Re: [TÜRKİYE:38839] Turkiye-icin-el-ele@googlegroups.com adlı grubun özeti - 22 konu konuda 22 güncelleme ileti

0 views
Skip to first unread message

Abdullah Şanlıdağ

unread,
Oct 27, 2014, 6:26:46 AM10/27/14
to Turkiye-i...@googlegroups.com
Bilgilendirdiğiniz için teşekkür ederim.

26 Ekim 2014 01:06 tarihinde <Turkiye-i...@googlegroups.com> yazdı:
"DIGI SECURITY (İŞNET)" <digi.s...@isnet.net.tr>: Oct 25 11:58PM +0300

Ordu-siyaset ilişkisinin başlangıcı Osmanlı modernleşmesidir » İttihat ve
Terakki'de sivil ve entelektüel kanat ağırlıklı değildi » 31 Mart ordu içi
kavgaydı, Hareket Ordusu kendi ordusunu vurdu » Askerin siyasetteki ağırlığı
Abdülhamit döneminde a
 
"Bu ülkede askerin siyasileşmesine Jön Türkler neden oldu. Siyasi iktidar
toplum ayaklandırılarak değil, ordunun desteği alınarak darbeyle
değiştirildi."
 
"İttihatçılar, 31 Mart'a "şeriatçı" hareket dediler. Eğer bunun ordu içinde
kavga olduğu öğrenilirse, ordumuzun bir kısmı "şeriatçı" olur ki, bu durum,
ideolojiye terstir."
 
"En sivil yönetim Abdülhamit yönetimiydi. Askerin siyasette ağırlığının en
az olduğu dönem onunkiydi. Ama paradoks şu ki, o da demokratik sistemden
yana değildi. Otokrattı."
 
NEDEN: CEMİL KOÇAK
 
Genelkurmay'ın bilgisayarlarından peş peşe cunta planları çıkıyor. Siyasi
iktidarı devirmek, orduyu ülkenin yönetimine oturtmak, tekrar eski şaşaalı
darbeli günlere dönmek için siyasilere ve topluma tuzaklar kuruluyor. Bizde
asker, toplumu yönetme arzusundan bir türlü kurtulamıyor. Asker bu ülkede
nasıl bu kadar siyasileşebildi? Dünyada bizim kategorimizdeki bütün ülkeler,
Latin Amerika'sından Yunanistan'ına, ordu sorununu çözmüş iken, bizde asker
neye dayanarak hâlâ siyasi hayatımızda çok ciddi bir yere sahip olabiliyor?
Askerin bu konumunun, bu siyasi ihtirasının, bu devleti sahiplenme ısrarının
bir geçmişi ve bir tarihî dayanağı olmalı. Biz de bu topraklardaki
ordu-siyaset-aydınlar ve toplum ilişkisini anlamak için son 150 yıla baktık
ve önde gelen en parlak yakın dönem tarihçilerimizden Cemil Koçak'la
konuştuk. Sabancı Üniversitesi Öğretim Üyesi olan Cemil Koçak'ın Türkiye'de
Millî Şef Dönemi, Abdülhamid'in Mirası, Türk-Alman İlişkileri, Umûmî
Müfettişlikler, Belgelerle Heyeti Mahsusalar, Demokrat Parti Muhalefeti
adlarıyla yayımlanmış kitapları var.
 
NEŞE DÜZEL: Askerin bizim siyasi hayatımızda çok ciddi bir yeri var. Bu,
herhalde bir günde olmadı. Asker nasıl bu ülkede böyle siyasileşti?
 
CEMİL KOÇAK: Bizde, ordu-siyaset ilişkisini Yeniçerilerle başlatmak çok
revaçtadır ama bence doğru bir tahlil değil bu. Evet, Osmanlı'da Yeniçeriler
devamlı isyan ettiler, siyaset ve saltanat üzerinde çok etkili oldular ama,
bugünkü meseleden farklı bir durum o.
 
Bizde ordu ne zaman siyasileşti sizce?
 
Bugünkü ordu-siyaset ilişkisi Osmanlı modernleşmesiyle başladı. Yeniçeriler,
Merkez'le bağlarını koparmışlardı. Ordunun merkeze bağımlılığı ve bağlılığı
"modernleşme" sonucunda sağlandı. Böylece yeni Batılı bir ordu kuruldu. Ve
bu yeni ordu, Merkez'in ordusu oldu. Yani bu ordu sultana bağlı kaldı,
siyasi iktidarın emrinde çalıştı, isyan etmedi, disiplinli bir ordu oldu.
 
Ordunun siyasi iktidara isyan etmemesi ne kadar sürdü?
 
Uzun sürmedi çünkü Genç Osmanlılar saltanata karşı parlamenter sistem kurmak
için harekete geçtiklerinde önlerinde iki yol vardı. Ya iktidar değişikliği
için Sultan Abdülaziz'i ikna edeceklerdi -ki bunu denediler ve başarılı
olamadılar.
 
Padişahı neye ikna edeceklerdi?
 
Parlamenter sistemin devletin lehine olacağı konusunda onu ikna edeceklerdi
ama olmadı. Ya da halkı parlamenter sisteme ikna edeceklerdi. Halkla
birlikte saraya yürüyüp padişahı devireceklerdi. Bu da pratik olarak mümkün
değildi.
 
Niye mümkün değildi?
 
Sadece Osmanlı değil, bu coğrafyanın bütün toplumları böyledir. Bu
coğrafyada siyasi iktidarlar, toplum ayaklandırılarak değil, silahlı gücün
desteği alınarak saray içi darbelerle değiştiriliyor. Ziya Paşa ve
arkadaşları da bu en pratik olan yola başvurdular. Asker-siyaset ilişkisinin
macerası memlekette işte böyle başladı!
 
Tam olarak nasıl başladı?
 
Genç Osmanlı hareketi, kurulan yeni modern ordunun bir kısmını ikna edip,
siyasi iktidarı onun yardımıyla değiştirme yolunu seçti. Ama dikkatinizi
çekerim, burada amaç silahlı gücü iktidara getirmek değildi. Amaç
parlamenter sistemi kurmaktı.
 
Silahlı güçle birlikte darbe yapıp, sonra onu siyasi iktidardan uzakta
tutmak, siyasete karıştırmamak mümkün mü?
 
Siyasi iktidarı, silahlı güçle birlikte devirdiğiniz andan itibaren, silahlı
güç, siyasi iktidar oluyor tabii... Sultan Aziz bu yolla işte böyle
devrildi. Parlamenter sisteme geçildi, anayasa yapıldı, parlamento toplandı.
Ardından Sultan Abdülhamit geldi. O, parlamenter sistemi bir tarafa bıraktı,
eski yönetime geri döndü. Ve bunun üzerine bu kez meşhur Jön Türkler
piyasaya çıktı.
 
Jön Türkler sivil mi?
 
Tamamı sivil. Bunların bir kısmı memlekette kaldı, bir kısmı Avrupa'ya
gitti. Orada muhalefet ettiler, gazeteler çıkardılar. Bu yayınları gizlice
ülkeye sokup aydınları ve ahaliyi parlamentonun tekrar açılması için ikna
etmeye çalıştılar, sürekli propaganda yaptılar.
 
Halkı etkileyebildiler mi?
 
Hayır. Rusların yaptığı gibi halkı ayaklandırıp, sokaklara dökmek ve bir
vur-kaç yapmak Jön Türk politikasına uygun değildi. Çünkü onlar halkı biraz
ayaktakımı olarak görüyorlardı. Halkı tehlikeli ve riskli buluyorlardı. Ama
bu arada da fikirlerini uygulamak için iktidara gelmek istiyorlardı ama
gelemiyorlardı. Zaten sonunda bir ikileme düştüler. Bir grup, "madem gücümüz
iktidarı devirmeye yetmiyor, İngilizlerden, Fransızlardan yardım alalım"
dedi. Yabancı devletlerle işbirliği yaparak siyasi iktidarı değiştirmek
birçoğunun kanına dokundu. İkinci grubun ise aklına gene ordu geldi.
İktidarı silahlı gücün yardımıyla devirme işi daha önce denenmişti ve
başarılı da olmuştu.
 
Bu ülkede aydınların halktan korkusu hiç bitmedi. Jön Türkler halktan niye
korkuyorlardı?
 
Çünkü siyasi iktidar değişikliğini demokrasi için değil, devleti kurtarmak
için istiyorlar. Temsili sistemi, özgürlüğü, basın hürriyetini devletin
kurtarılmasında yardımcı araçlar olarak gördükleri için tercih ediyorlar.
Üstelik bu özgürlüklere karşı çıkanlar da onlar gibi aynı paradigma içinde
duruyorlar. Onlar da devletin kurtarılması için bu değişikliklerin olmaması
gerektiğini söylüyorlar. Anlayacağınız, iki taraf da insanların özgürlüğünü,
demokrasiyi değil, devletin kurtarılmasının yolunu arıyor. Nitekim Jön Türk
ideolojisi, geçen yüzyılın başında o güne dek pek düşünülmemiş,
ilgilenilmemiş bir kesime yayılmaya başlıyor. Jön Türk ideolojisi, subaylar
arasında, ordu içinde yayılmaya başlıyor.
 
Sonuç ne oluyor?
 
Ordu, birdenbire "kendine!" geliyor. Bu ülkede askerin böylesine
siyasileşmesine neden olan Jön Türklerdir. Sivil ve aydın kesimin yarattığı
Jön Türk ideolojisiyle ordu ideolojisi üst üste gelince, birleşince, şöyle
bir şey oluyor. Subaylar Jön Türk ideolojisini benimser benimsemez, sivil
aydınların rolü marjinalleşiyor. Devleti kurtarmanın ve yönetmenin esas
sahibi, önderi, öncüsü ve gövdesi karargâhlar oluyor. Askerler, devleti,
ülkeyi, milleti kurtarabilecek tek gücün kendileri olduğunu, sivillerin bu
işi yapamayacağını söylüyorlar. Zaten bugünkü anlamıyla İttihatçılık da
budur!
 
İttihatçılık nedir?
 
Ordu karargâhlarında olgunlaşan bir düşüncedir İttihatçılık... Jön Türk
ideolojisi, askerci ve orducu değildi ama kendi ideolojisini ordu üzerinden
gerçekleştirmek istedi. O zaman da ideolojinin esas taşıyıcısı, esas
bayraktarı ordu oldu. Bu memlekette ordunun siyasileşmesi işte böyle
gerçekleşti.
 
Talat Paşa, Cavit Bey gibi isimlere bakılarak İttihatçıların daha çok sivil
oldukları söylenir. Bu doğru değil mi?
 
Bu sadece bir söylem. İttihat ve Terakki'nin içinde sivil çok ama,
yönetiminde hiçbir zaman sivil ve entelektüel kanat ağırlıklı olmadı. 31
Mart olayıyla birlikte başlayan sıkıyönetimlerden sonra mesele tamamen
askerî ağırlıklı devam etti. Yönetimde asıl ağırlık asker grupta oldu.
 
Bu ülkede irtica korkusu özellikle 31 Mart ve Kubilay olaylarına dayanır. 31
Mart olayı, irticacıların ayaklanması ve bu ayaklanmayı ordunun bastırması
olarak öğretilir. Ahmet Altan, İsyan Günlerinde Aşk romanında 31 Mart'ın
ordu içi bir çatışma olduğunu anlatmış ve aydın kesimin hışmına uğramıştı.
31 Mart olayında gerçek nedir?
 
