-gore-cennetlikler-kimlerdir.html>
 
*Kuran'a Göre Cennetlikler Kimlerdir*
 
Kur’an, hak edip, cennetle mükafatlandırılacak olanlardan şöyle bahseder:
 
- “İşte ahiret yurdu! Biz onu yer yüzünde böbürlenmeyi ve bozgunculuğu
arzulamayan kimselere veririz. (En güzel) akıbet, takva sahiplerinindir.
(Kasas.83)
 
- “İman edip iyi davranışlarda bulunanlara, içinden ırmaklar akan cennetler
olduğunu müjdele!” (Bakara:25)
 
- “İman edip,yararlı iş yapanlara gelince, onlar cennetliktir.Onlar orada
devamlı kalırlar.” (Bakara:82)
 
- “Takva sahipleri için, Rableri yanında, içinden ırmaklar akan, ebediyen
kalacakları cennetler, tertemiz eşler ve Allah’ın hoşnutluğu vardır. Allah
kullarını çok iyi görür.” (Al-i imran:15)
 
- “Rablerine karşı gelmekten sakınanlar için, Allah tarafından bir ikram
olarak altlarından ırmaklar akan, ebedi olarak kalacakları cennetler
vardır. İyiler için Allah katındaki nimetler daha hayırlıdır.(Al-i
imran:198)
 
- “Kim Allah’a Peygamber’e itaat ederse, Allah onu altından ırmaklar akan
cennete koyacaktır.” (Nisa:13)
 
- “Güzel davrananlara daha güzel karşılık, birde fazlası vardır.Cennet
ehlidirler…” (Yunus:26)
 
- “İnanıp, güzel işler yapan ve Rablerine gönülden boyun eğenlere gelince,
işte onlar cennet ehlidir.” (Hud:23)
 
- “Allah’ın azabından korkup, rahmetine sığınıp takva sahipleri,
cennetlerde ve pınar başların da olacaklardır.” (Hıcır:45)
 
- “Tevbe eden,iman eden ve iyi davranışta bulunanlar, hiçbir haksızlığa
uğratılmaksızın cennete gireceklerdir.” (Meryem 60-61)
 
- “İşte onlara sabretmelerine karşılık cennetin en yüksek makamı verilecek,
orada hürmet ve selamla karşılanacaklardır.” (Furkan:75)
 
- “Cennetlikler: “Bize verdiği sözde sadık olan ve bizi istediğimiz yerinde
oturacağımız bu cennet yurduna varis kılan Allah’a hamd olsun. İyi amelde
bulunanların mükafatı ne güzelmiş!” derler. (Zümer:74)
 
- “Kim bir kötülük işlerse, onun kadar ceza görür. Kim de kadın veya erkek,
mü,min olarak faydalı bir iş yaparsa, işte onlar, cennete girecekler; orada
hesapsız rızık verilecektir.” (Mü’min:40)
 
- “Ey ayetlerimize inanan ve Müslüman olan kullarım! bugün size korku
yoktur. Sizler üzülmeyeceksiniz de. Siz ve eşleriniz ağırlanmış olarak
cennete giriniz.” (Zuhruf:68-70)
 
- “Rabbimiz Allah’tır’’deyip sonrada dosdoğru yaşayanlara korku yoktur ve
onlar üzülmeyeceklerdir. Onlar cennet ehlidirler. Yapmakta olduklarına
karşılık orada ebedi kalacaklardır.” (Ahkaf:13-14)
 
- “İşte size vaad edilen cennet ki o, Allah’a yönelen, emirlerine riayet
eden, görmediği halde Rahman’dan korkan ve Allah’a yönelmiş bir kalp ile
gelen kimselere mahsustur. Oraya selametle girin. İşte bu, ebedi yaşamanın
başladığı gündür. Orada kendileri için diledikleri her şey vardır.
Katımızda dahası da vardır.” (Kaf:32-35)
 
- “Allah’a isyandan sakınanlar, Rablerinin kendilerine verdiğini alarak
cennetlerde ve pınar başlarında bulunacaklar.” (Zariyat:15)
 
- “Rabbinin huzurunda durmaktan korkan kimselere iki cennet vardır.”
(Rahman: 46)
 
- Kitap sağ tarafından verilen: “Alın kitabımı okuyun. Doğrusu ben,
hesabımla karşılaşacağımı zaten biliyordum” der. Artık o meyveleri sarkmış
yüce bir cennette, hoşnut kalacağı bir hayat içindedir.” (Hakka:19-23)
 
- “O gün bir takım yüzler vardır ki; mutludurlar. Dünyadaki çabalarından
hoşnut olmuşlardır. Yüce bir cennettedirler. Orada boş bir söz işitmezler.
(Gaşiye:8-11)
 
- “Cennetlikler, kendi canları çekmesine rağmen yemeği yoksula,yetime ve
esire yedirirler. (İnsan:8)
 
a) Cennet ehlinin Cehennem ehliyle konuşmaları şöyle anlatılıyor:
 
- “Şüphesiz günahkarlar, dünyada iman edenlere gülerlerdi, onlarla kaş göz
hareketiyle alay ederlerdi. Bundan da keyiflenirlerdi. Mü’minler için;
“Bunlar sapıtmış” derlerdi. Ahirette de iman edenler, Kafirlere gülerler.
Kafirlere yaptıklarınızın cezasını buldunuz mu? derler.” (Mutaffifin:29-36)
 
- “Cennettekiler günahkarlara: “Sizi şu yakıcı ateşe sokan nedir?” diye
sorarlar. Onlar;
 
- “Biz namaz kılanlardan değildik” derler. İlave ederler: “Yoksulu
doyurmuyorduk, batıla dalıyorduk, ceza gününü yalan sayıyorduk, sonunda da
ölüm geldi çattı” derler. (Müddessir:40-47)
 
- “Cennet ehli cehennem ehline: “Biz Rabbimizin bize vaad ettiğini gerçek
buldunuz mu?” diye seslenirler. “Evet deler ve aralarından bir çağırıcı,
Allahın laneti zalimlerin üzerine olsun! diye bağırır.’’(A’raf:44)
 
- “Cehennem ehli,cennet ehline: “Suyunuzdan veya Allah’ın size verdiği
rızıktan birazda bize verin!” diye seslenirler. Onlarda: “Allah bunları
kafirlere haram kılmıştır” derler. (A’raf:50) “O kafirler ki, dinlerini
eğlence ve oyun edinirlerdi, dünya hayatı onları aldatmıştı…” (A’raf:51)
 
- “İki arkadaştan biri, kıyamet günü arkadaşını arar, bulur” Bana, sende
ahirette dirilmeye inananlardan mısın? Biz toprak olduktan sonra diriltilip
cezalandırılacak mıyız? Diyordun der ve arkadaşını cehennemin ortasında
görür ona: “yemin ederim ki, sen az daha benide helak edecektin. Rabbimin
hidayeti olmasaydı şimdi bende cehenneme girenlerden olurdum,” der.
(Saffat:50-59)
 
- “Yüzler var ki; o gün ışıl ışıl parlayacak, Rablerine bakacaklar, onu
görecekler.Yüzlerde vardır li; o gün somurtacaktır.” (Kıyame:22-24)
 
- “Ayetlerimiz okunduğu zaman “Eskilerin masalları” diyenin işlediği günah
yüzünden kalbi kararmıştır. Onlar kıyamet günü Rablerini görmekten mahrum
kalırlar.” (Mutaffifin:13-15)
 
-Allah mü’minlerden, mallarını ve canlarını cennet karşılığında satın
almıştır.’’ (Tevbe:111)
 
http://www.frmtr.com/tefsir/5733670-kurana-gore-cennetlikler-kimlerdir.html
 
--
.
"Celal Çelik" <celal...@gmail.com>: May 17 03:34PM +0300

Aile İçinde Adalet
<http://celal1973sevdikleri.blogspot.com.tr/2016/05/aile-icinde-adalet.html>
 
*Aile İçinde Adalet*
 
İnsan hayatının en önemli alanlarından birisi de aile hayatıdır. Aile
toplumun çekirdeğidir. Toplum hayatının ahenkli bir şekilde yürümesi, en
başta aile bağlarının sağlam olmasına, aile bağlarının sağlamlığı da,
fertleri arasındaki ilişkinin sağlıklı olmasına bağlıdır. Bu da ancak onlar
arasında adaletli davranmakla sağlanabilir.
 
Bir insanın eşinin geçimini temin etmesi, ona ilgi göstermesi, insaf ve
hakkaniyet ölçüleri içinde muamelede bulunması,
 
her türlü ihtiyaçlarını gidermesi İslâm'ın insana yüklediği en önemli
görevlerdendir. Bu görevleri yerine getirmek, bir hakkı, olması gereken
yere koymak anlamına geldiği için adaleti gerçekleştirmek demektir. İnsan
bu görevlerini yapmadığı zaman büyük bir zulüm ve adaletsizlik sergilemiş
olur. İslâm'ın bu hususla ilgili hassasiyetini şu hâdise ne güzel ifade
etmektedir:
 
Sahabeden Osman b. Maz'un'un (r.a.) hanımı, bir gün Hz. Aişe (r.a.)
Vâlidemiz'e uğradı. Kadın genellikle güzel giyinir, ellerine kına yakardı.
Hz. Aişe Vâlidemiz onun her zamanki hâlini görmeyince sebebini sordu. O da
kocasının dünyayı ve kadınları arzulamadığını söyleyerek ilgisizliğinden
şikâyet etti. Aişe Vâlidemiz bu durumu Efendimiz'e (s.a.s.) bildirdi. Nebi
(s.a.s.), Osman b. Maz'un'u yanına çağırdı ve "Ey Osman! Benim Sünnet'imden
yüz mü çevirdin?" diye sordu.
 
Osman: "Hayır, ya Resûlallah! Benim tek isteğim senin yolundur." dedi.
Efendimiz buyurdu ki: "O hâlde dikkat et, ben hem uyurum, hem namaz
kılarım, bazen oruç tutarım, bazen tutmam. Hanımlarımla da beraber olurum.
Allah'a karşı takva sahibi ol ey Osman! Bilesin ki ailenin senin üzerinde
hakkı var, misafirinin üzerinde hakkı var, vücudunun senin üzerinde hakkı
var. Oruç tut, ama bazen tutma; namaz kıl, uykunu da al!" (Ebu Dâvud, Salât
317) Efendimiz burada aile içi ilişkilerden bahsederken "Allah'a karşı
takva sahibi ol." buyurmaktadır. Yani takva, eşle alâkayı ihmal etmekte
değil, en güzel şekilde devam ettirmektedir.
 
Çocuklarla ilişkilerimiz de adaletin tesis edilmesi gereken alanlardan
biridir. Öncelikle genel mânâda çocukların ihtiyaçlarını gidermek, onları
terbiye etmek gibi vazifeleri yerine getirmek adaletin bir gereğidir.
Ayrıca daha özel anlamda erkek ve kız çocuklarına fıtratlarına uygun
muamelede bulunmak veya yaşlarını dikkate almak da adaletin muktezasıdır.
Zîrâ insan bu gibi hususları dikkate aldığında bir hakkı yerine koymuş,
adaleti gerçekleştirmiş olur. Peygamber Efendimiz (s.a.s.) çocuklara hediye
verirken dahi müsavi davranmayı emreder. (Bkz.: Müttakî, Kenzü'l-ummâl,
16/444) Ancak bu eşitlik emri, onların cinsiyet ve yaş farklılıklarını göz
önüne almadan hepsine aynı muamelenin yapılmasını istemek anlamında
değildir. Aksine her birine uygun olan muameleyi istemektir. Hikmete uygun
olan da budur. Eğer bu ayrımlara dikkat edilmezse, onların ruh dünyalarında
ciddi yaralar meydana getirir.
 
Anne-babalar çocuklarına karşı farklı hisler taşısa da, İslâm onlara karşı
muamelelerde adaletli davranmayı emreder.
 
Bu, onlar arasında bir husumetin meydana gelmemesi, akrabalık bağlarının
zayıflamaması açısından önemlidir. Çocuklar arasında meydana gelen husûmet
ve düşmanlık ise, toplum düzeninin sarsılmasına sebep olur. Bu konuda Allah
Resûlü'nün (s.a.s.) yine bizler için güzel bir örnek olacak tavrını
görüyoruz. Numan b. Beşir (r.a.) isimli genç sahabîye babası malının bir
kısmını hibe olarak verip de diğer çocuklarını mahrum ettiğinden annesi bu
duruma rıza göstermemiş ve meseleyi sormaları için onları Peygamber
Efendimiz'e göndermiştir. Efendimiz (s.a.s.) malından diğer çocuklarına da
hibe edip etmediğini sormuş, onlara vermediğini öğrenince de "Allah'tan
korkun ve çocuklarınızın arasında adaletli olun." (Müslim, Vesaya 13)
buyurmuştur.
 
Aile içinde anne-babaların da hakları vardır. Özellikle yaşlandıklarında
bakılması, ihtiyaçlarının giderilmesi, saygı gösterilmesi, ziyaret edilmesi
onların çocukları üzerindeki haklarıdır. Bu hakları yerine getirmek de,
onlara karşı adaleti gerçekleştirmek anlamına gelir. Onlara karşı
vazifelerdeki ihmal ve kusurlar ise zulüm olur.
 
Bunun dışında bir kimse ölüm, kayıp, boşanma gibi herhangi bir sebeple
ailesini yitirmiş yakın akraba çocuklarına bakmakla yükümlü olabilir,
onların mallarını yönetme vazifesini üstlenebilir. İşte bu mevzuya da temas
eden Kur'ân, bir kimsenin kendi çocukları dışında bakmakla yükümlü olduğu
zayıf ve yetim akraba çocuklarının mallarının sevk ve idaresiyle ilgili
olarak da adaletli davranılmasını emretmiştir. (Nisa sûresi, 4/127) Ayrıca
evlerde hizmet eden köle ve hizmetçilere adaletli olmak da İslâm'ın
ehemmiyet verdiği bir husustur. Bu çerçevede Peygamber Efendimiz (s.a.s.)
köle ve hizmetçilere yediğimizden yedirmeyi, giydiğimizden giydirmeyi,
onlara takat getiremeyecekleri yükler yüklememeyi ve onları dövmemeyi bir
esas olarak vaz etmiştir. (bkz. Buharî, Rık 15)
 
*Sonuç*
 
Netice olarak İslâm'ın en önemli hususiyetlerinden biri adalet ilkesidir.
İnsanın iki cihanda saadetini temin etmeyi gaye edinen İslâm hak ve adalet
meselesine çok önem vermiştir. Allah âdildir, adli de bunu gerektirir. Bu
sebeple Allah, Kur'ân-ı Kerîm'de hak ve adaletin her alanda
gerçekleştirilmesi için çokça tahşidatta bulunmuştur. Bu çerçevede hangi
seviyede olursa olsun bir yöneticinin yönettiği müessesede, bir hâkimin
baktığı davada, bir şahidin şahitlik yaptığı konuda, bir aile reisinin aile
içi münasebetlerde, bir tâcirin ticarî hayatta ve bir mü'minin insanlarla
ilişkilerinde hakkı gözetmesini, adaleti ikame etmesini emretmiştir. Bunun
da ötesinde Allah (cc), mü'minlerin adalet hassasiyetine sahip, adalet
timsali kimseler olmasını istemiştir.
 
KAYNAK:
http://www.yeniumit.com.tr/konular/detay/islamda-adalet-ilkesi
 
--
recep akdur <drrece...@gmail.com>: May 17 02:34PM +0300

---------- Yönlendirilmiş ileti ----------
Gönderen: Hamit Hancı <drhami...@gmail.com>
Tarih: 17 Mayıs 2016 13:01
Konu: *Bedeli Canakkale de Ödenmiştir
Alıcı: Hamit Hancı <drhami...@gmail.com>
 
 
 
 
 
*İlk Osmanlı banknotları Abdülmecit tarafından 1840 yılında “Kaime-ı
Nakdiye-ı Mutebere” adıyla çıkarılmıştır. Bugünkü dille “Para Yerine Geçen
Kağıt”, bir anlamda para olmaktan çok faiz getirili borç senedi veya hazine
bonosu niteliğinde görülmüştür.*
*Bu paralar matbaa baskısı olmayıp, elle yapılmış ve her birine de resmi
mühür basılmıştır. Kaimelerin zaman içerisinde taklidinin kolayca yapılması
ve kağıt paraya olan güvenin azalması nedeniyle 1842 yılından itibaren
matbaada bastırılmasına başlanarak, el yapımı olanlarla değişimi
sağlanmıştır. Osmanlı İmparatorluğu’nda 1862 yılına kadar çeşitli şekil ve
miktarlarda kaime ihraç edilmiştir.*
 
*Osmanlı İmparatorluğu’nda, 1856 yılında İngiliz sermayesi ile kurulan
Osmanlı Bankası “Bank-ı Osmani”, 1863 yılında Fransız ve İngiliz
ortaklığında “Bank-ı Osmanii Şahane” adıyla bir devlet bankası niteliğini
kazanmıştır.*
 
*Birinci Dünya Savaşı sırasında Osmanlı Bankası hükümetin avans ve banknot
ihraç isteğini geri çevirmiştir. Bu anlaşmazlık, Banka’nın savaş döneminde
banknot ihraç ayrıcalığını kullanmayacağını açıklaması üzerine giderilmiş
ve Osmanlı yönetimi, 1915 yılından itibaren altın ve Alman hazine
bonolarını karşılık göstererek dört yıl boyunca, yedi tertipte toplam 160
milyon liranın üzerinde banknot çıkartmıştır.*
*Osmanlı Bankası ilk olarak 1863 yılında, istendiğinde altına çevrilmek
üzere, Maliye Nezareti ve kendi mühürlerini taşıyan banknotları tedavüle
çıkarmış, 1863-1914 yılları arasında da çeşitli şekil ve miktarlarda
banknot ihraç etmiştir. *
 
*Osmanlı İmparatorluğu’ndan intikal eden bu banknotlar, Cumhuriyetin ilk
yıllarında para bastırılamadığından, 1927 yılı sonuna kadar tedavülde
kalmıştır.*
 
*Çanakkale Parası*
*Tarihimizde, Çanakkale‘ye "zabit namzedi" olarak görevlendirilen Mehmet
Yavuz tarafından taklit edilerek tamamen el işçiliğiyle oluşturulmuş 100
liralık kaime’nin büyük bir önemi vardır.*
*Vaka, Çanakkale savaşının hemen sonrasına yani sekiz ay süren kanlı
boğuşmaların ve bombardımanların hemen hemen sona erdiği döneme denk
gelmektedir.*
*Çanakkale'deki birliklerin büyük kısmı, Kafkas, Irak ve Filistin
cephelerine sevk edileceklerdir. Bunun için, Alay'ın kamyon ve otomobil
lastiği ile diğer birtakım malzemeye ihtiyacı vardır.*
*Muzaffer, açıkgöz ve becerikli bir asker olduğundan, karargah gerekli
malzemenin temin ve mubayaasına onu memur etti. İcap eden paranın kendisine
itası için de Erkan-ı Harbiye Riyaseti'ne hitaben yazılı bir tezkereyi
eline verdiler.*
 
*O yıllarda İstanbul'da otomobil ve kamyon, nadir rastlanan vasıtalardı.
Muzaffer aradı, uğraştı, nihayet Karaköy'de bir Yahudi’de istediklerini
buldu. Fiyatlar pek fahişti ama yapacak başka bir şey yoktu. Anlaşmaya
vardı.*
*Lazım gelen parayı almak üzere Erkan-ı Harbiye'ye gitti. Ancak, Erkan-ı
Harbiye‘de görevli yaşlı bir kaymakam (yarbay), isteyeceği paranın
miktarını sormadan, "Ne alınacak?" dedi. "Oto ve kamyon lastiği" cevabı
verilince "Bana bak oğlum! Ben askerin ayağına postal, sırtına kaput alacak
parayı bulamıyorum. Sen otomobil lastiğinden bahsediyorsun! Haydi yürü git,
insanı günaha sokma. Para mara yok!” deyince Mehmet Muzaffer gerekli olan
parayı alamaz.*
*Daha sonra, malzemelerin mutlaka lazım olduğunu düşünerek kendi kendine
karar verir. Muzaffer, o dönemdeki evrak-ı nakdiye’lerin basımında
kullanılan kağıdın aynını Karaköy kırtasiyecilerinden tedarik etmiş, bütün
gece oturmuş, çini mürekkebi ve boya ile gerçeğinden bir bakışta ayırt
edilemeyecek nefasette taklit bir para yapmıştır.*
 
*O devrin orijinal paralarının üzerindeki yazılar arasında bir de şu ibare
bulunurdu: "Bedeli Dersaadette altın olarak tesviye olunacaktır." Muzaffer,
yaptığı taklit parada bu ibareyi şöyle yazmıştı:*
*"Bedeli Çanakkale'de altın olarak tesviye olunacaktır. "*
 
 
*Mehmet Muzaffer tarafından tertiplenen taklit paranın arka yüzünde, o
dönemde mevcut olan “50” liralık kaimenin arka yüzünde yazılı olan ibareler
(Latin ve Arapça yazılan “100” rakamları hariç) ve yetkili kişiye ait
taklit edilen imza bulunmaktadır. *
*Üç gün sonra, Yahudi tüccar elindeki yüzlük kaimeyi bozdurmak
üzere Osmanlı Bankası'na gitti. Bozamadı...Zira elindeki para taklit
idi.Yahudi tüccar bunu mesele yapmadı. Yapmak mı istemedi, yapmaktan mı
çekindi, bilinemez. Ancak olay bütün İstanbul'a yayıldı. Dünyada emsali
olmayan ve olmayacak olan bu hadise Şehzade Abdülhalim Efendi'nin kulağına
kadar gitti. Şehzade hemen lalasını göndererek Yahudi tüccarı buldurdu.
Yüzlük taklid evrak-ı nakdiye’yi, bedelini altın olarak ödeyip aldı. Çok
zarif sedef kakmalı, içi kadifeli bir mücevher çekmecesine yerleştirip,
İstanbul Polis Okulu'ndaki Emniyet Müzesi'ne hediye etti.1917'den 1970'lere
kadar bu müzede kaldığı biliniyor. 1970'lerde Polis Okulu Ankara'ya
taşındı ve "Polis Enstitüsü" oldu. Daha sonra da 1977 yılında Kriminal
Polis Laboratuvarları Daire Başkanlığı Grafoloji ve Sahtecilik Şubesi’ne
tevdi edildi.Şimdi de halen Ankara Kriminal Polis Laboratuvarı Müdürlüğüne
bünyesindeki Belge İnceleme Laboratuvarında saklanmaktadır. (Kriminal Polis
Labratuvarları Sunumundan Alınmıştır)*
 
 
*Not: Canakkale parasi nin orjinali Ankara Kriminal lab sahtecilik
bolumunde. *
*Bakarken insanin ici titriyor. *
*Ankara Kriminal Lab Müdürü Taner Bora ya teşekkürlerimizle. Prof.Dr.Hamit
HANCI*
 
 
*Hikayesi ek lerdedir*
 
*Paranin Orjinali*
 
*Ankara Kriminal Polis Labratuvarlari Adli Belge İnceleme Labratuvarindadir*
"Serendip Altındal" <serendip...@gmail.com>: May 17 11:30AM +0300

*17.05.2016***
 
**
 
*Önce Atlantik Paktı bağımlılığına vurgu yapan mesajıyla, anti
sempatileri kendi yönüne doğru ateşleyen Genel Kurmay Başkanı,
Erdoğanların nikâh şahitliğini de yaparken resmi konumunu da bir kenara
koyuvermiştir. Üstelik seferi durumdaki ordusunun şehitlerinin geldiği
bir günde, onur ve konumuna asla uygun düşmeyen bu davranışıyla da
“bizim oğlanları” anımsatıvermiştir müstehzi bir iç geçirişle bir anda
bize. *
 
**
 
*Türkiye Cumhuriyetinin bir Baş Komutanı değil de, sanki çoktan
tedavülden kalkmış bir Osmanlı Sultanının Kolağası ambiyansını, Atlantik
ötesine yansıtan projeksiyonun huzmesi gibi geldi paşanın bu eylemi bana
nedense. Kademe atlamak için ABD de her fırsatta periyodik bakıma girme
zorunluluğu nasılsa gelenek haline getirilmiş ordu mensuplarımızda,
beyin yıkamaya çok önceden başlandığı için, esasen başka türlü bir
reaksiyon da beklemiyorduk aslında. Hani olur ya, demiştik sadece. O
reaksiyonu gösterecek adam gibi babayiğitlerimiz de, ya erken emekli
edilmişler ya da bir şekilde devre dışı bırakılmışlardı nasıl olsa.
Dolayısıyla da Paşanın, kendisini mazur göstermeye de ihtiyacı yoktu
aslında.*
 
**
 
**
 
*MHP kongresinin sarayın talimatları üzerine engellenmiş olması, sanal
Sultanın artık havlu atmış olduğunun da yeni bir göstergesiydi. Bunu
Fuat Avni söylemeden de tespit etmek kolaydı. Bundan daha fazla da
ufalamazdı, kendini muktedir tek adam farz eden bir dünya lideri. Artık
bu nasıl liderlikse tabii! Ne ki MHP de ki yönetim karşıtı muhalifler,
bütün engellere rağmen söz verdikleri gibi aynı zaman ve mekânda; ama
dışarıda yapmak zorunda kaldıkları Açıkhava toplantısıyla alınması
gereken kararları alıp, verilmesi gerekli mesajları da vererek, artık
Bahçelinin üstünü çizdiklerini, bunu anlamak istemeyenlere de açıkça
anlatırken, yasaklanan kongreyi sanki resmileştirmiş de oldular.*
 
**
 
*MHP buluşmasına gelen ve toplantıyı engellemeye çalışan sözde yönetim
taraftarları(!) ise, bütün çabalarına rağmen aslında AKP taifesi
olduklarını bir türlü gizleyemediler. Bu hanzolar esasen ne yapsalar,
ellerine yüzlerine bulaştırıyorlar. Ve her şeye pislik çalan AKP
cemaati, besleme militanlarıyla birlikte, çakma ihaleler, hazine toprağı
bağışları, milli kaynaklar ve vakıflarıyla, bir takım mantar, yandaş
zengin (aslı süt ineği) yaratıp onları da sağmaktan başka vatana ve
vatandaşa hangi hayrı sağladı acaba diye, bir kere daha düşünmekten
kendimizi alamadık. *
 
**
 
**
 
*Kılıçdaroğlu, durdu durdu “kan dökmeden kafandaki başkanlığa
ulaşamazsın” mealinde çıkışıyla Turnayı tam da gözünden vurdu anlaşılan.
Bundan Başkan adayının ne anlamak istediği değil de, ne anlamak
isteyeceği, daha ağzını açmadan da biliniyordu elbette. Bizim ne
anladığımız sorulursa; bütün doğrucu Davut Kemalistlerin ne anladığıdır.
**Yani bu da “kanlarımızın üstüne basmadan o noktaya gelemezsin” demenin
açık Türkçesidir anlayacağınız…*
 
**
 
**
 
*Şu meşhur nikâha gelirsek; yalnızları oynayan dünya lideri(!) profili
yüksek misafirleri yerine düzinelerle avantacıyı ağırlamanın tahammül
edilemez ağırlığını üstünden atabilmek için çok uğraş vermiş olmalıdır.
Şayet veremeseydi, iyi biliyorum ki, nikâhı yeni bir epilepsi nöbetiyle
noktalayabilirdi. Çünkü ağır üzüntü, korku ve sıkıntıya epileptikler
gelemezler. Sonuç mutlaka yeni bir nöbetle biter. Ve Allah kimseyi de bu
duruma düşürmesin.*
 
**
 
***Serendip Altındal*
 
*Özün Kişiliğinin Aynasıdır...* <http://serendipaltindal.blogspot.com/>**
 
*serendipaltindal.blogspot.com* <http://serendipaltindal.blogspot.com/>
 
** <mailto:serendip...@gmail.com>*serendip...@gmail.com*
 
*Video Kanalım* <https://www.youtube.com/user/MrSer0609>
 
**
Bekir Aktas <bekirak...@gmail.com>: May 17 11:29AM +0300

“Amacımız birlikte yaşama kültürü oluşturmak”
Beyazay Derneği İzmir Şube Başkanı Salih Arıkan ile engelliler hakkında
farkındalık ve sorunlar üzerine bir söyleşi gerçekleştirdik
 
“Amacımız birlikte yaşama kültürü oluşturmak”
EMİRCAN IŞILDAK – ÖZEL HABER
 
Beyazay Derneği İzmir Şube Başkanı Salih Arıkan, görme engelli
vatandaşların günlük hayatta yaşadığı sorunlara dikkat çekti. Engelli
bireylerin özellikle ulaşılabilirlik ve erişilebilirlik konularında
zorluklar yaşadığına vurgu yapan Arıkan, ayrıca Beyazay Derneği’nin
çalışmaları hakkında da bilgi verdi.
 
GÖNÜLLÜLÜK ESASINA GÖRE ÇALIŞIYORLAR
 
Arıkan, derneğin çalışma prensibi hakkında bilgi verdi. Gönüllük esasına
göre çalıştıklarını anlatan Arıkan, “Beyazay Derneği’nde gönüllülük esasına
göre çalışıyoruz. Biz yönetim olarak çalışmalara destek oluyoruz.
Gönüllülerimizin etkinlik ve çalışma gruplarına göre sayıları değişkenlik
gösteriyor. Her dileyen ve istekli olan kişiler gelip görme engelli
bireylerimize yardım edebiliyor. Bu anlamda sürdürülebilirliğimiz düzenli
olmadığı için de gönüllü sayımızı sabit tutamıyoruz. Hiçbir üyemiz ve
çalışanımız hizmetleri karşılığında herhangi bir ücret almıyor”
açıklamasını yaptı.
 
“ÇOCUKLARA EĞİTİM VERİYORUZ”
 
Dernek çatısı altında görme engelli vatandaşlara olabildiğince yardımcı
olmaya çalıştıklarını vurgulayan Arıkan, “Beyazay Derneği’nin en büyük
amacı birlikte yaşama kültürünü oluşturmaktır. Bu anlamda görme
engellilerle diğer vatandaşları bir araya getiriyoruz. Onları her fırsatta
kaynaştırıyoruz. Etkinlikler düzenliyoruz. Görme engelli çocuklarımız için
gönüllü arkadaşlarımız ücretsiz eğitimler veriyor. Onların ödevlerine
yardımcı oluyor. Çocuklarımıza kitap okuyup, bilgisayar eğitimi veriyor.
Birlikte oyunlar oynayıp, şarkılar söylüyorlar. Bu gibi organizasyonlar da
çocuklar için oldukça faydalı oluyor” dedi.
 
 
 
“ULAŞIMDA ZORLUK ÇEKİYORUZ”
 
Arıkan, görme engelli bireylerin özellikle kent içi ulaşımda yaşadığı
zorluklara dikkat çekti. İzmir’de bu anlamda sesli sinyalizasyonların
eksikliğine dikkat çeken Arıkan, “Özellikle görme engelliler olarak
ulaşılabilirlik ve erişilebilirlik konularında zorluk çekiyoruz. Diğer
engelli grupları da bu dertten mustarip durumdalar. Özellikle ulaşım
araçlarında sesli sinyalizasyonların olmaması, yaya geçitlerinde ve trafik
ışıklarında sesli uyarı cihazlarının bulunmaması, akıllı durakların
olmaması çoğu zaman bizlere büyük sorunlar ve tehlikeler yaratabiliyor.
Örneğin İstanbul’da faaliyette olan ‘Bitaksi’ uygulaması bizim kentimizde
maalesef yok. Bu uygulama özellikle engelli bireyler için oldukça faydalı
bir uygulamadır. Bu uygulama mobil olarak faaliyet gösteriyor. Vatandaş
istediği yerden taksi çağırıyor. Taksi de vatandaşı sistemden buluyor ve
gelip adresinden alıyor. Diğer türlü bir engelli vatandaş taksi
çağırabilmek için her zaman birilerinden yardım almak zorunda kalıyor. Aynı
şekilde akıllı durak uygulamaları da engelliler için oldukça avantaj
sağlayan bir sistem. Bunların İzmir’de de olması gerekiyor”
değerlendirmesini yaptı.
 
“İLETİŞİMİMİZ SORUNLU”
 
Engelli bireylerin vatandaşlarla yaşadığı iletişim sıkıntısının altını
çizen Arıkan, “Görme engelli vatandaşların sokaklarda iletişim yolları
oldukça sıkıntılı oluyor. Örneğin sıkça karşı karşıya kalabildiğimiz bir
olay; Yolda bir yerden bir yere giderken herhangi bir vatandaş durdurup,
‘Nereye gidiyorsun’ diye soruyor. Yani bu vatandaşlara cevaben bir şey de
söyleyemiyoruz. Ancak bu durum sıklaşmaya ve sayıları da artmaya başlayınca
insan biraz sinirleniyor. Yoldan geçen herhangi bir insana ‘Nereye
gidiyorsun’ diye sorulamaz. Sokaktaki vatandaş, bizleri bir birey,
vatandaştan öte engelli olarak görüyor. Bizi birey olarak görmüyor. Aynı
şekilde yolda giderken kolunuzdan tutup, ‘Senin yolun burası’ diyerek sizi
çekiyorlar. Sarı çizgiden yürütmeye zorluyorlar. Bunların söylenmesinden
çok yapılan fiziksel hareketler ve müdahaleler insanın zoruna gidiyor.
Tıpkı bir saman çuvalı muamelesi görüyoruz” yorumunda bulundu.
 
“ENGELLİYİZ, CİNSİYETSİZ DEĞİLİZ”
 
Arıkan ayrıca, “Engelli bireyleri de çoğu zaman cinsiyetsizmiş gibi
görürler. Halbuki engelli de olsa hem kadınlar hem de erkekler duygusal
varlıklardır. Aşık olabilirler, sevebilirler. Engelli bir vatandaşı hiçbir
zaman bir eş olarak bir sevgili olarak görmezler. Engelli birey eşit bir
vatandaş olarak görülmez, yalnızca engelli sıfatıyla görülür. Bu da eşit ve
özgür bir iletişim ve ilişki kurma noktasında sıkıntı oluşturuyor” dedi.
 