31 Mart olayı, bir ordu içi iktidar kavgasıdır. 1908'de ordunun İttihatçı
kanadı iktidarı ele geçiriyor. Ordu içinde İttihatçı olmayan grup buna tepki
gösteriyor. Bunun üzerine toplanan Hareket Ordusu gelip, kendi ordusunu
vurmak zorunda kalıyor. Kısacası 31 Mart olayı, 1908'de iktidara gelen
İttihatçı cuntaya karşı ordunun kendi içinden bir reaksiyondur.
 
Niye topluma bu gerçek anlatılmıyor da, hâlâ yalan söyleniyor peki?
 
Çünkü 31 Mart'ın bir ordu içi kavga olarak tanımlanması herkesin tüylerini
ürpertiyor. Düşünsenize... Kendisini özgürlükçü ve meşrutiyetçi olarak
tanımlayan İttihatçılar, 31 Mart'ı "şeriatçıların" kendilerine karşı bir
hareketi olarak nitelemişler. Eğer şimdi 31 Mart'ın, gerçekte "ordu içinde
yaşanan bir iktidar çatışması" olduğu kabul edilirse, o zaman kıymetli
ordumuzun bir kısmı da "şeriatçı" hale gelmiş olur ki, bu durum, ideolojiye
hiç de uygun değildir. Aslında 31 Mart yakın tarihimiz açısından çok
önemlidir.
 
Bu tarihi çarpıtmanın dışında 31 Mart başka hangi açıdan önemlidir?
 
Birincisi bu ülkede, "mürteci" ve "irtica" laflarının siyasi anlamda
kullanılması 31 Mart'la başladı. Daha önce böyle laflar hiç yoktu. İkincisi,
ordu, siyasetle ilgilenmeye başladığından itibaren paramparça oldu.
 
Peki, askerin siyasileşmesine engel olmaya çalışan kimse olmadı mı?
 
Hayır. Çünkü burada iktidara gelmek isteyen her siyasi hareket orduyu kendi
yanına çekmeye ve ordunun gücünden yararlanmaya çalışıyor. Ordu bu anlamda,
her siyasi gücün yararlanmaya çalıştığı bir kuruluş oluyor.
 
Siviller kendi başlarına bir siyasi hareket yürütemiyorlar mı?
 
Hiç böyle bir şey yok. İttihatçılara karşı çıkan ve güya en sivil hareket
olan Hürriyet ve İtilafçılar'a bakıyorsunuz. Onlar bile orduyu kendi
yanlarında tutmaya çalışıyorlar. Bu topraklarda siyasetin gerçeği bu!
 
Askerin siyasette en fazla ağırlığını hissettirdiği dönem hangisi?
 
İttihatçıların zamanında ordunun siyasi gücü çok yüksekti. Ordunun dışında
hiçbir siyasi güç yoktu. 1908'de iktidara gelen İttihatçılık, Jön Türk
ideolojisine ancak 1912'ye kadar dayanabildi. 1912'de Balkan Harbi'nden
itibaren İkinci Meşrutiyet'i bitirdi ve askerî diktatörlüğü fiilen kurdu.
Osmanlı İmparatorluğu, Birinci Dünya Savaşı'nın sonuna kadar bir İttihatçı
cuntanın ordu üzerindeki hâkimiyetine dayanarak kurduğu fiili bir askerî
diktatörlük olarak yönetildi. Bana, askerin siyasette ağırlığının en az
olduğu dönem hangisi diye sorarsanız...
 
Bu hangi dönemdi?
 
En sivil yönetim Abdülhamit yönetimiydi. Abdülhamit, askerleri risk olarak
gördüğü için, askerlerin siyasileşmesine engel olmaya çalıştı. Onlara hiçbir
zaman devlet yönetiminin üst katlarında söz hakkı vermedi. Ordu özel olarak
zayıflatılmış bir halde tutuluyordu.
 
Abdülhamit'in donanmayı Haliç'te çürüttüğü söylenmez mi?
 
Abdülhamit, askerin, silahı siyasette vurucu güç olarak kullanabileceğini
bildiği için, onu tecrit etti. Donanmayı Haliç'te tutmasının nedeni budur.
Abdülhamit yönetiminde, devletin fotoğrafında hiç asker yoktu. Abdülhamit
yönetimi tamamen sivil bir yönetimdi. Ama paradoks şu ki, o da demokratik
bir sistemden yana değildi. Otokrattı ve ülkeyi sivillerle yönetiyordu!
Diğer taraf ise demokratik bir sistem talep ediyordu ve Abdülhamit'i
devirmek için silahlı kuvvetlere müracaat etmek zorundaydı. Bu büyük bir
paradokstu.
 
Ordunun askerî gücüyle siyasi ağırlığı arasında bir ilişki var mı?
 
Yok, ama şöyle bir gerçek var. Siyaset ordu tarafından belirlendiğinde,
ordunun içinde bir grup mutlaka o politikaya tepki gösteriyor. Ve ordu,
ister istemez siyasi görüş olarak parçalanıyor.
 
Pek anlamadım...
 
Yani... Siyasete karıştığı andan itibaren bir orduda ayrışmalar başlıyor.
Mesela İttihatçılar genelde Almancıydı. Ama içlerinden Almancı olmayanlar da
çıktı. Onlar, Fransızlarla veya İngilizlerle iş yapmanın Almanlarla iş
yapmaktan daha doğru olduğunu düşündüler. Atatürk, İttihatçı olmakla
birlikte Almancı değildi. O, İngilizlerle birlikte iş görmekten yanaydı.
 
Siyasi görüş olarak parçalanan bir ordunun askerî gücü zayıflamıyor mu?
 
Pek öyle doğrudan bir ilişki kuramam. Ordu, Balkan Savaşı'nda yenildi ama
Birinci Dünya Savaşı, Osmanlı ordusu açısından göreli olarak son 50-100
yılın en başarılı harekâtı oldu. Bunu da İttihatçılar becerdi. İttihatçıları
bütün günahlarıyla birlikte ele almak lazım. İyi savaşçılardı.
 
Bu kadar iyi savaşıp, Osmanlı'yı nasıl bu kadar küçültebildiler?
İmparatorluğu küçücük toprak parçasına düşürdüler?
 
İttihatçıların başarısı, ancak karşı tarafın gücüyle kıyaslandığında
anlaşılıyor. Fransa, İngiltere ve Rusya ile çok farklı cephelerde
savaşıyorsunuz. Balkan Savaşı'nda tek bir kurşun atmadan şehirler bırakılıp
gidilmişken, Birinci Dünya Savaşı'nda böyle olmadı.
 
Balkan Savaşı'nı da İttihatçılar yapmadı mı?
 
Ama hükümette onlar yoktu. Dolayısıyla fatura işbaşındaki hükümete
çıkarıldı.
 
Birinci Dünya Savaşı'nda bizim ordu ne yaptı? Gerçekten söylenildiği gibi
mi? Birinci Dünya Savaşı'nda biz yenilmediğimiz halde yenik mi kabul
edildik?
 
Böyle komik bir şey olabilir mi? Birinci Dünya Savaşı'nda Osmanlı ordusu
yavaş yavaş yenildi. Disiplinini koruyarak, mevzi mevzi, siper siper
çekildi. Zira İttihatçıların bir kısmı daha 1917'den itibaren savaşı kazanma
ihtimalinin kalmadığını anladılar. Onlara göre, Osmanlı'nın bu badireden
kurtulmasının yolu bir an önce Almanlardan uzaklaşıp, Fransız ve
İngilizlerle bağımsız bir barış anlaşması yapmaktı. Böylece işgal altındaki
toprakları feda edip, hiç olmazsa Osmanlı'dan elde kalanı korumaktı. Hatta
bu yola başvurabilmek için, İttihatçıların içinde bir ekip, Almanya ile
işbirliği yapan iktidardaki ekibi darbeyle devirmek istedi.
 
Darbe yapmak isteyenler kimlerdi?
 
Bu olay, meşhur Yakup Cemil olayıdır ve hâlâ bulanıktır. İngiliz ve
Fransızlarla bir barış anlaşması yapılacak ve Alman ittifakından
kopulacaktı. Kimler Enver Paşa grubunu iktidardan indirmek için bu cuntaya
katıldı? Darbeden sonra kimlere ne sözler verildi? Gerçekten Atatürk'e de
çengel atıldı mı? Bunlar hâlâ karanlık konulardır. Bu darbe girişiminin üstü
örtüldü ve Enver Paşa ve ekibi, olay sadece Yakup Cemil'le sınırlıymış gibi
davrandılar. Olayı araştırıp, Yakup Cemil'in üstüne çıkmaya kalkarlarsa,
karşılarında en az kendileri kadar güçlü bir grup bulacaklarından endişe
ettiler.
 
Mustafa Kemal bu hareketin içinde değil miydi?
 
Orası da belli değil. Üst rütbelilerin kimler olduğu bilinmiyor. Çünkü bir
darbe hareketi başarısız olduğunda ona kimse sahip çıkmaz. Sadece Yakup
Cemil ve arkadaşları yakalanıp kurşuna dizildiler. Ama dedikodular oldu
tabii. Cemal Paşa'nın bu işleri
"DIGI SECURITY (İŞNET)" <digi.s...@isnet.net.tr>: Oct 26 12:00AM +0300

"Petrolü kontrol ederseniz ulusları, yiyeceği kontrol ederseniz insanları
kontrol altına alırsınız."
 
Kemal Bey, sivil toplum kuruluşlarında insan hakları üzerine aktivist
olduğunuzu Tüketiciler Birliği Başkanlığı yaptığınızı ve uzun süreden beri
gıda politikaları üzerine çalıştığınızı halen Gıda Hareketi Genel Başkanı
yürüttüğünüzü biliyoruz. Gıda politikaları ve GDO ile ilgili araştırma ve
çalışmalarınız devam ediyor. Malumunuz Henry Kissinger'ın manidar bir
cümlesi var: "Petrolü kontrol ederseniz ulusları, yiyeceği kontrol ederseniz
insanları kontrol altına alırsınız". Bu sözün taşıdığı muhteva ve gıda
politikalarını nasıl etkiliyor?
 
Kemal Özer: İfade ettiğiniz Kissinger ait cümle 1974 yılında ABD Başkanına
sunulan raporun özet cümlesidir. Petrolü kontrol etmek insanları kontrol
etmek anlamına gelmiyor. Fakat insanları kontrol etmeyi başladığınızda
petrolü de ulusları da kontrol etmiş olursunuz. ABD'nin dolayısıyla dünyanın
gıda politikasını Rockefeller grubu belirliyor. Rockefeller'in yürüttüğü
projenin başında ise Kissinger var. Tüm kurgu, gıda üzerinden dünyaya hâkim
olma. Son zamanlarda Rusya bu rolden pay alma gayretinde. Bu süreç
Kissinger'in raporu ile değil, 1902 yılında Afro-Amerikalıların nüfus
artışını kontrol altına alma fikri ile başlar. Projenin başarılı olması
üzerine ikinci adım olarak gıda bir savaş aracına dönüştürülür.
 
1950'lere gelindiğinde Rockfeller grubunun ünlü 'Yeşil Devrim'i hayat
geçirilir. Yeşil devrim ise dünya nüfusunu kontrol etme, istenmeyen ırkları
ortadan kaldırma ve ülkeleri birkaç şirkete bağımlı hale getirme projesi
olarak özetleyebilir.
 