 
 
İLETİŞİME DİKKAT
 
Vatandaşların görme engelli bireylerle olan iletişimine de atıf yapan
Arıkan, “Görme engelli bir bireyle konuşurken ve yanından ayrılırken dikkat
edilmesi gerekir. Mutlaka yanından ayrılırken belirtilmesi gerekir. Benzer
şekilde görme engellilerle selamlaşırken kendinizi tanıtmanız büyük önem
taşır. İsminizi söylemeniz gerekir. Bunlar önemli detaylardır. Ayrıca görme
engellilerin olduğu yerlerde kapılar hiçbir zaman yarım açık veya kapalı
olmamalıdır. Kapılar ya tam açık ya da tam kapalı olacak şekilde
bırakılmalıdır” dedi.
 
“ENGELSİZ İZMİR BENİM HAYATIMA DOKUNMUYOR”
 
Büyükşehir Belediyesi’nin 2013 yılından bu yana kent içinde uyguladığı
‘Engelsiz İzmir’ projesini de değerlendiren Arıkan, “Engelsiz İzmir
projesinin birilerinin prestij projesi olduğunu düşünüyorum. Bu konuda
yasal düzenlemeler var fakat yetersiz buluyorum. Bunların gerçekten
yapılmış olmak için yapılan şeyler olduğunu düşünüyorum. Bizler her gün
zorluklarla karşı karşıya kalıyoruz. Engelliler olarak evimizden çıkar
çıkmaz sorunlarla yüz yüze geliyoruz. Tüm bu haksız davranışların yasal
zeminde bir dayanağı yok, takibi yok. Bunlar sıkı denetlenmedikçe, halen
daha sokaklarda, yollarda kaldırım işgalleri yaşanıyorsa, halen daha
hissedilebilir yüzeyleri yaptırmayan işletme ve kurumlar varsa burada
Engelsiz İzmir’den bahsedemeyiz. Daha kalıcı ve radikal adımların atılması
gerekiyor” şeklinde konuştu.
 
“KALDIRIMLAR HEPİMİZİN”
 
Arıkan ayrıca hissedilebilir yüzeyler konusunda daha titiz çalışmalar
yapılması gerektiğini ifade ederek, “Hissedilebilir yüzeyler konusunda da
ciddi sorunlar yaşıyoruz. Sonuçta ortak bir çevreyi kullanıyoruz.
Kaldırımlar hepimizin. Buna göre hareket etmek gerekiyor. Sarı çizgiler
genellikle ana yollara yapılıyor. Ara yollar her zaman pas geçiliyor.
Bizler her zaman ana yollardan gitmiyoruz. Ara yolları da kullanıyoruz.
Sarı çizgi eğer beni evimden çıkarıp varacağım yere kadar götürmüyorsa
hiçbir anlamı yok. Ağaçta biten sarı çizgiler, yolun ortasında biten sarı
çizgiler, duvarlara denk gelen sarı çizgilerle karşılaşıyoruz. Bunların
hakkaniyetle yapılmalarını istiyoruz” ilgililere seslendi.
 
Salih Arıkan kimdir?
 
1977 Manisa’nın Akhisar İlçesi doğumluyum. Akhisar’ın bir dağ köyünde
dünyaya geldim. Ancak köyden çıkıp eğitim alabildiğim ve üniversite
okuyabildiğim için kendimi şanslı hissediyorum. Eğitimime körler okulunda
başladım. Ortaokul ve liseyi de parasız yatılı devlet okulunda okudum.
Üniversite eğitimimi Sosyal Bilgiler Öğretmenliği üzerine aldım. Onun
haricinde ikinci bir üniversiteyi de okuyorum. Sosyoloji konusunda eğitim
alıyorum. Ancak geldiğim noktada geriye dönüp baktığım zaman eğitim
konusunda şanslı olduğumu görüyorum. Çünkü görme engelli olmasaydım ailem
büyük bir ihtimalle beni okutmazdı. Devlet bu konuda eğitimime destek
olduğu için ailem de açıkçası benim eğitimime karışmadı.
 
Halen aktif olarak bir kamu kurumunda görev yapmaktayım. İzmir Kent Konseyi
Engelli Meclisi Yürütme Kurulu üyesiyim. Memur-Sen’in de Engelli Komisyon
Başkanı’yım. Aynı zamanda da Beyazay Derneği’nin İzmir Şube Başkanlığı’nı
yürütüyorum.
 
http://www.ilksesgazetesi.com/haber/amacimiz-birlikte-yasama-kulturu-olusturmak-17876.html
 
--
 
Salih ARIKAN
 
skaype: saliharikan2
 
facebook: *https://www.facebook.com/saliharikan4
<https://register.facebook.com/saliharikan4>*
 
GSM. 0506 514 96 93
 
www.beyazay.org.tr
lutfu sahsuvaroglu <lutfusah...@gmail.com>: May 17 09:23AM +0100

http://www.vahdetgazetesi.com/m/?id=5291&t=makale
"M.Kemal Adal" <adalk...@gmail.com>: May 17 10:54AM +0300

[image: Satır içi resim 1]
 
*​DEVAMI İÇİN TIKLAYINIZ.*
 
http://www.ahmetakyol.net/ulusal-bayramlarin-onemi/
Selam...
 

T.C. / M. Kemal Adal
 
https://kemaladal.blogspot.com.tr/
"Celal Çelik" <celal...@gmail.com>: May 17 09:35AM +0300

*Allah rahmetiyle muamele eylesin.*
 
 
 
*Biz 14 Mayıs 2016 cumartesi günü, inşallah 4 ay yaz dönemi geçirmek için
Ankara’dan memleketimiz Konya Ereğli’ye geldik. *
 
 
 
*Malesef Ereğli günleri dün 16 Mayıs 2016 akşamı aldığımız üzücü bir
haberle başladı. *
 
 
 
*Aylardır Lösemi tedavisi gören 15-16 yaşındaki kızımız Nisa Tekin vefat
etti. Nisa benim kuzenimin kızıdır, yani teyzemin torunu… *
 
 
 
*İstanbul’da yaşıyorlardı. Denizcilik lisesini kazanmış orda okuyordu, çok
da başarılı bir öğrenciymiş. *
 
 
 
 
*​*
 
 
*Allah rahmet eylesin. İnşallah şehit olmuştur ve ailesine mahşerde şefaat
eder. *
 
*Ruhuna Bir Fatiha okur musunuz?*
 
Sevgilerimle...
 
Celal Çelik
 
​******************
 
Ölüm yokluk mudur?
 
 
Ölüm,... insanlık tarihi başladığından beri değişmeyen ve değişmeyecek tek
gerçek, ölüm...
 
 
 
Rabbimiz bu gerçeği Kuran’da defalarca bildiriyor... Mesela,
 
 
 
“Her nefis ölümü tadacaktır. Sizi bir imtihan olarak hayır ile de şer ile
de deniyoruz. Ancak bize döndürüleceksiniz. ” (*Enbiya sûresi 35. âyet)*
 
 
<http://1.bp.blogspot.com/-2eWQczpAXcE/VAd6Wg0pFqI/AAAAAAAAXQ4/ZjRMuPX76X0/s1600/%C3%B6l%C3%BCmmmimages.jpg>
 
 
Ölümün bir son olmadığını nasıl anlatacağımı düşünüyordum. Sonra Rabbimizin
bu ayette buyurduğu tabirin buna en iyi cevap olduğunu farkettim.
 
 
 
Evet diyor ki: *“**Her nefis ölümü tadacaktır.” * Tadacaktır. Yani bir
şeyin tadına bakılması geride daha çok olduğunu gösterir.
 
 
 
Yemeğe oturmadan önce çorbanın tadına baktım, nefisti... gibi...
 
 
 
*Bediüzzaman Said Nursi* ölümü o kadar güzel anlatmış ki, *ölüm, imanlı
müslümanlar için bir nimettir*. Diyor ki:
 
 
 
***
 
*“ Ölüm, sureten göründüğü gibi dehşetli değil. Çok risalelerde gayet
kat'î, şeksiz, şübhesiz bir surette, Kur'an-ı Hakîm'in verdiği nur ile
isbat etmişiz ki: *
 
 
 
* Ehl-i iman için ölüm, *
 
· *vazife-i hayat külfetinden bir terhistir; *
 
· *hem dünya meydanındaki imtihanda, talim ve talimat olan
ubudiyetten (kulluktan) bir paydostur; *
 
· *hem öteki âleme gitmiş yüzde doksandokuz ahbab ve akrabasına
kavuşmak için bir vesiledir; *
 
· *hem hakikî vatanına ve ebedî makam-ı saadetine girmeye bir
vasıtadır; *
 
· *hem zindan-ı dünyadan bostan-ı cinana (cennet bahçelerine) bir
davettir; *
 
· *hem Hâlık-ı Rahîm'inin fazlından, kendi hizmetine mukabil ahz-ı
ücret etmeye bir nöbettir. *
 
 
 
* Madem ölümün mahiyeti hakikat noktasında budur; ona dehşetli bakmak
değil, bilakis rahmet ve saadetin bir mukaddemesi nazarıyla bakmak
gerektir. *
 
 
 
* Hem ehlullahın bir kısmının ölümden korkmaları, ölümün dehşetinden
değildir. Belki daha fazla hayır kazanacağım diye, vazife-i hayatın
idamesinden kazanacakları hayrat içindir. *
 
 
 
*Evet ehl-i iman için ölüm, rahmet kapısıdır. *
 
*Ehl-i dalalet için, zulümat-ı ebediye kuyusudur.** “*
 
 
 
(25. Lema - Hastalar Risalesi 9. Deva )
 
***
 
 
 
*Evet bize ölüm gelmeden önce tövbe etmeli ve Allah’ın koyduğu islam
kurallarına göre bir hayat sürmeliyiz... Ama samimi bir tövbe ile günahsız
bir hayata başlamalıyız...*
 
 
 
<http://2.bp.blogspot.com/-JIkh6shtNII/VAd2TUVKVkI/AAAAAAAAXQw/mhGsMjeeCfQ/s1600/t%C3%B6vbeimages.jpg>
 
 
“Allah’ın kabulünü vaad buyurduğu tövbe, kötülüğü ancak cahillik sebebiyle
işleyip, sonra da çabucak vazgeçerek günahtan dönüş yapacak olanların
tövbesidir. İşte Allah’ın, tövbelerini kabul edeceği kimseler bunlardır.
Allah alîm ve hakîmdir (herkesin içini dışını hakkıyla bilir, tam hüküm ve
hikmet sahibidir).” (*Nisa sûresi 17. âyet)*
 
 
 
 
 
“Yoksa makbul tövbe, kötülükleri yapıp edip de sonra kendilerinden birine
ölüm gelip çattığında: "İşte ben şimdi tövbe ettim." diyenlerin tövbesi
değil. Kâfir olarak ölen kimselerin tövbesi de değil. İşte öylesi
kimselere, çok acı veren bir azap hazırladık. ” (*Nisa sûresi 18. âyet)*
 
<https://www.blogger.com/null>
 
 
 
*Şimdi sizlere ölümün bir son olmadığını hissettiren yaşanmış bir hikaye
sunuyorum:*
 
 
 
*Serap’ın Hikayesi*
 
 
 
Rahmetli *Onkolog Dr. Halûk Nurbaki*'den *(1924-1997)* gerçek bir hatıra..
 
 
 
 
<http://3.bp.blogspot.com/-ZIPMeeQmY58/VAd184L5abI/AAAAAAAAXQo/qgMzlJti8b0/s1600/Onk_Dr_Haluk_Nurbaki.jpg>
Onkolog Dr. Halûk Nurbaki'den (1924-1997)
Ben, 40 yıllık bir kanser uzmanı olarak maddeyi aşan sayısız olayla
karşılaştım ve bunları, o olaya şahit olanlarla birlikte belgeleyerek özel
bir arşiv yaptim. *Bunlardan 1976 yılında yaşanmış bir olayı size nakletmek
istiyorum.*
 
 
 
Kanser hastanesinde başhekimken *(Ankara Onkoloji Hastanesi)* *Serap*
adında genç bir hanım hastam vardı. Bu hastam göğüs kanserine yakalanmış ve
tedavi için yurt dışına gitmek istemesine ragmen, bazi formaliteler
sebebiyle o imkanı bulamamıştı.
 
 
 
Serap'ı özel bir ilgiyle bizzat ben tedavi altına aldım. Ve kısa bir süre
sonra da iyileştiğini gördüm. Ancak Serap'in da bütün diğer kanserliler
gibi ilk 5 yıllık süreyi çok dikkatli geçirmesi gerekiyordu.
 
 
 
Bir iş kadını olan Serap, 4 yıl kadar sonra bir ihale için İzmir'e gitmek
istedi. Kış aylarında olduğumuz için uçakla gitmesi şartıyla kabul ettim.
Maalesef bilet bulamamış ve benden habersiz bindiği otobüsün kaza geçirmesi
üzerine 6 saat kadar mahsur kalmış.
 
 
 
Dönüşünden kısa bir süre sonra kanser, kemik ve akciğerine yayıldı. Serap
bacak kemiklerindeki metastaz nedeniyle yürüyemez hale gelirken, hastalığın
akciğerdeki tezahürü sebebiyle de devamlı olarak oksijen cihazı kullanıyor
ve söylediği her kelimeden sonra ağzını o cihaza yapıştırarak nefes almak
zorunda kalıyordu.
 
 
 
Evine gittiğim gün, yine güçlükle konuşarak:
 
 
 
--''Doktor bey,'' dedi. ''Ben size...dargınım.''
 
-- ''Niçin?" diye sordum.
 
--"Siz...dindar bir insanmışsınız. Niçin bana da, ALLAH 'ı, ölümü, ahireti
anlatmıyorsunuz?"
 
 
 
Dini inançlarının çok zayıf olduğunu bildigim için bu teklifi karşısında
oldukça şaşırdım. O'nu üzmemeye çalışarak:
 
 
 
--"Doktora ulaşmak kolaydır'' dedim. ''Parayı bastırdın mı istediğine
tedavi olursun. Ancak iman tedavisi için gönülden istek duymalısın..."
 
 
 
Konusmaya mecali olmadığından "Ben o isteği duyuyorum" manasında başını
salladi. Artık ümitsiz bir tıbbi tedavinin yani sıra, ebedi hayatın ve
saadetin reçetesi olan iman derslerimiz başlamış ve dersler
"hızlandırılmalı öğretime" dönmüştü. Anlattığım iman hakikatlerini bütün
 
ruhuyla meczediyor ve arada bir soru soruyordu. Vefatına bir hafta kala:
 
 
 
--"Doktor bey'' dedi. ''Ben ölürken ne söylemeliyim?"
 
 
 
--"Senin durumun çok özel" dedim. ''Kelime-i Sahadet sana uzun gelir. O anı
fark edince ''Muhammed'' (s.a.v) sana yeter."
 
 
 
O, haliyle tebessüm ederek yine başını salladı. Çok ıstırabı olduğu için
Serap'a sürekli morfin yapıyor ve O'nu uyutmaya çalışıyorduk. Ben, bir iş
seyahati sebebiyle bir müddet ziyaretine gidemedim. Dönüşümde annesi
telefon ederek:
 
 
 
--"Serap, bir haftadir morfin yaptırmıyor." Dedi. "Sabahlara kadar inliyor
ve çok ıstırap çekiyor."
 
 
 
Hemen eve gittim ve iğne yaptırmamasinin sebebini sordum. Aldığım cevabı
hala unutamıyor ve hatırladıkça ürperiyorum.
 
 
 
*-- "Ya morfinin tesiriyle ölüme uykuda yakalanir ve son nefeste "Muhammed"
diyemezsem?.*
 
 
 
İşte Serap, böyle bir hanımdı. Bu arada benden istihareye yatmamı ve eğer
bir kaç gün daha ömrü varsa, son günü uyanık kalacak şekilde morfin
yaptırılmasını rica etti.
 
 
 
Ben hiç adetim olmadığı halde cuma gününe rastlayan o gece istihareye
yattım ve Serap'in acizliği hürmetine sandığım salı gününe kadar
yaşayacağına dair bir işaret sezdim. Ertesi gün O'na:
 
 
 
--"Hiç korkma!" dedim. "İğneyi vurdurabilirsin."
 
 
 
Ve Serap bir veda niteliği taşıyan bu görüşmemizde son sorusunu da sordu:
 
 
 
--"Doktor bey...Azrail bana nasıl görünecek?"
 
 
 
--"Kızım," dedim. "O bir melek değil mi? Hiç merak etme, sana yakışıklı bir
prens gibi gelecektir."
 
 
 
Salı günü Serap'in ağırlaştığı haberini alınca hemen eve gittim. Ancak
vefatına yetişememiştim. Ailesi tam manasıyla perişandı. Sadece kendisine
uzun müddet bakan dindar bir hanım akrabası ayaktaydı ve beni görünce
yanıma gelerek:
 
 
 
--"Doktor bey, biliyor musunuz, bu evde biraz önce bir mucize yaşandı!"
dedi ve devam etti:
 
 
 
--Serap, bir saat kadar önce oksijen cihazını attı ve "yataktan kalkması
imkansız" denmesine rağmen kalkarak abdest aldı, iki rekat namaz kıldı.
Bütün ev halkı hayretten donup kaldık. Ve kelime-i Şehadet getirerek vefat
etmeden biraz önce de:
 
 
 
*--"Doktor bey'e söyleyin, dedi. Azrail, O'nun söylediğinden de güzelmiş!.*
 
 
 
<http://3.bp.blogspot.com/-1E8FlTSQ-iI/VAd7BwssLII/AAAAAAAAXRA/oVmB8Hr-ImE/s1600/namazimages.jpg>
Peygamberimiz SAV buyurdu.
 
 
 
Celal...@gmail.com Ankara ( Konya-Ereğli )
 
*http://celal1973.blogspot.com/ <http://celal1973.blogspot.com/>*
 
 
 
 
http://celal1973.blogspot.com.tr/2014/09/olum-yokluk-mudur.html
"Serdar Bilge" <serda...@hotmail.com>: May 17 08:56AM +0300

Yrd. Doç. Dr. Halil İbrahim Kutlay
 
 
 
“Üç Haslet vardır ki helâk edicidir: Açgözlülük, nefsî arzulara uyma ve kişinin kendisini beğenmesi.”1
 
 
 
NEBEVÎ TEŞHİS
 
Efendimiz (sav), bu hadîs-i şerîfiyle insanın mânevî hayâtı için son derece tehlikeli olan ahlâkî zaaflara, şuursuz toplumlarda yaygın olarak görülen mânevî dertlere, mutlaka tedâvi edilmesi gereken psikolojik hastalıklara işâret etmektedir.
 
1. AÇGÖZLÜLÜK, MADDÎ HIRS, TAMAHKÂRLIK VE CİMRİLİK
 
Gönül hayâtımızı karartacak en büyük mânevî zâfiyet; aşırı dünyâ sevgisinden, şan ve şöhret tutkusundan, maddî refah talebinden ve lüks hayat yaşama arzusundan kaynaklanan maddî hırs, tamahkârlık ve açgözlülüktür. Açgözlülük “doymak bilmeyen nefis” sâhibi olmaktır. Açgözlülük, elde ettikleriyle yetinmeyip başkasının malına göz dikmektir. Pragmatist, kapitalist ve çıkarcı anlayış; şuur ve idealin, aşk ve heyecânın, hizmet coşkusunun düşmanıdır. Herkesi madde açısından hayâlî bir şablona oturtan maddeci anlayış mânevî hayâtı yok saymakta, inançlı insanı küçümsemekte, idealizmi ya gelip geçici arzular ya da ahmaklık olarak nitelemektedir.
 
Mü’min kulun, âhireti ön plana alarak dâimâ ana hedef olan İslâmî hayat standardını yükseltmeye çalışması gerekirken sâdece dünyâlık peşinde koşmaya kalkışması ve âhireti ikinci plana atması, onun mânevî hayâtını olumsuz yönde etkilemekte, îmânî hassâsiyetlerini lekelemektedir. Refah çıtasını yükseltme arzusu berâberinde birtakım tâvizlere sebep olmakta, bu tâvizleri veren kişi gittikçe îmânına yabancılaşmakta, mânevî hayâtı dejenere olmaya başlamakta, üstün maddî refah seviyesine ulaşsa bile dünyevî arzularının sonu gelmemekte, giderek sâdece madde için yaşayan bir insana dönüşmektedir. Arzuladığı dünyevî hedeflere ulaşamayan doyumsuz insan psikolojik krizlere ve mânevî buhranlara girmekte, intihara teşebbüs etmekte, şikâyetler ve sızlanmalarla dolu umutsuz, mutsuz ve bahtsız bir hayat yaşamaktadır. Oysa mü’min kul, dünyevî açıdan kendisinden düşük seviyede olanlara bakıp kendi durumu için Allah’a şükreder; mânevî açıdan kendinden üstün olanlara bakıp imrenip onları örnek edinmeye çalışır. Bu şekilde davranan mü’min kul, arzulanan ideal hayâta Cennette erişeceği ümîdiyle, gönül huzûruyla, tatlı hayâllerle dolu mutlu bir hayat yaşar.
 
1. NEFSÎ ARZULARA UYMA
 
Meleklerin, insan nefsi gibi nefisleri yoktur. Dolayısıyla nefsânî arzulara ve şehvânî duygulara sâhip değildirler. Onlar sâdece ibâdet ve itâat için yaratılmışlardır. Melekler mâsumdurlar, günah işlemeleri mümkün değildir. Onlar sâdece kendilerine verilen ilâhî emirleri yerine getirmekle yükümlüdürler. İnsan ise hem itâat hem de isyan kabiliyeti ile yaratılmıştır. Her insan nefis taşır. Her nefis arzu doludur. Nefsî arzular, hayır yolunda da şer yolunda da tatmîn edilebilir. Nefsî arzular şer yolunda tatmîn edilirse insan nefsinin esîri olur. Nefsî arzuların hayır yolunda tatmîni ise ecre vesîledir. Bu açıdan insan, çetin ve zorlu bir sınava tâbîdir. Bu sınav insanın nefsiyle, nefsî arzularıyla sınanması, irâdesiyle denenmesidir. İnsan her sabah yeni bir hayâta başlar. Bu durumda nefsiyle başbaşa kalır, günlük imtihâna tâbî tutulur. Nefsinin arzularına uyan kişi, nefsinin esîri olur. Böylece kendisinin mânevî açıdan tükenişini hazırlar. Nefsine uymayan kişi ise kendisini nefsinin esâretinden kurtarmış, gerçek hürriyete kavuşmuş olur. Bu gerçek, Sevgili Peygamberimiz (sav)’in ifâdesiyle şöyle dile getirilmektedir: “Her insan -her sabah- yeni bir hayâta başlar. Nefsini satışa arzeder. Ya -nefsinin çirkin arzularına uymayarak- nefsini kurtarır. Ya da -onun çirkin arzularına uyarak- nefsini helâk eder.”2
 
1. KENDİNİ BEĞENME (UCB) HASTALIĞI
 
Kişinin kendisini, kendi amelini ve kendi görüşünü beğenmesi, ucb denilen hastalığa yakalanmasıdır. Kendini beğenme (ucb) hastalığı kişinin, kendisine Allah’ın lütuf ve ikramını yok sayarcasına, yaptığı güzel amelleri ve iyilikleri büyük görmesi, başkalarını hor görmesi ve küçümsemesidir. Kendini beğenme (ucb) hastalığı, bir kişilik zaafı ve nefsi tatmin mekanizmasıdır. Kendini beğenme, İblis’i Allah’ın emrine karşı çıkmaya sürükleyen bir isyan şeklidir. Hangi sebeple olursa olsun kişinin kendisini beğenmesi, İslâm ahlâkıyla asla bağdaşmayan bir karakter bozukluğudur. İnsan fizikî açıdan da psikolojik açıdan da zayıf ve âciz yaratılmıştır. Dolayısıyla insan; bilgisi, birikimi ve deneyimi ne kadar ileri seviyede olursa olsun zaaflarla dolu olduğu için kendisini başkalarından üstün görmemeli, kibir ve gurûra kapılmamalıdır. Gurur, başarı yolunda en tehlikeli virajdır. Çalışıp başarıya erişen ve başarısını sâdece kendi çalışmasına bağlayan kişi gurûra kapılmış olur. Kula düşen çalışmaktır. Başarıya eriştirmek ya da eriştirmemek Allah’a aittir. Allah’ın lütuf ve ihsânını yok sayarcasına, başarısının sâdece kendi çalışmasının sonucu olduğunu söyleyen kişi sanki kendisini başarının yaratıcısı saymış olmaktadır. Bu anlayış gururdan doğan, insanı şirke sürükleyen bir anlayıştır.
 
 
 
TEDÂVİ YOLLARI
 
Bu mânevî hastalıkların teşhisiyle yetinmemek, bu ahlâkî zaaflardan korunmaya çalışmak ve bu zaafları Kur’an ve Sünnet çerçevesinde tedâvi etmekle yükümlüyüz.
 
1. AÇGÖZLÜLÜĞÜN İLACI: RIZÂ, KANÂAT, ŞÜKÜR VE İNFAK
 
Açgözlülüğün, maddî hırsın, cimriliğin ve çıkarcılığın ilacı rızâ, kanâat, şükür ve Allah için infaktır. İlâhî rızâya erişmek isteyen, Cenâb-ı Hakk’ın verdiğine râzı olur, O’nun kazâ ve kaderine teslîm olur.
 
Rivâyete göre; Hz. Mûsâ (as) Cenâb-ı Hakk’a:
 
-“Yâ Rabbi! Bana öyle bir amel göster ki onu işlediğim zaman Sen benden râzı olasın.” diye ilticâda bulunur. Bunun üzerine Cenâb-ı Hakk şöyle buyurur:
 
-“Benim senden râzı olmam, senin Benim verdiğim hükümlere, kazâ ve kadere râzı olmana bağlıdır.”
 
Sa’d b. Ebi Vakkas (ra) diyor ki: “Ben, Hakk’ın kazâ ve kaderini gözümün nûrundan daha çok severim. Ona râzıyım. Onun hikmetlerine itirâz etmem.” Allah’ın verdiğine râzı olan kişi kanâat sâhibi olur, elindeki ile yetinir, mânevî doyuma ulaşır. Kanâat sâhibi olan kişi, bu nimetlerin gerçek sâhibine şükreder. Şükür, dil ile ifâde edildiği gibi ayrıca zekât, sadaka ve Allah yolunda infak gibi müşahhas şekillerde de icrâ edilmelidir. Her nefis hırslıdır. Her nefiste açgözlülük vardır. Her nefis fakirlik korkusu yaşar. Bunu dengelemek ve dizginlemek, nefsin açgözlülüğünü törpülemek için bol bol sadaka vermek tavsiye edilmektedir. Ayrıca bütün hastalıklarda olduğu gibi hırs hastalığına yakalanma durumunda âlemlerin Rabbine ilticâ edilmeli, şöyle niyâz edilmelidir: “Allahım! Senden; Seninle karşılaşacağına ÎMÂN eden, kazâ ve kaderine RIZÂ gösteren, verdiğin nimetlere KANÂAT eden huzur dolu -mutmain- bir gönül niyâz ediyorum.”
 
1. NEFSÎ ARZULARA UYMANIN İLACI: NEFSİ TERBİYE VE TAKVÂ
 
Haram olan nefsî arzuların dizginlenmesi “takvâ” ile ve nefsi terbiye etmekle mümkündür. Helâllerde ve mübahlarda aşırı gitmemek, şüpheli olan şeylerden sakınmak takvâ ehlinin yoludur.
 
“Kul, sakıncalı olur korkusuyla sakıncalı olmayan -şüpheli- şeyleri terk etmedikçe takvâ sâhiplerinin derecesine ulaşamaz.”3
 
Gerçek mü’min, nefsî arzularının esîri olmayan, sözleri ve davranışları gibi arzuları da Kur’ân ve Sünnet’e uygun olandır: “Sizden birinizin arzusu Benim getirdiğime -Kur’ân’a- uygun olmadıkça gerçek mü’min olamaz”4 Günümüzde nefsin iştah duyacağı zevkler, eğlenceler ve arzular renk renk, çeşit çeşittir. Haram arzuları tatmîn için kurulmuş meyhane, kumarhane, fuhuş evleri yanı sıra, hayır yolunda kullanılması gerekirken bir kısmı şerre hizmet eden (Tv, basın yayın, sinema, tiyatro, internet gibi) araçlar da nefsin arzularını kamçılamakta, münkerâtı ve haramları özendirmektedir. Nefsin haram ve çirkin arzularına karşı koyabilmek, imkânı olduğu halde haramlara ve iğrençliklere yönelmemek -özellikle gençlere- “nefisle cihad” sevâbı kazandırır. Nefsinin esîri olanlar ise mânevî derecelerden mahrum kalır, dünyevî ve uhrevî açıdan felâkete doğru yuvarlanırlar. Zîrâ “Cennete giden yol, nefsin hoşuna gitmeyen şeylerle – fedakârlıklar, zorluklar ve imtihanlarla- doludur. Cehenneme giden yol ise -haram, çirkin ve iğrenç- nefsî arzularla doludur.”5 Cennete tâlip olan mü’min dâimâ fedâkârlık ve vefâkârlık yolunu tercîh etmeli; nefsî arzularının kulu-kölesi, şehvet ve şöhretin esîri olmamalı, gerçek anlamıyla Allah’ın kulu olmalıdır.
 
1. KENDİNİ BEĞENMENİN İLACI: TEVÂZU- ALÇAKGÖNÜLLÜLÜK
 
Benliğin, bencilliğin, egoizmin ve hodgâmlığın ilacı tevâzu, mahviyet ve alçakgönüllülüktür. Allah’ın kulu olduğunun bilincini taşıyan kişi, Allah’ın kullarına karşı kibirlenmez ve gururlanmaz. Mü’min, hiçbir başarıda nefsine pay çıkarmayan, yaptığı güzel amelleri büyük görmeyen, alçakgönüllü, mütevâzı bir kişidir. Müslüman, önce kendi nefis putunu kıran, ardından başka insanların ya da düşüncelerin putlaştırılmasına izin vermeyen, fıtrat medeniyetini kuran kişidir. Tevâzu, kulu mânen yükseltir ve yüceltir:
 
“Bir kul Allah için alçakgönüllü olursa Allah onu yüceltir.”6 Çevremizdeki insanlardan bâzı konularda farklı ve üstün, zengin, güçlü ve bilgili olmamız bizlere Allah’ın lütuf ve ihsânıdır. Bizler gurûra kapılmak yerine bu nimetleri bizlere ihsân eden Rabbimize şükretmeliyiz. “Başkaları gibi olumsuz şartlarda yaşayan biri olabilirdim. Ya da deprem, savaş, hastalık, trafik kazâsı gibi sebeplerle bugünkü durumumu ve konumumu her an kaybetmekle karşı karşıya gelebilirim.” diye düşünerek nimetin asıl sâhibine şükretmek, îmânın ve İslâmî edebin gereğidir. Mü’min dâimâ mütevâzı ve alçakgönüllüdür. Rabbisinin huzûrunda her konuda âcizliğini itirâf eder. İlim yönünden kendini yeterli görmeyerek Rabbisine karşı aczini itirâf eder, dâimâ emredildiği gibi “Ey Rabbim! İlmimi artır.”7 diye duâ eder. Müslüman, yaptığı ibâdetleri yeterli görmeyerek; “Yâ Rabb! Seni tenzîh ederiz. Sana hakkıyla ibâdet edemedik.” diye niyazda bulunur. Dâimâ Rabbisine şükreder, buna rağmen şükür noktasında aczini itirâf eder; “ Yâ Rabbi! Seni tenzîh ederiz. Sana hakkıyla şükredemedik.” diye yakarışta bulunur.
 
 
 
GÖZLERİ BÜYÜYEN HIRS
 
İslâm dünyâsının başına belâ olan, gözlerini, İslâm dünyâsının enerji kaynaklarına ve petrole hâkim olma hırsı bürüyen Haçlı ordularının Bosna, Kosova, Çeçenistan, Afganistan ve Irak gibi İslâm beldelerine vahşice saldırıp oraları işgâl etmeleri, mâsum insanların kanlarını dökmeleri doymak bilmeyen açgözlülüklerinin, tamahkârlıklarının ve hırslarının sonucudur. Açgözlülük, târih boyunca pek çok kavmin helâkına sebep olduğu gibi modern dünyâdaki insan hakları düşmanı, vahşî, terörist İslâm düşmanlarının ve Siyonistlerin de sonunu getirecektir: “Açgözlülükten sakının. Zîrâ açgözlülük, sizden önceki kavimleri helâk etti. Açgözlülük onları halkın kanlarını dökmeye ve mallarını helâl saymaya sevk etti.”8
 
 
 
Dipnotlar:
 
1 Beyhaki, Şüabü’l-İman: 1/471 No: 745; Münziri, Tergib: 1/286 (İntizaru’s-Salât 14); Ebu Nuaym, Hılye: 2/343; İbn Abdilberr, Camiu Beyani’l –ilm: 1/142. Ayrıca bkz. Ebu Davud: Melahım 17; Tirmizi: Tefsir, Maide 8; İbn Mace: fiten 21. Hadisimiz sahih ligayrihi derecesindedir.
 
2 Müslim: Taharet 1; Tirmizi: Deavât 85; İbn Mace: Taharet 5.
 
3 Tirmizi: Kıyame 19; İbn Maca: Zühd 34.
 
4 Nevevi: Erbain: 41.Hadis; Makdisi, Kitabü’l-Hucce,
 
5 Müslim: Cennet 1; Ebu Davud: Sünnet 22; Tirmizi: Cennet 21; Nesai İman 3.
 
6 Müslim: Birr 69: Tirmizi: Birr 82: Darimi: Zekât 34: Malik, Muvatta: Sadaka: 12.
 
7 Ta-Hâ: 20/114.
 
8 Müslim: Birr 56.
 
 
 
Not: Bu yazı Yenidünya Dergisinin Nisan-2016 sayısından alıntıdır.
 
www.yenidunyadergisi.com
 
Bu bir Safa Vakfı kültür hizmetidir.
<e.aka...@gmail.com>: May 17 08:17AM +0300

"Erdal İZGİ" <erda...@hotmail.com>: May 17 06:53AM +0300

KÜLTÜRPARK’A DÜNYA BAHÇESİ… / Erdal İZGİ /
 
 
 
85 yaşında.
 
40 yılında varımdır.
 
Ziyaretçi, gazeteci, yönetici olarak.
 
Anıları farklı, zengindir.
 
Ege’nin gözbebeği şehrin, soluk merkezidir.
 