Abdülaziz Tantik: Bu bir arındırma projesi ve güçlünün zayıfı yok ettiği bir
sistem mi?
 
Bu proje şu şekilde de özetlenebilir; 'kontrol edemediğimizi yok ederiz,
kontrol ettiklerimiz de köleliğimiz olmaya razı oldukları sürece yaşamaya
devam edebilirler' fikri yatıyor. Uzun zamandır Türkiyeliler ve Farisiler
gibi kontrol edemedikleri kavimler var.
 
Bu kontrol dışı kalmanın bir nedeni var mı? Niçin Türkler ve Farisiler
kontrol dışı kalıyorlar?
 
Kültürel yapı, inançlarının sağlamlığı, coğrafi özellikleri gibi birçok
neden sayılabilir. Bu projenin pilot ülkeleri Türkiye ve İran'la sınırlı
değil. Bunlara Hindistan, Nijerya, Meksika, Bangladeş, Brezilya, Pakistan,
Endonezya, Filipinler, Kolombia, Tayland, Mısır, Etiyopya gibi bu işin
önemli laboratuar alanı ülkeleri de eklemek gerek. Nerede hareketli bir
toplum varsa orada onları kısırlaştıracak ve durduracak çalışmalara imza
atmaktan kaçınmıyorlar. Eskiden bizim okullarımızda süt tozu, yağ vb.
yiyecekler dağıtılırdı. Herkese şuan da olduğu gibi zorla aşı yaparlardı.
Aşıların menşeine baktığımız zaman ezici çoğunluğu domuz ürünü olmasıdır.
Malezya'da, aşıları domuz ürünlerinden arındırma projesi uygulanmaya
çalışılıyor. Bu aşıların diğer önemli sorunu ise hemen hemen hepsiniz
kısırlaştırıcı özellikte olmaları. Yani size grip olmayacaksınız diye bir
aşı yapıyorlar ve siz hem grip oluyorsunuz hem de kısırlaşıyorsunuz.
 
Aşılar bu kadar kısırlaştırıcı özelliğe sahip ise bunun istatistiklerce
görülmesi gerekmez mi? Mesela, 1950'li yıllarda ve bugün 2009 yılında
kısırlıkla ilgili bir veri var mı?
 
Birçok canlı türünde olabileceği üzere insanların çok azının kısır olması
doğaldır. Bu fıtri bir durumdur. Tek cinsten kaynaklanacağı gibi her iki
cinsten de kaynaklanabilir. Ülkemizde 1970'lerde yüzde 2 olan kısırlık,
2009'a yüzde 25'e ulaşmış durumda. Yani dört kişiden biri kısır.
 
Bu kısırlığın tedavisi mümkün müdür?
 
Bir kısmı evet. Peki, tedaviyi kim ve hangi ilaçlarla yapıyor?
Kısırlaştırmayı yaygınlaştıranların ürün ve yöntemleriyle! Çünkü nasıl
kısırlaştırdıklarını bildikleri için nasıl tedavi edeceklerini de iyi
biliyorlar. Tabiî ki bu yöntemle doğan çocukları neler bekliyor henüz
bilmiyoruz.
 
Burada çok yönlü bir ticaret mi var?
 
Elbette. GDO'lu kısır tohumları; insani, bitkisel ve hayvansal ilaçları;
gübre ve tarım makinelerini üretenler ve bunlara finans sağlayanlar hatta
petrolü kontrol edenler aynı şirketler! Farklı adlarla yapılanmış olsalar
bile çatı örgüt aynı. Yani bu firmalar gıda ve sağlığın bütün alanlarını
kontrol ediyorlar. Bunun arkasında evrene hâkim olma ve kontrol arzusu var.
Çünkü evren; bitki, hayvan, insan, iklim hepsi bir bütünün parçaları.
 
Organik üretimden inorganik üretime geçişi bu bağlamda mı değerlendirmeli?
 
Kuşkusuz! William Engdahl'ın tabiriyle kısır tohumların sahipleri 'mahşerin
dört atlısı' insanlığın ortak malı tohumların patentini alarak kendi
mülklerine geçirmekte. Ardından ürettikleri ilaç ve gübrelerle organik
hayatı sona erdirerek inorganikleştirmeye çalışıyorlar. Bu gün büyük ilaç
firmalarının sahipleri bu tohum devleri.
 
Şu soruyu sormak kaçınılmaz oluyor: Bu firmalar tam olarak ne yapmak
istiyor? Amaçlarında başarılılar mı?
 
İstenmeyen ırkların ortadan kaldırılması gibi vahşi bir planın yanı sıra çok
amaçlı ve çok yönlü bir projeden söz ediyoruz. Bir milyar aç insandan bahis
açarak diyorlar ki; dünya bu kadar nüfusu barındıramaz. Doğum kontrolü
yapmalıyız. Yani kendilerini rab yerine koyuyorlar. Biraz düşündüğümüzde bu
projeye başlattıklarında yüz milyon aç insan olduğu halde GDO sayesinde aç
insan sayısı 1 milyar 20 milyona yükselir. Ekonomik refahın artacağı
iddiasında büyük bir yalan olduğunu son beş yılda 250 bin Hintli çiftçini
intiharın ortaya çıkar. Üretim artacak maliyet düşecekti. Üretim arttı fakat
üretim maliyetleri birkaç kat arttı. GDO'lu tohumların ekildiği toprakları
kaybettik. Dünya artık en az 30 ülkede organik tarım alanı tümüyle bitti.
 
Dünyanın 300 milyar hektarlık tarım alanının en az yarısında GDO'lu tarım
yapılıyor ve en az 1 milyon çiftçi bu şirketlere borçlarını ödeyemedikleri
için karın tokluğuna çalışan köleler halinde. Kısaca dünyayı kendilerine
köle yapmak istemişlerdi bunu da başardılar.
 
Ben Çukurovalıyım, bizim oralarda bembeyaz pamuk tarlaları vardı. Yıllarca
aynı topraklara pamuk ekilirdi verim çok iyiydi. Artık göremiyoruz.
Sorumlusu GDO'mu?
 
Hiç kuşkusuz. Çukurova'da pamuk üretiminin yüzde 50 azaldı. Pamukta kendi
kendine yeten Türkiye, atık pamuk ithalatçısı.
 
GDO konusunda yeterli bilgisi olmayanlar için biraz açar mısınız?
 
Genetik modifikasyon yani genetik değişliği Genetiği Değiştirilmiş
Organizmalar ifadesinin kısaltılmış haline GDO diyoruz. İngilizce kısaltması
GM veya GMO'dur. Bir canlının fıtri yani doğal haline müdahale edilerek
laboratuar şartlarında genlerinin değiştirilmesi işlemidir GDO. Kur'an
tabiriyle 'şeytan bir eylem.'
 
Doğalı tümüyle ortadan kalkmış GDO'lu ürünler var mı?
 
Dünyada Soya, Pamuk, Mısır gibi bazı ürünleri tümü artık GDO'lu. Mesela son
yıllarda her yerde görmeye başladığımız alkol gibi bağımlılık yapan
mısırlar, Epicyte'in geliştirdiği sperm öldürücü GDO'lu ürünler olup,
değişiklik ABD Tarım Bakanlığı tarafından finanse edildi. Bu ürün şu anda
Monsanto'nun tekelinde. Kolza diye bilinen yağlı bitki zaten yüzde 100
genetiği değiştirilmiş ve adı da artık Kanola olarak bilinen tehlikeli bir
bitki. Bunların yanı sıra kesmece denilen karpuzlardan, sayısız sebze ve
bitki artık önemli oranda GDO'lu.
 
Karpuz örneğini biraz açsanız?
 
Gen yapısı değiştirilen karpuz tohumu hızlı büyüyen, geç bozulan,
olgunlaşmadan kırmızılaşan, daha kalın kabuk az çekirdekli ve karpuz tadı
içermeyen bir ürüne dönüştürüldü. Eskiden karpuzun bir kısmı bembeyaz
olurdu. Artık hepsi kıpkırmızı ve 'kesmece' olarak satılıyor. Çiftçi daha
hızlı büyüdüğü, hepsi kırmızı olduğu, geç çürüdüğü, daha ağır olduğu için bu
tohumları tercih ediyor. Toplum sağlığının bozulması, tohumcunun işine
yarıyor. Çünkü ilaç satacak. Toplum sağlığı da eğitimsiz her şeye kazanç
gözüyle bakan çiftçilerin umurunda değil.
 
Bu nasıl sağlanıyor?
 
Karpuza büyüme geni, hızlı büyüyen bir bitki veya hayvandan; kırmızı rengi,
kırmızı bir böcekten; dayanıklılık geni sert kabuklu bir hayvan veya
canlıdan transfer ediliyor.
 
İşin ticari tarafını güzel izah ettiniz. Bu olayın siyasi ve sosyal tarafı
da vardır herhalde.
 
Elbette ki bu işin siyasi, sosyal ve toplumsal tarafları da var. Burada
insanlığa ait tohumların birkaç şirketin özel mülkiyetine geçirildiğinin
altını kalınca çizmek gerekiyor. Bu küresel güçler ya da bu küresel güçleri
yönettiği BM Tarım Örgütü, BM Sağlık Örgütü ve özellikle de Dünya Ticaret
Örgütü aracılığıyla sizinle masaya oturduklarında ya bunların isteklerini
yerine getirmek ya da açlığa razı olmak zorunda kalırsınız. Öte yandan insan
genleri üzerinde yapılan tüm çalışmalarda bu güçlerin kontrolünde
çalışmalardır. İnsanın fizyolojisinde bu yiyeceklerin neler yapacaklarını
laboratuar çalışmalarında tespit ettiklerinden dolayı, tedaviyi de
tekellerine almışlar. Böylece piyasaya 'satılık hastalıklar' denilen
gerçekte olmayan hastalıklar ya da gerçekte regl ve ergenlik gibi fıtri
olaylar hastalık gibi gösterip ilaç pazarlamaktalar.
 
Bunları somutlaştırarak söylersek eğer; kuş gribi, domuz gribi vb. bu
güçlerin yönettiği DTÖ gibi örgütlerin işimi diyorsunuz?
 
Kesinlikle böyle diyorum. 1974'de tohum firmalarının önerisiyle kurulan
Dünya Ticaret Örgütü, tıpkı BM Güvenlik Konseyi gibi 5 daimi üyesi olan ve
kararları 133 üye devleti bağlayan son derece tehlikeli bir örgüt. Tarım,
Sağlık ve Ticaret örgütünü hepsi bu güçlerin kontrolünde ve bunları
çıkarları doğrultusunda karar alırlar. Kuş gribi domuz gribi gibi bu tür
sanal hastalıklar bunların baskısı ile yaygınlaştırılıyor. Bizim Sağlık
Bakanı'nın kâhinlik mesleğine soyunup şu zamana kadar kişinin hastalanacağı
şu kadar kişinin de öleceğini söylediği ifadeler DTÖ'nün bakanın okuması
için önüne koyduğu dayatmadır.
 
Domuz gribine geri dönelim ancak önce kim bu küresel güçler?
 
Bunlar temelde dünyanın derin devleti demekte hiçbir beis olmayan organik ya
da inorganik olarak Rockefellere bağlı Monsanto, Pioneer, DowAgroSciences,
Sygmenta adlı firmalar. Bunlara Bayer gibi batılı ilaç ve gıda firmalarını
da eklemek lazım.
 