Nice devlet adamlarını ağırlamış…
 
Yedi kıtadan milletlere ev sahipliği yapmıştır.
 
Her yıl yüz binlerce kişi gezmiş, eğlenmiş…
 
Kapısında, bahçesinde, lunaparkı, gazinosunda resim çektirmiştir.
 
O; Türkiye’nin ilk ve tek uluslar arası fuar alanıdır.
 
Kültürpark.
 
 
 
***
 
 
 
Zamanla yeri dar geldi.
 
İşlevi, görevi başka yere, dev alana taşındı.
 
Sessizliğe büründü, sanki emekliliğine çekildi.
 
Şimdi…
 
Yeni baştan düzenlenecek.
 
Yolları, kapıları, gölleri, yeşil dokusuyla.
 
Fazla binalar yıkılacak, yeni şekil verilecek.
 
Daha çok oksijen aldıracak.
 
 
 
***
 
 
 
Kültürpark’ın mimari müellifleri Şükrü Kocagöz ve Mürşit Günday, 460 bin metrekare alanı nakış gibi işlemiş,
 
yeni tasarımlar çizmişler.
 
İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu, yine de “ortak akıl” arayışıyla, Kültürpark’la ilgili kişilerin beklentileri, heyecanlarını soruyor.
 
Daha güzel, daha alımlı, daha adına yakışır neler yapılabilir?
 
Bana da sordular:
 
“ Ne düşünürsün?”
 
 
 
***
 
 
 
Hep aklımdaydı.
 
Bu nadide alan “Dünya Bahçesi” olmalı.
 
Her kıtadan bitki örtüsüyle süslenmeli, her ülkenin toprağı buraya serpilmeli.
 
Önerim;
 
Kültürpark’ı ülkelere sunalım ve “Gelin, ülkenizi yansıtacak bahçenizi yapın, bitkilerinizle süsleyin. Size tahsis edilen bölge, ülkenizin ismiyle anılsın, yaşatılsın” diyelim.
 
Bunun için birer davet mektubu yazılacak.
 
 
 
***
 
 
 
Örneğin…
 
Kanada’nın Burchat…
 
Hollanda’nın Keukenhof…
 
İskoçya’nın Kozmik…
 
Japonya’nın Ryoan-Ji…
 
Tayland’ın Suan-Nong…
 
Fransa’nın Versay…
 
Çin’in Yuyuvuan…
 
Amerika’nın Lago Maggiaro…
 
İtalya’nın Villa Lante…
 
İspanya’nın Alhambra bahçeleri gibi.
 
Görmediğimiz, bilmediğimiz nice ülke bahçeleri vardır.
 
Herkese çağrı yapalım:
 
“ Yerküre’ye sevgimizi, İzmir’deki Dünya Bahçesi’ni birlikte sergileyelim”
 
Kültürpark dünyanın yeşiliyle süslensin.
 
Dünya bahçelerini İzmir tanıtsın.
 
 
 
***
 
Dünya var oldukça, oluşacak bu bahçeyi kimse bozamaz.
 
İzmir, bitki-çiçek müzesine dönüşür.
 
Kültürpark, hak ettiği taç ile onurlandırılır.
 
Şehre turizm hareketi yaratır.
 
 
 
***
 
 
 
Türkiye’nin uluslar arası ilk ve tek fuar eski alanı, Kültürpark’ta…
 
Dünyada bir ilk olur.
 
Tek olarak anılır.
 
Önerisi bizden, kararı büyüklerimizden!
 
 
 
***
Bu grubun güncellemelerine abone olduğunuz için bu özeti aldınız. Ayarlarınızı grup üyelik sayfasından değiştirebilirsiniz.
Bu gruba aboneliğinizi iptal etmek ve gruptan artık e-posta almamak için Turkiye-icin-el...@googlegroups.com adresine e-posta gönderin.


metin atamer

unread,
Jun 8, 2016, 4:16:21 AM6/8/16
to Turkiye-i...@googlegroups.com
Tükenen Nesil
Kayıtlı tarihte soy kırımı Anadolu’nun her bir köşesinde yaşandığına tarih şahittir. Milattan önce 6000 yıllarına kadar giden Çatalhöyük te yaşayan Hatti, Etiler, daha güneydoğuda yaşayan Akadlar, onların da güney doğusunda yaşam sürmüş olan Asurlular hatta Balilonyalılar ve Sümerliler kimi zaman iyi dönemleri olmuş, kimi zaman ise birbirleri ile kıyasıya savaşa tutuşmuş, yok etmeye kadar varan savaşlar olmuştur.
Çocukluğumda yatılı okulda okurken Kültepe adlı antik kent Kayseri şehrinin hemen doğusunda idi. Bazan bizleri götürürler, orada tarihi yaşardık. Bu nedenle tarihe karşı aşırı bir merakım vardır. Kültepe şehri bir Hitit şehridir. Kervan yollarının kesiştiği bir yerdedir. Bu nedenle zengin olması diğer medeniyetleri cezbeder. Şehir tam 7 katlı bir şehir görünümünde 7 sefer istila görmüş şehir, her seferinde  yerle bir edilip, üzerine toprak dökülüp sürmüşler.  Şehirde yaşayan  bütün insanların öldürülmüş olduğunu yazıtlardan öğrenmekteyiz. 
Kimi zaman Hititler güneye inmiş, zengin Babilonyayı istila etmiş ve Babilin asma bahçelerini talan etmişler. Tıpkı düzmece bir ‘ mass distruction weapons ‘ toplu katliam silahları’ olduğu iddia edilerek Irak’ı istila edip, talan eden Amerika ve ordusunun yaptığı gibi, Babilin asma bahçeleride talan edilmiş. Hatta kaç defa olduğu bilinmemektedir.
Hatti nin güçlü hükümdarı Suppiluliumas zamanında, Asurluları bir daha ülkelerini istila etmemesi için kılıçtan geçirirler.  Bu durum iki nehir arasında tarih boyunca yüz yıllarca devam etmiştir. Eski bir İngiliz  generali olan Richard Holmes ‘un yazdığı World Atlas of Warfare adlı kitap, harb tarihinin Tan yeri olarak adlandırdığı yer Anadolu’nun bilinen yazıtlardan hareketle, elde ettiği verilere dayanarak , ortaya koyduğu kitapta bunu anlatmakta.
Daha sonraları II Ramses zamanında Mısır da bu kervana dahil olmuş. Uzanan Hitit sınırları Mısır ile kesişince ortaya yine senin ülken, benim ülkem sürtüşmesi çıkar. Ancak bu olay dünya tarihinde kayıtlı ülkeler arası ilk barış anlaşması ile sonlanır. KADEŞ . Ancak Hitit , Asur, ve Sumer’ liler zamanın da kazanılan savaşlardan sonra halkı öldürüp üzerlerinde atlı savaş arabaları geçirdikleri duvar yazıtlarından öğrenilmektedir.
Şimdi  tarihi bir gerçekten hareket ederek iki nehir arasında tarihte yaşayan bu devletlerin bir birilerine soykırım yaptıklarını iddia edebilirmiyiz ? Önce soykırım demekle ne anlatmak istemekteyiz? Bunun bir tarifini yapmamız gerekir. Bir ırkı yok etmek diye tarif edilirmi ? Hani Anadolu Arslanı diye bir ırk varmış Anadoluda, Hitit şehirlerinin ana girişinde şehir kapısının her iki yanını bu aslan heykelleri süslermiş, şimdi ise bu yok. Yani bu aslan soyu şu veya bu şekilde tükenmiş. Bu eğer avlanmakla soyu tükenmişse, buna soy kırım denebilirmi diye düşünmekteyim. Bu gün ortada yok, nesli tükenmiş.
Bunu bir insan ırkı için söyleyebilirmiyiz? Bence doğru değil. Globalleşen bir dünyada ırkcılık güden bir nesil hala yaşamaktamı?  Osmanlı devleti her padişah döneminde Anadolu’nun doğusu her zaman çıban başı olarak Osmanlıya kabus yaşatmıştır. Osmanlı devleti zayıflamaya başlaması ile bu kabus büyük probleme neden olduğunu görmekteyiz. 
Ne kadar ilginçtir ki Osmanlı devletinin Dünya savaşına cebren sokulması da Alman iki zırhlısının Boğazlardan geçmesi ile  çıkan krizde, Osmanlı Devleti bu gemileri satın aldığını söyler. Gemiler Alman komutanlarla Karadeniz e açılıp Sivastopolu bombalarlar. Böylelikle Osmanlı Devleti savaşa  kerhen katılır. Yüzbinlerce insanın ölmesine neden olan Geoben ve Breslau adlı iki gemiyi Türkler hiç unutmadılar. Çanakkale’de  bütün dünyaya meydan okuyan Türk ordusu, tarihine kahramanlık destanı yazmıştır.
Almanya 1938 lerde ülkeyi yöneten Avusturya asıllı bir deli, Hitler, ile dünya savaşlarına neden olup yüzbinlerce yahudinin öldürülmesini soğuk kanlılıkla yapmışlardır. Şimdi ise Çerkez kökenli Türk asıllı bir başka deli, CEM’nin yönettiği Yeşillerle, Türkiye aleyhinde Alman Parlemento’sunda soykırım konusunda bir karar ihdas edilmiştir.
Son 15 senedir ülkeyi yönetenler, dost bilinen Alman ları da kendimize düşman ettik ya sormayın gitsin, diye bir sözüm geldi söyledim hem nalına hem mıhına.
Metin Atamer 


On Wednesday, June 8, 2016 3:54 AM, "Turkiye-i...@googlegroups.com" <Turkiye-i...@googlegroups.com> wrote:


NEVZAT YILDIRIM <consult...@gmail.com>: Jun 07 04:01AM +0200

BiZiM SIGIRLAR DA FiLiSTiN DiYE YANIP TUTUSUYOR!
 
YASER ARAFAT DA BiZiM TERÖRiSTLERi DESTEKLEYENLERDEN DEGiL MiYDi!
 
EN AZINDAN BiR OSMANLI HAiNi ÖLDÜ!
 
BiR KAC YIL ÖNCE DE TANIDIGIM BiR LÜBNANLI ARAP KARDESiMiZ OSMANLI SÖZ
KONUSU OLDUGUNDA "ARAPLAR HAiNLiK YAPMISTIR" DEDi.
 
ANLAYANA!
 
----
 
 
 
-------- Weitergeleitete Nachricht --------
Betreff: ÖZEL-BÜRO /// Spam> ERMENİ SORUNU DOSYASI : EY VATANDAŞ ! EY
HÜKÜMET ! DOSTUNU DÜŞMANINI BİL !!!
Datum: Mon, 6 Jun 2016 21:40:50 +0300
Von: Özel Büro (Dig.Security.İŞNET) <digi.s...@isnet.net.tr>
Antwort an: ozel-buro-ist...@googlegroups.com
Organisation: Özel Büro (Dig.Security.İŞNET)
An: 'MAIL GRUBU - ADD AKDENİZ' <add-a...@googlegroups.com>, 'MAIL
GRUBU - ADD ANADOLU HAREKETİ' <add_anado...@googlegroups.com>,
'MAIL GRUBU - AMERİKADA AYYILDIZ' <amerikada...@yahoogroups.com>,
'MAIL GRUBU - DİP DALGASI (270 ÜYELİ)' <dip-d...@googlegroups.com>,
MAIL GRUBU - GUGUKLU HAYAT <gugukl...@googlegroups.com>, 'MAIL GRUBU
- HAVA CİVA' <hava...@googlegroups.com>, 'MAIL GRUBU - KUVVA-I MİLLİYE
/// 829 ÜYE' <kuvva-i...@googlegroups.com>, MAIL GRUBU - ÖZGÜR
MİLLİYETÇİLER <ozgurmill...@googlegroups.com>, 'MAIL GRUBU - TURAN
ÇATLI 9' <turan...@googlegroups.com>, 'MAIL GRUBU - TÜRKÇÜLER'
<turk...@googlegroups.com>, 'ÖZEL BÜRO MAIL GRUBU (DÜŞÜNCE FIRTINASI)'
<dusunce_...@googlegroups.com>, 'ÖZEL BÜRO MAIL GRUBU
(GOOGLEGROUPS)' <ozel-buro-...@googlegroups.com>, 'ÖZEL BÜRO MAIL
GRUBU (TURAN ÇATLI)' <turan...@googlegroups.com>, 'ÖZEL BÜRO MAIL
GRUBU (YİSRATÜRK MAIL GRUBU)' <isra...@yahoogroups.com>, 'ÖZEL BÜRO
MAIL GRUBU (YTÜRKİYE İÇİN ELELE MAIL GRUBU)'
<turkiye-i...@googlegroups.com>, ÖZEL BÜRO MAIL GRUBU WORDPRESS
(İSTİHBARAT VE ANALİZ) <huge3...@post.wordpress.com>
 
 
 
[status publish]
 
[geotag on]
 
[publicize off|twitter|facebook]
 
[category istihbarat]
 
[tags ERMENİ SORUNU DOSYASI, VATANDAŞ, HÜKÜMET]
 
--
MAIL :
ozel...@isnet.net.tr
 
FACEBOOK :
https://www.facebook.com/ozel.buro.istihbarat
https://www.facebook.com/ozel.buro.istihbarat.turkiye
https://www.facebook.com/groups/ozelburo
https://www.facebook.com/groups/ozel.buro.turkiye
https://www.facebook.com/groups/mkultra.telegram
 
TWITTER :
https://twitter.com/TC_OZEL-BURO
https://twitter.com/TC_Istihbarat
https://twitter.com/SpecialBureau
https://twitter.com/AntiniKuntin
 
Resmi Web Sitemiz :
http://www.ozelburoistihbarat.com
http://www.ozel-buro-istihbarat.com
 
Bloglarımız :
http://stratejikguvenlik.wordpress.com
http://yuksekstrateji.wordpress.com
http://istihbaratsahasi.wordpress.com
http://derinistihbarat.wordpress.com
http://derinstrateji.wordpress.com
http://istihbaratalani.wordpress.com
http://stratejikistihbarat.wordpress.com
http://stratejikoperasyon.wordpress.com
http://istihbaratveanaliz.wordpress.com
https://istihbaratblog.wordpress.com
https://stratejisite.wordpress.com
http://teknolojivearastirma.blogspot.com.tr
---
Bu iletiyi Google Grupları'ndaki "ÖZEL BÜRO İSTİHBARAT GRUBU ///"
grubuna abone olduğunuz için aldınız.
Bu grubun aboneliğinden çıkmak ve bu gruptan artık e-posta almamak için
ozel-buro-istihb...@googlegroups.com
<mailto:ozel-buro-istihb...@googlegroups.com> adresine
e-posta gönderin.
Bu gruba yayın göndermek için, ozel-buro-...@googlegroups.com
<mailto:ozel-buro-...@googlegroups.com> adresine e-posta gönderin.
Bu grubu https://groups.google.com/group/ozel-buro-istihbarat adresinde
ziyaret edebilirsiniz.
Bu tartışmayı web'de görüntülemek için
https://groups.google.com/d/msgid/ozel-buro-istihbarat/034001d1c022%24f38adc80%24daa09580%24%40isnet.net.tr
<https://groups.google.com/d/msgid/ozel-buro-istihbarat/034001d1c022%24f38adc80%24daa09580%24%40isnet.net.tr?utm_medium=email&utm_source=footer>
adresini ziyaret edin.
Daha fazla seçenek için https://groups.google.com/d/optout adresini
ziyaret edin.
"Özel Büro (Dig.Security.İŞNET)" <digi.s...@isnet.net.tr>: Jun 07 08:10PM +0300

Prof. Dr. Türkkaya Ataöv
 

 
“Ermeni soykırım iddiaları”na karşı devletin öteden beri izlediği politika, arşivlerin tarihçilere açılmasıdır. Ermeniler, soykırım yapıldığına sahte belgelerle dünyayı inandırıyor. Kuşkusuz “hiçbir şey olmadı” da denilemez. Ayrıca 101 yıl önce yaşananları kendi koşulları içinde değerlendirmek gerekiyor.
 
 
“Ermeni yalanları”nı ortaya koymak için en büyük çabayı gösterenlerden birisi emekli Büyükelçi Bilal Şimşir, diğeri ise Siyasal Bilgiler Fakültesi emekli Öğretim Üyesi Türkkaya Ataöv'dür. Şimşir, şehit edilen 38 diplomatımızın öyküsünü de “Şehit Diplomatlar” kitabında topladı ve gelecek kuşaklara yine önemli bir eser bıraktı.
 

 
HER YAZIDA 500 BİN ARTIRDI
 

 
Paris Başkonsolosluğumuzu basan Ermeni militanlar bir korumayı şehit ettiler. Bir diplomatımızı da yaraladılar. “Otorite tanığı” yani “bilirkişi” olarak mahkemeye Prof. Dr. Türkkaya Ataöv katıldı. O günlerde önemli bir gazetenin kadın yazarı “soykırıma uğradığını” öne sürdüğü Ermeni sayısını bir yazısında bir milyon, ikincisinde 1.5 milyon, üçüncüsünde 2 milyon diye yazmıştı.
 
 
Ataöv, o gazeteciyle görüştüğünde, “İnşallah yazılarını çocukların görmez. Aksi halde senin gazeteciliğine inanmazlar” dedi. Yabancı basında Türk tarafının görüşlerinin yer almaması üzerine Ataöv, Ermeni yalanlarını kitaplarla belgelemeye karar verdi. İşte o günden sonra Ermeni meselesiyle ilgili 76'sı yabancı dillerde olmak üzere 80 kitap yayımladı. 84 yaşındaki Ataöv, “O kitapların her biri, Ermenilerin elindeki bir silahı alıp yok etti” diyor. Yetmedi, ABD'de 41 üniversitede konuştu. Ülkemize karşı Birlemiş Milletler İnsan Hakları Komisyonu'nda yapılacak büyük bir haksızlığın önüne geçti, hazırladığı raporu, belgeleri ortaya koyup karar alınmasını da engelledi. O toplantıda “Talat Paşa'nın, Ermenileri öldürme emri verdiğine ilişkin belgelerin sahte olduğunu” da anlatma olanağı bulmuş, konuşması ve raporu karar alınmasını engellemişti.
 

 
TABLOYU, FOTOĞRAF DİYE YUTTURDULAR
 

 
Ermeniler tarafından çok sayıda sahte belge üretildi. Hele bunlardan birisi çok çarpıcıydı. Yüzlerce kurukafa yığılmış, üzerinde kargalar. Bunların Doğu'da soykırıma uğrayan Ermenilere ait olduğuna ilişkin fotoğraf olduğuna dünyayı inandırdılar.
Oysa o bir fotoğraf değil, 1871 yılında Vasili Vereşçagin'in yaptığı ve Moskova'daki ünlü Tretyakov Müzesi'ndeki bir yağlıboya tablosuydu. Ermenilerin bu büyük yalanını ortaya koyan Ataöv'ün bu kitabı Ermenice dahil 6 dile çevrildi.
 
 
Atatürk'ün İzmir'de çekilen eşi Latife Hanım imzalayıp verdiği az bilinen fotoğrafını da sahtekarlıklarında kullandılar. Önündeki 4 küçük köpek yavrusunun yerine ölü çocuk fotoğrafı yerleştirdiler. Bu fotoğrafın yanına da üniversitede yapılacak bir toplantının yeri, saati ve konuşmacılarını yazdılar. Ataöv, bu fotoğrafın aslını buldu. Devletin ilgili birimlerine başvurup üniversitenin aleyhine dava açılmasını istedi Ancak hiç böyle bir girişimde bulunulmadı. O, Ermeni yalanını ancak kitaplarıyla belgelemeyi sürdürdü.
 

 
ABD BELGESİNE GÖRE İZMİR'İ YAKANLAR
 

 
Türk Ordusu, 9 Eylül 1922'de İzmir'e girdiğinde kenti yakanların Türkler olduğuna dünyayı inandırmaya çalıştılar. Türk askeri İzmir'e girmeden önce kente gelen ABD Temsilcisi Mark Prentiss'in raporunu Washington Kongre Kütüphanesi'nde bulan Türkkaya Ataöv, o raporda, İzmir'i yakanların Türkler değil, Rumlar'ın desteğiyle Ermeniler olduğunu ortaya koydu.
 
 
Ermeni yalanlarından birisi de Hitler'in “Soykırımı Türklerden öğrendim” dediğine ilişkin bir haberdi. Ajansın Berlin muhabirinin haberine göre Hitler 1. Dünya Savışı başlamadan bir hafta önce bazı generalleriyle yaptığı gizli toplantıda bunarı söylemiş. Ancak bu gizli toplantıda Türkler ve Ermenilerle ilgili herhangi bir cümle bile geçmediği Nurnberg Mahkemesi'nin bu konuşmayla ilgili kabul ettiği 2 metinde de yer aldı.
 

 
GERÇEK SOYKIRIMCI ONLAR
 

 
Onca yalanı belgelerle ortaya koyan Prof. Dr. Türkkaya Ataöv, bugüne kadar 29 ülke tarafından kabul edilen “Ermeni soykırımı iddiaları” için şunları söylüyor:
 
 
“Kesin soykırım örneği Almanya'nın Yahudilere, Romenlere, demokratlara, sosyalistlere, komünistlere ve özürlülere yaptığı kıyımdır. Kendini küçük bir suçlu gibi gösterip azılı büyük suçlunun Türkler olduğunu söylemeye çalışıyor. Bunların ardında yatan sinsi plan ise tazminat ve toprak talepleridir. Halkımızın geçmişinde bütün dünyaya örnek ve önder olan muzaffer bir ulusal Kurtuluş Savaşı vardır. Türkiye Cumhuriyeti de bu temel üzerine kurulmuştur.”
 
 
Dünyayı sahte belgelerle ve “mağdur edebiyatıyla” kandıranlara karşı “ciddi manada sonuçlar doğurur” demekten başka yetkililerimiz ne yapıyor acaba?
 

 
LİNK : <http://www.sozcu.com.tr/2016/yazarlar/saygi-ozturk/bu-yalanlarina-dunyayi-inandirdilar-1261870/> http://www.sozcu.com.tr/2016/yazarlar/saygi-ozturk/bu-yalanlarina-dunyayi-inandirdilar-1261870/
 

 
[status publish]
 
[geotag on]
 
[publicize off|twitter|facebook]
 
[category istihbarat]
 
[tags ERMENİ SORUNU DOSYASI, Saygı ÖZTÜRK, yalan]
"Aydogan Kekevi" <dog.k...@t-online.de>: Jun 07 04:08PM +0200

"Kilometre taşları"na işaret etmiş sayın AVCI..
 

 

<http://www.yenicaggazetesi.com.tr/merkel-yuzumuze-nasil-mi-bakacak-38440yy.
htm>
http://www.yenicaggazetesi.com.tr/merkel-yuzumuze-nasil-mi-bakacak-38440yy.h
tm
 

 
Merkel yüzümüze nasıl mı bakacak?..
 
<http://www.yenicaggazetesi.com.tr/servet-avci-24683y.htm> Servet AVCI
 
http://www.yenicaggazetesi.com.tr/s/i/1x1.gifhttp://www.yenicaggazetesi.com.
tr/s/i/1x1.gif
 
07.06.2016 00:00
 

 
<mailto:avcis...@hotmail.com> avcis...@hotmail.com
 

 
Başta Cumhurbaşkanı olmak üzere kimse merak buyurmasın... Merkel yüzümüze
çok rahat bakacak...
 

 
Akdamar adasındaki o kiliseyi restore edip, 'hizmete açan' ve Ermenistan
bayraklarıyla şov yapılmasına hizmet eden kim varsa ve onlar milletin yüzüne
nasıl rahat bakıyorlarsa, Merkel de Tayyip Erdoğan'ın yüzüne öyle rahat
bakacaktır...
 
***
 
Bursa'daki Türkiye-Ermenistan maçı öncesi Azerbaycan bayrağı avına çıkan ve
stada sokturmayan kim varsa ve onlar milletin yüzüne nasıl bakıyorlarsa,
Merkel de Tayyip Erdoğan'ın yüzüne öyle rahat bakacaktır...
 
***
 
Girin Başbakanlığın resmi sitesi basbakanlik.gov.tr'ye... Türkiye
Cumhuriyeti'nin o dönemki Başbakanı Tayyip Erdoğan'ın 23 Nisan 2014 tarihli
mesajı hâlâ orada duruyor... Mesajda "Ermenilerin acılarını anlamak ve
paylaşmak bir insanlık vazifesidir" deniyor...
 
Bu mesajı veren irade milletin yüzüne nasıl rahat bakıyorsa, Merkel de
Erdoğan'ın yüzüne öyle rahat bakacaktır...
 
***
 
O 'taziye' mesajı başta Batı ve Doğu Ermenice olmak üzere 9 dilde
yayınlanınca "Başbakan ezber bozdu" şeklinde zafer manşetleri atan havuz
gazeteleri ve yağcı kalemler milletin yüzüne nasıl bakıyorlarsa, Merkel de
Tayyip Erdoğan'ın yüzüne öyle rahat bakacaktır...
 
***
 
Dönemin Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu "Tarih siyah ve beyazlardan
oluşmaz. Gri bir alanda herkesin geçmiş acıları paylaşabilme erdemini
göstermesi lazım. Herkes acıları paylaşma erdemini göstermeli. Umarım
uzattığımız el havada kalmaz" demişti... Şimdi o sahadan alınıp gönderildiği
soyunma odasından milletin yüzüne nasıl rahat bakıyorsa, Merkel de Tayyip
Erdoğan'ın yüzüne öyle rahat bakacaktır...
 
***
 
Türk diye bir milletin olmadığını iddia ederken diğer yandan 'Ermeni
soykırımını yapanları aklamayacakları'nı söyleyenleri milletvekili ve Genel
Başkan Yardımcısı yapanlar şimdi milletin gözüne nasıl rahat bakıyorlarsa,
Merkel de Tayyip Erdoğan'ın yüzüne öyle rahat bakacaktır...
 
***
 
Kimse kimseyi kandırmasın, zekâsıyla dalga geçmesin... Devletin gücünü
arkasına alıp istediği üniversite, medya kuruluşu ve şirketlere nasıl kayyum
atandığını gördük... Bugün İstanbul'da kimi özel üniversiteler, Ermeni
iddialarının Erivan'dan daha güçlü bir şekilde savunulduğu, diasporaya
yataklık ettiği ihanet merkezlerine dönüştü... Aynı kamu gücü ellerinde
olduğu hâlde o üniversitelere müdahale etmeyenler milletin yüzüne nasıl
rahat bakıyorlarsa, Merkel de Tayyip Erdoğan'ın yüzüne öyle rahat
bakacaktır...
 
***
 
Başbakanlara "Bir gün Meclis kürsüsünde Ermeni soykırımını belgeleriyle
açıklayalım, özür dileyelim, tazminat verelim, dünyada elimiz rahatlar" diye
seslenen iktidar yağcısı ne gazeteciler gördük... Bunları havuzlarda sunî
yemle hormonlayanlar milletin yüzüne nasıl rahat bakıyorlarsa, Merkel de
Tayyip Erdoğan'ın yüzüne öyle rahat bakacaktır...
 
***
 
Güroymak'tan Ermenice 'Norşin' diye söz eden ve açılım sürecini "Güzel
şeyler olacak" diye müjdeleyen eski Cumhurbaşkanı veya yine Ermenice
'Amed'li bayram kutlaması yapan eski Başbakan bugün milletin yüzüne nasıl
rahat bakıyorsa, Merkel de Tayyip Erdoğan'ı gördüğünden yüzüne öyle rahat
bakacaktır...
 
***
 
"Delikanlı olun... Ciğerimi yeyin!.." Çok doğru bir tespit ve çok doğru bir
teklif!.. Bakalım buradan nasıl bir kahramanlık destanı çıkacak?
"Özel Büro (Dig.Security.İŞNET)" <digi.s...@isnet.net.tr>: Jun 07 09:23PM +0300

Atatürk’ün en güvendiği 3 komutandan biri olan, vatanımızı, bayrağımızı, cumhuriyetimizi borçlu olduğumuz kahramanlarımızdan Kâzım Fikri Özalp’i vefatının 48. yılında saygı ve minnetle anıyoruz.
 

 
ÖZEL BÜRO İSTİHBARAT GRUBU
 
 
 
[status publish]
 
[geotag on]
 
[publicize off|twitter|facebook]
 
[category duyuru]
 
[tags ANMA MESAJI, EFSANE KOMUTAN, Kazım Özalp]
"Aydogan Kekevi" <dog.k...@t-online.de>: Jun 07 05:47PM +0200

<http://www.yenicaggazetesi.com.tr/istanbulda-kabul-edilen-soykirim-paneline
-ne-diyeceksi-38429yy.htm>
http://www.yenicaggazetesi.com.tr/istanbulda-kabul-edilen-soykirim-paneline-
ne-diyeceksi-38429yy.htm
 
İstanbul'da kabul edilen "soykırım" paneline ne diyeceksiniz?..
 
<http://www.yenicaggazetesi.com.tr/ahmet-takan-24679y.htm> Ahmet TAKAN
 
http://www.yenicaggazetesi.com.tr/s/i/1x1.gifhttp://www.yenicaggazetesi.com.
tr/s/i/1x1.gif
 
07.06.2016 00:00
 
<mailto:ahtt...@gmail.com> ahtt...@gmail.com
 

 
"Eyy Almanya" denmişti...
 
"Burada bir üst akıl var. Talimat gelmiş olmalı..."
 
"Alman ekolü, Türkiye üzerinde bazı operasyonlar peşinde" diye
efelenilmişti...
 
"Merkel yüzüme nasıl bakacak" diye recon kesilmişti!..
 
Hele hele bir de o "delikanlı ol ciğerimi ye" yok mu?..
 
Yerseniz yoğurt cinsinden bu asılsız hönkürmelere kulak verip, bir de
inandıysanız vay halinize!..
 
Alman Parlamentosunda 2 Haziran'da kabul edilen sözde Ermeni soykırım
tasarısından sonra çadır tiyatrosu tüm hızıyla devam ediyor...
 
"Kasımpaşa'dan kendini bilmez Almanlara ne biçim de diklendik. Merkel de
kaçacak delik arıyordur" diye kendi kendinizi kandırıyorsanız... Sıkı durun
o zaman!..
 
soy.jpg
 
Gördüğünüz bu renkli ilan (!) sözde soykırım tasarısının kabul edildiği gün
İstanbul'da elden ele dağıtılıyordu. Fotoğrafa bakıp da hâlâ anlayamamış
olma ihtimalinize karşılık daha açık hale getirelim;
 
İlanın kocaman başlığı;
 
Soykırımın İzinde Ölüm ve Yaşam.
 
Yüzler, sözler, izler.
 
Ve altında kocaman bir mikrofon resmi.
 
Panel programı;
 
4 Haziran 2016 Cumartesi. Taksim Hill Otel
 
Birinci oturum 14:00-17:00
 
Soykırım Anlatıları
 
Açılış Pakrat Estukyan
 
Failler-Kaçış-Kurtulma-Kurtulan-Kurtarma-Soykırımla Yaşam
 
İkinci Oturum 18:00-20:00
 
Soykırımla Yaşamak
 
Açılış Matthias Klingenberg
 
DW yöre direktörü
 
Giriş ve kolaylaştırma Ayşe Öktem
 
Türkiye Proje Koordinatörü Taner Akçam'la Söyleşi ve Toplu Sohbet.
 

 
Zaten!.. Programdaki, Türk düşmanı Ermeni dostu sözde bilim adamı Taner
Akçam'ın ismini görünce diğer katılımcılar hakkında detaylı bilgiye de pek
ihtiyaç kalmıyor. Çok merak ederseniz de internette hayli bilgi var!.. Bu
panelde neler konuşulduğuna nasıl bir irin akıtıldığına dair de kahin olmak
gerekmiyor.
 
Gelelim ilan afişinin en kritik bölümüne. Sol alt köşede ne var?..
 
Alman bayrağının siyah, kırmızı, sarı renklerini gösteren çubuk. Bir
yanında; resmi Alman bayrağının simgesi kartal motifi. Çubuğun diğer
yanında; "Auswartıges Amt" yani; Almanya Dışişleri Bakanlığı yazısı.
 
Anlayacağınız!.. Bu panel R. Erdoğan İstanbul'da (TİM toplantısı) sağa sola
"delikanlı ol ciğerimi ye" diye yalandan efelendiği 4 Haziran Cumartesi günü
yani aynı gün (sözde soykırım tasarısı kabul edildikten 2 gün sonra)
Taksim'in göbeğinde yapıldı.
 
Evet!.. Bu şer toplantısı İstanbul'un göbeğinde göstere göstere ilan
ediliyor. Hem Alman Dışişleri Bakanlığı ve İstanbul Başkonsolosluğu'nun
himayesinde. Afişleri asılıyor ve de elden ele dağıtılıyor. Alman
Meclisi'nde ne olacağını hepimizin net olarak bildiğimiz günlerde. Karar
çıkıyor. İstanbul'da panel gerçekleşiyor hepimize küfür edercesine...
 
Alman Meclisi'nde o tasarıya "evet" oyu veren sözde Türk milletvekillerinin
(başta Cem Özdemir) kökünü ve cibilliyetini yıllardır hepimiz biliriz. PKK
kontenjanından nasıl geldiklerini, iplerinin kimlerin elinde olunduğunu,
nerelerden neler karşılığında kumanda edildiğine kadar... Şaşılacak tek bir
şey yok!..
 
Şaşarım şaşarım da bu "üst akıl" dolduruşlarına inananlara şaşarım!.. Bunun
neresi üst akıl... Çok basit hem de çok çok basit akıl!.. Adam, "soykırım"
tasarısını kabul edeceğini aylar öncesinde ilan ediyor İstanbul'da panelini
himaye ediyor. Hadi, Almanya'da elinizden bir şey gelmedi!.. İstanbul'da ne
yapıyordunuz? Asma köprünün etrafındaki arazileri paylaşırken haberiniz mi
olmadı?.. Haa!..
 
Bu Taner Akçamgiller bir zamanlar sizin çözüm ortaklarınızdandı. Değil mi?..
 
Geçin bu "üst akıl" mavralarını!..
 
Çok delikanlıysanız!.. Cem Özdemir'in Yeşiller Partisi'nin uzantısı eş
cinsellik işleri ile uğraşan Alman vakıf ve derneklerinin Türkiye'deki
faaliyetlerini durdurun da görelim.
 
2 dakika delikanlı olun yeter!..
"Özel Büro (Dig.Security.İŞNET)" <digi.s...@isnet.net.tr>: Jun 07 06:51PM +0300

<http://www.geliboluyuanlamak.com/resimler/haberler/469.jpg> Unutulmaması
gereken şudur. Allenby ne kadar stratejik deha olursa olsun karşısındaki
Osmanlı Ordusu'nun da gerek nicelik gerekse nitelik olarak çok kötü durumda
olduğu ortadadır. Osmanlı Ordusu bir ara toparlandığı Nisan 1918'de Şeria
Muharebelerinde Allenby'nin kuvvetlerini yenebilmişti. Türk tarihinin en
ağır mağlubiyetlerinden biri olan Nablus (Megiddo) Muharebesi'nin
kaybedilmesinin Erickson'a göre 3 temel nedeni vardır: Birincisi Stratejik
düzeyde arazi Kafkas ve Çanakkale cephelerine göre daha uygundu. Harekât
düzeyinde Allenby'nin kolordu büyüklüğündeki birlikleri aldatma ve yığınak
amacıyla muharebe alanında kaydırmasına yeterli mesafeler bulunuyordu.
Allenby sayesinde 1917-1918 yıllarında İngiliz Ordusu temel muharebe alanı
düzeyindeki taktik tekniklerde muazzam ilerlemeler sağlamıştı. Harp
tarihçisi Fahri Belen "Orduları birbirine denk cephelere yaymak suretiyle
her deliği kapamak isteyen zihniyet neticesinde, düşman herhangi bir yerde
kuracağı ağırlık merkezi ile cepheyi istediği yerden yarabilecek durumda
idi." diye yazar. Türk savunması daha esnek olabilseydi bu kadar çabuk bir
şekilde dağılma olmayabilirdi, Gazze'de olduğu gibi düzenli bir ricat tümen
seviyesindeki kuruluşların topyekün imhasını önleyebilirdi. Yukarıdaki
düşüncelere ek olarak Osmanlı Genelkurmayı'nın Filistin'den gelen tehlikenin
büyüklüğünü takdir edemediğini, Rusya'nın devrim sonucu yıkılması ve Bakü
yolunun açılması Azerbeycan'la bir nevi "Anschluss" rüyalarının doğmasına
neden olduğunu düşünüyorum. Liman von Sanders'in "emrimdeki subay kadrosu
eksiliyor, subaylar daha yüksek ücretlerle Kafkas cephesine gönderiliyor"
yakınması boşa değildi.
 
 
 
General Edmund Allenby'nin Osmanlı Ordusu karşısında aldığı başarıların
nedenlerini analiz etmeden önce , 1916'nın sonlarında Asquith'in istifasıyla
İngiliz hükümetinin başbakanlığını üstlenen Llyod George'un savaşın yönetimi
ve hedefleri konusundaki görüşlerini bilmek gereklidir. Siyasete atıldığı
ilk yıllarda savaşa ve sömürgeciliğe karşı muhalif tavırları ile dikkati
çeken L. George sonraki yıllarda eski fikirlerinin tam tersini savunmaya
başlamış, daha emperyalist bir politikanın takipçisi olduğu gibi, Yahudilere
Filistin topraklarında bir yurt amacını güden Siyonizm ideallerini de
savunmuştur. Genç bir avukatken Theodor Herlz'in avukatlığını yapması,
Yahudileri destekleyen bir mezhebe sahip olması da dikkat çekicidir.
 
Llyod George hükümeti , binlerce askerin bir avuç toprak parçası için
öldüğü, tamamen bir kördüğüm haline gelmiş , İsviçre'den Manş denizine kadar
uzanan bir hat üzerinde , hem Almanların hem de müttefiklerin ağır kayıplar
verdiği Batı Cephesi yerine , Doğu'da bir an önce askeri bir başarı
istiyordu. Böylelikle müttefikler için kötü geçen ikibuçuk yılın ardından
zayıf gördükleri Osmanlı İmparatorluğu karşısında alınacak başarıların
İngiliz halkına ihtiyacı olduğu morali verebilecekti. Hükümetin başa gelir
gelmez ilk işlerinden birinin Mısır'daki İngiliz Ordusuna Filistin'in kapısı
kabul edilen Gazze-Birüssebi hattına ilerlemesini emretmesi olması şaşırtıcı
değildir. Ancak Mısır İngiliz Kuvvetleri Komutanı General Murray bu hedefi
gerçekleştiremeyecek, Gazze önlerinde Osmanlı Ordusu karşısında bir ay
arayla iki kez yenildiği için görevden alınacaktır.
 
 
 
Birinci Gazze Muharebesinde İngilizleri karşılayan Türk askerleri
 
General Edmund Allenby'nin Haziran 1917 sonunda göreve getirilmesi böyle bir
siyasi ve askeri ortamda olmuştur. Hükümetin kendisinden çok şey beklediği
açıktır. Verilen hedefler nedeniyle İngiliz Genelkurmayı ile hükümeti
arasında ciddi görüş ayrılıkları ortaya çıktığını da belirtmek gerekli.
Genelkurmay Başkanı Robertson tek bir askerin bile Fransa'dan ayrılmasını
istemiyor, asıl savaşın Batı Cephesinde sonuçlanacağını düşünüyordu. Oysa
Allenby'nin hükümetten aldığı görev Filistin'i işgal etmek ve Noel'den önce
Kudüs'ü ele geçirmekti. Sivil ve askeri yetkililer arasındaki çekişme
sonucunda Robertson Şubat 1918'de görevden alınacaktır.
 
Osmanlı Ordusu karşısında Gazze'de arka arkaya aldığı yenilgilerle zor
durumda kalan İngiliz Mısır Sefer Gücü Komutanlığı'na yeni bir
profesyonellik, heyecan ve disiplin getiren Sir Edmund Henry Hynman Allenby
(1861-1936) başarılı bir askeri kariyer ile dikkati çekiyor. Kraliyet Askeri
Akademisi'ni bitirdikten sonra 1882'de Inniskilling Dragoons birliğinde
göreve başladı. Güney Afrika'da 2.Boer savaşında (1899-1901) yılları
arasında çarpıştı. Kurmaylık eğitimini de başarıyla tamamlayan Allenby,
Birinci Dünya Savaşı'nda Batı Cephesi'ndeki İngiliz Ordusunun 1. Süvari
Tümeni komutanıydı. Birinci Ypres Savaşı'ndan sonra 3.Ordu Komutanlığına
getirildi. Allenby Almanlara karşı Batı cephesinde 3.Ordu'yu başarılı bir
şekilde kumanda etmişti. Birinci Dünya Savaşı'nın İngiliz ordusunda yıldız
parlayan generallerinden Douglas Haig'le özellikle Arras savaşındaki
taktikler konusunda uyuşamaması nedeniyle 1917 yılının Haziran ayında
Mısır'daki İngiliz Ordusunun komutanlığına atandı. Heybetli bir görünüme
sahip olması, sinirliliği ile aynı zamanda soğukkanlılığını birleştirmesi
"Bull" Boğa lakabıyla anılmasına neden olacaktır. Kaba ve haşin davranışları
astlarını irrite etse de tüm orduda askerlini eğitmede yetenekli bir komutan
olarak kabul ediliyordu. Çok daha önemlisi modern savaş yönetiminin
dinamiklerini çok iyi bilmekteydi. Başarı için piyade ve topçunun uyumlu
olması gerektiğinin farkındaydı. Süvarilere verdiği önemi Batı Cephesinin
uçsuz bucaksız siper hatlarında pek gösterme imkanı bulamasa da Filistin
topraklarında süvari + piyade kombinasyonlarıyla Osmanlı Ordusunu bir hayli
yıpratacaktı.
 
 
 
Birinci Gazze Muharebesinde İngiliz hücumlarını püskürten Alayın askerleri
sancak ile
 
General Edmund Allenby göreve atandıktan sonra Osmanlı ordusunun
Gazze-Birüssebi hattını yarma amacıyla hazırlıklarına başladı. Birliklerinin
önemli bir kısmı 1. Dünya Savaşı'nın başında silahbaşı yapmış , Çanakkale'de
de çarpışmış olan 52., 53., ve 54. territorial tümenlerdi. Daha önce bölgede
Türklere karşı çarpışma tecrübesi olan 10., 60., 74., ve 75. Tümenlerde
Allenby'nin birlikleri arasındaydı. Asıl vurucu gücü ise çoğunluğu
Anzaklardan oluşan 3 süvari tümeniydi. Allenby'nin top ve cephane istekleri
kısa zamanda yerine getirildi. Taburların teçhizatları artırıldı. Demiryolu
ve içme suyu hatları döşendi. Askeri istihbaratın başına siyonist ideallere
bağlı tartışmalı bir kişilik olan Richard Meinertzhagen'i getirdi.
 
General Allenby birliklerini de yeniden düzenlemişti. Piyade tümenleri ile
süvari tümenlerinden kurulu Murray'ın yaptığı kolordu organizyasyonunu
kaldırarak iki konvansiyonel kolordu (XX. ve XXI.) ve bir süvari kolordusu
kuracaktı. Allenby bu düzenlemelerle günümüzdeki İngiliz ordusunun taktik ve
doktrinlerinin temellerini Filistin'de atmıştır. Allenby'nin topçu gücüne
verdiği önemi de vurgulamak gerekli. Fransa'dan geldiğinde sadece fazla top
eklemenin savaş alanında taktik üstünlüğü sağlamada yeterli olmadığını,
topçu kontrolunün de önemli olduğunu fark etmiştir. Buna ek olarak Allenby,
1917 yazında ağır topçu grupları oluşturmuş, bununla iki piyade kolordusunu
desteklemiştir. Bu topçu grupları karşılıklı topçu muharebeleriyle Türk
topçusunun etkisizleştirmişti. Küçük topçu grupları piyadeyi desteklerken
ağır topçular Türk topçusu üzerine yönlendiriliyordu.
 
Allenby'nin nicelik olarak yaptığı değişikliklerden ziyade orduda yaptığı
zihniyet değişikliği de dikkati çekiyor. Güçlü karakterinin, kişisel
görünümünün askerler üzerindeki moral etkisi çok büyüktü. Cephe hattındaki
birlikleri sık sık ziyaret eder ve güven telkin ederdi.O dönem İngiliz er ve
subaylarının hatıratlarında hiç tahmin etmedikleri bir anda Allenby'nin ön
hatlara ziyaret gerçekleştirdiği, askerlerin elini sıktığı, konuştuğu sıkça
vurgulanır.
 
Sadece kişisel olarak başarı yeterli değildi elbette. Allenby'nin
başarılarından bir tanesi ekibini yeteneklerine göre yeniden organize
etmesiydi. Sir Edward Buffin XX. Kolordu komutanlığına, en iyi süvari
komutanlarından biri olarak kabul edilen Sir Philip Chetwode XXI. Kolordu
komutanlığına, ve Çanakkale Savaşı tecrübesi de bulunan Avustralyalı General
Henry Chauvel de süvari kolordusunun komutanlığına getirmiş, Batı cephesinde
görev yaptığı 3.Ordu'nun kurmay başkanı Sir Louis Bols'u da yanına almıştı.
Bols , Guy Dawnay'i (Çanakkale 'de 25 Nisan'daki meşhur V plajı çıkarması
faciasından kurtulan yetenekli subay) asistan olarak atadı.
 
Sonuçta Mısır İngiliz Kuvvetleri (hem moral hem de nicelik acıdan kapsamlı
değişikliklerle) Allenby'nin Filistin Ordusu halini almıştı.
 
İngiliz planı Birüssebi'deki Türk hatlarını 20.Kolordu ve süvari birlikleri
ile birlikte kuşatma üzerine planlanmıştı. Allenby'nin kurmayları 7 tümen
gerektiğini bildirdiler. En önemli sorun özellikle süvariler için suydu.
Boru hatları döşendi. Depolar yapıldı. Ayrıca planda Türkler yok etmeden
Birüssebi'deki içme suyu kuyularına da ulaşmak vardı. İstihbaratın önemine
de değinmek gerekir. Allenby'nin kurmayları Türkleri aldatmak için plan da
yaptılar. Osmanlı ordusu ana saldırıyı yine sahil şeridinden bekliyor havası
verildi. Başlıca demir yolu, ve su hatları sahil yolu boyuncaydı. Meşhur
(içinde yanlış bilgilerle dolu haritalar ve planlar bulunan )sırt çantasını
düşürme olayı da Meinertzhagen tarafından organize edilmişti.
 
 
 
General Edmund Allenby
 
31 Ekim 1917'de gece iyi saklanan Allenby'nin ordusu iki kolorduyla(!)
Birüssebiye saldırdı. Sürpriz bir şekilde İngilizlere en fazla dayanan Arap
tümeni olmuştur. Türkler kuyuları yok edemeden Allenby'nin süvarileri
Birüssebi'ye girdiler. Osmanlıların sol kanadından çevrilmeye başlayınca
Gazze'deki birlikler geri çekilmeye başlamıştı. 9 Kasım'a kadar 8. Ordu 20
mil daha çekilirken Osmanlı Yıldırım Orduları Grup Komutanı ünlü Alman
General Falkenhayn karargâhını daha geriye taşıdı. Üç dinin kutsal şehri
Kudüs neredeyse 4 asır sonra İngiliz ordusunun tehdidi altındaydı. Yıldırım
Orduları Grubu 26.000 zayiat ( şehit, yaralı ve kayıp) vermişti. Allenby'nin
kaybı'da 18.000 kişidir. İngiliz askeri tarihçi Cyrill Falls "Allenby'nin
piyadede bire iki , süvaride ise bire sekizlik bir üstünlüğe sahip olduğu
düşünülürse başarısının pekte büyük olmadığı anlaşılır. diye yazacaktır.
Amerikalı askeri tarihçi Ericksonn, Falls'ın topçu ve donanma bombardımanı
üstünlüğünü ve devasa lojistik desteği de hesaba katmadığını belirtir.
 
Filistin'in kapısı sayılan Gazze-Birüssebi hattı yarılmıştı artık. İngiliz
birliklerinin kuzeye doğru ilerlemesi devam etti. Neredeyse bir ay boyunca
yapılan saldırılar Filistindeki Osmanlı ordusunun hem moral hem de fiziki
olarak yıpranmasına neden olmuştu. Allenby'nin hükümetine verdiği "Noele
kadar Kudüs'te olmak" sözü gerçekleşmek üzereydi. 7 Aralık'ta İngiliz
orduları şehrin kenar mahallelerine ulaştılar.
 
Allenby'nin harekatlarında dikkati çeken noktalardan bir tanesi ulaşım ve
haberleşme hatlarını öncelikle hedeflemesidir. Kudüs'e saldırırken öncelikle
Kudüs-Nablus yolunu hedef alması Osmanlı 7.Ordusu'nun geriyle irtibatını
kesmek içindi.
 
Türk ve Alman subayların (yıllar sonra yazdıkları anılarında) birbirlerini
karşılıklı suçlamaları sözkonusu olsa da Kudüs'ün kaybı askeri literatürde
çok tartışılmış değildir. Şehri savunan Ali Fuat (Cebesoy) kutsal yerlerin
daha fazla tahrip olmasını önlemek için geri çekildiklerini belirtir. 8
Aralık sabahı yoğun sis , Kudüs'ün batısını savunan mevzilerdeki Türk
birliklerinin baskına uğramasına neden olmuştu. Von Kress ise anılarında
şehrin savunulmasının başarısız olduğunu belirtecektir.
 
Nedeni ne olursa olsun Kudüs kaybedilmiş, Mekke ve Bağdat'tan sonra bir dini
merkez daha Osmanlı İmparatorluğu'nun elinden çıkmıştır.Medine ise umutsuzca
Lawrence'in yönettiği Haşimi Arap birliklerinin kuşatmasına direnmektedir
 
 
 
General Edmund Allenby
 
General Sir Edmund Allenby ve kurmayları 11 Aralık 1917 günü Yafa kapısından
yürüyerek Kudüs'e girdiler.(Şehrin kutsallığına olan saygısından dolayı
böyle davrandığı söylenir.) Kudüs'ün alınması İngiliz Genelkurmayı açısından
stratejik açıdan önemli kabul edilmese de siyasi ve moral açıdan İtilaf
Devletlerinde çok olumlu bir hava esmesine neden olmuştu. Özellikle Amerikan
kamuoyu , kutsal bir şehri Müslümanlardan geri alan "Modern Arslan Yürekli
Richard" Allenby'nin başarısından, 700 yıl sonra ilk kez Noel'in bu şehirde
Hristiyan yönetimi altında kutlanacak olmasından çok etkilenmişti. İngiliz
Hükümeti'nin beş hafta önce de Filistin topraklarında Yahudilere yurt
hakkını tanıyan Balfour Deklarasyonu" nu kabul ettiği hatırdan
çıkarılmamalı. Başbakan Llyod George Filistin'de Yahudilere yurt hakkı
tanınması resmen açıklanmasının Araplar nezdinde oluşturabileceği
rahatsızlıktan kaygı duyanlara, "Filistinli Araplarla savaştığımız için
onlara ulaşamadık" diyecekti.
 
 
 
 
Osmanlı Ordusu'nun Kara Günü ( 19 Eylül 1918 )
 
 
Allenby'nin planı Ekim 1917'deki Gazze - Birüssebi muharebelerinde
uyguladığı planın tam tersiydi. Her zaman olduğu gibi süvari asıl vurucu güç
olacaktı. Osmanlı Ordusu cephe hattı Aralık sonuna doğru Ölü Deniz'in
doğusundan Akdeniz'e uzanıyordu. Yıldırım Orduları komutanı Liman von
Sanders'te İngilizlerin büyük saldırısının sol yanlarından olacağını tahmin
ediyordu. Allenby ise Şeria ırmağına yakın yerden aldatma taarruzu yapmak,
daha sonra denize yakın dar bir hat üzerinden Türk hatlarını yarıp geçmeyi
planlıyordu. Allenby'nin asıl amacı süvarilerle Osmanlı Ordusu'nun ana
ulaşım hatlarını kesmekti. Bu hedef elde edildikten sonra Türk kuvvetleri
kuşatılacaktı.
 
İngilizlerin ana saldırısından önce 16 Eylül'de Albay T.Lawrence
komutasındaki Bedevi birlikleri Dera'ya saldırdı. Bir gün sonra cephe
hattının ortalarında İngiliz 20.Kolordusu iki gün süren saldırılarda
bulundu. Yıldırım Orduları karargâhı artık büyük İngiliz saldırısının sol
yanlarından geleceğine ikna olmuştu. 8.Ordu Komutanı Cevat Paşa bu büyük
saldırıdan birkaç gün önce Sanders'i uyarmış, İngilizlerin büyük bir saldırı
hazırlığı içerisinde olduklarını rapor etmiş, ancak dikkate alınmamıştı.
 
Yabancı tarihçilerin "Armageddon- Kıyamet" olarak adlandırdığı 19 Eylül
1918'de Türk askeri tarihinin en kara günlerinden birisi yaşanacaktı. Saat
04.30 sıralarında kısa bir bombardımandan sonra Allenby, takviyeli bir
kolordu ile denize bitişen 20 km.lik bir hattan taarruza geçti. 7. ve 20.
Türk piyade Tümenlerinin 8000 Tüfek, 120 topuna karşı 35.000 piyade, 9000
süvari, 400 topluk büyük bir güç yığmıştı.
 
 
 
Kroki: İngiliz ordusunun 19 Eylül 1918'deki Megiddo ( Nablus ) Saldırısı.
"Aydogan Kekevi" <dog.k...@t-online.de>: Jun 07 06:30PM +0200

Hain saldırıyı önceden Twitter'dan duyurdu
 
"İstanbul da üç ayrı yerde patlama olacak. Patlamalardan bir tanesi Anadolu
yakasında diğer ikisi..
 
Devamı:
 
http://www.yenicaggazetesi.com.tr/hain-saldiriyi-onceden-twitterdan-duyurdu-
139057h.htm
"Özel Büro (Dig.Security.İŞNET)" <digi.s...@isnet.net.tr>: Jun 07 09:28PM +0300

<http://setav.org/tr/issizlik-ve-gucsuzluk/yorum/39414>
 
"Dünyada 197 milyon kişi işsiz"
 
Bu, Uluslararası Çalışma Örgütü ILO'nun The World Employment and Social
Outlook- Trends 2016 (Küresel İstihdam ve Sosyal Görünüm- Eğilimler)
Raporu'ndan öne çıkan bir figür.
 
2015 yılına ait bu rakam, işsiz sayısında önceki yıla göre 700 bin civarı
artış olduğunu gösteriyor. 2016 yılında ise, yükselişin durmaması ve 2,3
milyon artış yaşanması bekleniyor. Hatta 2017'nin de, bunun üzerine 1,1
milyonluk tuz biber ekeceği tahmin ediliyor.
 
Gerek 2015'te yaşanan, gerekse önümüzdeki döneme biçilen bu artışların arka
planında ise, gelişmekte olan ve/ya yükselen bazı ülkeler var. Nitekim
projeksiyonlar, 2016 ve 2017 toplamında bu ekonomiler genelinde 4,8 milyon
kişinin daha işsiz ve de güçsüz olacağını anlatıyor. Sahnenin başrol
oyuncuları ise, Çin ve Brezilya olarak öne çıkıyor.
 
Zenginlerde emareleri gözlenen tam tersi durum ise, küresel işsizlik
tırmanışının bu dönemde sayelerinde 1,4 milyon aşağı çekileceğini haber
veriyor. Burada da ödülleri, ABD ve AB-28 toplayacağa benziyor.
 
Özet olarak toparlarsak da, 2 senelik dönem sonunda dünyaya tepeden net bir
bakış attığımızda 3,4 milyon yeni işsiz nüfusa tanıklık edeceğimiz tahmin
ediliyor.
 
 
İŞSİZLİKTE DİRENENLER
 
 
Tabii bu noktada, oranlar da önem taşıyor. O halde bakalım: 2015 yılında,
dünya işsizlik oranı %5,8 seviyesinde uslu uslu kalmış gibi görünüyor.
Bununla birlikte, yukarıdaki tablonun da içimize düşürdüğü kurt gereğince,
ülkeleri kategorik olarak incelemekte fayda var. Ve bu minvalde
baktığımızda, gözümüze birbirinden farklı detaylar çarpıyor:
 
· Gelişmiş ekonomiler genelinde işsizlik oranı 2015 yılında 0,4 puan
düşerek %6,7 olmuşken, yükselenler ise adıyla uyumlu bir harekete geçip 0,1
puan artışla %5,6'lık oran kaydetmiş.
 
· Gelişmekte olan ülkeler diye ayrılmış kategoride ise oran, %5,5'te
sayıyor ve saymaya da devam edecek gibi duruyor.
 
· Gelişen/yükselen küme içinde işsizlik oranı direncini sürdürecekler
arasında, Brezilya ve Çin'in yanı sıra, Rusya, G. Afrika ve Arjantin gibi
figüranlar var. Tabii bizi de kadroya dâhil etmeden geçmeyelim.
 
· Bu arada belirtmekte fayda var; genel görünüm bu şekilde ancak söz
konusu ülkelerin oranları kadar, alt dinamikleri de oldukça heterojen.
Kiminde ekonomik büyüyememenin ya da daralmanın işgücü piyasasına bedbaht
yansımaları, kiminde ise nispeten yoğun emek arzı var.
 
 
İŞLİ GÜÇSÜZLER
 
 
Öte yandan, sorun sadece iş sahibi olamayanlarda değil.
 
"Vulnerable employment" olarak ifade edilen "güvencesiz/kırılgan istihdam"
da, dünyanın bir diğer önemli sorunu. ILO da, buna özellikle dikkat çekiyor.
Yaklaşık 1,5 milyar insanın kendi işinde ya da aile işinde çalışması bir
bakıma iyi güzel hoş ancak maalesef hepimizin bildiği gibi bu, ücret ve
sosyal güvenlik gibi haklardan mağduriyetleri de diz boyu beraberinde
getiriyor. İşte bu tür problemlere maruz iş sahibi bireyler de, işli ancak
güçsüz bir statüyle boğuşmak durumunda kalabiliyor.
 
Ve şöyle söyleyeyim: 1,5 milyar savunmasız çalışan demek, dünya istihdamının
%46,1'i demek oluyor ki; bu da bahse konu işlerin doğası gereği, mevcut
küresel sıkıntının yoğunluğuna işaret ediyor.
 
 
DOĞRU DÜZGÜN İŞ
 
 
Tabii diyebilirsiniz ki, maaşlı işlerde de benzer sorunlar yaşanmıyor mu?
Evet, pek tabii yaşanıyor ancak bulgular da, hayatın gerçekleri de, bizlere
güvencesiz grubun adını layıkıyla taşıdığını da gösteriyor.
 
Peki, kırılgan grupta küresel bir iyileşme yok mu derseniz, ona da evet.
Mamafih hiç mi hiç yeterli değil. Üstelik yine kategorik olarak bakarsak,
derdin ağırlıklı olarak yüksek gelirli olmayanlardan geldiğini anlıyoruz.
Örneğin, Güney Asya ve Sahra Altı Afrika'daki savunmasız oranlar dudak
uçuklatıcı cinsten. Ayrıca yükselenler grubunda gelecek 3 yıl içinde,
güvencesiz çalışan sayısında 25 milyonluk da bir artış beklendiğini not
düşeyim.
 
Hülasa demek istediğim, dünya emek piyasasını değerlendirirken, "iş var mı?"
sorusuna ek olarak bir de, alınan "evet" cevaplarının kalitesini sorgulamak
gerekiyor. Ve tabloyu tüm detaylarıyla ele aldığımızda ise, dünyanın kritik
gereksiniminin, insanlara düzgün, adamakıllı ve uygun istihdam olanakları
sunmak olduğu ortaya çıkıyor.
 
Aksi takdirde, piyasayı terk etmekten işsizliğe, güvencesizlikten
verimsizliğe pek çok problem, beşeri sermayeyi ve haliyle toplumları
yıpratmayı sürdürecek. Ve bu gri tabloya, Salı günü değindiğim 4. sanayi
dönüşümünün getireceği renk cümbüşünü katmıyorum bile.
 
[Yeni Şafak, 3 Haziran 2016]
 
[status publish]
 
[geotag on]
 
[publicize off|twitter|facebook]
 
[category istihbarat]
 
[tags EKONOMİ DOSYASI, İşsizlik, Güçsüzlük]
Sili Ozerdim <silio...@gmail.com>: Jun 07 11:46AM +0300

Tarih: 7 Haziran 2016 10:51
Konu: TÜRKLER, ARTIK GEÇMİŞİNİZLE YÜZLEŞİN DİYENLERE YANIT
 
 
*Türkler, artık geçmişinizle yüzleşin diyenlere Yanıt*
 
 
 
*Prof. Dr. Türkkaya Ataöv geçmişiyle yüzleşme polemiğine açıklık getirdi.
Ataöv, Ermeni lobisinin iddialarını ve Alman Meclisi'nin aldığı kararı 18
maddede çürüttü. *
 
*Prof. Dr. Türkkaya Ataöv *
 
 
Birtakım yabancı ülkelerin meclisleri kabul ettikleri yasalar ya da
kararlar ve açıkladıkları bildirilerle bize *"Ey Türkler, artık
geçmişinizle yüzleşin!"* iletilerinin altını çiziyorlar. Bunlar sözde
*"yüzleşme
yürekliliğini"* gösterebilmemiz için bize bir anlamda yardımcı olacaklarını
da ekliyorlar.
 
Yanıtımız: Peki, yüzleşelim! Ancak, önce bunun ne demek olduğunu biz de
bilelim, onlar da öğrensin. Şöyle ki:
 
 
 
*1.* Önce, geçmişle yüzleşmek bir tarih sorunudur. Geride kalmış olayları
aydınlatacak belgelerin kapsamlı, eksiksiz, doğru, yansız ve dengeli
biçimde ortaya konması gerekir. Bu uğraş bilimin görevidir. Geçmişte ne
olduğunu belirlemenin ilk koşulu siyasilerin kararlarını bir yana itmektir.
Bilimsel gerçek yalnız bir görüşü yayma amacıyla yürütülen bir kampanyanın
malzemesi yapılamaz. Bilimin görevi ortaya geçmişte ne olduysa onu yan
tutmadan yansıtan, kanıt değerinde belgelere dayalı ve doğruluktan
ayrılmayan bir kütük çıkarmaktır. Yöntemi genel olarak bilimsel
araştırmalarda, özel olarak da tarihte kullanılan belgeci yaklaşımdır.
 
*2.* İncelenen konu, anlaşmazlığa taraf olanlardan biri ya da birkaçı için
bir kin ve öç kaynağı olamaz. Hele egemen olmaya özenen görüşün doğruluğunu
sorgulayan ikinci görüşlerin eşit olarak dinlenmediği, savunulamadığı,
dikkate alınmadığı, hatta yasak olduğu, üstelik sözü edildiğinde para,
tutukluluk ve hapis cezalarının geçerli sayıldığı kurullarda, ortamlarda ve
ülkelerde siyasal amaçlar için kullanılamaz. Yabancı meclislerin özgür
araştırma kapılarını sımsıkı kapayıp yalnız tek bir yorumu geçerli sayması,
skandal ölçüsünde bir saptırmadır. Bir tarih yorumu iç siyaset yapısının
kendine özgü koşullarında iyi örgütlenmiş varlıklı baskı kümelerinin
desteğine kavuşmak, bu yoldan oy toplamak ve maaşa ek olarak birçok yönden
yüksek gelirli temsil mesleğini sürdürme tasarısına tutsak edilemez.
Böylelerinin bildiri, karar ya da yasaklarının *"son söz"* olacağı asla
kabul edilemez.
 
*3.* Dünyanın uzak bir köşesinde, yüz yıl önce yer almış olaylar başka bir
ülkedeki günümüz iç iktidar savaşımında yerel baskı örgütlerinin buyruğunda
yorumlanamayacağı gibi, ulusal düzeyde siyasetin ya da uluslararası güç
dengesinde bir çıkar arayışının da aracı olamaz. Her ülkenin dışa karşı
ulusal ve başka ulus-devletler topluluğu içinde kendine bir yer arayışı
olacaktır. Ancak, başka ulusların tarihi herhangi bir ulusun dış dünya
önünde topluca konumunun bir malzemesi durumuna sokulamaz. Tarihi
incelemede, başka bir deyişle geçmişle yüzleşmede *"sebep-sonuç"* ilişkisinden,
yani bilimsellikten, iyi niyetten ve onun parçası olan yansızlıktan
vazgeçilemez.
 
*4.* Bir tarih olayını ele almaya çalışanlar, kimi ulusları ya da halkları
önyargılı bir biçimde *"iyi"* ya da *"kötü"* diye ikiye ayıramazlar. Tarih
dersi vermeye kalkanlar, aynı düzeye yerleştirdikleri, hem Tanrıya hem
şeytana inanan Zerdüştlükten doğma mezhepler örneği ayrı ayrı toplumları
bıçakla keser gibi ikiye bölüp birine iyi, ötekine kötü işlem uygulayamaz.
Değişen yorumlara göre iyi ya da kötü kişiler ve yöneticiler vardır, ama
iyi ya da kötü ulus ve halk ayrımı yapılamaz. Yoksa o tavrın kaynağı ancak
ırkçılık olur. Tarihçilik özelliklerini taşımayan kimi Batı meclislerinin
savcı edasıyla ortaya atılmaları ancak ırkçılıkla tanımlanabilir. Siyaset
pazarından gelen bu kişilerin davranışı kökeni Haçlı Seferlerinde olan *"Müthiş
Türk" *simgesini canlandırıp günümüze oturtma ve bunun armağanını cebe
indirme çabasıdır. Ne var ki, böylesine çıkarcı oyun insanlığın uzun
birikimine de ters düşer.
 
*5.* Bilimin kendinde tüm belgeleri inceleme, öne sürme ve gerçek olanları
sahtelerinden ayırma gereği vardır. Özellikle *"Ermeni sorunu" *nda Osmanlı
belgelerini yok saymak değil, tam karşıtı, onlara özel önem vermek gerekir.
Eğer konu Osmanlı devletinin 1915 yılı ve dolaylarında ya da herhangi bir
zamanda Ermenilere ilişkin siyasetinin ne olduğunu saptamaksa, bunun yanıtı
önce ilk elden kanıtlar olan Osmanlı belgeliklerindedir. Başka devlet
belgelerine de karşılaştırma amacıyla kuşkusuz bakılabilir. Ancak, gerçekte
Osmanlı resmi tavrını belirleyecek olan ilk elden belgeler orada bulunur.
Diyelim, Britanya'nın Waterloo Savaşı'ndan önce Napolyon' a ilişkin
siyasetinin ne olduğunu belgelere dayalı olarak anlamak için ilk önce
(Alman ya da Japon değil) Britanya arşivine bakmanın kaçınılmaz olması
gibi, Ermenilere ilişkin Osmanlı siyasetinin anahtarları da Osmanlı tarih
hazinesindedir. Üstelik, birbiriyle bağlantılı bu belgeler ülkemizde
taranmış, birçoğu yayımlanmış, filme alınmış ve dünyanın önemli
kütüphaneleriyle araştırma merkezlerine yıllar önce armağan edilmiştir.
 
*6.* Ancak, bunlardan yararlanmak için Türkçe ve Osmanlıca bilmek gerekir.
Ayrıca, kimileri bugünkü dile, hatta yaygın yabancı dillerden İngilizceye
bile çevrilmiştir. Bunlara *"ne olacak, Türk belgeleri!" *deyip
bakmayanlar, bu tarih konusunu incelemeye yetkili değillerdir. Tarihçilerin
son birkaç kuşaktır yaptıkları Osmanlıca, Arapça ve Farsça öğrenip eski
Batılı yazarların yanlışlarını düzeltmek, önyargılarını açıklamak ve
boşlukları doldurmaktı. Günümüz yabancı siyasetçileri şimdi eskinin
dengesiz sunumlarına yeniden özeniyorlar. Özellikle, Osmanlı belgeleri
soykırımın varlığını kanıtlamıyor, ama başka gerçekleri ortaya çıkarıyor ve
yabancıların beğenisini bu nedenden ötürü kazanamıyorlarsa, önyargılı bu
tavrın bilimsel değerlendirmede yeri yoktur. Türkçe ve Osmanlıca öğrenip
uzun yıllar Doğu araştırmalarında deneyim kazandıktan sonra, buyursunlar,
200.000 dosyalık Babıâli Evrak Odası'na girsinler, 224 ciltlik Meclis-i
Vükelâ Mazbataları'na, 117 ciltlik Tezakir-i Seniye ve 46 ciltlik İradat-ı
Seniye dosyalarına, ardından Harbiye, Dahiliye ve Maliye sicillerine
baksınlar, Mesail-i Mühimme yazanaklarını ve Gayrimüslim cemaatlere ait
defterleri ve daha birçok şeyi incelesinler, il salnamelerine de insinler,
ancak ondan sonra ahkâm kesmeye aday olsunlar. Amerikalı hiç İngilizce
bilmeyen ve hiçbir Amerikan belgesine elini sürmeden ABD'yi anlatmaya
koyulan birinin değerlendirmesini baş tacı ediyor mu? Gerçek şu ki, Osmanlı
yönetiminin soykırım tasarladığını ve uyguladığını gösteren tek bir
güvenilir belge yoktur.
 