Tarım Bakanı 'tohumumuzun önemli kısmını kendimiz üretiyoruz' diyor.
Sermaye, lisans, mülkiyet yabancının olduğu halde 'ben üretiyorum'
diyorsunuz. Başına bizden birini koyunca bu bizim olmuyor! Bu şirketler
Türkiye'nin her tarafını örümcek ağı gibi sarmış durumdalar.
 
Anlattıklarınız bu güçlerin aynı zamanda kıyamet senaryoları olarak bilinen
bir projenin de mimarları duygusuna itiyor. Armageddon ve benzeri
eskatolojiler buna dâhil mi? İnsanlığın sonu senaryoları vb.
 
Bütün bunlar birbirini tamamlayan projeler. Bu tamamen fıtratın değişimi.
Nisa Suresi 118-119'da Allah c.c. bunun 'şeytani bir eylem' olduğunu
söylüyor. Fıtratın bu değişimi bir taraftan da bir kıyamet projesi.
Tohumları depoluyorlar ve isim olarakta 'Nuh'un Gemisi veya Kıyamet Deposu'
koyuyorlar.
 
Bu çalışmaların Armageddon savaşı ile bir ilişkisi var mıdır?
 
Birbirini besleyen, bütünleyen ve destekleyen projeler. Mesela Irak işgalini
bütün uzmanlar petrol ve enerji kaynaklarına sahip olmaya bağlayacaklar.
Irak savaşı asla bir enerji savaşı değil. Enerji, olsa olsa seçeneklerin en
sonlarında yer alır. Ebu Gurayb cezaevi olarak meşhur olan o yer, Irak'ın
tarafından yapılmış dünyanın en değerli tohumlarının saklandığı tohum deposu
idi. Savaşta ilk yağmalana yer burasıydı. Buradaki tohumlar Noverç'teki
Svalbord tohum deposuna taşındı. Buradaki işkenceler büyük mesajlar içeren
bir eylemdi.
 
Bunun kanıtları var mı, çünkü bunlar çok önemli iddialar. Kanıtlanması
gerekmez mi?
 
Tabii ki! Bunu kanıtlarını 'Ölüm Tohumları' isimli eserde yer alıyor. Ayrıca
şuan Suriye ve İran üzerindeki baskının en önemli nedeni oradaki tohum
depolarıdır. Bu ülkeler tohumlarından vazgeçerse batı onlarla dost olmaya
hazır.
 
Bunların bizim medyada yer almamış olması yokluğunu göstermez. Yeter ki
batının bize dayattığı bakışı terk edebilecek cesareti gösterelim. Örneğin,
Iraklılar Ebu Gureyb'deki tohumlar nerede diye bağırıyorlar fakat herkes gör
ve sağır. Niye insan hakları savunucuları, sivil toplum kuruluşları veya
herhangi bir stratejik kurum bunu araştırmıyor? Irak işgalinin ilk
günlerinde yağma olaylarını biliyorsunuz, biz o yağma görüntüleri ile
meşgulken onlar tohum depoları boşaltılıyordu.
 
Bu domuz gribi hikâyesine dönelim. Sizde kısmen temas ettiniz Sağlık
Bakanlığı her üç kişiden birinin domuz gribi olacağı kehaneti, okulların
tatil edilmesi, hac ibadetinin dondurulması gibi iddiaları. Nedir bu
meselenin aslı?
 
Bakanın içine düştüğü durum son derece trajik komik. Küresel güçlerin
oyuncağı olmuş durumda. Meksika ormanlarındaki bir laboratuarda geliştirilen
bu virüsün ABD'nin tezgahı olduğunu görmemek için kör olmak yetmez. Aynı
zamanda kukla olmak gerek. Kuş gribinden ders almayan bir ülkenin içine
düştüğü durum incitici. Bu gribin var olduğunu düşünsek bile aşı bulunmadan
sipariş vermek mantıklı bir izah olabilir mi? Bulunduğunu ön görsek insan
üzerinde nasıl bir etki yapacağı araştırılmadan 48 milyon adet aşı sipariş
etmek, küresel güçlerin oyuncağı olmak değil midir? Ya şu kadar insan ölecek
demek bir Sağlık Bakanına yakışır mı? Yoksa bakan Azrail'inden haber mi
alıyor? Bizim ne zaman öleceğimizi de biliyor mu acaba? Sonuç olarak şunu
söyleyebiliriz. Bu oyun tümüyle ABD'nin çok derin projesidir. Kimileri
meseleyi para ile izah etmeye çalışabilir. Meseleyi para meselesi olarak
görmek gerçeğin bütününü görememektir.
 
Peki, gazete ve televizyonlarda yayınlanan domuz gribinden öldü haberlerini
nasıl yorumluyorsunuz?
 
Bu immun sistemi zayıf ya da başka hastalık taşıyan bazı kimselere bilgisi
dışında bulaştırılmış ve çeşitli projelerin içinde farklı ülkelere
gönderilerek farklı ülkelerde virüs ulaştı dedirtmek için gönderilen bir
oyun. Bu ölümlerin domuz gribinden öldüğü konusunda hiçbir belge yok. Onlar
böyle dediler bizde öyle sanıyoruz. Bunu söyleyen güçlerin başka dediklerine
güvenmeyip grip palavralarına güvenmek bir tenakus değil mi? Dünya Sağlık
Örgütü, bu hastalıktan bir buçuk milyon insanın ölümünü öngörüyordu. Altı ay
geçti ve ölen sayısı son derece sınırlı. Bunlarında bu virüsten öldüğü kesin
değil. Bu tutmadı. Şimdi bizim bakana sormak lazım bu bilgilerin verilere
nasıl ulaştın? Bu kadar kişiye virüs bulaşmaz ise haklı çıkmak için sen mi
bulaştıracaksın? Ya da haklı çıkmaz için öldürecek misin? Bu kadar aşıyı kaç
liraya aldın ve ne zaman ihale yaptın?
 
Çok teşekkür ederiz.
 
Bende teşekkür ederim ve yayın hayatına yeni başlayan Özgün Duruş
Gazetesi'ne başarılar dilerim.
 
[publicize twitter]
 
[publicize facebook]
 
[category araştırma]
"DIGI SECURITY (İŞNET)" <digi.s...@isnet.net.tr>: Oct 25 11:53PM +0300

Pakistan Cezaevlerinde 173 GÜN yatan Yazar HabbaB Çetin, yaşadıklarını
anlattı:
 
El Kaide üyesi suçlamasıyla gözaltına alınıp Pakistan Askerî İstihbarat
Birimi ISI'nın hapishanelerinde 173 gün kalan yazar Habbab Çetin Akdeniz,
hapishanede yaşadıklarını Vakit'e anlattı. ISI'nın hapishanelerinin
Guantanamo ve Ebu Gureyb'ten beter olduğunu ifade eden Akdeniz, hapishanede
kalan SVat'lı Esadullah isimli bir mahkûmun uğradığı işkencelerden de
bahsetti. Akdeniz; "Esadullah hücredeyken elleri, kolları bağlanmış ve her
tarafı yara bere içindeyken, 4.5 aylık hamile olan eşini getiriyorlar. Eşine
Esadullah'ın gözleri önünde zina ediyorlar. Yüzüne, karnına vurarak işkence
ediyorlar. Eşi hamile olduğu için 4.5 aylık bebeği karnından dışarı çıkıyor"
dedi.
 
Yazar Habbab Çetin Akdeniz, kaleme aldığı yeni kitabı hakkında araştırma
yapmak için gittiği Pakistan'da tutuklanarak cezaevine konuldu. Pakistan'da
sakalı olduğu için El Kaide üyesi suçlamasıyla tutuklanan Akdeniz, 173 gün
Pakistan Askerî İstihbarat Birimi ISI'nın hapishanesinde kaldı. 173 gün
sonra suçsuz olduğu belirlenen Akdeniz, serbest bırakıldı.
 
Habbab Çetin Akdeniz, şu an ISI'nın hapishanelerinde yaşadıklarını
anlatacağı, hem de hepsi gerçek olan mahkûmların hikayelerinden bahsedeceği
bir kitap hazırlıyor. Biz de Akdeniz ile hapishane şartlarını,
yaşadıklarını, hapishanede yapılan işkenceleri, hapishanedeki Türk ve diğer
mahkûmlar hakkında konuştuk...
 
Kitap çalışması yapıyordum
 
* Öncelikle Pakistan'a neden gittiniz?
 
- Muhammed İkbal'in, Pakistan üzerindeki etkileri konusunda bir kitap
çalışması yapıyorum. Bu kitap çalışması çerçevesince İslamabad'da bulunan
Muhammed İkbal Üniversitesi'ne gidip oradaki öğretim üyelerinden İkbal'in
Pakistan üzerindeki etkileri hakkında bilgiler edinmeyi düşünüyordum. Bunun
haricinde Pakistan'da yaptığım gözlemlerle de kitabımı yazacaktım...
 
* Sizi neden tutukladılar?
 
- Pakistan'da şüphe ile içeri alınabiliyorsunuz. Sakalım olduğu için
gözaltına alındığımı düşünüyorum. Eğer sakalım olmasaydı, belki gözaltına
alınmazdım. Beni El Kaide'ye üye şüphesiyle içeri aldılar.
 
* Pakistan polisi mi tutukladı?
 
- Hayır, beni Pakistan Askerî İstihbarat Birimi ISI tutukladı.
 
* Hangi hapishanede kaldınız?
 
- 3 tane hapishanede kaldım. İlk olarak Kuvetta hapishanesinde 11 gün,
Ravalpindi hapishanesinde 156 gün, İslamabad hapishanesinde 6 gün kaldım.
Hapishaneler çok kötü ve berbat
 
* Hapishane şartlarından bahseder misiniz?
 
- Öncelikle ISI'nın hapishaneleri, Guantanamo ve Ebu Gureyb
hapishanelerinden beter. Çünkü bu tür hapishaneler, dünyanın gündemine
girmiş ve bir bakıma şeffaflaşmış.
 
ISI'nın hapishanelerinden ise kimsenin haberi yok. Bundan dolayı
hapishaneler çok kötü ve berbat. Dünyanın neresinde Pakistan'ın hangi
mahallesi, hangi sokağında olduğunuzu bilmiyorsunuz.
 
Duvarlar kötü, küflenmiş, böcek, karıncalar ve kurbağalarla dolu.
Hapishanelere girişte hiçbir resmi işlemden geçmiyorsunuz... Yıllardır
ailelerinden haber alamayan ve hiç mahkemeye çıkmamış kişiler var.
 
* Yemekler nasıl?
 
- Sabah bir bardak çay ve bir tane lavaş ekmek veriyorlar. Çay içilmeyecek
bir halde, damıtmışlar ve sadece azıcık beyazlık rengi katılmış, o kadar.
Öğleyin Pakistanlıların dal dediği yarım tasdan biraz daha az çorba
veriyorlar. Bunun yanında yarım çay bardağı yoğurt ve bir lavaş ekmek. Akşam
ise aynısı yemekte, tanesiz çorba var. Mesela; bize yemek dağıtırlarken
tabağın hemen yanından kurbağa atlayıp geçiyor.
 
Betonda yatıyorsunuz
 
* Fiziki şartlar nasıldı?
 