*7.* İleri sürülen sorun *"soykırım"*ın varlığı ya da yokluğu ise -ki odur-
kimi Ermeni ya da kimi Türk ve Müslüman ailelerinin başlarına gelenler
(acılı olmakla birlikte) bu çerçevenin dışında kalır. Ancak, sorun kişisel
boyutta da ele alınabilir. Ama konu o zaman soykırım incelemesinin dışına
çıkar. Kişisel boyutta kalsa bile, Türklere yapılanların da eksiksiz
incelenip gereği gibi değerlendirilmesi gerekir. Doğu Anadolu yalnız
kurşunlanarak ve süngülenerek değil, görülmemiş yöntemlerle boğazlanmış
çeşitli Müslüman kümelerini örten çok sayıda toplu gömütlüklerle doludur.
Bu gömütlükler tanıklar huzurunda birer birer açılıyor. Kaldı ki, yabancı
tarihçilerin, giderek kimi Ermeni yayınlarında da bu gerçeklere göndermeler
vardır. Birtakım yabancı siyasetçiler bunlardan habersizseler derslerini
iyi çalışmadıkları anlaşılır. Ama biliyor ve susuyorlarsa, aktörelerinden
kuşku duyulur.
 
*8.* Tarih olaylarının sunumunda zaman zaman sahte *"belgeler"* in öne
sürüldüğüne rastlanıyor. Bu konuda Ermeni tarafı bu yanıltmacı olanağa çok
ve sürekli olarak başvurmuştur. Seçtikleri örnekler sıradan kişiyi hemen
kazanacak nitelikte, yani duygusallığı ağır basan düzmecelik türündendir.
Örneğin, *Vasili Vereşçagin* adlı bir Rus ressamının 1871′de yaptığı
yağlıboya (üstelik oldukça iyi bilinen) ve kurukafalardan oluşmuş tepeyi
gösteren bir tablo *"barbar Türklerin 1915′te öldürdükleri Ermenilerin
kafataslarından oluşup Anadolu'yu kaplayan tepeler"* diye sunulmuş, bu
düzmece Almanca, Fransızça, Farsça, İspanyolca ya da Bulgarca yazılmış
çeşitli kitapların kapağında, yazı içlerinde ve kartpostallarda yer
almıştır. Gene örneğin, *Mustafa Kemal Atatürk' *ün göreceli olarak az
bilinen bir fotoğrafının altına ve ayaklarının dibine (aslındaki dört köpek
yavrusu silinerek) basit bir foto-kurguyla bir (sözde Ermeni) çocuk cesedi
yerleştirilmiştir.
Araştırma yapma ya da kitap okuma alışkanlıkları ve vakitleri olmayan
yabancılar bu çarpıcı örneklerle hemen etkilenmekte ve *"Ermeni sorunu"* nun
özünü kavradıklarını sanarak Türkleri bir sözcükle *"barbarlık"* la
suçlamaktadırlar. Türk tarafı bu konuda dünya kamuoyunun önüne bir tek
düzmece bile sürmemiştir.
Gene Ermeni tarafının *"Ararat"* ya da *"Musa Dağı'nda Kırk Gün" *benzeri
çok sayıda filmin ardında aynı yanıltma amacı vardır ve uzun araştırmalar
yapmak yerine göze hitap ettiği için kısa süre içinde yandaş kazanmaktadır.
 
*9.* Bir suç söz konusuysa ve suçu işleyen(ler) saptanmış ve yaşıyorsa,
kınama ve cezalandırma söz konusu olabilir. Ancak, suçlama ve ceza yalnız
bir taraf için uygulanamaz.
Sanıklar ve suçlular tarih ve yargı önünde eşittirler, kişilerden kimileri
belirli topluluk, halk, ulus ya da devletten diye ayrıcalıklı durumda
olamazlar. Yalnız Osmanlı belgelerinde değil, üçüncü taraf yayınlarında,
hatta Ermeni ordularının eski komutanlarının anı kitaplarında ve savaş
tarihini inceleyen Ermeni yazarlarının kitaplarında Ermenilerin neden
olduğu kıyımların kanıtları bulunmaktadır.
Yurtdışındaki günümüz Ermenilerinin çerçeve dışına çıkardıkları şu önemli
gerçekler var: Silahlı ayaklanmalar, Müslüman kıyımları, Osmanlının savaş
düşmanı Çarlık Rusyası, İngiliz, Fransız ve Yunanlılarla işbirliği,
Türklere karşı savaşlar, 1914-18 arasında bir düzine savaşa katılmaları,
salgın hastalıkların neden olduğu ölümler ve yerleri değiştirilenlerden
büyük çoğunluğunun yeni yerlerine varmaları, tehcirin kalkmasıyla
birçoğunun eski yerlerine dönmeleri ve bunlardan kimilerinin geniş kıyım
yaptıkları gerçeği. Amerikalı Protestan ve Fransız Katolik din yayıcılarına
göre, *İsa*'nın sevgili kulları olan bu kişiler yakıp yıkma, öldürme ve
tecavüz gibi bol acımasızlık örnekleri verdiler mi? Evet! Ermeni yayınları
(örneğin bugün *"Agos"* gazetesi) bunlara gereği gibi yer veriyor mu?
Hayır! Ermenilerin suçlu olanları hiçbir yargı yerinde bu yaptıklarının
hesabını verdiler mi? Hiçbir yerde!
 
*10.* Bununla bağlantılı olarak, suç kanıtlanmışsa, onun sorumlusu
ortaklaşa olarak tüm halk ya da ulus değildir. Bir suç belirli bir ırktan,
etnik kökenden, dinden ya da dilden olanların tümünü kapsamaz. Suç ve ceza
yalnız suçu işleyen kişi için geçerlidir. Yakın tarihlerde (2003′te)
yayımlanan (* "Birinci Dünya Savaşı Sözlüğü"* başlıklı) önemli İngiliz
kitabında bile (Britanya belgelerine dayalı olarak) *"Türkler daha
seferberlik hazırlıkları içindeyken Ermeniler doğuda Ermeni olmayan 120.000
kişiyi boğazladılar, Van'ı ele geçirip devletten ayırdılar, Rus ordularının
koruması altında orada bağımsızlıklarını açıkladılar ve 50.000 kişi daha
öldürdüler"* diye yazmasına (s. 34-35) karşın, savaş sonunda hiçbir Ermeni
yargılanmamış, yalnız Türkler ceza yemiştir. Bu uygulama *"yenginlerin
adaletini"* simgeler ve yenilenin hakkını işgalci durumundaki güçlü
devletin buyurganlığına bırakır. 1918′den sonra Türklere yapılan buydu.
Oysa, bu durumda, hak güçlünün olur; sözde hukuk yenginden yana çıkar.
 
*11.* Suç ve ceza, olayla ilgili olmayan yeni kuşakları da içine alamaz.
Öyle olursa, kimi ulusların yurttaşlarının, başkalarından farklı olarak,
toptan ve istisnasız biçimde, sanki bir günahla doğmakta oldukları
onaylanmış olur. Böyle bir yaklaşım metafizik, doğaötesi ve akıldışı bir
yorumu geri getirmek anlamına gelir. Ne Türklerin, ne Ermenilerin ve ne de
başka bir ulusun bir suç yüküyle dünyaya geldikleri saçma düşüncesi kabul
edilemez.
 
*12.* Bununla bağlantılı olarak, suçlama ve cezalandırma geriye, diyelim,
yüz yıla ya da yüzlerce yıl geriye götürülemez. Tarih incelenir, olaylar
saptanır ve değerlendirmeler yapılır. Yalnız tek bir olayda, üstelik tek
bir yan suçlanarak hesap sormak gibi bir yaklaşım seçicilikten de öte bir
önyargı örneğidir. Geçmiş olayların tümü içinde birini, aradan geçen uzun
süreyi de dikkate almayarak başkalarından ayıklayıp öne çıkarmak, tarih
yönteminin onaylamayacağı bir yanlıştır. En başlara gidersek, hele
sırasıyla İspanya, Hollanda, Britanya, Fransa, Rusya, Almanya, Amerika ve
Japonya'nın büyüme dönemleri yanlış aktarılan efsanelerle doludur. Gerçek
olan ise, acımasızlık, kan dökümü, kıyım, eşkıyalık, hırsızlık, gaddarlık,
yabanıllık ve sömürü tarihidir.
 
*13.* Bu yanlışlar art arda yapılarak konunun siyasal atışmaya
dönüştürülmesi beklenen açıklık yerine karmaşa getirir. Eğer tarihte
olanları kimi yabancı devletlerin meclisler gibi iktidar kurumları karara
bağlayacaksa, o zaman Amerika, Fransa, İsviçre ve Almanya gibi ülkeler
açıkça *"gerçek bakanlığı"* adıyla bakanlıklar da kursunlar. Bugün
yaptıkları da adını koymadan aşağı yukarı budur. Bizler de tüm gerçekleri o
merkezden öğrenelim(!). Batı dünyası hızla böylesine yalın bir buyurganlığa
doğru yol alıyor. Ekonomiyi ondan soruyor, onların kültür kasırgasına hedef
oluyoruz. Şimdi de sıra geri kalanını da onlardan öğrenmekte mi? Tarihsel
gerçek araştırması bu yoldan kurban edilemez.
 
*14.* Ayrıca, biliyoruz ki, Türkiye'yi sınamak, onu sanık sandalyesine
oturtup gene bir daha yargılamak isteyen yabancıların kendi geçmişleri
yoğun, görülmemiş ve uzun sömürü tarihi, hatta ondan da öte, insan
haklarını yüzyıllarca çiğneme tarihidir. Asya'da, Afrika'da ve bugün
Amerika denen Yeni Dünya'da hem uzak hem de yakın geçmişte uluslararası
hukuku ve insancıllığı görülmemiş biçimde ayaklar altına alıp koca
anakaraların çeşitli ve milyonlarca halklarına kıymış ve türlü acılar
çektirmiş olanlar Türkiye'nin karşısına yargıç ya da savcı gibi çıkamazlar.
Amerika, Asya, Afrika ve Avustralya tarihleri Kızılderililere, siyahlara,
Çinlilere, Filipinlilere, Magriplilere, Çingenelere, İnuitlere, Güney
Afrikalılara, Orta ve Güney Amerikalılara, Avustralya yerlilerine ve
Balkanlar'dan Kafkasya'ya Türklere ve öteki Müslümanlara yapılanlar
eksiksiz anlatılmadıkça yazılamaz. Yüzyılları kapsayan bu gaddarlıkların
yeni halkaları çevremizde bile bugün de sürüyor.
 
*15.* Kaldı ki, kimi Batılı ülkeler kazandıkları savaşlardan sonra
mahkemeler de kurmuş, başkalarının tartışmalı
gti...@aol.com: Jun 07 02:19AM -0400

Mehmet Ali Guller bey, bircok yazilarinda, Turkiye ile Amerika’nin arasini acmaya calisiyor.
 
Dolayisiyle, Turkiye’nin iyiligini dusunmuyor.
 
 
Suriye, ABD ile Rusya’nin, ender olarak, birlikte calistiklari bir yer.
 
Ikisinin de anlastigi uc nokta var: DAES’i yok etmek, Suriye’nin bir butun olarak kalmasi, ve
 
DAES ve El Nusra’dan kurtulduktan sonra, Suriye’nin demokratik bir secim yapmasi.
 
 
Bunlari Turkiye de istiyor.
 
 
 
Suriye bir butun olarak kalirsa, kantonlara devletciklere bolunmez.
 
Yani, Suriye'nin Kuzey'inde Turkiye dusmani bir Kurt devleti olusmaz.
 
 
 
ABD ve Rusya yonunden, bu planin tatbik edilmesi icin ne gerekiyorsa o muhimdir.
 
PYD yardimci olursa PYD, Turkiye yardimci olursa Turkiye’nin onemi artar.
 
 
Yani, ABD koridoru moridoru acmak diye bir sey yok.
 
ABD neden bir koridor acsin ki?
Kendisi enerji ihrac eden bir ulke oldu zaten.
Enerji boru hatlarinin Turkiye'den gecirilmesi daha guvenli.
 
 
Bu kiskirtici komplo teorisi, marjinlerdeki yazarlarin kendi siyasi ideolojilerini pompalayabilmek icin ileri surdukleri bir yalandir.
 
 
 
Rusya ile ABD’nin, Suriye uzerinde, anlasamadiklari tek nokta, secime giden donemi kimin idare edecegi ve Esad’in gelecegidir.
 
Bu, halledilemeyecek bir sorun degildir.
 
 
ABD ile PYD’nin birlikte calismasi, ve ABD’nin PYD’yi desteklemesinin sebebi ise PKK-PYD ve Kuzey Irak Kurtleri gibi bircok Kurd’un ABD’ye kurtarici gozuyle bakmasi, ve taktirlerini her firsatta soylemeleridir.
 
Yani, Amerikalilarin egolarini oksamalaridir.
 
Ve karada, DAES'le etkili bir sekilde carpismalaridir.
 
 
 
Cunku, Amerika, dunyada en az sevilen bir ulkedir.
 
Kendi muttefikleri bile, Avrupalilar dahil, ABD’yi anketlerde sevmediklerini gosterirler hep.
 
Turkiye de hem sevmiyor, hem de Suriye’de birlikte aktif olarak calismaya ayak diriyor.
 
 
Biz ABD’nin yaninda saglam bir muttefik gibi durmazsak, Kurt ceteleri duracak, ve duruyorlar.
 
Amerika icin, kimin yaninda durdugu fark etmez.
 
Turkiye reddederse, Kurt ceteler var.
 
 
 
Bu da Kurtlerin, su anda parca parca olan butun Kurtleri birlestirebilecek,
 
mustakil bir Kurt devleti yaratabilecek gucu ABD’nin destegi ile bulmasi demektir.
 
 
 
Bu, bu kadar acik ve nettir.
 
 
ABD/NATO arkamizda olmazsa, diger opsiyonlarimiz da elimizden gider.
 
Mesela, Suriye’ye kara ordumuzla girmemiz opsiyonu kalmaz.
 
Girdigimizde, aninda, Amerika veya NATO’dan yardim gelmeyecegini bilen Rusya’nin havadan saldirisina ugrariz.
 
Ve kimse bize yardim etmez. Ne Turk ulkeleri, ne Muslumanlar, ne de baskasi. Cunku, edemezler.
 
 
Dolayisiyle, bizi ABD’ye karsi kiskirtanlar Turkiye’ye iyilik yapmiyorlar.
 
 
Gunes Ecer
 


 

 

 
-----Original Message-----
From: Aydogan Kekevi <dog.k...@t-online.de>
To: Aydogan Kekevi <dog.k...@t-online.de>
Sent: Mon, Jun 6, 2016 1:21 pm
Subject: WG: Sultan Murad Tugayı’nı destekleyerek Amerikan Koridoru engellenir mi? Mehmet Ali Güller
 
 
 


 
Von: "Mehmet Ali Güller" [mailto:commen...@wordpress.com]
Gesendet: Montag, 6. Juni 2016 11:34
An: dog.k...@t-online.de
Betreff: [Yeni yazı] Sultan Murad Tugayı’nı destekleyerek Amerikan Koridoru engellenir mi?
 

 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 

 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 

 
 
 
 
 
 
 
 
 
Sultan Murad Tugayı’nı destekleyerek Amerikan Koridoru engellenir mi?
Mehmet Ali Güller
 
 
 
ABD destekli Menbiç Operasyonu, fiilen Türkiye’nin “YPG Fırat’ın batısına geçemez” kırmızıçizgisini ortadan kaldırdı.
Gerçi kırmızıçizgi aslında başından itibaren geçersizdi. Zira PYD-YPG daha AKP’nin PYD lideri Salih Müslim’i Ankara’da ağırladığı günlerde ikisi Fırat’ın doğusunda, biri Fırat’ın batısında olmak üzere üç kanton ilan etmişti. Yani YPG zaten Fırat’ın batısındaydı!
İKİ BANT MUTABAKATI
Türkiye açısından mesele bu üç kantonun birleşmesi ve Suriye’nin kuzeyinde kesintisiz bir kuşak oluşturulmasıydı.
Doğudaki iki kanton ile batıdaki bir kantonun arasında ise ağırlıklı olarak IŞİD’in işgal ettiği, Nusra ile AKP destekli grupların da yer yer bulunduğu 98 km’lik Cerablus var.
Washington özellikle son altı aydır Ankara’yı “girdap operasyonu” ile kesintisiz bir kuşağa adım adım mecbur etmeye çalışıyor. Üzerinde önemli ölçüde mutabık kalındığı anlaşılan plana göre AKP destekli grupların egemen olduğu 20 km’lik bir bant ve onun altında da YPG’nin egemen olacağı bir alt bant olacak…
Ankara böylece “Kürt kuşağı” ile arasına güya bir ÖSO tamponu koymuş olacak!
Bu planın işe yaramayacağı ortada; zira Barzanistan’ın 20 km’lik bir bandın altından da Doğu Akdeniz’e bağlanabilmesi, ABD için yararlıdır!
Kaldı ki, en sonunda o 20 km’lik bant da Kürt gruplar lehine eriyecektir!
TEZKERE, İNCİRLİK, SULTAN MURAD TUGAYI
AKP’nin mecbur kaldığı bu çift bantlı proje adım adım ilerlerken, Türkiye’nin milli kuvvetleri de alternatif çareler aramaktadır. Bu “çarelerden” biri de MİT’in kurduğu Sultan Murad Tugayı’nın desteklenmesi diye açıklanmaktadır! Üstüne emekli özel kuvvet askerlerinin yönettiği Blackwater tipi örgüt kurulması gerektiği söylenmektedir!
Bize göre bu bir çare değil, tersine AKP gibi ABD’nin “girdap operasyonuna” dolaylı mecbur kalmak demektir!
Sultan Murad Tugayı benzeri grupları desteklemek, AKP’nin tezkeresini desteklemekle başlayan ve İncirlik Mutabakatı’nın “kâğıt üzerinde bir anlaşma” olduğunu iddia ederek önemsiz sayan sorunlu bakışın yeni bir aşamasıdır!
Kaldı ki, bugünün koridor sorunu, dünün Sultan Murad Tugayı benzeri çeşitli etnik ve mezhebi örgütlerin desteklenmesinin sonucudur!
AKP Hükümeti SADAT gibi Blackwater tipi örgütler kurduğu ve Sultan Murad Tugayı gibi grupları sahaya sürdüğü için Esad kuvvetlerini güneye doğru baskılayabilmiştir. Bunun sonucunda da kuzeyde açılan alana ABD destekli PYD yerleşmiştir!
En somut gerçektir: Suriye’yi bölen her pratik, Amerikan Koridoruna yarar!
AMERİKAN KORİDORU NASIL ÖNLENİR?
Stratejiyi düzeltmeden Türkiye’nin Amerikan Koridoru’nu önleme şansı yoktur. 25 yıllık Irak deneyimi ortadadır ve Ankara en sonunda Barzanistan’ı tanımak zorunda kalmıştır.
Doğru strateji nedir? ABD’nin Türkiye, İran, Irak ve Suriye’yi hedef alan “Büyük Kürdistan” projesi, hedef alınan dört ülkenin işbirliğiyle engellenir.
AKP Hükümeti ise tersine üç ülkeye düşmanlık yapmakta ve ABD cephesinde yer almaktadır.
Amerikan cephesinde kalarak ve komşulara düşmanlık yaparak ABD projesinin önlenemeyeceği 25 yıllık Irak ve 5 yıllık Suriye örneği ile sabittir!
Aslında mesele basit ve açıktır:
İncirlik olmasa, ABD’nin Suriye’deki bin özel kuvvet askeri YPG’ye koridor kurdurabilir mi?
Ankara angajman kurallarını kaldırsa ve Suriye uçakları ülkenin kuzeyinde hava operasyonu yapabilse, koridor kurulabilir mi?
Ankara Suriye sınırını kapatsa ve bu ülkeye terörist akışını kesse, Şam kuvvetleri kuzeye doğru taarruz yapabilse, koridor kurulur mu?
Ankara, Sultan Murad Tugayı ve ÖSO gibi gruplara desteği kesse ve Şam kuvvetleri kuzeye egemen olsa, koridor kurulur mu?
Özetle, hadi işbirliğini geçtik, Ankara Şam’a düşmanlığı bıraksa, ABD Suriye’de bir koridor kurabilir mi?
İKTİDARA MUHALEFET ETMEK
AKP’nin tezkeresine destek vererek, Erdoğan’ın imzaladığı İncirlik Mutabakatı’nı önemsiz sayarak, MİT’in kurduğu Sultan Murad Tugayı’nı destekleyerek Amerikan Koridoru önlenmez, tersine Irak’ta olduğu gibi adım adım koridora mimar olunur!
Türkiye’nin milli kuvvetlerinin “sonunda terörle mücadele ediyor, aman yıpratmayalım” diyerek Erdoğan’a muhalefeti kesmesi, tarihi hatadır.
Her hükümetin ve devletin görevidir terörle mücadele etmek. İşini yapıyor diye Erdoğanların tüm yanlışlarına göz kapatmak, AKP Hükümeti’ni bir girdap operasyonu ile yakalamış ABD’nin işini kolaylaştırmaktadır!
Irak’ta olduğu gibi karşı çıkılan projeye mimar olunmak istemiyorsa, muhalefet Sultan Murad Tugayı’na destek gibi fikirleri bırakıp, işe iktidara muhalefet ederek başlamalı!
Mehmet Ali Güller
6 Haziran 2016
 
Mehmet Ali Güller | 06/06/2016, 12:34 | Kategoriler: Politika Yazıları | URL: http://wp.me/p1tiVW-15i
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 

 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
WordPress.com ile uçtuğunuz için teşekkürler
"Özel Büro (Dig.Security.İŞNET)" <digi.s...@isnet.net.tr>: Jun 05 10:29PM +0300

<http://www.haberturk.com/htyazar/serdar-turgut-2025>
 
 
Serdar Turgut <http://www.haberturk.com/htyazar/serdar-turgut-2025>
 
 
Adı bir Quentin Tarantino filmini çağrıştıran yeni bir kavram var: The
Frightful Five (Ürkütücü Beşli).
 
Bu kavram Apple, Amazon, Facebook, Microsoft ve Google'ı birlikte tanımlamak
için kullanılıyor. Bu beşli, oluşmakta olan yeni dünya düzeninin kurucu ve
egemenleri.
 
Eskiden emperyalizm denilince Amerika veya komünizm dönemindeki Rusya
kastedilirdi. Artık bu beş şirket akla geliyor. Bunların hepsinin merkezi
Amerika'da olsa da, Amerikan değerleri ve kültürünün taşıyıcısı olsalar da
artık emperyalizm denilince akla güçlü devletler değil, bu güçlü şirketler
geliyor.
 
ULUS DEVLETİN SONU
 
Çünkü yeni global düzenin bu hâkimleri, aynı zamanda "milli devlet
kavramının da sonunu getirecek düzeni" temsil ediyorlar. Bu şirketlerin
koydukları kurallar, getirdikleri teknolojiler, iş yapma etikleri,
kültürleri, ulusal yasaları ve kontrolleri aşıp birçok durumda onları
geçersiz kılıyor.
 
Örneğin, bir Amazon, global düzeyde ticaretin ve serbest piyasanın
işleyişinin kurallarını (yani kapitalist üretim biçiminin işleyiş
kurallarını) yeniden yazıp oluşturuyor.
 
Amazon ayrıca tüketici haklarını ön plana çıkardığından global düzeyde işçi
sendikalarının da gücünün azalmasına neden olan bir kültür getiriyor.
 
Youtube ise global düzeyde bir kültürün oluşumuna ve bunun paylaşılmasına
aracılık ederek milli kültürlerin öneminin aşağıya çekilmesine neden oluyor.
Apple ve Google da hayatımıza yön vermeye başlayan aplikasyonları üretenleri
global düzeyde kontrol edip yönlendiriyor. Sosyolojik gelişmeler ve global
kültür de onların etkisi altında.
 
Facebook, Newsfeed nedeniyle dünyanın en büyük medya gücü haline gelmiş
durumda. Ulusal medyalar, Facebook'suz var olamaz hale geliyor, ulusal medya
kültürleri de Facebook tarafından belirleniyor.
 
Bu durum eski emperyalizmin tek bir merkez ülkeye sağladığından çok daha
büyük bir gücü temsil ediyor. Dediğim gibi, bunların hepsi ABD şirketi
olmasına rağmen Amerikan devleti bu şirketleri kontrol etme imkânına sahip
değil. Amerikan devleti güvenlik, terörle mücadele söz konusu olduğunda veya
vergi konularında sesini yükseltiyor ama bu "ürkütücü beşli", kuralları
kendileri koymayı sürdürüyor.
 
YENİ ANTİEMPERYALİZM
 
Ancak bu ürkütücü beşlinin global gücünü kontrol altına almak için ülkelerde
tepkiler, hareketler de başladı. Bunlar illa bir yasaklama şeklinde ortaya
çıkmıyor. Avrupa'da yasa koyucular bu şirketlerin ülkelerindeki
operasyonlarında ulusal içerikler de kullanmalarını zorlayıcı adımlar
atıyorlar.
 
Örneğin, ülkemizde de faaliyette bulunan Netflix'in sadece Amerikan filmleri
ve dizilerini değil, Fransız film ve dizilerini de göstermelerini sağlamaya
çalışıyorlar. Onun dışında birçok ülkede içeriklerin ulusallaşması yönünde
düşünceler oluşmaya başladı. Anlaşılan "yeni antiemperyalist savaş" bu
şekilde olacak.
 
Ben yeni antiemperyalizmin başarılı olmasına pek ihtimal vermiyorum. Çünkü
global tercihler, ürkütücü beşlinin içeriklerine çoktan yapıldı, yani
"emperyalistler" savaşı çoktan kazanmış durumdalar. Aslında bu, adı açık
şekilde konulmasa da fiilen "yeni Amerikan yüzyılı"nda olduğumuzu
gösteriyor.
 
2016 İNTERNET TREND RAPORU
 
Analist Mary Meeker'in her yıl "internet trendleri" hakkında yayınladığı
rapor haklı olarak önem taşımaya başladı. Bu raporlar hem sektörün gerçek
dinamiklerini hem de oluşan trendleri tespit edip bizleri bekleyenlerin ne
olduğunu anlamak açısından yıllardır tam isabet sağlamıştır. Mary Meeker'in
"2016 yılı internet trendi raporu" da dün yayınlandı. Bu işin içinde olan
bizlerin dikkatli okuması gereken bu rapordan bazı satırbaşları şöyle:
 
- Global olarak 3 milyar internet kullanıcısı var, yani dünya nüfusunun
yüzde 42'sinde internet mevcut. Bu da geride kalanlara ulaşmanın çok büyük
bir endüstri haline geleceğini gösteriyor. Google, Microsoft ve Facebook'un
global düzeyde herkesi internete bağlama arayışları hızla sürüyor.
 
- Mesajlaşma piyasasında Facebook ve Wechat'in hâkimiyeti mevcut.
 
- İnternet reklamlarında ise Google ve Facebook'un toplam yüzde 76'lık bir
hâkimiyeti var. Reklamverenler yeni sitelerden daha ziyade denenmiş, eskiden
beri bildikleri önemli sitelere reklam vermeyi tercih ediyorlar.
 
- Video izlemede global bir patlama yaşanıyor. Snapchat ve Facebook Live bu
konuda öne çıkan şirketler, ama video reklamlarının her zaman beklenen
etkiye sahip olmadıkları da görülüyor. Bu etkinliği artırmak için yeni
çalışmalar bekleyebiliriz.
 
- Akıllı telefon piyasasında androidlerin etkisi her geçen gün artıyor.
 
- Çin, internet sektöründe ABD'den çok daha güzel gelişmeler vaat ediyor.
 
- Teknolojiyle alakası olmayan şirketlerin teknoloji firmalarını satın alıp
büyümeye çalışmaları yeni bir trend olacak.
 
- Uber, araç sahibi olanların sayısını azaltmaya başlayacak. Bu sektörde
herkes Tesla ve Google'dan gelecek yenilikleri bekliyor.
 
- Ellerimizi kullanmadan sesimizle yapabildiğimiz işlemlere olanak veren
teknolojiler ve bunu içeren aygıtlar piyasası çok hızlı büyüyecek. Bu
sektörde çok büyük rekabet beklenmeli.
 
GÜNAH MI YOKSA ŞIK MI?
 
İlgiyi sürekli yüksek düzeyde tutmak için devamlı yenilikler arayan moda
dünyası, Gucci'nin son defilesini tartışıyor. Gucci son defilesini
İngiltere'nin en kutsal mekânlarından biri kabul edilen Westminster
Kilisesi'nde düzenledi. "Günahtır" diyenleri anlamakla birlikte defilenin
çok şık olduğunu söyleyenler de var. Fotoğraflara baktığımda gerçekten
büyülü bir ortam oluştuğunu gördüm.
 
APPLE'IN 13 HAZİRAN RANDEVUSU BEKLENİYOR
 
Apple için aplikasyon üretenlerin dünyanın dört bir yanından gelip son
gelişmeleri konuşacağı toplantı (Apple WWDC, yani Worldwide Developers
Conference) haziran ayının 13'ünde San Francisco'da yapılacak. Tabii tüm
teknoloji dünyasının ve biz kullanıcıların kulağı da bu toplantıdan gelecek
haberlerde olacak. Bizler www.haberturk.tv sitemizde zaten bu dünyadan gelen
her habere duyarlıyız ve bunları sizlere dikkatli biçimde aktarıyoruz. Bu
toplantıyı da en iyi şekilde izleyeceğimize emin olabilirsiniz.
 
[status publish]
 
[geotag on]
 
[publicize off|twitter|facebook]
 
[category güvenlik]
 
[tags YENİ DÜNYA DÜZENİ DOSYASI, SERDAR TURGUT, THE NEW WORLD ORDER]
"Özel Büro (Dig.Security.İŞNET)" <digi.s...@isnet.net.tr>: Jun 05 10:23PM +0300

[status publish]
 
[geotag on]
 
[publicize off|twitter|facebook]
 
[category araştırma]
 
[tags TARİH, PEÇENEKLER, DİL, ERKEN TARİH, NOTLAR]
"Özel Büro (Dig.Security.İŞNET)" <digi.s...@isnet.net.tr>: Jun 05 10:13PM +0300

Dünyayı yelkenli teknesi ile baştan başa kat eden, içi insan, doğa ve deniz sevgisi ile dolu, büyük denizci Sadun Boro’yu aramızdan ayrılışının ilk yılında saygı ve özlemle anıyoruz. Ruhu şâd olsun.
 

 
ÖZEL BÜRO GRUBU
 
 
 
[status publish]
 
[geotag on]
 
[publicize off|twitter|facebook]
 
[category duyuru]
 
[tags ANMA MESAJI, Efsane, Denizci, Sadun Boro]
"Özel Büro (Dig.Security.İŞNET)" <digi.s...@isnet.net.tr>: Jun 05 10:20PM +0300

Yaygın olarak tımar adı ile bilinen Osmanlı "dirlik" sisteminde öteden beri
dirlikleri gelirlerine göre sınıflandırma ile yetinilir. Böyle bir
sınıflandırma, yani 20.000 akçeye kadar geliri olan dirliklere tımar,
100.000 akçeye kadar olanlara zeamet, ve daha yüksek gelirlilerine has deyip
bırakmak eksik olur. Zaten böyle kesin hadlere dayalı bir sınıflandırma
ancak onaltıncı yüzyıl ortalarında söz konusu olabilir; daha önce 20.000
akçeden az gelirli zeametlere ya da 100.000 akçeden az gelirli haslara
rastlamak mümkün. Ayrıca, sadece gelir seviyesine göre yapılan sayısal bir
sınıflandırma dirlik sisteminin temel bazı özelliklerinin gözden kaçmasına
neden olabilir. Dirlikte verilen gelir düzeyi yükseldikçe gelirlerin
toplandığı birimler de kendiliğinden daha büyük yerleşim birimlerini içerir.
Bu anlamda tımarlı sipahi köy düzeyinde temsil eder siyasal gücü, zeametli
zaim ya da subaşı ise kasabalarda görev yapar; bu durumun istisnaları olduğu
belli, ama maksadım genelde hedeflenen amaca işaret etmek. Has düzeyindeki
dirliklerde ise gelir kaynağı ile görev yeri arasındaki ilişki ortadan
kaybolur; has miktarı sancak topraklarında dağılmış çeşitli kaynaklardan
oluşturulur. Yani tımarlının tımarında, subaşının da zeametinin bellibaşlı
kasabasında oturması ve görev yapması beklenir ama görevi karşılığında
kendisine has ayrılan yüksek rütbeli yöneticinin durumu değişiktir. Böyle
bir yöneticinin siyasal otoritesi hem has kaynaklarının ötesindedir, hem de
hassını oluşturan birimlerin ister istemez dağınık olması dolayısıyla
görevini yaptığı bölgenin her tarafına eşit dağılmaz siyasal gücü. Tabii
sancakbeyi de sancağının en önemli şehrinde bulunur, ama bazen o şehirde
bile siyasal gücü kısıtlanmıştır, eğer o şehir gelirlerinin bazı kalemleri
padişah hassına (havass-ı humayuna) katılacak kadar önemli görülürse.
 