- ISI'nın cezaevleri yerin altında. Güneş ve gökyüzü göremiyorsunuz. Yerde
naylon hasırlar var ve betonda yatıyoruz. Yastık var ama yastığın içindeki
keçeler taşlaşıp sertleşmiş, bundan dolayı kafamızı koyduğumuzda
kulaklarımız eziliyor. Tavanda iki tane çapraz ışık vardı, bu yüzden sürekli
aydınlık oluyordu. Bu sebeplerden dolayı uyku tamamen sıkıntılı bir
durumdu... Hücreleri işkence hücreleri diye tanımlayabiliriz. Her hücre
çapraz iki hücreyi görüyor...
 
Hapishanenin binası betonarme eski bir bina. Hücrelerin karşılıklı
duvarlarında zincirler var. Bu zincirlerin uçlarında mahkûmların elleri ve
ayaklarını bağlamak için halkalar var. Açıkçası kendi hacminde bir
işkencehane durumunda. Hücrelerde işkence yapılmak için mekanizmalar var.
Bunun haricinde işkence yapmak için özel işkence odaları var. Kuvetta'daki
hücreler 2 metre uzunluğunda 170-180 cm genişliğinde, 6-7 kişinin kaldığı
yerler. Bu hücrelerde uzanarak uyuma imkânı bulunmuyor. Ravalpindi'deki
cezaevinde ise 3 metreye 3 ve 2 metreye 3 metre şeklinde hücreler var.
 
Tuvalet için 12 saat bekletiyorlar
 
* Hapishanede namaz kılabildiniz mi?
 
- Hapishanede abdest almak ve tuvalete gitmek tam bir işkence. Gardiyanlara
tuvalete gitmek istediğimizi söylediğimizde, bazen saatlerce
bekletebiliyorlar. Bu süre 10-12 saate kadar sürebiliyor. Bu sırada hücrede
ihtiyacını giderenler de oluyor.
 
Abdest almaya veya ihtiyacınızı gidermeye gideceğiniz zaman gardiyan hücreye
geliyor, koridorların her iki tarafında lavabolar bulunduğu ve bu lavabolara
yaklaşık 5-6 adım gibi yakın bir mesafede olduğumuz halde, ayaklarımı
zincirliyorlar, ellerimi arkadan kelepçeliyor, gözlerime bant takıyorlar ve
onun haricinde kafama da siyah torba geçiyorlar.
 
5-6 adım atıp tuvaletin önüne geldiğimde ayaklarımdaki zinciri, ellerimdeki
kelepçeyi çıkarıyorlar. Torbayı ve gözlerimdeki bandı da çıkartıyorlar.
İhtiyacınızı giderdikten veya abdest aldıktan sonra tekrar kelepçelenip
bağlanıp hücreye geliyorsunuz ve hücrede tekrar çıkartıyorlar
üzerinizdekileri.
 
Sabun yok
 
* Tuvaletlerdeki temizlik durumu...
 
- Tuvaletlerde sabun yok, onun için temizlenemiyoruz. Haftada iki gün sabun
geliyor ve çok anlamsız bir sistem olduğu için öğleye kadar bitiyor.
Haftanın 5 günü sabunsuz kalıyorsunuz. Çoğu kez ellerimi duvardaki
kalıntılara sürterek temizledim, mahkûmların hepsi de böyle yapıyor. İçme
suyu ihtiyacımızı depodan gelen ve tuvaletteki lavabodan akan sularla
gideriyorduk. Çok kötü bir suydu.
 
* İşkence yapılıyor mu?
 
- Hapishanede sürekli kan kokuları, silah mekanizmalarının sesleri, işkence
gören mahkûmların bağrışmaları var. Sorgulamalar da bu sesler altında
yapılıyor.
 
Arap tutuklulara çok feci şekilde işkence yapılıyor ve işkence sonucunda
komalık oluyorlar. Bu işkenceler, bileklerine elektrik verme, Filistin
askısı, çarmık, lastiğin içine geçirme, ayağının altındaki deriler
parçalanıp yerlere dökülünceye kadar falaka şeklinde oluyor...
 
* Size işkence yapıldı mı?
 
Hayır. Yazar olduğumu söylediğim için bana işkence yapmadıklarını
düşünüyorum...
 
Tutuklu Çok Türk var
 
* Hapishanede bulunan Türklerden bahseder misiniz?
 
- Ben hapishanede 5 tane Türk'le tanıştım. Bunun haricinde daha çok Türk
tutuklu olduğunu düşünüyorum. Muhammed Emin, Sait, İbrahim, Hamza ve Servet
isimli kişileri tanıdım...
 
Muhammed Emin, Türkistan kökenliydi. Kolları tutmuyordu ve çok zayıflamıştı,
geldiği nokta ölümcüldü. Onunla aynı hücrede kalan bir Pakistanlı, sonra
benim hücremde kaldı ve bana detaylı bilgiler anlattı. Hapishaneden
sorgulamaları CIA yapıyor. Burada Türklere genelde fiziksel işkence
yapmasalar da; işkence yapılanların içinde sorguladıkları için bir bakıma
psikolojik işkence uygulanıyor. Türkiye'de yaşıyor, şu anda serbest mi
bırakıldı bilmiyorum. Sait'in tahliyesi çıkmıştı ama parası olmadığı için
Türkiye'ye gelemedi. Türkiye'deki yakınları ile de irtibat kurulmadı. Diğer
3 mahkûm ise tebliğ cemaatine bağlı kişiler. Grup halinde Pakistan'a giriş
yapmışlar. Pasaportlarını kaybettikleri için tutuklanmışlar. İbrahim 3.5 ay
hapishanede kaldı. İbrahim'le son gece aynı hücrede kaldık ve beraber aynı
uçakla İstanbul'a geldik.
 
Hamza, 22 yaşında genç bir kişi. Sürekli serum verdiler kendisine. 1.5 ay
boyunca ölümcül şekilde hastaydı. Hastaneye götürmüyorlardı, serumu da
hücrede demire bağlayarak veriyorlardı. Sonunda bir deri bir kemik kalmıştı.
2.5 ay sonra serbest bırakıldı. Onu benden 1 ay önce bıraktılar. Hamza şu an
Türkiye'ye geldi ama hücrelerin şartlarından dolayı bitmiş bir haldeydi.
Zaten hücrede yemek yiyemiyordu, yediğini de çıkartıyordu. Servet de
parasızlıktan dolayı gelemedi. Karadenizli ve sporcu birisiydi.
 
* ISI'nın ne kadar hapishanesi var?
 
- Bilemeyiz ki. Lahor, Peşaver, Kuvetta, İslamabad, Ravalpindi'de
hapishaneler olduğunu biliyorum. Diğerleri hakkında bilgim yok.
 
İşkenceyi ISI'nın adamları yapıyor
 
* İşkenceyi yapanlar kim?
 
- İşkence yapanlar, Pakistanlı ama sorguda Amerikalılar var. Fakat asıl
işkenceyi yapanlar ISI'nın adamları.
 
* Sizce ISI ile CIA arasındaki bağ ne?
 
- Ciddi derecede birbirleriyle irtibatlı olduğunu ve çok iyi bir bilgi
akışları olduğunu düşünüyorum. ISI'nın CIA'dan bağımsız hareket edeceğini
sanmıyorum. Ayrıca, Amerika, Pakistan hükümetine masraflar hariç her bir
tutuklu için günde 70 dolar ödüyor. Benden kazandıkları para 10 bin küsur
dolar.
 
Gözleri önünde çocuğunu düşürttüler
 
* İşkenceye uğrayan kişiler hakkında bilgi verir misiniz?
 
- Svat'ta başlayan patlamalar sonucunda evinden ayrılıp çadırda yaşayan
Esadullah isimli, 26 yaşında, evli ve 3 çocuk babası olan Svat'lı bir
mahkûma çok kötü şekilde işkenceler yapıldı. Esadullah, ailesiyle ilgili
birtakım suçlamalardan dolayı içeri alınmış. Saydığım işkencelerin çoğu
üzerinde denenmiş. Esadullah, kendisine sorulan soruların cevaplarını
bilmediği için onlara bilgiler veremiyor ama sorgulayanlar ise ısrarla
bildiklerini düşündükleri için işkenceler yapıyor. Sonunda Esadullah'a eğer
sen bilgi vermezsen, eşine işkence yaparız diyorlar...
 
Esadullah hücredeyken elleri, kolları bağlanmış ve her tarafı yara bere
içinde, 4.5 aylık hamile olan eşini getiriyorlar. Eşine Esadullah'ın gözleri
önünde zina ediyorlar... Yüzüne ve karnına vurarak işkence ediyorlar. Eşi
hamile olduğu için 4.5 aylık bebeği karnından dışarı çıkıyor.
 
Eşi daha sonra Esadullah'ın sürüklenerek yanına geliyor, ayaklarını öpüyor.
Bu sırada Esadullah işkencelerden dolayı bayılıyor. Ayıldığında eşinden bir
daha haber alamıyor, öldü mü, yaşıyor mu, hiçbir bilgi yok...
 
Esadullah, yaklaşık 1-1.5 saatte anlatılacak olan bu durumu, bana 4-5 günde
ancak anlatabildi. Çünkü 2 dakika anlatıyor, daha sonra ağlamaya başlıyor.
benim yanımdaki hücrede kaldığı için bu şekilde diyalog kurdum. İşkenceden
çıkan kişileri kendi gözlerimle görüyordum. Suudi Arabistanlı Ebu Abdullah
Hudeybi isimli kişiyi, saçlarından tutup duvara vurmuşlar. İki kaşının üstü
bu sırada tamamen parçalanmış...
 
* ISI nasıl bir kuruluş?
 
Zerdali'nin ISI ile iç içe olduğunu düşünüyorum. ISI, Pakistan askerine
bağlı bir birim. Hapishanede gardiyanları, aşçıları, temizlikçileri, hepsi
asker. Yeraltında gizli bir hapishanedesiniz. Faaliyetlerinizi de gizlemek
zorundasınız. ISI'nın yaptığı da bu. Türkiye'deki JİTEM'e benzetebiliriz ama
JİTEM'den daha köklü bir kuruluş. ISI, Pakistan tarafından kabullenilmiş bir
istihbarat birimi. ISI askerleri laiktirler. Gardiyanlar namaz kılıyorlar ve
işkence yapıyorlar. İşkence yaparken namaz vakti geldi diyerek namaza
gidiyorlar, geldiklerinde ise işkenceye devam ediyorlar. Bir de işkenceci
askerler Şia mezhebine bağlı. El Kaide Sünni bir hareket olduğu için,
içeridekiler hep Sünni, bu yüzden Şia gardiyanlar tercih ediliyor diye
düşünüyorum. Çatışma ortamı oluşturmak için bu da ayrı bir tezgahtır.
 
* Peki, Pakistan'a tekrar gitmeyi düşünüyor musunuz?
 
- Hayır, Pakistan'a gitmeyi düşünmüyorum.
 
[publicize twitter]
 
[publicize facebook]
 
[category terör]
 
[tags EL KAİDE DOSYASI, Yazar, Habbab Çetin, GUANTANAMO, EBUGUREYB]
"DIGI SECURITY (İŞNET)" <digi.s...@isnet.net.tr>: Oct 25 11:37PM +0300

Osman Sağırlığı'ya konuşan PKK'nın ikinci ismi Osman Öcalan, "Örgütün bir
kanadı ile Ergenekon ortak iş yaptı. Bunu net olarak biliyorum; elimde
sağlam bilgiler var" dedi.
 