Bu yoğun giriş paragrafında saptadığımız konular bu makalenin özeti
sayılabilir. Şimdi sancakbeylerinin durumlarına daha yakından bakarak bu
başlıkları biraz açmaya çalışalım. Tımar ve zeamet sadece dirlik olarak
değil aynı zamanda birer yönetim birimi kabul edilebilirler, ona karşı
sancak ise yönetim birimi olmakla beraber sancakbeyinin hassı, yani dirliği
sancağının toplam gelirlerinin ancak bazı parçalarından oluşur. Sancağında
kendi hasına dahil gelir kaynakları üzerinde doğrudan siyasal gücü temsil
ettiği halde hassı dışında sancağının diğer yöreleri üzerinde ancak dolaylı
bir otoriteden söz edebiliriz. Sancakbeyi hassı ögelerinin incelenmesi,
siyasal gücün taşra görevlilerine ve halkına nasıl, ne derecede ulaştığını
saptamak bakımından önemli.
 
Sancak Hasılı
 
Sancaklarda genellikle sancakbeyine ayrılmış gelirler var ki bu gelirler
sancakbeyinin hassını oluşturuyor. Sancakbeyi kim olursa olsun o sancağın
sancakbeyi hassını alır. Her sancağın belli bir sancakbeyi hassı olduğunu
gösteren ifadeleri yayınlanmış sancak çalışmalarında görebiliyoruz. Fakat bu
aynı sancağın değişik sancakbeylerine hep aynı miktarda hasla verildiği
demek değil. Bir sancak, oraya tayin olunan beyin kendi hakkettiği miktarda
has ile tevcih ediliyor.
 
Bu durumu örneklemek için BOA MAD 17.893 sayılı ve 892-4/1487-89 tarihli
Anadolu Ruzname defterinde Kayseri sancağının değişik kişilere
verilmesindeki değişikliklere bakalım:
 
1. Sahife 26: 20 Zilkade 892'de Hızır Paşa oğlu Kasım Bey'e 405.881 akçe
ile (hasha-ı liva 250.575 + mülhakat).
 
2. S. 26: Çok kısa bir süre sonra Kayseri sancağı Eminoğlu Mehmet Bey'e
verilmiş. Has miktarı belirtilmiyor.
 
3. S. 46: Gene çok kısa bir süre sonra, Mehmet Bey ma'lul olduğundan 23
Zilhicce 892'de Şehzade Sultan Ahmet'in lalası Sinan Bey'e verilmiş (hasıl-ı
liva 250.575 + mülhakat ile 372.335 akçelik hasla).
 
4. S.176: 1 Zilkade 893'te Mansuroğlu Mahmut Bey'e 400.000 akçe hasla.
 
5. S. 248: 29 Muharrem 894'te Mihaloğlu İskender Bey'e 400.000 ile.
 
Bu gibi örnekleri hem bütün dirliklerin tevcihindeki değişikliklerin
işlendiği ruzname defterlerinde, hem de sancak tevcihlerinin işlendiği
defterlerde oldukça sık görebiliyoruz. Şunu da belirtmeli, aynı sancakbeyi
bir sancakta bulunduğu süre içinde terakkiye hak kazanırsa hassına eklemeler
yapılıyor ve tabii has miktarı değişmiş oluyor.
 
Yukarıdaki örnekte aynı sancağın değişik beylere değişik has miktarı ile
verilmesinin yanısıra dikkati çeken bir nokta daha var. Kayseri sancağında
sancağın hasılı 250.575 akçe olarak belirtiliyor. Tayin edilen sancakbeyleri
daha fazla hassa müstahak olduğundan bu sancak hasılına eklemeler yapılmış.
Fakat Kayseri'de genelde sancakbeyi gelirinin 250.575 akçe olduğu
anlaşılıyor.
 
Sancakbeyinin düzenli gelir kaynakları, yani bir sancakta normal olarak
sancakbeyine ayrılan ve "sancak hasılı" denilen gelirler sancakbeyinin
siyasal gücünün belirlenmesinde esas olan bölümdür. Sancak hasılı denilen
gelirler ne gibi gelirlerden oluşuyor? Bir sancaktan diğerine "sancak
hasılı" başlığı altında toplanan gelir kalemlerinde nitelik bakımından
benzerlik ya da farklılık ne dereceye kadar söz konusu? Bu yazıda cevabını
arayacağımız asıl sorular bunlar.
 
Sancak Hasılının Ögeleri
 
Sancak hasılı sayılabilecek gelirlerin nitelikleri kaynaklarda
belirtilmemiş; bu soruyu icmal tahrir defterlerinde ya da ruznamelerde
Rumeli ve Anadolu'da tafsilli sancakbeyi hasları dökümlerini inceleyerek
cevaplayabiliriz. Böyle dökümlerde haslara katılan öğeleri değişik gruplarda
ele alabiliriz.
 
Bir gruba sancak içindeki şehir ve kasaba merkezlerinden (belgelerdeki
deyimle "nefs-i şehr"den) toplanan vergiler konmalı. Diğer bir grupta ise
"niyabet" gibi sancakbeyinin bütün sancaktan topdığı vergiler ele alınmalı.
"Nefs-i şehr" ile bütün sancaktan toplanan genel vergilerin niteliğine daha
sonra daha yakından eğileceğiz; şimdilik sadece bu gibi vergilerin has
toplamı içindeki oranlarını saptamağa çalışalım.
 
Nisbeten büyük merkezlerden alınan ve bütün sancağa şamil vergiler dışında
köy, mezraa, aşiret (cemaat) ve çiftliklerden toplanan vergiler de haslara
dahil oluyor. Bu gibi vergileri de üç grupta ele almalı. Hasılatı 20.000
akçeden fazla ve 10.000-20.000 akça arasında olan kırsal kesim vergileri ilk
iki grubu oluşturuyor. Vergisi 10.000 akçeden az köyler, mezraalar ve
cemaatler ise üçüncü bir grup.
 
Rumeli'de 22, Anadolu'da 16 sancak has gelirlerini inceleyerek yaptığım bu
sınıflandırmaya daha yakından eğilelim.
 
Kaynaklarımız arasında, hatta aynı tip kaynaklarda verilerin sunuluşu farklı
olabiliyor. Çoğu sancakta merkezlerden ve genel olarak bütün sancaktan
alınan vergiler ayrı ayrı belirtildiği halde bazılarında bu kalemler
birleştirilmiştir. Hatta aynı sancak için, aynı kaynakta bazı şehirlerin
merkez gelirleri ve bölgesinden (bütün kaza ya da nahiyeden) toplanan genel
vergiler ayrı ayrı, diğer bazı şehirler için ise şehir geliri ile bölgeden
toplanan niyabet birlikte veriliyor. Kırsal vergilerin belirlenişinde de
kaynaktan kaynağa değişiklikler görülebiliyor. Çoğu has dökümünde köylerin
vergi hasılatı her köy için ayrı ayrı belirtilse de diğer bazı kaynaklarda
belirlenen birim köy değil de bir ya da birden fazla köyden oluşan bir tımar
olabiliyor.
 
Kaynaklardaki bu farklılaşmadan dolayı sancaktan sancağa, ya da aynı
sancağın değişik tarihlerde tevcihinde doğrudan doğruya, bire bir
karşılaştırma imkanı kısıtlanmış oluyor. Verilerin sunuluşundaki farklılığın
ötesinde, ileride göreceğimiz gibi değişik cins vergi hasılatının toplam has
içindeki oranı bakımından da sancaklar arasında farklılaşma görülebiliyor.
Bu bakımdan bütün sancakları içeren ortalama oranlar hesaplayıp hepsi için
geçerli olacak bir genellemeye gitmek gereksiz, hatta yanıltıcı olacak. Bu
yüzden aşağıda sancakları, has gelirlerinin değişik nitelikte ögeleri
oranları açısından çeşitli gruplarda ele almak gerekiyor.
 
Önce belirtelim ki çoğu sancakta şehir merkezlerinden ve bütün sancağa şamil
olarak toplanan genel vergiler hasların %60'dan fazlasını oluşturuyor.
Rumeli'de Köstendil, Semendire, Silistre, Vidin ve Yanya, Anadolu'da ise
Hamid, Kocaeli, Akşehir, Niğde, Aksaray, Kayseri, İçel, ve Antep bu gruba
giriyor. Niğbolu, Konya, ve Karesi sancaklarında ise bu oran %80'in üzerine
çıkıyor. Bu oranlara, nisbeten büyücek yerleşim birimleri sayılabilecek
10.000 akçeden fazla vergi hasılatı sağlayan köylerin gelirleri de
katıldığında, sancağa şamil gelirler ile büyük yerleşim birimlerinden elde
edilen gelirler beraber ele alınınca oran %85-90'a ulaşıyor. Has
gelirlerinin çok büyük bir bölümü bu şekilde oluşan sancaklar en büyük grub
olduğu için bu gibi sancaklara "tipik sancaklar" diyebiliriz.
 
Teke, Alaiye, Halep gibi bazı sancaklarda ise yukarda belirttiğimiz oran
%40'ın altında kalıyor. Bunun nedeni bu sancaklarda büyük merkez
gelirlerinin çoğunlukla padişah hassına dahil edilmesi. Bu gibi sancaklarda
vergi hasılı 10.000 akçeden fazla büyük köylerin gelirleri sancakbeyi
hassına katılarak nispeten büyük yerlerden toplanan gelirlerin oranının çok
düşmemesi sağlanıyor. Mesela Alaiye sancağında merkez ve genel vergilerin
oranı %24 iken 10.000 akçeden fazla hasıllı köylerin oranı %& %'e varan
gelirleriyle bu iki oranın toplamı %89'a yükseliyor.
 
Genellikle Yunan yarımadası ve Arnavutluk bölgesinde toplanan üçüncü bir
grup sancakta padişah hassı bulunmamasına rağmen merkezi ve genel vergilerin
oranları düşük kalıyor. Avlonya, Prizrin, İlbasan, ve Ağrıboz'un dahil
olduğu bu grupta merkezi ve genel vergilerin oranı Karlıeli'nde %17'ye kadar
düşüyor, İskenderiye'de (Arnavutluk) ise %42'ye ulaşıyor. Bu altı sancakta
İlbasan dışında 10.000 akçeden fazla hasıllı köy gelirlerinin oranı
genellikle yüksek sayılabilir.
 
Nihayet Selanik ve Kırkkilise sancakları tamamen farklı bir durum
göstermekte. Bu iki sancakta hassın yarısına yakın bir bölümü (Kırkkilise'de
%49, Selanik'te %44) sancak dışından sağlanıyor. Bu durumda çok düşük
görünen merkezi ve genel vergi oranları, hassın sadece sancak içi bölümüne
oranla gene %50'yi geçiyor. Yeri gelmişken, incelediğimiz sancaklarda sadece
beş tanesinde has gelirinin bir kısmı sancak dışı kaynaklardan sağlanıyor;
Selanik ve Kırkkilise'den başka bu durumda olan İlbasan, Niğbolu, ve Vidin
sancaklarında sancak dışından sağlanan bölüm %10'u çok aşmıyor.
 
Bu noktada saptayabildiğimiz genel durumu şöyle özetleyebiliriz: sancakbeyi
hassının ana bölümü büyük yerleşim merkezlerinden alınan ve bütün sancağa
şamil olarak toplanan vergilerden oluşuyor. Sancak içinde havass-ı humayuna
ayrılmış gelir kaynakları varsa, ya da tersine şehirleşme oranı düşük olan
yörelerde bu gelirlerin has içindeki oranı da azalıyor.
 
Nefs-i şehr" ve "niyabet
 
Çoğu has dökümünde şehir merkezi gelirleri toplu bir şekilde bir tek
rakkamla ifade ediliyor, ama bazı sancaklarda bu gelirlerin hangi
kalemlerden oluştuğu da gösteriliyor.
 
1. Vılçitrin, 892 yılı, Tahrir Defteri 22:
 
"nefs-i Vılçitrin, hasıl maa bac-I bazar ve niyabet ve duyun".
 
2. Semendire, 932 yılı, TD 135:
 
"nahiye-i Semendire, bac-ı bazar ve niyabet-i Semendire maa resm-i fıçı ve
resm-i arus ve hasıl-ı monopolye ve öşr-ü gallevat ve kovan-ı kefere-yi
Semendire ve resm-i dönüm-ü bagat-ı Müslümanan ve çayırha-yı hassa ve dalyan
der ab-ı Morava ve resm-i mahi ve resm-i gümrük-ü iskele-yi Semendire"
 
"bac-ı bazar-ı nefs-i Belgrad maa resm-i fıçı ve resm-i arus ve hasıl-ı
monopolye ve öşr-ü gallat ve kovan-ı gebre-yi Belgrad ve resm-i dönüm-ü
bagat-ı Müslüman'an ve resm-i mahi ve resm-i gümrük-ü iskele-yi Belgrad . ve
mahsul-ü dalyanha der ab-ı Sava ve Tuna"
 
"nefs-i Niş ve öşr-ü gallat-ı Müslüman'an ve gebran ve ispence ve kıst-ı
bac-ı bazar ve panayır ve niyabet-i nefs-i Niş ve geçitha der ab-ı Morava
maa öşr-ü enhar-ı çeltik . maa nısf-ı niyabet-i tımarha-yı sipahiyan-ı
nahiye-yi mezbure"
 
Bu örneklerde şehir merkezi gelirini oluşturan vergi kaynakları beraber
vergi hasılı tek bir rakkamla gösterilmiştir. Diğer bazı örneklerde ise her
vergi kaynağının hasılı ayrı ayrı gösteriliyor. 1. Alaiye, 927 yılı, TD 107:
 
Mahsul-ü bac-I bazar ve niyabet ve bad-ı hava ve öşr-ü gallevat-ı şehr-i
Alaiye 6.000
 
Mahsul-ü ihtisab ve ihzar-ı şehr-i Alaiye 1.500
 
"asyab-ı zımmiyan, 6 kıta fi 36 216
 
"cizye-yi gebran-ı Alaiye 1.000
 
"mukata-yı semhane ve buzhane 1.000
 
"resm-i hamr-ı zımmiyan-ı Alaiye 500
 
"resm-i koru-yu nefs-i şehr 200
 
"resm-i kil-i bazar-ı Alaiye ve Bağlu ve Düşenbe ve Selendi maa Akseki 1.000
Toplam: 11.416
 
2. Karaman, 929 yılı, TD 119:
 
Nefs-i Konya El-galle 10.000
 
Öşr-ü bostan maa adet-i mirabi-yi bostan 20.000
 
Adet-i mirabi-yi bagat-ı şehr-i Konya ez dönüm fi 8 20.000
 
Bac-ı bazar-ı galle ve resm-i kil 25.000
 
Bac-ı bazar-ı siyah ve resm-i kapan 20.000
 
Mukataa-yı bozahane-yi nefs-i Konya 15.000
 
Mukataa-yı niyabet-i nefs-i Konya 1.800 Beytül-mal-ı nefs-i Konya 5.000
 
Toplam 156.800
 
3. Antep, 950 yılı, TD 231
 
Niyabet-i nefs-i şehr maa mahsul-ü ser-asesan 17.000
 
Bac-ı agnam-ı kassaban ve bac-ı ayak 80.000
 
Resm-i agnam-ı şehirliyan 2.000
 
Öşr-ü basatin maa resm-i çift ve resm-i asyab ve gallat ve
 
yonca ve meyve ve resm-i küvvare ve harac-ı kürum der nefs-i
 
şehr 13.000 meyhane-yi şehr 32.000
 
Toplam 144.000
 
Şehirlerde sancakbeyi haslarına katılan vergi kaynakları hasıllarının tek
tek belirtildiği örnekler çok az olduğu için hiç olmazsa hangi vergi
kaynaklarının "nefs-i şehr" gelirleri arasında sayıldığını görebilmek için
yukarıda ilk grupta gördüğümüz örnekleri çoğaltmak gerekiyor.
 
1. Karesi, 925 yılı, TD 72:
 
Niyabet ve bac-ı bazar ve ihtisab ve şemhane ve bozahane ve meyhane ve bac-ı
galle ve cürm ü cinayet ve arusane-yi nefs-i Balıkesri 58.399
 
2. Karaman, 929 yılı, TD 118: Liva-yı Aksaray maa Koçhisar
 
Nefs-i şehr an il-galle ve öşr-ü bağat ve bostan ve kovan ve resm-i ganem ve
asyab ve ihtisab ve bac-ı bazar maa resm-i kapan ve bozahane ve meyhane ve
resm-i berberhane ve beytül-mal ve mal-ı mefkud ve yave ve kaçgun der nefs-i
Aksaray ve çayır der cıvar-ı şehr ve bad-ı hava 63.610
 
3. Karaman, 929 yılı, TD 118:
 
Nefs-i Niğde an öşr-ü galle ve resm-i agnam ve kovan ve öşr-ü bostan ve
şırvan ve resm-i mirabi ve çayır-ı Bey gölü ve Alakuş ve çayır-ı Dokuzlu ve
bac-ı bazar-ı şehr ve resm-i kil-i bazar-ı galle ve ihtisab maa resm-i kapan
ve bozahane ve meyhane ve mahsul-ü ser asesan-ı şehr ve beytül-mal ve mal-ı
gaib ve mal-ı mefkud ve abd-i abık-ı nefs-i şehr ve bad-ı hava 71.800
 
4. Kocaeli, 929 yılı, TD 116:
 
Nefs-i İznikmid bac-ı bazar maa iskele ve bozahane ve ve meyhane ve resm-i
arus ve cürm ü cinayet ve bad-ı hava nefs-i şehr ve resm-i ganem-i
şehirlüyan ve berberhane 58.400
 
Bu gibi örnekleri çoğaltmak zor değil; baktığımız örnekler "nefs-i şehr"
teriminin kapsamına giren vergi kaynakları hakkında yetrli bilgi sağlıyor.
Görülüyor ki "nefs-i şehr"
"Özel Büro (Dig.Security.İŞNET)" <digi.s...@isnet.net.tr>: Jun 05 10:18PM +0300

Osmanlı Devleti'nin üç kıt'ada yayılmış olduğu geniş coğrafî sâhanın
muhtelif bölge ve merkezlerini birbirine bağlayan, muvâsala (ulaşım),
münâkale (taşımacılık) ve muhâbere (haberleşme) imkânı sağlayan yolların
yapım ve bakımı ile bu şebekenin meydana geliş ve işleyişini sağlamak ve
kolaylaştırmak yanında, muhâfaza ve emniyetini de te'mîn etmek, idârenin
ehemmiyetle üzerinde durduğu bir konu idi.
 
Gerek askerî ve stratejik harekât kabiliyetini, gerekse ticârî kervanlar ile
ulaştırma, posta ve haberleşme şebekesinin sâlimen yürütülmesi ve seyahat
edenlerin (özellikle hac zamanlarında) seyrüsefer imkânlarını hazırlamak,
devletin sâhib olduğu topraklar üzerindeki hâkimiyetini takviye bakımından
da şübhesiz kaçınılmaz bir tedbîr olarak düşünülmüştür. Bu maksatla, yâni
devletin kara, nehir ve deniz ulaştırma ve haberleşme şebekesinin meydana
geliş ve işleyişini te'mîn için birtakım müessese ve hizmet grupları teşkîl
edilmiştir. Binaenaleyh Osmanlı Devleti'nde bir yol düşüncesinin, yol bakım
ve onarımı gibi fikirlerin mevcûd olduğunu, tesîs ve teşkîl edilmiş bulunan
birtakım müesseseler sâyesinde anlamaktayız. Osmanlı yol teşkilâtı ile
ilgili olarak arşiv belgeleriyle desteklediği çalışmalarla araştırmacılara
yol açan Cengiz Orhonlu'ya göre bu müesseselerin başlıcaları şunlardır:
Derbendcilik,[1]
<http://www.altayli.net/tanzimat-devrine-kadar-osmanli-devletinin-ulasim-tes
kilati-ve-yol-sistemine-genel-bir-bakis.html#_edn1> köprücülük,[2]
<http://www.altayli.net/tanzimat-devrine-kadar-osmanli-devletinin-ulasim-tes
kilati-ve-yol-sistemine-genel-bir-bakis.html#_edn2> gemicilik,[3]
<http://www.altayli.net/tanzimat-devrine-kadar-osmanli-devletinin-ulasim-tes
kilati-ve-yol-sistemine-genel-bir-bakis.html#_edn3> kaldırımcılık.[4]
<http://www.altayli.net/tanzimat-devrine-kadar-osmanli-devletinin-ulasim-tes
kilati-ve-yol-sistemine-genel-bir-bakis.html#_edn4>
 
Bu kuruluşlara mensûp hizmet erbabı, âmme hizmeti gördükleri için birtakım
örfî rüsûmdan (vergilerden) (avârız-ı dîvâniyye, tekâlîf-i örfiyye vb.) muâf
tutulmak sûretiyle yol açma ve tâmir etme, köprülerin bakım ve onarımı,
köprüsü olmayan nehirlerden insanları ücretsiz karşıdan karşıya nakletmek
gibi görevler yapmakda idi. Bu hizmet şekillerinden başka, bazı köyler
halkının doğrudan doğruya yol yapım, bakım ve onarımı için tâyin edilerek
görevlendirilmiş ve buna mukabil - kaldırımcılar hâriç- bazı resmlerden muâf
tutulmuş oldukları, târihî kaynaklardan anlaşılmaktadır.
 
Tanzîmât Devri'ne kadar Osmanlı Devleti'nin kara ulaşım ve yol sistemi[5]
<http://www.altayli.net/tanzimat-devrine-kadar-osmanli-devletinin-ulasim-tes
kilati-ve-yol-sistemine-genel-bir-bakis.html#_edn5> ile teşkîlâtını genel
hatlarıyla iki kısımda incelemek mümkündür: 1- Şehiriçi yol yapımcılığı
(kaldırımcılık), 2-Şehirdışı ve şehirlerarası yollar.
 
1. Şehiriçi Yol Yapımcılığı (Kaldırımcılık) [6]
<http://www.altayli.net/tanzimat-devrine-kadar-osmanli-devletinin-ulasim-tes
kilati-ve-yol-sistemine-genel-bir-bakis.html#_edn6>
 
Osmanlılarda kaldırımcılık, doğrudan doğruya yol ile ilgili meslekî bir
teşekküle hâs bir tâbir olup bugünkü mânada araba geçen yolun bir veya iki
tarafında bulunan "yaya" kaldırımlarından farklı olarak, esasen ve
münhasıran "yol yapımcılığı" mesleğini ifâde etmekdedir.[7]
<http://www.altayli.net/tanzimat-devrine-kadar-osmanli-devletinin-ulasim-tes
kilati-ve-yol-sistemine-genel-bir-bakis.html#_edn7> Yani OsmanlIlarda
kaldırım, toprak zemîne taş döşemek sûretiyle yapılan yol demektir.[8]
<http://www.altayli.net/tanzimat-devrine-kadar-osmanli-devletinin-ulasim-tes
kilati-ve-yol-sistemine-genel-bir-bakis.html#_edn8> Yaya kaldırımı ile
araba geçen kaldırım (yol, sokak, cadde) arasında kesin ayırım, XX. yy.
başlarında ortaya çıkmışdır. O zamana kadar "kaldırım" denince, bugünkü
mânâda ve özellikle arabaların geçtiği yol kastedilmekte idi.[9]
<http://www.altayli.net/tanzimat-devrine-kadar-osmanli-devletinin-ulasim-tes
kilati-ve-yol-sistemine-genel-bir-bakis.html#_edn9>
 
Kaldırımcılar, hemen dâimâ şehir ve kasabalarda teşkilâtlı olarak bulunur,
sâdece yol inşaatı ile uğraşmak gerektiği zaman bulundukları yerlerden
ayrılırlardı.[10]
<http://www.altayli.net/tanzimat-devrine-kadar-osmanli-devletinin-ulasim-tes
kilati-ve-yol-sistemine-genel-bir-bakis.html#_edn10> Kaldırımcı zümresi,
daha ziyâde - başta İstanbul olmak üzere[11]
<http://www.altayli.net/tanzimat-devrine-kadar-osmanli-devletinin-ulasim-tes
kilati-ve-yol-sistemine-genel-bir-bakis.html#_edn11> - şehirlerde bir esnaf
kuruluşu gibi denetim ve kontrol altında tutulurdu.[12]
<http://www.altayli.net/tanzimat-devrine-kadar-osmanli-devletinin-ulasim-tes
kilati-ve-yol-sistemine-genel-bir-bakis.html#_edn12> Kaldırım yapım ve
tâmir işlerinin, belediyelerin vazîfeleri meyânında addedilmesi
mülâhazasıyla 1285/1868 yılında Şehr-Emâneti'ne devrolunduğu zamâna kadar bu
işlere en başta yeniçeri ağası ve mimârbaşı olmak üzere "'atîk"
şehremînleri[13]
<http://www.altayli.net/tanzimat-devrine-kadar-osmanli-devletinin-ulasim-tes
kilati-ve-yol-sistemine-genel-bir-bakis.html#_edn13> karışır ve İstanbul
Kadısı da şehrin umûmî hâkimi olmak sıfatıyla müdâhale ve nezâret
ederlerdi.[14]
<http://www.altayli.net/tanzimat-devrine-kadar-osmanli-devletinin-ulasim-tes
kilati-ve-yol-sistemine-genel-bir-bakis.html#_edn14> Diğer esnâf
teşekküllerinde olduğu gibi kaldırımcı esnâfının başında da esnâf kethudâsı
olarak devlete âit her türlü yol inşââtında bir organizatör rolünü üslenen
kaldırımcılar kethudâsı bulunurdu.[15]
<http://www.altayli.net/tanzimat-devrine-kadar-osmanli-devletinin-ulasim-tes
kilati-ve-yol-sistemine-genel-bir-bakis.html#_edn15> Şehir su yollarının ve
bendlerin taş döşeme işleri de kaldırımcılar tarafından ve mimâr-başının
nezâretinde yapılırdı.[16]
<http://www.altayli.net/tanzimat-devrine-kadar-osmanli-devletinin-ulasim-tes
kilati-ve-yol-sistemine-genel-bir-bakis.html#_edn16>
 
İstanbul ve civârında yapılan yol, suyolu vb. inşââtda çalışan
kaldırımcılar, genellikle Silivri bölgesinden temin edilirlerdi. Bunların da
pek çoğu buraya Rumeli'den, bilhassa Arnavutluk'tan gelmekte idiler. Bundan
da anlaşılmaktadır ki kaldırımcı esnâfının çoğunluğunu, Arnavut asıllı
kimseler[17]
<http://www.altayli.net/tanzimat-devrine-kadar-osmanli-devletinin-ulasim-tes
kilati-ve-yol-sistemine-genel-bir-bakis.html#_edn17> teşkîl ediyordu.[18]
<http://www.altayli.net/tanzimat-devrine-kadar-osmanli-devletinin-ulasim-tes
kilati-ve-yol-sistemine-genel-bir-bakis.html#_edn18>
 
Meslekî birer teşkilât mensupları olarak ihtisasları, yol ve binâ inşââtında
kullanılan taşları kesmek olan taşcılarla, bu taşları döşeyen
kaldırımcıların[19]
<http://www.altayli.net/tanzimat-devrine-kadar-osmanli-devletinin-ulasim-tes
kilati-ve-yol-sistemine-genel-bir-bakis.html#_edn19> ücret meselelerini
çözmekte, inşâ malzemelerini temîn etmede karşılaşılan güçlükleri bertaraf
etmekte ve bir inşaatta gerekli işçileri araştırıp bulmakda, nihâyet
aralarındaki anlaşmazlıkları halletme gibi hususlarda kaldırımcılar
kethudâsı dâimâ tanzîm edici, ayarlayıcı, arabulucu rollerde
bulunmuşdur.[20]
<http://www.altayli.net/tanzimat-devrine-kadar-osmanli-devletinin-ulasim-tes
kilati-ve-yol-sistemine-genel-bir-bakis.html#_edn20>
 
Kaldırımların her zirâ'-ı mi'mârîsi (75.8 cm.), kaldırımcılara 6-8'er
akçaya, mahlût kaldırımların her zirâ'ı ise 4'er akçaya yapdırılırdı (XVI.
yy.).[21]
<http://www.altayli.net/tanzimat-devrine-kadar-osmanli-devletinin-ulasim-tes
kilati-ve-yol-sistemine-genel-bir-bakis.html#_edn21> Kaldırımlar üç sene
zarfında harâb olursa, kaldırımcılar bozulan bu yerleri bilâ-ücret tâmir
etmeği taahhüd ederlerdi.[22]
<http://www.altayli.net/tanzimat-devrine-kadar-osmanli-devletinin-ulasim-tes
kilati-ve-yol-sistemine-genel-bir-bakis.html#_edn22> Kaldırımcılar
kethudâsının rolü, XVIII. yy.'ın ikinci yarısında ikinci plana düşmüş ve
kendilerine nezâret eden bir kaldırım yazıcılığı ihdâs olunmuşdur.[23]
<http://www.altayli.net/tanzimat-devrine-kadar-osmanli-devletinin-ulasim-tes
kilati-ve-yol-sistemine-genel-bir-bakis.html#_edn23> Yine bu asırda
kaldırım (yol) inşââtı, hâssa mimârbaşına havâle edilir ve onun nezâretinde
yapılırdı.[24]
<http://www.altayli.net/tanzimat-devrine-kadar-osmanli-devletinin-ulasim-tes
kilati-ve-yol-sistemine-genel-bir-bakis.html#_edn24>
 
Kaldırım inşâsı için evvelâ keşfin yapılması şarttı.[25]
<http://www.altayli.net/tanzimat-devrine-kadar-osmanli-devletinin-ulasim-tes
kilati-ve-yol-sistemine-genel-bir-bakis.html#_edn25> İnşâ veya tâmir
edilecek yolun ön keşfi yapıldıkdan sonra iş, kaldırımcılar kethudâsı ve
Mi'mâr-başı'nın tâyin ettiği bir mimâr halîfesi ile Yeniçeri Ocağı
mensublarından olan kaldırım yazıcısının mârifetleriyle keşf ve muâyene
edilerek, yapılan işin istenilen teknik evsâfa uygun olup olmadığı
araştırılırdı.[26]
<http://www.altayli.net/tanzimat-devrine-kadar-osmanli-devletinin-ulasim-tes
kilati-ve-yol-sistemine-genel-bir-bakis.html#_edn26> Tanzimat devrine kadar
yapılan şehiriçi yolların keşif ve muâyenesi bu şekilde tesbit edilerek,
kaldırımcılar kethudâsı tarafından keşif defterlerine kaydedilirdi.[27]
<http://www.altayli.net/tanzimat-devrine-kadar-osmanli-devletinin-ulasim-tes
kilati-ve-yol-sistemine-genel-bir-bakis.html#_edn27>
 
XVI. asra kadar İstanbul'un beledî işleri çok düzenli idi. Bütün işler,
başlıca câmilere, sokak ve kaldırımlara, evlerin binâ ve inşâ sûretlerine,
meydanların "tanzîf ü tathîrine", sıhhî tedbirlere vb. inhisâr ediyordu.
Hükûmet, kaldırımların tâmirine önem verirdi. İstanbul surlarının iç ve dış
taraflarında yâhut üzerinde "cüz'î ve küllî" evler, şehnişînler ve dükkânlar
yapmak kat'iyyen yasaktı. Aksi takdîrde bunlar yıktırılır; hatta "muhâlefet
idenler her kimler ise siyâset olınmak mukarrer" olurdu. Evler, tamâmen
surlardan en az beş zirâ' yâhud dört arşın (takrîben 3 metre) uzakta inşâ
edilebilirdi.[28]
<http://www.altayli.net/tanzimat-devrine-kadar-osmanli-devletinin-ulasim-tes
kilati-ve-yol-sistemine-genel-bir-bakis.html#_edn28> Bu mesâfe de
genellikle yol payı olarak bırakılırdı. Esâsen sokaklar -Tahtakale ve diğer
çarşı bulunan yerler hâriç- önceleri oldukça geniş idi.[29]
<http://www.altayli.net/tanzimat-devrine-kadar-osmanli-devletinin-ulasim-tes
kilati-ve-yol-sistemine-genel-bir-bakis.html#_edn29> Ancak muahhar
devirlerde muhtelif sebeplerle (yangın, ihmal, suiistimâl, nüfus artışı
vb.)[30]
<http://www.altayli.net/tanzimat-devrine-kadar-osmanli-devletinin-ulasim-tes
kilati-ve-yol-sistemine-genel-bir-bakis.html#_edn30> yolların gittikçe
daraldığı, temizlik ve bakımının ihmâl edildiği görülmektedir.[31]
<http://www.altayli.net/tanzimat-devrine-kadar-osmanli-devletinin-ulasim-tes
kilati-ve-yol-sistemine-genel-bir-bakis.html#_edn31>
 
İstanbul'da saraylar, câmiler, medreseler, imâretler, türbeler vs. dışındaki
binalar, bilhassa meskenler ahşâp veya kerpiçten yapılırdı. Bunun sebebi,
zelzele korkusuna atfedilmekle birlikte, bunların kârgîr binâlara nispetle
daha ucuza mâliyetinin[32]
<http://www.altayli.net/tanzimat-devrine-kadar-osmanli-devletinin-ulasim-tes
kilati-ve-yol-sistemine-genel-bir-bakis.html#_edn32> de önemi büyüktü.[33]
<http://www.altayli.net/tanzimat-devrine-kadar-osmanli-devletinin-ulasim-tes
kilati-ve-yol-sistemine-genel-bir-bakis.html#_edn33> Bu durum, fetihten
önceki Bizans İstanbulu için de aynen vâkidir. O devirlerde de saray ve
mâbedler ile Fener ve Galata taraflarındaki bazı binâlardan mâadâsının ahşâp
olduğu zannedilmektedir. Halbuki bir şehirde ahşâp binâların çok olması, sık
sık yangınlara sebebiyet verdiği ve pek tehlikeli netîceler doğurduğu
için,[34]
<http://www.altayli.net/tanzimat-devrine-kadar-osmanli-devletinin-ulasim-tes
kilati-ve-yol-sistemine-genel-bir-bakis.html#_edn34> Kanûnî Devri'nden
itibâren "men'-i harîk" husûsunda sıkı tedbîrlere başvurulması, zarûret
hâlini almıştı.[35]
<http://www.altayli.net/tanzimat-devrine-kadar-osmanli-devletinin-ulasim-tes
kilati-ve-yol-sistemine-genel-bir-bakis.html#_edn35> Bu cümleden olarak,
evlerin saçaklı yapılmasına müsaade edilmediği gibi, evlerden yola doğru
fazlaca çardak[36]
<http://www.altayli.net/tanzimat-devrine-kadar-osmanli-devletinin-ulasim-tes
kilati-ve-yol-sistemine-genel-bir-bakis.html#_edn36> ve şeh-nişîn[37]
<http://www.altayli.net/tanzimat-devrine-kadar-osmanli-devletinin-ulasim-tes
kilati-ve-yol-sistemine-genel-bir-bakis.html#_edn37> çıkılması hâlinde bu
çıkıntılar Mîmârbaşı vâsıtasıyla yıktırılır ve yola "müzâyaka" (darlık,
sıkışıklık) verilmemeğe îtinâ edilirdi.[38]
<http://www.altayli.net/tanzimat-devrine-kadar-osmanli-devletinin-ulasim-tes
kilati-ve-yol-sistemine-genel-bir-bakis.html#_edn38>
 
Meselâ 1131/1719 yılında Gedikpaşa semtinde çıkan bir yangın, buralarda
evlerin sık ve sokakların dar olmasından dolayı yayılarak büyük hasar ve
ziyâna sebeb olmuştu. Bu yangından bir ay kadar önce "İstanbul Kâdîsı'na ve
Hâssa Mi'mâr-başı'ya" sâdır olan "evâ'il-i Şa'bân 1131 (1719)" târihli bir
hükümde geçen: "Mahrûse-i İstanbul'da vâki' büyût ü menâzil Zîk ve birbirine
karîb ve muttasıl olduğından mâ'adâ ba'zı evlerün saçakları ve şeh-nişînleri
karşu vâkı' olmağla bi-emri'llâhi Te'âlâ bir mahalde harîk vâki' oldukda
karşusında vâki' olan şeh-nişînlerün ve saçaklarun serî'an yanmasına sebeb
olup."[39]
<http://www.altayli.net/tanzimat-devrine-kadar-osmanli-devletinin-ulasim-tes
kilati-ve-yol-sistemine-genel-bir-bakis.html#_edn39> ifâdesinden, bu gibi
tehlikelere dikkat çekildiğini ve evlerin inşâ tarzları üzerinde önemle
durulduğunu anlamaktayız.
 
1175/1762 târihli bir hükümde ise, yangın yerlerinde kirâ için yeniden
kahvehâne, bî-kâr (bekâr veya işsiz) odaları, han vs. ile, mevcut binâlara
yeni cihân-nümâ,[40]
<http://www.altayli.net/tanzimat-devrine-kadar-osmanli-devletinin-ulasim-tes
kilati-ve-yol-sistemine-genel-bir-bakis.html#_edn40> tahtaboş,[41]
<http://www.altayli.net/tanzimat-devrine-kadar-osmanli-devletinin-ulasim-tes
kilati-ve-yol-sistemine-genel-bir-bakis.html#_edn41> şehnişîn vb. ilâve ve
çıkmalar yapdırılamayacağı, aksine hareket edenlerin "ibreten li'l-gayr
salb" olunacakları, sert ve kesin ifadelerle belirtilmekdedir.[42]
<http://www.altayli.net/tanzimat-devrine-kadar-osmanli-devletinin-ulasim-tes
kilati-ve-yol-sistemine-genel-bir-bakis.html#_edn42>
 
Yangınların yaptığı tahrîbât süratle izâle edilir; yanan evlerin yerlerine
hemen birkaç gün sonra tıpkı eskisine benzeyen yeni evler yapılır ve eski
kargacık burgacık sokaklar aynen kalırdı.[43]
<http://www.altayli.net/tanzimat-devrine-kadar-osmanli-devletinin-ulasim-tes
kilati-ve-yol-sistemine-genel-bir-bakis.html#_edn43>
 
Tanzîmât Devri'ne kadar yol ve sokakların genişliği hususunda muayyen
ölçülerle tespît, ta'yîn ve tanzîm edici kesin hüküm ve nizâmnâmeler
çıkmadığından, târih boyunca İstanbul için bâzan pek felâketli netîceler
doğuran yangınlardan sonra
"Özel Büro (Dig.Security.İŞNET)" <digi.s...@isnet.net.tr>: Jun 07 09:43PM +0300

Türkiye ile mülteci krizini çözmek için bu kadar emek sarf eden Merkel hem
mülteci-vize muafiyeti meselesini çıkmaza sürükleyebilir. Hem de iç
muhalefetin baskısından kurtulamayabilir.
 
Erdoğan'ın D. Afrika gezisinin Kenya durağında sıkıntılı bir haber ajanslara
düştü. 1915 Ermeni Tehcirini "soykırım" olarak tanıyan Avrupa ülkelerine
Almanya da katıldı.
 
Avrupa'nın iki büyüğü olan Fransa ve Almanya'nın "soykırım" kartını bize
yöneltmesi AB ile entegrasyon açısından rahatsız edici bir gelişme.
Türkiye'nin AB ile rasyonel düzlemde müzakere yürütmesini zora sokacak yolda
yeni bir adım daha atıldı. Federal Parlamento'nun geçen sene komisyona
havale ettiği bir konuyu alelacele önümüze koyması diplomasi koridorlarının
yeni bir manevrası. Zira Avrupa parlamentolarındaki "soykırım" tanımaları
"demokratik" mazeret altında bir siyasi gündemin parçası olarak gerçekleşti.
Hedef, Türkiye'yi sürekli savunma yapan bir konumda tutmak.
 
Akla gelen ilk soru mülteci sorununu çözmek için Türkiye'ye ihtiyacı olan
Merkel'in niçin bu kararın geçmesini engellemek için hiçbir şey yapmadığı?
"Demokrasilerde parlamentolara hâkim olunamayacağı" cevabı topu taca atmak.
Elbette Avrupa başkentlerinde yükseltilen "Türkiye ve Erdoğan karşıtlığını"
somut kazanımlara çevirmek isteyen stratejik lobiler var. Merkel'in bu
grupların yürüttüğü kampanyaya teslim olması Alman iç siyasetinde yaşadığı
zorlukla ilgili.
 
Mülteciler konusunda diğer Avrupalı liderlere göre cesur davranması kendi
siyasi kaderini tehlikeye sokacak ölçüde yoğun bir muhalefet üretti. Nitekim
Merkel'in vize muafiyeti konusunda "Erdoğan'ın önünde diz çöktüğü" argümanı
muhalefet tarafından çok sert şekilde işleniyor. Karikatürlere konu olan bu
eleştiri Erdoğan karşıtlığının Alman iç siyaset sermayesine dönüştüğünü de
gösteriyor.
 
Merkel, Parlamento'nun "soykırım" kararı almasının kendisini iç kamuoyunda
rahatlatacağını düşünmüş olabilir. Dahası, Serdar Karagöz'ün yorumuyla vize
muafiyeti ile oluşan iç tepkiyi yönetmek için "soykırımı" tanımanın önünü
açmış olabilir. Ancak bu hesap çalışmayabilir. Türkiye ile mülteci krizini
çözmek için bu kadar emek sarf eden Merkel hem mülteci-vize muafiyeti
meselesini çıkmaza sürükleyebilir. Hem de iç muhalefetin baskısından
kurtulamayabilir.
 
Nitekim Erdoğan, Kenya'da gazetecilere verdiği mülakatta bu kararla
"Türkiye'nindostluğunun kaybedilmekte" olduğunu vurguladı. İç- dış
politikası birbiriyle entegre olan iki ülkenin ilişkilerinin zarar görmemesi
için Merkel'in ciddi gayret göstermesi gerekecek.
 
[Sabah, 4 Haziran 2016]
 
[status publish]
 
[geotag on]
 
[publicize off|twitter|facebook]
 
[category güvenlik]
 
[tags ALMANYA DOSYASI, angela Merkel]
"Özel Büro (Dig.Security.İŞNET)" <digi.s...@isnet.net.tr>: Jun 07 09:42PM +0300

ABD açıkça Suriye'de hem muhalefetin hem de muhalefeti destekleyen Türkiye
gibi aktörlerin başarısızlığını umarak sahada kendi gerçekliklerini yaratma
çabası içerisine girdi. Kendi kendini doğrulayan kehanetleriyle Suriye'de
önce DAİŞ'in sonra PKK'nın önünü açtı.
 
Bir süredir herkesin cevabını bulmaya çalıştığı soru bu. Sadece Türkiye
değil; ABD'nin diğer bölgesel müttefikleri ve hatta Washington DC'de Suriye
üzerine çalışanlar da bu sorunun cevabının peşinde. Cevap ise ABD'nin Suriye
politikasına dair ezberleri bir kenara bırakıp, ABD'yi Suriye'deki
çatışmalarda doğru yerde konumlandırmaktan geçiyor.
 
ABD hızlı bir şekilde "Esed meşruiyetini kaybetti" deyip, büyükelçisini
Hama'da göstericilere desteğe gönderdi. Türkiye gibi olayların tırmanmaması
için Esed rejimini ikna etmeye çalışan aktörlere baskı uyguladı. Fakat
olayların başından itibaren rejimin yardımına koşan İran ve Rusya karşısında
muhalefetin oyun değiştirebilmesi için tabiri caizse kılını kıpırdatmadı.
Rejimin kimyasal silah kullanmasının akabinde ise kırmızıçizgisi geçilen bir
süper güç gibi değil oldukça uysallaştırılmış ve çözümü Rusya'ya havale
etmiş bir seyirci gibi davranmaya başladı.
 
Suriye'de muhaliflerin oyunu değiştirmesi için yapılması gereken herkesin
malumuydu: Rejimin ve müttefiklerinin hava saldırısı lüksünü ellerinden
almak. Bu da ya nokta atışlarla rejimin hava gücünü kullanılamaz hale
getirmekten ya da muhalefete kendi no-fly-zone'larını yaratacak manpad'lerin
verilmesinden geçiyordu. Fransa ve Suudi Arabistan belli dönemlerde bu
manpadleri vermeye hazırdı. ABD kimyasal silahta kullanmadığı
kırmızıçizgisini manpad'de kullandı ve bu oyun değiştirici hamleyi
engelledi.
 
Muhalefetin bölünmüşlüğünden şikâyet edilir ya, ABD bunun en büyük
müsebbiplerinden olageldi. ABD muhalefeti sistematik olarak böldü. Birkaç
zayıf halkaya trajikomik eğit-donat desteği sundu. Onları da Esed'den ziyade
muhalefete karşı kullanmaya çalıştı. Seçtiği grupların zayıf halka olduğunu
sağır sultan bile biliyordu.
 
ABD basın toplantılarında sarf ettiği süslü ve içi boş sözleri kenara
koyarsak hiçbir zaman muhalefetin tarafında olmadı. Muhalefetin tarafında
gibi davranmadı. Muhalefetin tarafında olmanın gereklerini yerine getirmedi.
Muhalefeti böldüğü kadar Esed rejimini bölmeye uğraşmadı. Dolaylı yollarla
Esed'e sağladığı meşruiyeti muhalefete sağlamak için elindeki kozları
kullanmadı. Her şey bir tarafa Suriyeli mazlum mültecilere bile ölçeğine
yakışır şekilde sahip çıkmadı.
 
Rakka ve Menbic'te PKK'yı tercih etmesi de ABD'nin hiçbir zaman Suriye
muhalefetinin tarafında olmadığını bir kez daha gösterdi. ABD Suriye'de
teröristlerden müttefik üretirken; müttefiklere karşı teröre doğrudan destek
vermeye başladı. Muhalefetten beş senedir esirgediği silahları ve hava
desteğini PKK'ya akıtmak için terörist bir gruba destek verme pahasına
beklemedi. Bu ittifak, askerlerinin YPJ/PKK'nın armasını üniformalarına
iliştirmesine kadar vardı. NATO müttefiki Türkiye'nin güvenli bölge
planlarına, sahadaki sosyolojik dengeyi koruma çabalarına, insani
sorumluluğumuzu paylaşın çağrılarına ise kulak tıkadı.
 
ABD açıkça Suriye'de hem muhalefetin hem de muhalefeti destekleyen Türkiye
gibi aktörlerin başarısızlığını umarak sahada kendi gerçekliklerini yaratma
çabası içerisine girdi. Kendi kendini doğrulayan kehanetleriyle Suriye'de
önce DAİŞ'in sonra PKK'nın önünü açtı. Suriye'yi bölgesel çıkarlarıyla
örtüşmeyen aktörleri "cezalandırmanın" bir aracı olarak kullandı. Bütün
bunları ise "Suriye'nin Dostları" şemsiyesi altında, sanki Rusya ile
muhalefetin lehine pazarlık yapıyormuş edasıyla yaptı.
 
Oysa başından beri ABD ile Suriye halkının, ABD ile İsrail dışındaki
bölgesel "müttefiklerinin", ABD ile Türkiye'nin Suriye vizyonu hiçbir zaman
örtüşmedi. ABD ile Suriye konusunda, Rusya ile konuşurmuş gibi konuşmadan
ilerlememiz mümkün değil. Zira bu konuda ABD Rusya'ya bölgesel
"müttefiklerinden" daha yakın.
 
[Akşam, 4 Haziran 2016]
 
[status publish]
 
[geotag on]
 
[publicize off|twitter|facebook]
 
[category güvenlik]
 
[tags SURİYE DOSYASI, ABD, Suriye]
"Özel Büro (Dig.Security.İŞNET)" <digi.s...@isnet.net.tr>: Jun 07 10:22PM +0300

Enerji arz güvenliğinin sağlanması ve dolayısıyla fiyat dalgalanmaların
azalması, başta da enflasyon oranının düşmesine katkı yapacaktır.Geçmiş
dönemlerde enerji fiyatlarında sürekli hale gelen artışlar hem enflasyonun
artışına hem de enflasyonun yüksek kalmasına neden oldu.
 
Türkiye'nin Rusya'ya doğalgaz bağımlılığı yüzde 54 oranında. Dolayısıyla iki
ülke arasındaki herhangi bir sorun sonrasında akla gelen ilk konu "doğalgaz"
oluyor.
 
Rusya ile yaşadığımız uçak krizi aslında Türkiye'nin enerjide yeni
politikalar geliştirmesini, alternatifler oluşturmasını ve kendi gücünü
görmesini sağladı. "Kötü komşu ev sahibi yaptırırmış" atasözü enerji
politikalarında kendini gösterdi.
 
"Rusya doğalgazı keser mi? Doğalgaz kesilirse yeterli doğalgazımız var mı?"
soruları karşısında alternatiflerden birisi de depolama tesisleri.
Dolayısıyla, doğalgazda depolama tesislerinin ülke gündemine gelmesinde,
Rusya'yla yaşanan uçak krizinin büyük katkısı var.
 
Bu dönemde, krizin fırsata çevrilmesi noktasında, doğalgaz depolama, LNG ve
enerji arz güvenliğini sağlama konusunda hem sahada gerçekleştirilen
çalışmalar hem de yasal alt yapının tamamlanması içinEnerji ve Tabii
Kaynaklar Bakanı Berat Albayrak'ın ortaya koyduğu çabalar, umut veriyor.
 
Bu amaçla, Türkiye'nin artan enerji tüketimine karşın enerji arz güvenliğini
sağlama noktasında tek bir kaynağa ve ülkeye bağımlı kalmadan alternatif
arayışlarında LNG terminallerinin yanında geçmişte ihmal ettiği doğalgaz
depolama tesisleri için yeni yasalaşan enerji yasasında depolamayla ilgili
çok önemli bir madde var.
 
Buna göre, doğalgaz ithal eden firmaların ithal ettikleri doğal gazın
depolama oranı yüzde 20'ye çıkarıldı. Daha önce bu oran yüzde 10'du.
 
 
DOĞALGAZ DEPOLAMASININ FAYDALARI
 
 
Doğalgaz depolaması, doğalgaz arzında yaşanabilecek teknik bir sorundan
kaynaklı aksamalara karşın stratejik rezerve sahip. Doğalgaza talebin en çok
arttığı kış dönemlerinde görülen kısa süreli aşırı talepleriyaz dönemlerinde
özellikle de soğutma amaçlı olarak kullanılan elektrik üretiminde artan
talebi karşılamak için ve doğalgaz boru hattı sistemlerindeki akışı
dengelemek için önemli.
 
En önemlisi de doğalgazı ithal ettiğimiz yanı başımızdaki ülkelerin siyasi
ve jeopolitik durumunu göz önünde bulundurursak, oluşabilecek fiyat
dalgalanmalarını azaltmak için depolama tesisleri daha da fazla önem
kazanıyor.
 
Türkiye, doğalgazda bu defa işini şansa bırakmadan, ihmal etmeden, enerji
arz güvenliğini sağlamak ve yeni bir "Kış ortasında gaz kesilir mi?
Kesilirse ne olur?" baskısı ve stresini yaşamamak için boru hatları ile
gelen gazın depolanmasını hızlandırıyor.
 
Bu depolama ile toplanacak doğalgaz ve beraberinde LNG terminallerinde
depolanan doğalgaz sayesinde Türkiye, doğalgaz arzında herhangi bir sorunla
karşılaşsa bile, uzun süreli doğalgaz rezervine sahip olacak.
 
Diğer yandan, Türkiye'ye doğalgaz arz eden ülkelerin gerçekleştirdikleri
doğalgaz transferinde belli bir oranda Türkiye'de depolama yapma zorunluluğu
getirilmesi Türkiye'yi daha da rahatlatacaktır. Belki de doğalgaz arz eden
ülkelerin artması ve küresel piyasalarda oluşan rekabet ile bu şartın
ülkelerle yapılacak yeni kontratlarda yer alması yeni dönemde daha kolay
olacaktır.
 
 
ENERJİ FİYATLARI, ENFLASYON VE FAİZ İNDİRİMİ
 
 
Enerji arz güvenliğinin sağlanması ve dolayısıyla fiyat dalgalanmaların
azalması, başta da enflasyon oranının düşmesine katkı yapacaktır.Geçmiş
dönemlerde enerji fiyatlarında sürekli hale gelen artışlar hem enflasyonun
artışına hem de enflasyonun yüksek kalmasına neden oldu.
 
Son dönemlerde enerji fiyatlarında yani petrol fiyatındaki azalış,
Türkiye'de hem enflasyonun düşmesine hem de dış ticaret açığının dolayısıyla
cari açığın azalmasına ve cari açığın sürdürebilir seviyeye gelmesine
yardımcı oldu. Bu durum, yeni dönemde merkez bankasının da faiz
indirimlerine başlamasını motive etti.
 
Son açıklanan Mayıs ayı düşük enflasyon rakamları ve ABD'den gelen düşük
istihdam rakamları nedeniyle ABD Merkez Bankası'nın (FED) Haziran ayı
itibariyle yapılması planlanan faiz artışını ertelemesi olasılığı, Merkez
Bankası'nın bu ay da faiz indirim yapma konusunda bir alan bulmasına katkı
sağlayacak gibi.
 
[Yeni Şafak, 6 Haziran 2016]
 
[status publish]
 
[geotag on]
 
[publicize off|twitter|facebook]
 
[category güvenlik]
 
[tags SU & ENERJİ & DOĞALGAZ DOSYASI, Doğalgaz, Depolama]
"Özel Büro (Dig.Security.İŞNET)" <digi.s...@isnet.net.tr>: Jun 07 10:28PM +0300

Alman Parlamentosu'nun bu kararı, Almanya başta olmak üzere Avrupa
ülkelerinin "kültürel hınç" ve "dışlayıcı" tutumlarla Türkiye'ye baktığının
bir göstergesi.
 
İçerideki Türkiye düşmanları giderek marjinalize oluyor. Yalnızlaşıyor.
Yalnızlaştıkça da radikalleşiyor.
 
Türkiye devleti ve milleti aleyhine olan her gelişmeyi bir fırsat
biliyorlar.
 
Geçtiğimiz temmuzdan itibaren yoğunlaşan terör furyasına alkış tuttular.
Süslü laflarla "Erdoğan'ın yanlış politikaları" dolayısıyla teröre maruz
kaldığımızı anlattılar.
 
Teröriste moral motivasyon sağladılar.
 
Ülkenin bir iç savaş ortamına doğru gitmesi için çabaladılar.
 
Milleti provoke etmeye çalıştılar. "Erdoğan düşmanlığı" adı altında
yürüttükleri "Türkiye düşmanlığı"nı o denli abarttılar ki millet "bu kadar
da olmaz" dedi.
 
Her seferinde paralel devlet yapılanması da, Geziciler de, terör örgütünün
siyasi uzantıları da ifşa oldular.
 
İnadına, inadına milletin hassasiyetlerini çiğnediler. Milletin varlık
bilincini, birliktelik ruhunu tehdit ettiler.
 
Son olarak Alman Parlamentosu'nun 1915 olaylarını "soykırım" olarak gören
kararını kendi lehlerine kullanmaya çalıştılar.
 
Bazıları "cesaret" gösterip kararın içeriğini doğru bulduğunu söyledi.
Bazıları da bu kararın Erdoğan'ı köşeye sıkıştıracağını düşündükleri için
ellerini ovuşturdular.
 
Fakat bu tutumları onların marjinalleşme süreçlerini hızlandırdı.
 
Toplumun çok büyük kesimi oynanan oyunu gördü. Almanya'nın Türkiye'yi
kendince köşeye sıkıştırmak için bir adım attığını, "Ermeni anlatısı"nı bir
sopa olarak kullandığını fark etti. Toplumun büyük kesimi Almanya'nın
tutumunu bariz bir "düşmanlık" olarak okudu.
 
Alınan kararı Almanya'nın Türkiye'nin AB'ye giriş sürecindeki ikiyüzlü
tutumunun diğer bir yansıması olarak değerlendirdi.
 
Alman Parlamentosu'nun bu kararı, Almanya başta olmak üzere Avrupa
ülkelerinin "kültürel hınç" ve "dışlayıcı" tutumlarla Türkiye'ye baktığının
bir göstergesi.
 
Türkiye ne kadar bütünleşme ve karşılıklı fayda esasına göre hareket
etmişse, muhatapları da o oranda dışlayıcı ve tek taraflı davrandı.
 
Bütün bu yaşananlar, Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın bir kez daha "milli çıkar" ve
"ülke bütünlüğü" adına bir siyasi liderlik yürüttüğünü tescil etmiş oldu.
 
Erdoğan, 2002'den bu yana Avrupa ile ilişkiler konusunda son derece şeffaf
davrandı.
 
Bu ilişkinin sağlıklı biçimde ilerleyebilmesi için bir yandan Türkiye
toplumunu diğer yandan ise Avrupalı yöneticileri ikna etmesi gerekiyordu.
 
Türkiye toplumunu AB fikrine büyük oranda Erdoğan ikna etti.
 
Ne var ki Avrupalı yöneticiler, Türkiye'nin üyeliği konusunu sürekli yokuşa
sürdüler.
 
Sürekli yeni bahaneler ürettiler. Ermeni anlatısı son oyuncakları.
 
Erdoğan, tam da bu nedenle bir süredir Almanya başta olmak üzere AB
ülkelerinin dışlayıcı ve sorumsuz tavırlarını eleştiriyor.
 
Suriye krizi başta olmak üzere insanlığı ilgilendiren konulardaki
duyarsızlıklarını eleştiriyor.
 
[Sabah, 6 Haziran 2016]
 
[status publish]
 
[geotag on]
 
[publicize off|twitter|facebook]
 
[category istihbarat]
 
[tags ERMENİ SORUNU DOSYASI, Türkiye, Düşman]
"Özel Büro (Dig.Security.İŞNET)" <digi.s...@isnet.net.tr>: Jun 07 10:47PM +0300

Kazakistan Milli İstihbarat Teşkilatı (KNB), işadamı Tohtar Tuleşov'un
iktidarı ele geçirmek için darbe girişimi hazırlığı yaptığını duyurdu.
 
 
 

 
KNB Basın Sözcüsü Ruslan Karasev, Kazakistan Başsavcılığı'nda düzenlediği
basın toplantısında Şimkentpiva şirketinin eski müdürü Tohtar Tuleşov'un
iktidarı ele geçirmek için hazırlıklar yaptığını duyurdu.
 
Geçen yıldan buyana iktidarı ele geçirmek için Tohtar Tuleşov'un aktif
hazırlıklar yaptığının tespit edildiğini kaydeden Karasev, mevcut hükümeti
devirmek adına organize miting ve protestolar tertipleyerek kaos ortamından
faydalanarak hükümeti devirmek istediğinin tespit edildiğini açıkladı.
 
Toprak reformu bahane edilerek Atrau, Kızılorda, Almatı, Astana ve Ural'da
yapılan mitinglere finansal destek veren Tuleşov'un toplumsal kaos
oluşturmak ve meydana gelecek şiddet olaylarını bahana ederek hükümete el
koyma planının deşifre edildiğini belirten Karasev, Tuleşov'un planını
hayata geçirmek adına eski ve hali hazırda görevde bulunan üst düzey
yetkililerle ve kolluk kuvvetlerinden görüşmelerde bulunarak destek
aradığının tespit edildiğini açıkladı.
 
Karasev ayrıca yapılan incelemede Tuleşov'un planını hayata geçirmek için
hazırladığı mühimmat, silah ve patlayıcılara el konulduğunu duyurdu.
 
Tohtar Tuleşov, 30 Ocak 2016'da Çimkent'te kaldığı otelde gözaltına alınarak
tutuklanmıştı.
 

 
[status publish]
 
[geotag on]
 
[publicize off|twitter|facebook]
 
[category güvenlik]
 
[tags KAZAKİSTAN DOSYASI, Kazakistan, darbe girişimi]
"Özel Büro (Dig.Security.İŞNET)" <digi.s...@isnet.net.tr>: Jun 07 10:24PM +0300

ABD Ortadoğu'dan geri çekilsin tabi ki ama Ortadoğu'da kendi ürettiği
sorunları da beraberinde alıp gitsin. En azından geri çekilmeden bahsederken
PKK'ya verdiği destek gibi giderayak yeni ve köklü sorunlar üretmeye
çalışmasın.
 
Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra Filistin'i himayesi altına alan İngilizler,
Filistin'den ayrılma kararı verdiklerinde etkileri günümüze kadar sürecek
şartların mimarı oldular. Manda döneminde serpilen ve örtülü ve açık İngiliz
desteğiyle devletleşme adımlarını bir bir atan İsrail, 1948'de
bağımsızlığını ilan etti. İngilizler Filistin'den çekilirken arkasında
demografisi değiştirilmiş, yüz binlerce yerlisi evinden edilmiş bir Filistin
ve İsrail işgali bıraktı. Fransızlar da Lübnan'da aynısını yapmamışlar
mıydı? Ayrıcalıklar tanınan ve palazlandırılan kesimler, siyasi dengeleriyle
oynanan Lübnan hâlâ toparlanamadı.
 
En son Irak'ta izledik bu filmi. ABD yalanlarla ve kara propagandayla Irak'ı
işgal etti. Ortadoğu'da zenginliğiyle hatırlanan şehirlerden Bağdat ve
Irak'ın geneli Irak savaşıyla yüz yıl geriye gitti. Ülke kelimenin tam
anlamıyla harap oldu. Sonra Obama yönetimi geldi ve ABD'yi Irak'tan
çıkaracağız dedi. En başta neden geldiler? Şimdi neden gidiyorlar? ABD
arkasında İran'ın nüfuzu altında yaşayan, demografik yapısıyla oynanmış,
DAİŞ gibi terör örgütlerinin saha hâkimiyeti olan bir Irak bırakarak
Irak'tan ayrılmayı marifet sandı.
 
Şimdilerde de Obama'nın bir facia olan Ortadoğu politikasını anlatmak için
retrenchment (geri çekilme) kavramı fazlasıyla kullanılır oldu. 'Askeri
harcamaları kısma, dış politika önceliklerini yeniden tanımlama ve savunma
külfetini müttefiklerin üstüne yıkma' olarak anlaşılabilecek geri çekilme,
ABD'de de tartışılıyor. Obama göreve geldiğinde odağını Asya'ya çevireceğini
söylemişti aslında. Irak'tan ayrılma sözü de vermişti. Yani Ortadoğu'da bir
geri çekilme sözü verdiğini kabul etmek lazım. Fakat karşımızda iki sorun
var: Birincisi şimdiye kadar gerçekten de bu kavramın içerisini doldurdu mu?
İkincisi ise mevcut şartlar altında bu kavram Ortadoğu'ya ne vaat ediyor?
 
ABD'nin Ortadoğu'daki üsleri duruyor. Hatta bazı duyumlara göre ABD,
Kıbrıs'ta yeni bir üs açmak için çaba sarf ediyor. Doğu Akdeniz üzerinden
Levant'a ulaşmak hem askeri hem de enerji politiği açısından oldukça önemli.
Belki İncirlik'in ABD için önemini de azaltabilecek bir hamle bu. Aynı
zamanda ABD hava saldırılarını Irak ve Suriye'de yoğunlaştırıyor. Yani
askeri angajman devam ediyor. Tabii bir de çatışmalar üzerinden İran ve PKK
gibi yeni ortaklarla iş tutmaya çalışıyor. Bu durumda ABD Ortadoğu'daki
angajmanını düşürüyor mu yoksa yeni müttefikler devşirip, farklı askeri
angajmanlara girip yeni müttefiklerini savunma görevini mi üstleniyor?
PKK'ya neden silah akıtıyor? Irak'ta neden İran destekli milislere hava
desteği veriyor? ABD farklı formlar ve yol arkadaşlarıyla da olsa
Ortadoğu'da varlığını devam ettiriyor; tıkandığı yerde ise geri çekilme
retoriğine başvuruyor.
 
Sadece ABD'nin değil tüm bölge dışı aktörlerin bölgeden çekilmesi lazım.
Fakat zamanlama ve şartlara bir bakınca ABD geri çekilmesi sanki ABD'nin
bölgeye daha güçlü geri dönmesi için atılan bir taktiksel adım gibi
görünüyor. Filistin'den çekilen İngilizler gibi ABD, DAİŞ'in serpildiği,
Rusya'nın bölgeye güçlü bir şekilde geri döndüğü, İran'ın yayıldığı ve
devlet otoritelerinin çöktüğü bir Ortadoğu'nun ortaya çıkmasına katkıda
bulunduktan sonra geri çekilme politikası izliyor. Afrika'da çatışmaları
körükleyip diğer bütün fay hatlarını hareketlendirdikten sonra Afrikalıları
fakirlik ve çatışmalarıyla baş başa bırakıp uzaktan izleyen Avrupalıları
andırırcasına ABD de bu kritik dönemde geri çekilmeden bahsediyor.
 
ABD Ortadoğu'dan geri çekilsin tabi ki ama Ortadoğu'da kendi ürettiği
sorunları da beraberinde alıp gitsin. En azından geri çekilmeden bahsederken
PKK'ya verdiği destek gibi giderayak yeni ve köklü sorunlar üretmeye
çalışmasın.
 
[Akşam, 6 Haziran 2016]
 
[status publish]
 
[geotag on]
 
[publicize off|twitter|facebook]
 
[category güvenlik]
 
[tags ORTADOĞU DOSYASI, ABD, Ortadoğu]
"Özel Büro (Dig.Security.İŞNET)" <digi.s...@isnet.net.tr>: Jun 07 10:33PM +0300

Savunma uzmanı Merve Seren'e göre, Türkiye'de savunma sivil alana kapalı,
"çorbada bizim de tuzumuz olsun' dediğinizde, işin rengi değişiyor."
 
Türkiye hem sınırları içinde hem de sınırları dışından gelen tehditlerle
uğraşıyor. Güvenlik güçleri, bir yandan Suriye'den atılan roketlere, diğer
yandan da kent merkezlerinde PKK'lıların tuzakladıkları el yapımı
patlayıcılara (EYP) karşı hazırlıklı olmak zorunda. Bu tablo Türkiye'nin iç
ve dış savunmasında ne kadar hazırlıklı olduğunu, kapasitesinin artırılmaya
ihtiyacı olup olmadığını akla getiriyor. SETA Güvenlik Araştırmaları Uzmanı
Merve Seren ile Türkiye'nin askeri imkân ve kabiliyetlerini konuştuk.
 
Diğer ülkelerle karşılaştırıldığında Türkiye'nin askeri gücü nedir?
 
Öncelikle bir ülkenin askeri imkân ve kabiliyetlerinde belirleyici rol
oynayan birçok faktör söz konusu. Ordu mevcudu bunlardan sadece biri. Bu
mevcudun kuvvetler arasındaki dağılımı, mesleki uzmanlık, profesyonellik
seviyesi gibi kendi içinde farklı bileşenleri de var. Dolayısıyla
Türkiye'nin askeri gücü, TSK'nın barındırdığı sivil ve askeri personel
mevcudundan ibaret değil. Envanterinde bulunan askeri teçhizat ve
sistemlerinden tutun, teknoloji üretme kapasitesine, modernizasyon
programlarına, yetişmiş insan kaynağına dek çok geniş bir yelpazeyi ihtiva
eder.
 
Ayrıca askeri imkân ve kabiliyetlerini tahlil ederken ve diğer ülkelerle
kıyaslarken, bütün kuvvet unsurları hesaba katılmalı. Askeri yetenekleriniz,
konvansiyonel ve asimetrik tehditlerle mücadelede yeterli mi? Öngörülen
riskler karşısında ihtiyaçlarınızı ne kadar karşılayabiliyorsunuz? Sadece
kara, deniz ve havada değil; uzay ve siber uzay alandaki yetenekleriniz
neler?
 
Artık uzay, siber saldırılar da savunma açısından ciddiye alınması gereken
alanlar, değil mi?
 
Tabii... En basitinden bugün silah teknolojilerinde gelişmiş elektronik
sistemler kullanılıyor, bu da her geçen gün sizi biraz daha uzay
sistemlerine bağımlı kılıyor. Hava-uzay ve siber-uzay alanında kat ettiğiniz
mesafe, aynı zamanda taktik ve operasyonel seviyede icra ettiğiniz
harekâtların başarısında da kritik ve belirleyici bir rol üstleniyor. Daha
spesifik olarak, savaşı dönüştüren teknolojilere bakalım; nükleer silahlar,
uzay silahları, lazer silahları, balistik füzeler,
görünmezlik-gizlenebilirlik imkanı sağlayan hayalet uçaklar, İHA'lar. Mesela
nükleer silah ve balistik füze programları geliştirirken, iletişim
sistemlerinizi ve savunma ağınızı tamamen felce uğratacak bir siber
saldırıya maruz kalabilirsiniz.
 
Siber tehditlerle nasıl mücadele edilebilir?
 