1958 doğumlu Osman Öcalan, 6 kardeşin en küçüğü. Lise yıllarında ağabeyinin
kurduğu PKK'da, 20 yaşından itibaren aktif olarak yer almış. 1986'da PKK'nın
lider kadrosuna giren kardeş Öcalan, ağabeyinin tutuklanmasının ardından
örgütte hızla yükseldi. Abdullah Öcalan tarafından 'Alçak', 'Avrat düşkünü',
'Firavun' olmakla suçlanan Osman Öcalan, ayrılmadan önce PKK'da başkan
yardımcısıydı. Daha sonra PKK'ya karşı meydan okuyup PWD (Yurtsever
Demokratik Parti) adlı yeni bir örgüt kurdu. Fakat yürümedi. Ağabeyi
Abdullah Öcalan'ın İmralı'dan yaptığı çağrılarla PKK'ya dönmek istemesi
üzerine eski bir örgüt üyesi olan eşi Keve, iki çocuğunu da bırakarak
Öcalan'ı terk etti, İsviçre'ye kaçtı. Türkiye sınırındaki Duhok kentinin
Akre kasabasında, kendisinden 27 yaş küçük 'Sozan' adlı bir kadınla yeniden
evlenen Öcalan, yeni eşine 2.5 kilogram altın taktı.
 
PKK'dan ayrıldıktan sonra Kuzey Irak'a yerleşen Abdullah Öcalan'ın kardeşi
Osman Öcalan, ikinci eşi ve ilk evliliğinden Fırat (7) ve Welad (4) adlı iki
çocuğuyla yaşadığı Süleymaniye yakınlarındaki Köysancak'taki evinin
kapılarını Türkiye Gazetesi'ne açtı. Öcalan, PKK'daki geçmişi, örgütün
yapısı ve açılım süreci başta olmak üzere birçok sorumuza cevap verdi. İşte
Öcalan'ı kâh tedirgin eden kâh duygulandıran sorularımız ve onun verdiği
cevaplar:
 
ÖCALAN ÇÖZÜME ENGEL
 
* PKK, yıllarca Birleşik Bağımsız Kürdistan dedi. Ancak 10. kongrede bundan
vazgeçip, Apo'nun kurtuluşuna endekslendi. Doğru mu?
 
- PKK, 99/2002 yılındaki kongrelerinde bu hayalinden vazgeçip fedaratif
sisteme yöneldi. Ancak halkın özgürlüğü yerine önderlerinin özgürlüğünü esas
aldı. Bu ciddi bir yöntem hatasıdır. Halkın özgürlüğü Apo'nun özgürlüğünün
önünü açar. Bunun tersi, tıkanmaya yol açar. Bir halkın özgürlüğü gündeme
geldiğinde en önemli kişi de, ayrıntı olmalıdır. Birey ne kadar hizmet etmiş
olursa olsun kendi özgürlüğünü halkın özgürlüğünün önüne koymamalı.
Filistin'de Arafat ve diğerleri barış sürecinde geri planda kalmasını
bilmişti.
 
* Siz kimin muhatap olmasını öneriyorsunuz?
 
- Türkiye Apo ve PKK'yı muhatap kabul etmiyor. Böyle bir durumda PKK
insiyatifi seçilmişlere bırakmalı. Bunlar kim olmalı. Mesela Osman Baydemir
200 bin oy almış, diğeri Fırat Anlı, kendisi DTP Diyarbakır il başkanı.
Çözüm konusunda Baydemir ve Anlı'nın kimseden aşağı kalır yanı yoktur. İkisi
de Diyarbakırlıdır bunlar Kürtler açısından önemli, Kürtlerin merkezinde
yaşamaktadır. Bu iki isim çözüm için çok önemli ve etkili isimlerdir. Ben de
buradayım ve aranan adres olabilirim. Çünkü hem PKK'lıyım, hem değilim. Hem
Öcalan'ım, hem değilim. Ama beni kabul ederler mi, bilmem.
 
* Silahla mücadele dönemi kapandı mı?
 
- Bana göre 1993'te sağduyu sahibi PKK'lılar olsaydı silahlı mücadele
biterdi.
 
* Öcalan sağduyu sahibi değil miydi?
 
- Bence Özal sağduyu sahibi bir insandı, yaşasaydı biterdi bu iş. Bana göre
Öcalan da bütün kaygılarına rağmen bu işi sürdürdü. Çünkü örgüt içinde
örgütü kontrol eden güçler vardı. Şemdin Sakık, süreci sabote eden kişidir.
Mesela 33 asker olayı var biliyorsunuz. Burada Şemdin Sakık'ın payı yüzde
99'dur.
 
BİRLİKTE İŞ YAPTILAR
 
* Ergenekon sizin içinize sızdı mı? Bugün yargılanan isimlerden herhangi
biriyle dağda görüştünüz mü?
 
- Şemdin Sakık, Sadi Çürükkaya, Kadri Çelik; bunlar Diyarbakır'da yönetici
iken, o dönemde üst düzey yöneticilerle görüştüklerini biliyorum. Operasyon
uyarıları alıyorlardı. PKK'nın bir kanadı ile ergenekon temas kurup birlikte
iş yaptı. Bunu biliyorum, elimizde sağlam bilgiler var.
 
* Öcalan için de söyleniyor Pilot Necati bağlantısı mesela... Öcalan ajan
mıydı?
 
- Abdullah Öcalan tartışmalı kişilikleri hep kullanmıştır. Pilot Necati
bunlardan biridir. Çünkü parasını kullanmıştır. Muhtemelen güvenmediği
isimleri de bu şekilde iki üç yıl kullanıp atardı. Apo ajan değildi, en
azından Türk devletinin adamı değildi. Çünkü bir devlet, kendisine karşı
böyle bir güç ortaya çıkarmazdı. Ama Yalçın Küçük ve Doğu Perinçek'in
durumları tartışmalıdır. Bunlar Apo'yu saptırmaya çalıştılar. Yalçın Küçük
'Lenin gitti, yerini birileri doldurmalı. Apo, bu sensin' derdi. Perinçek
ise çok silik bir adamdı. Hayatta bir başarısı yoktu. Bekaa'ya gelip Apo'yu
ziyaret ettiğinde yanlarındaydım. PKK'nın yükseliş süreciydi. 'Ben senin
siyasal kolun olayım' dedi. HEP ve DEP piyasada yoktu. Apo ona güvenmedi,
ama reddetmedi. HEP ve DEP kurulduğunda da, menfaati bittiğinden cephe aldı.
 
BENİ DE KULLANDI
 
* Öcalan bazı isimleri kullandı, işi bitince attı. Siz kendinizi kullanılıp,
güvenilmediği için atılmış olarak görüyor musunuz?
 
- Öyle... Evet, evet. Ama Cemil Bayık benim için; "Onun gücü ve yeteneğini
kullandık. Hareket güçlenip toparlandı, sonra işini bitirdik" diyor. Ben
sosyalist çizgiden uzaktım. Daha çok sağ çizgideydim. Onlar beni o yüzden
istemedi.
 
* Öcalan'ın kardeşi olmak, şans mı şanssızlık mı?
 
- Bazen avantaj, bazen değil! Örgüt ortamında, Irak ortamında önemli. Ama en
ufak bir hata göze batar. Her zaman rahat hareket edemezsiniz, göze batar.
Biz iki kardeş hiç rahat bir ortamda bulunmadık. O hep temkinli hareket
etti, ben de yanlış anlaşılmasın diye ondan uzak durdum. Kürtler için
birşeyler yapmaya çalıştım
 
* Kürtler için bir şey yapmak derken, köy basıp kadın çocuk öldürmeyi mi
kastediyorsunuz?
 
- Tabii ki PKK çizgisinde ciddi sapmalar oldu. İşin başında halka çok
saygılı ve duyarlı yaklaşılıyordu. 1988'den sonra sızmalar, ergenekon
unsurlarının müdahalesi oldu. Cemil Işık dediğimiz ajan, sivilleri katleden
ilk kişidir. Mardin'ın bir köyünde epey sivil öldürdü. En son Şemdinli'nin
bir köyünde 30'a yakın insan katledildi. O eylemin sorumlusu da Cemil idi.
Şemdin Sakık, Diyarbakır komutanıyken basına düşmanlık, eğitime yönelik
saldırılar, halka yönelik saldırılar PKK'yı bitirdi.
 
* Çok güçlü olduğunuzu söylemenize rağmen bu iki ismi tespit edemiyorsunuz?
Aciz mi kaldınız? Bana hiç inandırıcı gelmiyor...
 
- Öcalan'ın yönteminden bahsettim, güvenilmez insanları bir süre kullanırdı.
Bu öyle bir durum.
 
* Bu yöntem birilerinin canına mal olsa da geçerli midir? Siz itiraz etmiyor
muydunuz?
 
- Bana göre geçerlidir. 33 askerin katledildiği gün telsiz konuşması yaptım.
Derhal soruşturma açılmasını önerdim. Yine basınla ilişkiler konusunda da
söyledim. Şemdin Sakık'ın yönetime seçilmemesi için öneride bulundum.
 
ÇOCUKLARIMI DAĞA GÖNDERMEM
 
* En son ne zaman ağladınız? Cenaze törenlerini izlerken ağlar mısınız?
 
- Ben çok ağlarım, onun için en son sorusuna cevap veremem. Cenaze
törenlerinde de duygulanıyorum, ağlıyorum.
 
* Şehit annelerinin size yönelik tepkilerine ne diyorsunuz?
 
- Yani kendi açılarından haklılar, evlatlarını kaybetmişler. Daha önce
umursamıyordum. Baba olduktan sonra anlam biçmeye başladım.
 
* İnsanları dağa çağırdınız, sizin de iki oğlunuz var, onları gönderir
misiniz?
 
- Hayır göndermem... Artık dağa da ihtiyaç olacağını sanmam. Onlar savaşçı
değil, sanatçı olsunlar.
 
* Geri dönüşlerde silah bıraktığını söyleyen insanların, o kıyafetlerle
dönmesi doğru mu?
 
- Çok yanlış. DTP ve PKK'nın süreci nasıl götüreceği konusunda bir hazırlığı
yok. Diyarbakır'a kadar yol boyunca gösteri yapıldı. Bu gösteriler doğru
yorumlanmalı. Bu geri dönüşler halkın isteğidir. PKK bunu doğru okumalı ve
geri dönüşleri sürdürmeli. Kıyafetleri indirmeliydi. Hükümetin tutumu çok
olumluydu. Basit yaklaşılmadı.
 
* Geri dönüşler 99'daki gibi yine durdu, Öcalan'ı en iyi tanıyan kişisiniz,
dalga mı geçiyor?
 
- O bir boyutu. Ama bana göre Türkiye bu işi çözmek istiyorsa, 'ben gideyim
bu işi bilenlerle tartışayım' demeli. Benim gidişime müsaade eder mi
bilmiyorum. Ama bugüne kadar kimse gelip bizimle konuşmadı. Bize danışan
olmadı.
 
AMERİKA BİZİ İSTEMEDİ
 
* Siz örgütten ayrılınca PWD diye bir örgüt kurdunuz. Ne oldu o örgüt?
 
- Amerikalılar da buradakiler de kabul etmediler. Hazır değillerdi.
 
* Amerikalılarla temasınız oldu mu?
 
- Ben değil, ama bazı arkadaşlar 2003 yılında Musul'da Amerikalılarla temas
kurdu. Amerika endirekt destek oldu.
 
* PKK dinsiz bir örgüt müdür?
 
- PKK dini inançlara sahip değil. Ama din düşmanlarının yanında olan bir
örgüttür. Sistematik bir din düşmanlığı yoktur. Kürt toplumunun
hassasiyetlerini ilk zamanlar dikkate alırdı. Sonradan bazı imamların
öldürüldüğü de oldu. Kampta ibadet yapan görmedim. Ama olsaydı da hoş
karşılanmazdı.
 
* Öcalan Bağımsız Kürdistan hayalinin bittiğini söyledi. Kendinizi
kandırılmış hissediyor musunuz?
 
- Ben inanmıştım, başka çarem yoktu.
 
* Kürtlerin mücadelesini başka birisi yapsaydı binlerce insan ölür müydü?
 
- Bana göre silahlı mücadele olsaydı, yine aynı olurdu. Ben ortaokulda
arkadaşlarımın arasında aşağılanıyordum. Hep birileri bir şey yapsa da
onlara destek olsam diyordum. Deniz Gezmiş ve Baba Barzani'yi kendime örnek
alıyordum. Abim örgüt kurunca ona katıldım.
 
ANNE TARAFIM KARIŞIK
 
* Öcalan gerçekten Kürt müdür? Size yönelik Ermeni olduğunuz iddiaları var?
 
- Baba tarafımda karışıklık yok. Anne tarafı net değil. Anneannemin köyü
tartışmalı. Eski bir Asuri köyüdür, ama sonradan Türk olmuştur. O anlamda
varsa bir karışıklık burada var.
 
* Siz 30 yıl kalmanıza rağmen PKK'dan korkuyor musunuz?
 
- Doğrusu her zaman PKK'dan çekinirim. Ne yapacakları hiç belli olmaz. Çok
büyük yanlışı budur zaten. Geçmişte iç infazlara da sıcak bakmadım. Öcalan
yakalandıktan sonra bunların sona ermesi için mücadele ettim. Birkaç
öldürülme olayı oldu. Çok ciddi tartışmalarım oldu. Ayrılma sebeplerimden
biri de bu vefasız insanlar. 30 yıl ben kahraman oluyorum, ayrıldığım gün
hain oluyorum.
 
YILLIK GELİR 30 MİLYON $
 
* PKK'ya en büyük destek nereden?
 
- Avrupa, PKK'nın kendisini finanse etmesine, yardım toplamasına imkân
sağlıyor. Örgüt; uyuşturucu tüccarlarından haraç alır. Bazıları PKK'nın
düşmanlığını kazanmamak için kendisi gelip para verir. Mesela bir adam 500
bin dolar yardım etti. Bu, kaçakçıydı. Aynı şekilde 5 milyon dolar yıllık
para gelir. Ama PKK'nın asıl gelir kaynağı Avrupa'daki işçilerdir. PKK'nın
geliri 30 milyon dolar ise, bunun 25'i işçilerdendir. Genellikle aidat
şeklinde alınır. Vermeyenler de tehdit edilir.
 
* Kimler savaş istiyor?
 
- Savaşmayan insanlar savaşı istiyor. Cemil Bayık, Duran Kalkan, Mustafa
Karasu, Ali Haydar Kaytan...
 
* Sizin örgüt içinde kod adınıza (Ferhat) uygun hareket ettiğiniz bazı kadın
militanları 'Şirin' olmaya zorladığınız söyleniyor?
 
- Tabii ki örgüt içinde kadın erkek ilişkileri en hassas konuydu. Onu
aşanlar cezalandırılır, öldürülürdü. Ben 90'dan sonra karşı çıktım, 'doğru
değil' dedim. Kendim de bir arkadaşımla ('Jiyan' kod adlı Keve Suci) ilişki
kurdum. 'Onu seviyorum' dedim, örgüt üzerime geldi. Beni bayağı zorladılar.
 
"Doğu, bizim yüzümüzden geri kaldı"
 
"Çok yoğun çatışmaların yaşandığı bir alan, elbette ki birçok gelişmeyi
yaşayamaz. Çatışmalar gelişmeyi durdurur. Halkın iyi bir yaşama kavuşmasını
olumsuz yönde etkiledi. Kürt hareketi içinde alternatif hareket çıkarılmalı.
PKK, her ne kadar Kürt hareketi ise de, genetik yapısı silahla şekillenmiş.
Çözüm üretemez. Silaha bulaşmamış Kürt hareketleri var. Tamamen sivil
karakterli bir örgüt kurulmalı. Baydemir ve Anlı örneğinde olduğu gibi.
Benim gibi silahı bırakan isimler var. Özetle, onunla da olmaz, onsuz da
olmaz. Muhafazakar, laik demokrat bir örgüt olmalı, AK Parti'nin dini
boyutunu bir kenara bırakıp bir sivil hareket, bir muhatap oluşturulmalı."
 
"DTP, aracı olamıyor hazırlıksız"
 
"DTP hazırlıksız, hükümetin cesaretli adım atması için desteklerde
bulunabilir. Hazırlıksız olduğu için ve bir de kendi iradesi ile hareket
etmediğinden dolayı zaman zaman zorlayıcı konuma düşüyor. İyi niyetine
rağmen DTP'nin projesi yok. Kürtler adına siyaset yapıyor. Ama Kürt
meselesini çözmek için a, b, c senaryosu mevcut değil. Halbuki bu misyonu
eline alanın bir değil birkaç projesi olmalı. DTP kendisi de ifade ediyor.
Dağdaki PKK'nın iradesini dikkate almak zorunda kalıyor. Bire bir PKK'yı
uygulayan güç olmasa da, PKK'ya rağmen adım atma cesaretini kendinde
bulamıyor. Yani çözüm için DTP'ye alternatif bulunmalı."
 
[publicize twitter]
 
[publicize facebook]
 
[category terör]
 
[tags PKK DOSYASI, OSMAN ÖCALAN, ERGENEKON, PKK]
"DIGI SECURITY (İŞNET)" <digi.s...@isnet.net.tr>: Oct 25 11:34PM +0300

60 yıldır Kürt sorununun çözümü için çabalayan Kürt aydın Galip Yıldırım,
PKK'nın kimler tarafından ve nasıl güçlendiğini anlattı.
 
Canip Yıldırım, 1950'lerden beri siyasetin içinde olan bir Kürt aydını.
Onunla PKK, DTP, demokratik açılım konularını ele aldık. Yıldırım "PKK'yı bu
hale getiren 12 Eylül, o dönemde Diyarbakır Cezaevi'nde yaşananlar ve
Yüzbaşı Savcı Esat Oktay Yıldıran gibi görevlilerdir" diyor
 
CANİP YILDIRIM KİMDİR?
 
Canip Yıldırım 85 yaşında. Eski bir hukukçu. Demokrat Parti ve TİP'te
Kürtlerin sorunlarına çözüm aradı. Yurt gazetesinin yönetiminde yer aldı.
DEP ve HEP'in kuruluşuna destek verdi. Sosyalist bir aydın olan Yıldırım,
Kürtlerle ilgili demokratik çözüm arayışlarını savunuyor. 2005 yılında,
Orhan Miroğlu'nun Canip Yıldırım'la yaptığı nehir söyleşi kitabı Hevsel
Bahçesinde Bir Dut Ağacı, İletişim Yayınları'ndan çıktı. Ankara'da ikamet
eden Yıldırım'la, DTP'nin kapatılması ve Kürt hareketi hakkında konuştuk
 
. Kürtlük temelli siyasi hareketin temel özellikleri nelerdir?
 
Ben hep demokratik mücadeleye inandım. CHP, hiçbir zaman Kürtlere iyi gözle
bakmamıştır. O nedenle Demokrat Parti'nin yanında yer aldık. TİP kurulunca
da orada siyaset yaptık. Halk kitlelerinin devletle, orduyla mücadele etmesi
aklın mantığın alacağı şey değil. Fakir köylü, yoksul esnaf silahlı mücadele
yapamaz.
 
. Fakat 25 yıldır PKK var?
 
Devlet, bu ülkeyi yöneten insanlar, çatışmaya neden olan hatayı biraz da
kendinde aramalıdır. Latincede 'Mea culpa' yani 'hata benim' diye bir tabir
vardır. Devlet sorumluluk makamıdır. Bu, İslam'ın devlet geleneğinde de
böyledir.
 
CHP KÜRTLERE UZAKTIR
 
. PKK masum bir izci topluluğuymuş gibi konuştunuz.
 
Hayır, öyle demiyorum. 5 numaralı Diyarbakır Cezaevi'nde, 12 Eylül
döneminde, Yüzbaşı Savcı Esat Oktay Yıldıran'ın yaptığı işkenceler PKK
hareketini başlattı. Yıldıran, Kürt mahkumlara dışkı yedirdi. Ağır işkence
ve zulümler yaptı. Köpeğine tekmil verdirdi. Cinsel işkenceler yaptı, cop
uygulattı... Ve oradan çıkanların hepsi dağa gitti.
 
. CHP'nin Kürtlere yaklaşımını neden eleştiriyorsunuz?
 
CHP, tek parti sisteminin kurumudur, hâlâ genel olarak millete, özelde de
Kürtlere mesafelidir. Kürt halkının acısıyla zerre kadar ilgilenmez. 1937'de
Dersim'de ölenler de bugün Doğuda ölenler de CHP'nin umurunda değil.
 
. Ergenekon Operasyonu'yla derin devlet tasfiye edilmiyor mu?
 
Bu dava gösterdi ki Türkiye sivil-asker bürokrasinin devletidir. Onun
nazarında milletin, vatandaşın değeri yoktur. 'Türkiye'de yalnızca Türkler
vardır' der, 'Türk olmayan varsa bile onlar Türk olmak mecburiyetindedir.'
Generallikten milletvekilliğine geçen İsmail Hakkı Talay mesela, hem Kürt
hem Alevi'ydi. Kimliğini inkar ederek orduda yer aldı. Meşhurdur, 'Bir yerde
Kürtler ve Alevilerden bahsedildiği zaman ben hâlâ kızarırım, utanırım'
diyor.
 
ONLARCA PARTİ KAPATILDI
 
. DTP'nin kapatılmasıyla başlayan sürecin devamında neler olacak sizce?
 
Tepkilerin büyüyeceğini sanmıyorum. Bugüne dek onlarca parti kapatıldı. Ben
şunu söylüyorum. Türk'ün ve Kürt'ün evi yan yanadır. Birbirinden kız alıp
kız verirler. Mezarlarımız yan yanadır. Gazilerimiz, şehitlerimiz birdir.
Türkülerimiz, düğünlerimiz, ağıtlarımız birdir. Hiçbir örgüt, hiçbir parti
tek başına bu dertleri çözemez. Devletin çözüm için öncülük etmesi gerekir.
 
PKK da dağdan inmek istiyor
 
. PKK'nın misyonu, fonksiyonu nedir?
 
PKK kendisi demokratik olmadığı halde, Türkiye'deki demokratik süreçlere
katkı sağlamıştır. Acı ama gerçek bu. Kürt olmak adeta yasaktı. Bu durumun
aşılması için birileri 25 senedir dağda. Türk kökenli devrimciler de Kürt
hareketine destek verdi. Misal, sosyolog İsmail Beşikçi. Kurban olayım ben
öyle Türk'e. Çorumludur. 16 sene hapis yattı, melek gibi bir adam. Ben Türk
halkını da seviyorum.
 
. O halde çatışmanın bitmesi...
 