Artık geleneksel muharebe alanına çıkmadan, bankalarınızdan enerji
hatlarınıza ve hava savunma radarlarınıza kadar, tüm kritik sistemlerinizi
siber-uzayda, ışık hızında kolayca tahrip veya imha edebilecek siber
silahlardan bahsediyoruz. Ancak savaşın mekânını, zamanını ve aktörlerini
dönüşüme uğratan tüm bu teknolojik gelişmeler; 'kara' ya da 'deniz'
üstünlüğüne verilen değerin azalması anlamına da gelmiyor. Burada kast
ettiğim, 'entegre güç' yani sadece tek bir şeye öncelik vermemek gerekiyor.
Bir alandaki üstünlüğe fazla yoğunlaşıp, diğerlerini ihmal ederseniz;
güvenlik ortamınız değiştiğinde, acil tedarik edemediğiniz ihtiyaçlarınız
nedeniyle zafiyet sergileyebilirsiniz. Kara, deniz ve hava gücündeki
etkinlik de artık entegre sistemleri gerektiriyor.
 
Peki bu gereklilikler yerine getiriliyor mu?
 
Savunma ve caydırıcılık açısından 'neyi' satın alalım ya da geliştirelim
dediğinizde; önce 'neye ihtiyaç duyuyorum' sorusuna doğru cevap
verilebilmeli. Sadece mevcut güvenlik ortamınıza, karşılaştığınız reel
tehditlere değil; savunma endüstrisindeki trendlere, teknolojik yeniliklere
ve bir o kadar da devlet dışı aktörlerin silahlanma eğilimlerine bakmanız da
kaçınılmaz. Tehdit ve risk haritasını çıkartmak, ihtiyaçları ve öncelikleri
doğru belirlemek, sonra da kaynakları etkin kullanmak açısından savunma
planlaması ve harcamalar için de çok önemli...
 
 
"SAVUNMAYA EN ÇOK KAYNAK, EN BÜYÜK ASKERİ GÜÇ DEMEK DEĞİL"
 
 
Doğru planlama, pek çok hayati konuyu da etkiliyor aslında...
 
Örneğin Yunanistan Avrupa'daki en büyük tank filosuna sahip. Bin 350
civarında ağır sınıf savaş tankı var. Peki Yunanistan'ın bu kadar geniş bir
tank filosuna ihtiyacı var mıydı? Bu tankların idamesi ve modernizasyonu
için bütçeden büyük rakamlar ayrılıyor. Gelinen aşamada, Atina'daki bütçe
açığı ortada. Askeri imkân ve yeteneklerini geliştirmek için ayrılan
kaynaklar, eğitim ve sağlık gibi genel kamu harcamaları içerisindeki
dağılıma bakıldığında makul olmalıdır.
 
Bir ülke, "askeri/savunma harcamalarına ne kadar çok kaynak aktarıyorsa, o
kadar büyük bir askeri güce sahip olacaktır" diye bir şey yok. Dünyanın en
büyük savunma bütçesine, ordusuna ya da en gelişmiş silah sistemlerine sahip
olmak, ulusal ya da uluslararası çıkarları korumada ya da tehditlerle
mücadelede tek başına yeterli olmayabilir, her zaman sonuç alıcı da
olamayabilir.
 
Dünyada savunmaya çok büyük paralar harcanması anlayışı değişiyor mu?
 
Evet. Mesela Suudi Arabistan'a bakın. Dünyada en fazla askeri harcama yapan
ilk 15 ülke arasında, 2013'te 7'nci, 2014'te 4'üncü ve 2015'te ABD ve Çin'in
ardından 3'üncü sıradaydı. Ayrıca 2014'te dünyanın en büyük silah
ithalatçısıydı. 2013'te ikinciyken, ithalatta %54 artışla listede birinci
olmuş.
 
Suudi Arabistan'da ABD'nin 40 bin paralı askeri mevcut, yetişmiş insan
kaynağı açısından da sıkıntı var. Zamanında parası olduğu için sürekli
yurtdışından hazır alıma gitti; yerli savunma sanayiini göz ardı etti. Ancak
şartlar değişti. Dünya Bankası, 2015'te Suudi Arabistan tedbir almazsa 5
yıl içerisinde iflas bayrağını çeker demişti, şimdi bu sureyi 2017'ye çekti.
Ayrıca 11 Eylül saldırılarında rolü bulunduğuna dair ABD Kongresi'ne gelen
bir yasa tasarısı var. Yasa onaylanmasa bile tasarının gündeme gelmesinden
sonra Washington-Riyad ilişkisinin eski bahar havasına bürünmesi zor. Malum
Riyad da, 750 milyar dolarlık tehdidini masaya koydu.
 
İşte hem mali durum hem de ABD'yle ilişkiler bozulunca, Prens Salman
ekonomide ve savunmada artık farklı bir planlamaya doğru gidiyor. Petrol
şirketi Aramco'nun %5'inin halka arz ederek buradan gelecek kaynakla bizdeki
Makine Kimya Endüstrisi (MKE) gibi kendilerine ait yerli savunma sanayii
kurmayı planlıyorlar. Önümüzdeki süreçte Suudi Arabistan'ın daha farklı bir
çehreye bürünmesi kaçınılmaz gözüküyor.
 
Kendi savunma sanayiini kurmak şart...
 
Şöyle... Savunma sanayiinde kendinize ait bir yetenek kazanmadıysanız, günü
geldiğinde zor duruma düşüyorsunuz. Her ihtiyacınızı yurtiçinde,
tasarımından üretimine kadar her şeyiyle size özgü olarak üretmek zorunda
değilsiniz, %100 'yerli' ve 'milli' olacak diye bir kaide yok. ABD bile
böyle yapmıyor; maliyeti vs. gözettiği zaman gidiyor yurtdışından teçhizat
ve malzeme alıyor. Ama aradaki fark şu, tedarik ettiği şeyi geliştirmesini
biliyor, o yeteneğe haiz, istediğinde ya da aciliyet olduğunda kalkar
kendisi üretir.
 
Türkiye de yıllardır kendi füze savunma sistemini kuramadı. Bunun için geç
kalmadı mı?
 
Bir tek füze savunma sisteminde değil, Türkiye birçok şeyde geç kaldı.
Aslında Çin ile ortak üretim konusunda asgari müşterekte buluşulmuştu. Fakat
Türkiye ihaleye çıktıktan sonraki süreçte ASELSAN ve ROKETSAN'ın bu kadar
hızlı ilerleme kaydedebileceğini düşünemedi. Kısa süre içinde HİSAR
füzelerinin gerçekleştirilmesi eşiği yukarıya çekti. Türkiye'nin eşiği
Çin'de karşılık bulmadı.
 
Türkiye'nin deniz, hava ve kara kuvvetlerindeki mevcut durumu ile ihtiyacı
arasında büyük bir fark var mı?
 
Türkiye, dünyanın en güçlü orduları arasında. NATO'da önemli görevler
üstleniyor. İnsan gücü bakımından büyük bir ordu. Disiplinli ve komuta
sistemi çok etkili. Eğitim düzeyi, moral motivasyonu çok yüksek.
 
Ancak askeri imkân ve kabiliyetlere topyekûn bakmak gerekir. Burada iki
önemli husus var. Birincisi; ulusal güvenlik ve savunma stratejisi. Bu
doğrultuda askeri stratejinizi belirler, günceller ve revize edersiniz.
Askeri stratejiniz, tüm kuvvetlerin entegre ve koordineli bir şekilde
birbirlerini besleyip desteklemesine uygun olmalıdır. Bir kuvvetiniz uzun
süreli ve geniş ölçekli bir savaşı yürütebilecek imkân ve yeteneklere haiz
iken, diğer bir kuvvetiniz muharip olarak sefere hazırlıklı bulunamayabilir.
Örneğin personel mevcudu, savaş uçağı sayısı ya da genel olarak teçhizat ve
donanım itibarıyla hava gücünüzün muharebe hazırlık derecesi üst düzeyde
iken; kara gücünüz savaşma kabiliyeti açısından yetersiz bir portre
çizebilir.
 
Ancak harekât alanında hiçbir kuvvet bir diğerinin yerine ikame edilemez.
Türkiye'nin bulunduğu coğrafyada çoklu aktörler ve tehdit çeşitliliği söz
konusu. Bu nedenle de gerçek zamanlı, etkin ve son derece kapsamlı bir
mücadele şart. Bu yüzden, iki yıl önce 'yerli' ve 'milli' olsun deyip,
yurtiçi geliştirme programlarına ağırlık verilen sistemler, bir anda çok
acil ihtiyaçlar olarak karşınıza çıkabiliyor.
 
Bu ihtiyaçlar ne denli karşılanabiliyor?
 
Sorun da burada, ivedilikle tedarik edilmesi gereken ihtiyaçlar, orduyu
yurtdışı hazır alıma ya da müttefiklerin desteğine mecbur bırakabiliyor.
Zira bu, gerçek zamanlı mukabele yeteneklerini kısıtlarken, alınan silah ya
da teknolojiye de tam anlamıyla hükmedememeye neden olabiliyor. Neticede
dışa bağımlılık, uluslararası düzeyde konjonktürel siyasi denge ve
ilişkilerinizin niteliğine göre sizi zora sokabiliyor. Diğer taraftan
geliştirdiğiniz herhangi bir silah sisteminin operasyonel performansı,
beklentilerin altında seyredebilir. Ayrıca askeri imkân ve kabiliyetleri her
zaman istediğiniz şekilde de kullanamayabilirsiniz, bazen elinizi kolunuzu
bağlayan sınırlılıklar da olabiliyor. Mesela Türkiye, angajman kuralları
çerçevesinde Rus uçağını düşürdü. Bu hadiseden sonra koalisyona artık hava
unsurlarıyla değil, yerden topçuyla destek verebiliyor. Siyasi konularla
askeri konular iç içe geçiyor.
 
Savunmaya ayrılan bütçe bu ihtiyaçların karşılanmasında ne kadar önemli?
 
İkinci husus da bu, askeri ve iç güvenlik harcamalarınıza tahsis ettiğiniz
bütçe. Silahlı kuvvetlerin hazırlık durumu, modernizasyon/geliştirme
programları ve insan kaynağı alanlarında güçlendirilmesi, ayırdığınız
kaynağın dağılımıyla doğrudan bağlantılı. Şayet bir ülkenin askeri
harcamaları yüksekken, bunun ekseriyeti aşırı büyük bir ordunun idamesi için
aktarılıyorsa, bu harcamanın, aslında askeri kabiliyetler için ne kadar
anlamlı olduğu sorgulanmalı. Türkiye'de askeri ve iç güvenlikle ilgili
kurumların harcamalarına bakıldığında, Emniyet Genel Müdürlüğü genel bütçe
kapsamındaki kamu idareleri arasında en yüksek sermaye gideriyle ilk sırada.
 
Diğer taraftan TSK'da her kuvvet ihtiyaçlarını ve kazandırılması gereken
sistemleri kendisi belirler. Kuşkusuz 'kullanıcı taraf' neye ihtiyacı
olduğunu en iyi kendisi bilir. Ancak 'çorbada bizim de tuzumuz olsun'
dediğinizde, işin rengi değişiyor. Milli Güvenlik Siyaset Belgesi (MGSB) ya
da namı diğer Kırmızı Kitap var. Bir de MGSB esaslarına uygun hazırlanan,
yakınlarda güncellenen Türkiye'nin Milli Askeri Stratejisi (TÜMAS) var.
İhtiyaçlar bu vb. belgelerin ışığında belirlenir. Fakat hiçbir dokümanda ne
yazdığını bilmiyoruz. Bunlar, ağırlıkla askeri bürokrasinin yer aldığı aşırı
gizlilikle yürütülen bir süreçte hazırlanan ya da güncellenen belgeler...
Tehdit yelpazesinde ne var, kuvvetlerin öncelik sıralamalarında
tanımladıkları ihtiyaçları neler? Bilinmeyen çok şey var.
 
 
"TÜRKİYE'DE SAVUNMA SİVİL ALANA AÇIK DEĞİL"
 
 
Bunlar devlet sırrı değil mi?
 
Devlet sırlarını paylaşmaktan bahsetmiyorum. Ama Türkiye'nin ulusal güvenlik
ve savunma stratejisi nedir, en azından somut bir fikir sahibi olmalıyız.
Strateji belgesi, peş peşe sıralanmış tehdit tanımlarından ziyade, bu
tehditlerin üstesinden nasıl geleceğinizi, öngördüğünüz tedbirleri
yansıtması açısından önemlidir. Bugün birçok ülke ulusal güvenlik, savunma
ve askeri strateji belgelerini kamunun erişimine sunuyor. Hatta bilakis
yayınlamayı tercih ediyorlar. Böylece hem karşı tarafa mesaj iletiyorlar,
hem de psikolojik, sosyolojik ve kültürel etkiler doğuracak şekilde kendi
toplumlarına hitap ediyorlar. Örneğin İngiltere, 2015'teki Ulusal Güvenlik
Stratejisi'ni yayınlamadan önce katkıda bulunmak isteyen vatandaşları için
bir internet sitesi açtı. Türkiye'de savunma sivil alana açık değil.
Akademik düzeyde çok daha fazla çalışılma gerekiyor.
 
Savunma alanında sivil-asker ilişkileri nasıl?
 
Son yıllardaki birçok düzenlemeye ve kat edilen mesafeye rağmen,
'sivil-asker ilişkileri' halen beklenen seviyenin altında, tabana yayılmadı.
Sivil otorite ile askeri alan arasındaki sınırı tamamen kaldırmamak
koşuluyla tesis edilecek sağlam, güvenilir ve interaktif bir ilişki, sürecin
daha sağlıklı işlemesine katkı sunar.
 
Ulusal savunmayı ve ihtiyaçları karşılamada NATO'nun desteği nasıl?
 
Ulusal güvenliğine doğrudan yöneltilmiş ciddi bir tehdit algısı
bulunmayanlar ile Türkiye gibi öznel tehditlerle mücadele etmek zorunda
kalan müttefikler, askeri ve mali yükümlülüğü karşılama ve paylaşma
noktasında farklı tutumlar sergileyebilirler.
 
ABD, İttifak'ın askeri bütçesine en fazla katkıda bulunan üye ülke.
Afganistan'dan Filipinler'e 150 ülkede ABD askeri var. Hegemonik güç bile
olsa, dünyanın her yerinde etkisini ve ağırlığını aynı ölçüde gösteremez.
Kaldı ki, ABD askeri kuvvetlerinin personel mevcudunda büyük düşüşler
yaşanıyor, son birkaç yıldır savunma bütçesinde ciddi kesintiler yapıyor.
 
Mesela Füze Savunma Ajansı (MDA) , 2017 Mali Yılı bütçe teklifinde, 822
milyon dolarlık bir kayba maruz kaldı. Acaba ABD'nin çıkarları daha çok
Ortadoğu'da mı, Asya Pasifik'te mi yoksa Avrupa'da mı mevcudiyetinde mi?
Örneğin Avrupa'ya Güvence İnisiyatifi (ERI) faaliyetleri için 2016'da 786
milyon dolar, 2017'de 4 kat artışla 3,4 milyar dolar ayırdı. 2015'te
başlatılan ERI, Rus saldırganlığına karşı sadece bir yıl için öngörülmüş
kısa vadeli bir girişimden, uzun vadeli bir taahhüde dönüştü. Bugün Polonya
ve Baltık ülkeleri için 60 mil uzunluğundaki sınır şeridi Suwalki
Boşluğu'nun korunması ne denli hayati ise, Ortadoğu'yla sınırı bulunan tek
NATO üyesi Türkiye için de 911 km'lik Suriye sınırının korunması o denli
hayati.
 
Peki NATO bunun için ne yapıyor?
 
NATO'nun doğu kanadını güçlendirme planı kapsamında, Füze Kalkanı
Projesi'nin ayağını oluşturan Romanya'daki üssün aktif hale getirilmesi,
Polonya ve Baltık ülkelerinde hâlihazırda konuşlu birliklere ilave olarak
gönderilecek 4 bin askerin yanı sıra silah, askeri teçhizat sevkiyatı vs.
bir sürü gelişme yaşanıyor. Şimdi Rusya mı yoksa IŞİD mi Avrupa güvenliğine
daha büyük bir tehdit oluşturuyor? İttifak üyesi olarak güvenlik ortamındaki
tehditlere mukabelede
"Özel Büro (Dig.Security.İŞNET)" <digi.s...@isnet.net.tr>: Jun 08 12:56AM +0300

Polonya Ulusal Güvenlik Servisi Başkanı, Rusya'nın NATO ile savaşa girdiği
takdirde kazanma şansının çok az olacağını söyledi.
 
 
Polonya Ulusal Güvenlik Servisi Başkanı Pawel Soloch, Rzeczpospolita
gazetesine demeç verdi. Soloch, Rusya <http://www.sondakika.com/rusya/> 'nın
NATO ile savaşa girdiği takdirde kazanma şansının çok az olacağını söyledi.
 
"POLONYA, GÜVENLİK STRATEJİSİNDE DEĞİŞİKLİKLERE GİDECEK"
 
Soloch, Rzeczpospolita gazetesine yaptığı demeçte, son yıllarda bölgede
jeopolitik durumun değiştiğini ve bu nedenle Polonya
<http://www.sondakika.com/polonya/> 'nın güvenlik stratejisinde
değişikliklere gideceğini belirtti.
 
 
 
"RUSYA'NIN YÜRÜTTÜĞÜ POLİTİKA, POLONYA'YA TEHDİT TAŞIYOR"
 
Tehditlerin listesine Rusya <http://www.sondakika.com/rusya/> 'yı
ekleyeceğine işaret eden Soloch, "Strateji planımız yıl sonuna kadar hazır
hale gelecek. Rusya <http://www.sondakika.com/rusya/> 'nın yürüttüğü
politika, Polonya <http://www.sondakika.com/polonya/> 'ya tehdit taşıyor.
Bunu kabul ediyoruz." ifadelerini kullandı.
 
"NATO ÜLKELERİYLE SAVAŞA GİRERSE KAZANMA ŞANSI ÇOK AZ"
 
NATO ve AB'nin en kötü durum senaryosuna hazır olmasının gerektiği
vurgulayan Soloch, "NATO ve Rusya <http://www.sondakika.com/rusya/>
arasında çok büyük potansiyel farkı ortada. Vladimir Putin
<http://www.sondakika.com/vladimir-putin/> liderliğindeki Rusya
<http://www.sondakika.com/rusya/> , NATO ülkeleri ile savaşa girerse kazanma
şansı çok az." dedi.
 
[status publish]
 
[geotag on]
 
[publicize off|twitter|facebook]
 
[category güvenlik]
 
[tags NATO DOSYASI, Polonya, İstihbarat, Başkan, Rusya, NATO, Savaş]
"Özel Büro (Dig.Security.İŞNET)" <digi.s...@isnet.net.tr>: Jun 08 12:37AM +0300

Fransa'da yayım yapan bazı internet sitelerine göre, Cumhurbaşkanı Hollande
grev ve gösterilerin son bulması için ABD
<http://www.sabah.com.tr/haberleri/abd> 'den yardım istedi. Atmosfer
olaylarına müdahale edebilen HAARP da Paris'i göle çevirdi
 
 
Fransa ve Almanya'da hayatı durma noktasına getiren sağanaklarla ilgili
ilginç iddia
 
Fransa ve Almanya'yı etkisi altına alan, 11 kişinin ölümüne ve milyonlarca
euroluk maddi hasara neden olan yağmurlar, Fransa'daki internet
kullanıcıları arasında ilginç bir iddianın ortaya çıkmasına neden oldu. Kimi
internet sitelerinde "ABD <http://www.sabah.com.tr/haberleri/abd> , Paris'i
göle çevirecek" ve "Yağmurları ABD <http://www.sabah.com.tr/haberleri/abd>
yolluyor" gibi yorumlar dikkat çekmeye başladı.
 
ŞAMPİYONA ÖNCESİ...
 
"Stopmensonges.com" (Yalanları Durdurdun) adlı bir internet sitesine göre
şiddetli yağışların arkasında ABD <http://www.sabah.com.tr/haberleri/abd>
'nin 1993'te kurduğu HAARP (Yüksek Frekanslı Etkin Astronomik Araştırma
Programı) var. HAARP'ın, ABD tarafından yağmur, fırtına, deprem gibi iklim
ve doğa olaylarını kontrol etme amacıyla kurulduğu uzun süredir
dillendirilen bir iddiaydı. Sitenin yayımladığı son iddia ise şu şekilde:
Yeni çalışma yasası nedeniyle grev ve gösterilerin düzenlendiği Fransa'da,
10 Haziran'da Avrupa Futbol Şampiyonası başlıyor. Cumhurbaşkanı François
Hollande, ülkenin ekonomisine ve imajına zarar veren bu grev ve
gösterilerin, 10 Haziran'dan önce son bulmasını istiyor. Bunun için ABD'li
yetkililerden yardım istedi ve HAARP, Fransa'ya yağmurları gönderdi.
 
SIRADA RUSYA VAR
 
"NouvelOrdreMondial.cc" (Yeni Dünya Düzeni) adlı internet sitesinin
iddialarına göreyse, HAARP projesinin asıl sebebi Almanya'ydı. Almanya'daki
atmosfer olaylarına müdahale eden ABD'nin, Avrupa Kupası gibi önemli bir
organizasyon öncesi Paris'i sular altında bıraktığı öne sürüldü. Site,
ABD'nin neden Almanya'ya müdahale etme ihtiyacı duyduğunu açıklamadı ama
HAARP projesinin, Rusya'ya karşı kullanılmasının mümkün olduğunu belirtti.
 
[status publish]
 
[geotag on]
 
[publicize off|twitter|facebook]
 
[category teknoloji]
 
[tags HAARP DOSYASI, Yağmur, ABD]
"Özel Büro (Dig.Security.İŞNET)" <digi.s...@isnet.net.tr>: Jun 08 12:21AM +0300

Türk kökenli Almanya Yeşiller Partisi Eşbaşkanı Cem Özdemir 24 Nisan 2015
tarihinde Almanya Federal Parlamentosu'ndaki görüşmelerde "Soykırımı işlemiş
olan Jön Türkler, Sarıkamış'ta Türk askerini de kurban ettiler. Jön Türkler,
Osmanlı İmparatorluğu'nu yıktılar. Dolayısıyla bunları savunmanın bir anlamı
yok. Herkes kendine kimi örnek almak istiyorum diye sormalı" diyerek
Fransızlar gibi Jön Türkler üzerinden Türkiye'yi soykırım yapmakla
suçlamıştır.
 
Fransa, Türkiye'yi Ermeni soykırımı yapmakla itham eden ve bu konuda yasa
çıkaran ülkedir. Ayrıca Fransa, Osmanlı İmparatorluğunu tarihe gömen Sevr
(Sevres) Anlaşması'nın imzalandığı Paris'in Sevr banliyösündeki seramik
müzesinin önüne Ermeniler tarafından 8 Mart 2001 tarihinde Ermeni soykırım
anıtı açılmasına izin veren ülkedir.
 
Anıtın üzerinde, "1915'te Jön Türk Hükümeti tarafından Birinci Dünya
Savaşı'nda soykırıma uğratılan 1.5 milyon Ermenin anısına" yazılıdır. Bu
ifade Auschwitz-toplama kampının önünde de vardır.
 
Bir farkla. "1.5 milyon Yahudi" "1.5 milyon Ermeni" olarak değiştirilmiştir.
Ermenilerin 1.5 milyon Ermeni'nin Türkler tarafından soykırıma uğratıldığı
iddiası büyük bir yalan olup bu rakam, Auschwitz-toplama kampının önüne
dikilen anıttan (aşağıdaki fotoğraftan da görülebileceği gibi) çalıntıdır.
 
Polonya'da Auschwitz ve Auschwitz-Birkenau toplama kamplarını ziyaret ettim.
Kamplarda, Alman Nazilerinin geride bıraktığı bir milyondan fazla giysi,
yaklaşık 45 bin çift ayakkabı ve 7 ton insan saçını gördüm. Yahudilerin
yakıldığı fırınlarda hala yanmış insan kokusu duvarlara sinmişti.
Schindler'in Listesi (1993), Piyanist (2002), Okuyucu (2008), Çizgili
Pijamalı Çocuk (2008), Hayat Güzeldir (1997) ve Hatırla (2015) filmlerini de
seyrettim.
 
Fiilen ve de hukuken soykırım yapmış bir ulus olan Almanların Türkleri
soykırım yapmakla suçlaması kadar gülünç bir şey olamaz.
 
CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, Genel Başkan Yardımcıları Selin Sayek
Böke ile Zeynep Altıok'la beraber; Cem Özdemir'le Essen'de konakladığı
otelde çalışma kahvaltısında bir araya gelerek görüş alışverişinde
bulunmuştur. Bu görüşmenin doğru olmadığını 8 Şubat 2016'da yayınlanan
"Kılıçdaroğlu, "Soykırımı İşlemiş Olan Jön Türkler" Diyen Özdemir'e Acaba Ne
Dedi?" başlıklı yazımda açıkladım.
 
CHP; 2008 Kurultayı'nda ortaya çıkan Parti Programı'na göre Ermeni soykırımı
iddialarını tanımadığı gibi, bugüne kadar bu iddialarla mücadele eden bir
siyasi partidir ve Özdemir'in görüşünü de paylaşmamaktadır.
 
Kılıçdaroğlu, Alman Parlamentosu'nun soykırımı tasarısını kabul etmesiyle
ilgili olarak, "Öyle anlaşılıyor ki Almanya sözde soykırım olaylarında
yanına bir kişi, bir devlet daha istiyor. Böyle bir arayışı var ve bu
gerçekten Alman parlamentosunda büyük bir talihsizliktir" diyerek tepki
göstermiştir ama bu konuyu Almanya Federal Parlamentosu'na taşıyan Cem
Özdemir'i ikna ederek kararından vazgeçirseydi, bu sıkıntılı durum ortaya
çıkmazdı.
 
Türklere ve Müslümanlara Batı'nın bakış açısı olumsuzdur.
 
Katoliklerin ruhani lideri Papa Francesco, 12 Nisan 2015 tarihinde 1915
olaylarını anmak için Vatikan´ın Aziz Petrus Bazilikası´nda düzenlediği
ayinde 20'nci yüzyılın ilk soykırımının "Ermeni toplumuna karşı yapıldığını"
söyleyerek modern dünyada artık unutulmuş olan Haçlı zihniyetinin temsilcisi
olduğunu kanıtlamıştır.
 
Francesco, Papa olmadan önce Arjantin'de Ermeni diasporasına çok yakındı ve
de onların etkisi altındaydı. Ayine Ermenistan Cumhurbaşkanı Serj Sarkisyan,
dünya Ermenileri ruhani lideri ve Ermeni Apostolik Kilisesi Katolikosu
İkinci Karekin ve Kilikya Katolikosu Birinci Aram da katılmıştır.
 
Vatikan'da, 27 Eylül 2000 tarihinde dönemin Papası İkinci Jean Paul'ün
Ermeni Baş Patriği İkinci Karekin ile imzaladığı ortak bildiride de 1915
olaylarından soykırım olarak söz edilmişti. Papa Francesco bu ifadeye atıfta
bulunmuştur. Francesco'dan önce Papalık koltuğunda oturan ve ilk
dönemlerinde gerek Türkiye gerekse İslam alemiyle ilişkileri iyi olmayan
Papa Benediktus ise soykırım ifadesini kullanmamıştı.
 
Papa Francesko Kapriel Serape Papazyan tarafından İngilizce kaleme alınmış
olan Patriotism Perverted (Boston, Baker Press, 1934) adlı kitabını okumuş
olsaydı, bu açıklamayı yapmazdı. Papazyan; Taşnakların Ermenileri Türkler ve
Ruslara karşı kullanıp ölüme sürüklediklerini, "Kürt köylerini" yaktıklarını
ve sorunu 1800'lerden başlayarak 1934'e kadar ayrıntıları ile anlatmaktadır.
 
Parlamento'da Karar'a olumlu oy veren Türk kökenli parlamenterlerin
Türkiye'ye girmesinin engellenmesini önerenlere şu hatırlatmayı yapmak
isterim.
 
Avrupa Parlamentosu'nun sözde Ermeni Soykırımı'nı Türkiye'nin tanıması
doğrultusunda almış olduğu kararlar vardır. İlk karar 18 Haziran 1987
tarihinde alınmıştır. Daha sonra 15 Kasım 2000 (COM (1999)
513-C5-0036/2000-2000/2014 (COS) ve 28 Şubat 2002 ile 28 Eylül 2005
tarihlerinde de benzer kararlar alınmıştır. Avrupa Konseyi de 24 Nisan 1998
ve 24 Nisan 2001 tarihlerinde Ermeniler lehinde kararlar almıştır.
 
28 Şubat 2002 tarihindeki AP Genel Kurulu'ndaki oylamalara katılan 626
milletvekili arasında Almanya Sosyal Demokrat Parti üyesi Ozan Ceyhun,
(AKP'den adaydı seçilemedi) sözde soykırım için uzlaşma çağrısına "ret" oyu
verirken, bir zamanlar şu anda Birleşik Avrupa Solu/Kuzeyli Yeşil Solu
olarak bilinen Demokratik Sosyalizm Partisi'nden (PDS) Avrupa Parlamentosu
milletvekili seçilen Feleknas Uca ise sözde soykırım konusundaki uzlaşma
çağrısı için "kabul" oyu kullanmıştır.
 
Şimdi TBMM'de HDP milletvekili olan Uca, AP'daki soykırım kararına "evet"
oyu vermiştir. Bizim ödediğimiz vergilerden oluşan TBMM bütçesinden maaş
almaktadır. Acaba AP'da Ermeniler aleyhine bir karara olumlu oy veren Ermeni
kökenli bir Alman Parlamenteri Ermenistan Parlamentosu'nda üye olup maaş
alabilir mi?
 
Ahmet Hakan Cumartesi günkü yazısında "Tepki göstermek marifet değildir"
derken çok haklıdır.
 
25 Nisan 2016 tarihinde yayınlanan yazımda 2 Haziran'da Alman Federal
Parlamentosu'nda kararın oylanacağını ve önlem alınması gerektiğini yazdım
ama bu konuda hiçbir girişim yapılmamıştır. Türkiye Almanya'ya canını
acıtacak bir tepki gösteremez. Geri çağrılan Büyükelçimiz de bir süre sonra
Almanya'ya geri döner ve de Türkiye ancak "suda yazı yazmış olur." Haftaya,
DPT AET Başkanlığım döneminde Fransa ile aynı konuda yaşanmış sorunu
sizlerle paylaşacağım.
 
Almanya Parlamentosu'nda Karar kabul edildikten 4 saat sonra Turgut Özal
Üniversitesi Senatosu Federal Almanya Parlamentosu'nun asılsız Ermeni
soykırımı iddialarını tanıma kararını kınama kararı almış ve bu kararı
kınayan ilk Türk üniversitesi olmuştur. 4 Haziran 2016 tarihli Hürriyet
Gazetesi'nde İstanbul Aydın Üniversitesi de kırmızı zemin üzerine tam sayfa
ilan vermiştir.
 
Turgut Özal Üniversitesi Senatosu'nun kararı şöyledir:
 
"Ermeni diasporasının 1960'lı yılların ikinci yarısından itibaren çeşitli
ülkelerde Türkiye aleyhine başlattıkları karalama kampanyaları ile varlığını
hissettiren sözde Ermeni soykırımı iddiası, 1973'den sonra ASALA terör
örgütü tarafından Türk diplomatlarına yönelik terör saldırılarına
dönüşmüştür.
 
Osmanlı topraklarında yaşayan Ermenilerin, yabancı mihrakların
kışkırtmasıyla devlete başkaldırmaları sonucunda bulundukları bölgelerden
daha emniyetli bölgelere nakledilme sürecinde üzücü olaylar ve ölümler
olmuştur. Fakat bu tehcir, hiçbir zaman Ermeni nüfusunun kitlesel imhasını
öngören bir şekilde gelişmemiştir ve de asla bir soykırım değildir.
 
Türk Ermeni çatışması sırasında binlerce Müslüman-Türk vatandaşının toplu
olarak katledildiği, Kars, Erzurum ve Van'da ortaya çıkarılan toplu
mezarlarla dünya kamuoyunun gözleri önüne serilmiştir. Yeni nefret
ortamlarına fırsat verilmemesi, insanların barışa ve birlikte yaşamaya davet
edilmesi gerekirken Almanya Federal Parlamentosu'nun tarihi ve hukuki
gerçeklerden uzak, siyasi nitelikli Türkiye'yi sözde soykırımı tanımaya
davet eden kararı, Türk kamuoyu gibi Üniversitemiz mensupları tarafından
üzüntüyle karşılanmıştır.
 
Karar, Doğu ve Batı uygarlıkları arasındaki bütünleşme çabalarına ve de
tarihi Türk - Alman dostluğuna zarar verebilecek niteliktedir. Karar,
Türk-Ermeni ilişkilerine fayda sağlamayacağı gibi, geleceğe dönük bölgesel
ve küresel yeni gerilimlere kaynak oluşturabilecektir.
 
Turgut Özal Üniversitesi Senatosu olarak Birinci Dünya Savaşı'nın Savaş
şartlarının yarattığı bir zorunluluktan doğan ölümlerden üzüntü duymamamız
mümkün değildir. Fakat, Almanya Parlamentosu'nun tarihi gerçekleri yok
sayarak sadece Ermenilerin değil, Asuriler, Süryaniler ve Keldanilerin de
soykırıma tabi tutulduğunu öne sürmesi, 1915 olaylarının Almanya'da okul,
üniversite ve siyasi eğitim müfredatlarına konulmasının istenmesi ve de
1915'te yaşananların hem gelecek nesillere anlatılmasına hem de Almanya'da
yaşayan Türk ve Ermeni kökenlilerin uyumuna katkı sağlayacağının
belirtilmesi kabul edilemez.
 
Turgut Özal Üniversitesi Senatosu olarak Almanya Federal Parlamentosunda
alınan sözde Ermeni soykırımı iddialarını savunan kararı kınadığımızı Türk
ve dünya kamuoyuna ilan ediyor ve alınan kararın amacına ulaşamayacağını
başta Almanya olarak bütün ülkelere bir kez daha önemle hatırlatıyor,
zamanımızdan 101 yıl önce yaşanan olayların başta tarihçiler olmak üzere
konuyla ilgili bilim insanları tarafından araştırılması yolundaki tüm
bilimsel çalışmaları destekleyeceğimizi kamuoyuna duyuruyoruz."
 
[status publish]
 
[geotag on]
 
[publicize off|twitter|facebook]
 
[category istihbarat]
 
[tags ERMENİ SORUNU DOSYASI, Türkler, Soykırım, Almanya]
Reply all
Reply to author
Forward
0 new messages