Bunu kim istemez? PKK da dağdan inmeyi istiyor! O mağaralarda, soğukta, aç
bilaç yaşıyorlar. Dağda çocuklar bile var. Oradaki hayat bir cehennem
hayatıdır. Asker ile dağdakiler aslında kardeşler.
 
. DTP kapatıldı. Ne düşünüyor, ne hissediyorsunuz?
 
DTP'nin kapatılması Kürt hareketini zayıflatmaz. Aksine daha da güçlendirir.
Asıl iş, Kürt sorununun siyasi, demokratik zeminde tartışılması,
çözülmesiydi. Şimdi bu zemin tahrip edildi.
 
. Tamam da, DTP'li vekiller ve belediye başkanları öyle şeyler söylediler ve
yaptılar ki, PKK'nın sivil siyasi uzantısı olduklarını adeta haykırdılar.
Bunlar demokratik siyasetle bağdaşıyor mu?
 
PKK iyi ki var demek olmaz. Kan dökülsün kimse istemez. Öte yandan, DTP'nin
doğudaki oy oranı çok yüksek. Bu konuyla ilgili problemleri hep birlikte
çözmek gerekirdi. Şimdi siyasi muhataba yasak getirildi. Ahmet Türk'ün oğlu,
parti kapatıldığı gün askere gitti. Bu kadar iyi niyet olur.
 
Ak Parti bürokrasiyle gerilimden çekiniyor
 
. Kürtler, Aleviler ve Ermeniler başta olmak üzere, etnik ya da dinî
azınlıkların bugünkü durumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
 
Türkiye'de muazzam değişimler oldu. Aleviler tarihin hiçbir döneminde
bugünkü kadar özgür ve rahat olmamıştır. İnsanlar Alevi olduklarını
çekinmeden söylüyorlar. Ermeniler hakkında çok sayıda kitap yayınlanıyor,
etkinlik yapılıyor. AK Parti iktidarının bu konulara yaklaşımı saygıdeğer.
Öte yandan Derin Devlet ve bazı gruplar çatışmaların, zıtlaşmaların
dinmesini istemiyor. Suikastlar, yasaklar sona ermiyor.
 
. Kürt açılımı olarak da anılan demokratik açılımı destekliyorsunuz,
anladığım kadarıyla?
 
AK Parti'nin de burada yapacağı şeyler sınırlıdır. AK Parti, bürokrasiyle
arasında gerilim olmasından çekinmektedir. DTP kapatılmadan önce az daha AK
Parti'yi kapatıyorlardı.
 
. Devlet televizyonunda Kürtçe yayın yapılması bazı Kürt milliyetçileri
tarafından hoş karşılanmadı.
 
Kürtçe yayın, Kürt halkının devletle barışabilmesinin yoludur. Bazı Kürt
aydınları bundan rahatsız olduysa da ben çok memnun oldum. Ben ağalar,
varlıklı aileler gibi düşünmüyorum. Kürt meselesini, ezilen yoksul insanlar
üzerinden anlamak lazım. Türkiye'deki sol harekete burjuvalar nasıl
karşıysa, Doğudaki ağalar da Kürt hareketine karşıdır.
 
PKK vergi isteyince Avrupalı Kürtler örgüte cephe aldı
 
. Türk bayrağının sökülüp yere atılması, bir defasında Türk bayrağı taşıyan
birinin taşlanması, Türk bayrağı yakılması gibi şeyler de yapıldı. Bunlar
büyük aşırılıklar değil mi?
 
Bayrak atma gibi hareketler DTP'nin işi değildir. Ben bunların hepsinin
provokasyon olduğunu, çok yanlış olduğunu düşünüyorum. DTP silahlı örgüt
değildi. PKK da devleti yıkacak ya da bölecek bir güç değildir.
 
OLAN YOKSULA OLUYOR
 
. Abdullah Öcalan'a Kürtlerin itibar etmesinin sebebi ne?
 
Kürt çocukları bir asker cipi gördükleri zaman seviniyor, heyecanlanıyordu.
Şimdi devletle savaşıyorlar! 25 senedir devletle mücadele eden parasız,
pulsuz, cahil bir Kürt halktı oluştu. Abdullah Öcalan'dan başka Kürtlerle
yakın ilişki kuran olmamıştır. Devlet adamlarımız, 'Kürtler bizi bölecek'
paranoyasına kapılmıştır. Öcalan, devletin yaptığı hataların ortaya
çıkardığı bir lider. Kürtlerin PKK'ya itibar etmeleri dertleriyle ilgilidir.
 
 
. Muhalif Kürtler, PKK'yı ve Öcalan'ı yürekten seviyorlar mı? Hiçbir
tereddüt ve eleştirileri yok mu?
 
Almanya, Fransa, Belçika, İspanya... Nerede Kürt varsa PKK oradaki Kürt
asıllı işçilerden vergi alır. Birçok Kürt kökenli vatandaş, bundan ötürü
PKK'ya cephe almıştır. Esasen PKK'nın Türkiye'ye kafa tutacak gücü yoktur.
Olan dağdaki çocuklara, ordudaki askerlere, yoksul köylülere oluyor.
 
. İyi niyetle soruyorum: Silah, dağ Kürt hareketinin kurtulamadığı bir
alışkanlık haline gelmiş olabilir mi?
 
Bunu da göz önünde tutmak lazım. İlginç bir husus. Bence her iki taraf için
de sorun psikiyatrik.
 
Bir yanda paranoya, öbür yanda korku ve depresyon var. Sonra bu hastalıklar
karşılıklı bulaşıyor. Öte yandan DTP
bu çemberden kurtulma niyetiyle kurulmuştu.
 
Aybar: 'Canip Bey bu ne?' Canip Yıldırım: 'Seccade'
 
. Türk-Kürt arasında bir de din kardeşliği var. Kürtçü hareketler bu ortak
paydayı gözetmiyor pek, neden?
 
Kürt hareketi sosyalist bir hareket. Devlet de laik. Dolayısıyla İslamiyet
vurgusunu, Bediüzzaman Said-i Nursi'nin talebesi Fethullah Gülen yapıyor.
Din kardeşliği, etnik ayrımcılığa son verebilir halbuki. Said-i Nursi de
Kürt olduğu halde, dini ortak payda görür.
 
. TİP'te Mehmet Ali Aybar, Sadun Aren gibi önemli kişilerle bir aradaydınız.
Onlarla ilişkiniz nasıldı?
 
Aybar bizim saygı duyduğumuz, çok sevdiğimiz bir insandı. Aybar,
Diyarbakır'a geldi, havaalanından aldık. Parti merkezinde bir seccade gördü.
Bana dedi ki 'Canip Bey bu ne?' Dedim 'Seccade.' Dedi 'Ne oluyor Canip Bey
burada?' Dedim ki 'Partimizin kurucularından biri Çarkçı Mehmet dostumuz
namaz kılıyor, bu seccade onundur.' TİP, ultra entelektüel bir partiydi.
Sadun Aren siyasal bilgilerde çok saygın bir hocaydı. İşçi liderlerimiz de
çok vasıflıydı.
 
[publicize twitter]
 
[publicize facebook]
 
[category terör]
 
[tags PKK DOSYASI, KÜRT AYDIN, GALİP YILDIRIM, PKK]
"Dogan Kekevi" <dog.k...@t-online.de>: Oct 25 10:35PM +0200

Von: cumhuriye...@yahoogroups.com [mailto:cumhuriye...@yahoogroups.com]
Gesendet: 25 Ekim 2014 Cumartesi 21:26
An: egetip85
Betreff: [cumhuriyetimizicin] KAHPELİK VE KOBANİCİLİK
 

 
Pusuculuk, kahpelik ve kalleşlik Yüksekova'da sahneye çıktı!
 
Gelinen noktada yapana değil de yaptırana bakmalı!
 
Bu gibi olaylar önlenebilir ve kökü kurutulabilir durumdayken açılımın motoru olmuştur. Deyim yerindeyse PKK'yı koçbaşı yapan emperyalizm kanırta kanırta ilerlemektedir.
 
Şehitlerin kanı yerdeyken açılım olanca hızıyla sürdürülecektir!
 
Bizler itiraz etmezsek!
 
Öncelikle şehitlerimizin ama aynı zamanda bizlerin de evlerine ateş düştü!
Ruhları şad olsun!
 
Ceyhun Balcı
 

 
http://cumhuriyetciyorum.wordpress.com/2014/10/25/kahpelik-ve-kobanicilik/
 
 
 
 
 
 
__._,_.___
 
_____
 
Posted by: =?UTF-8?Q?Ceyhun_Balc=C4=B1?= <ceyhu...@gmail.com>
 
_____
 
 
 
Grubumuzla paylam oldu𵮵z ��n yazlarnz,haberler ve g��l temalarn i祲i𩮤en iletiyi g��ren ye hukuken do𲵤an sorumludur.
 
 
<http://geo.yahoo.com/serv?s=97476590/grpId=18804466/grpspId=1705083764/msgId=105637/stime=1414265180>
 
 
 
 
<https://groups.yahoo.com/neo/groups/cumhuriyetimizicin/info;_ylc=X3oDMTJmbWZ1aGc4BF9TAzk3MzU5NzE0BGdycElkAzE4ODA0NDY2BGdycHNwSWQDMTcwNTA4Mzc2NARzZWMDdnRsBHNsawN2Z2hwBHN0aW1lAzE0MTQyNjUxODA-> Visit Your Group
 
<https://groups.yahoo.com/neo;_ylc=X3oDMTJlNTdhZzhrBF9TAzk3NDc2NTkwBGdycElkAzE4ODA0NDY2BGdycHNwSWQDMTcwNTA4Mzc2NARzZWMDZnRyBHNsawNnZnAEc3RpbWUDMTQxNDI2NTE4MA--> Yahoo! Groups
 
• <https://info.yahoo.com/privacy/us/yahoo/groups/details.html> Privacy • <mailto:cumhuriyetimizi...@yahoogroups.com?subject=Unsubscribe> Unsubscribe • <https://info.yahoo.com/legal/us/yahoo/utos/terms/> Terms of Use
 
 
 
 
 
__,_._,___
"DIGI SECURITY (İŞNET)" <digi.s...@isnet.net.tr>: Oct 25 11:28PM +0300

Eski Başbakan Adnan Menderes, 1957 yılında bir gemi silahı hangi ülkenin
mücahitlerine gönderdi? İşte o olayı asıl tanığı Libya eski Başbakanı
Mustafa bin Halim yıllar sonra Timeturk'e konuştu.
 
ÖZEL BÜRO, Adnan Menderes döneminin gizli kalmış bir sahifesini
aydınlatıyor. Eski Başbakan Adnan Menderes'in gemiyle Libya üzerinden
Cezayirli mücahitlere gönderdiği silahların asıl tanığı sitemize konuştu.
İşte, eski Libya Başbakanı Mustafa bin Halim ile telefon ile yaptığımız
çarpıcı röportaj.
 
Mustafa Bey öncelik bize kendinizi kısaca tanıtır mısınız?
 
1921 yılında Mısır'ın İskenderiye şehrinden doğdum. İlk, orta ve lise
eğitimimi İskenderiye'de tamamladım. 1945 yılında Mısır Üniversitesinden
Mühendislik bölümünden mezun oldum. Mezun olduktan sonra inşaat işleriyle
uğraştım. Libya'ya döndüğümde 1950 yılında Bayındırlık ve Ulaştırma Bakanı
olarak seçildim. 11 Nisan 1954 yılında 32 yaşında iken Kral (Melik) İdris
Senusi tarafından Libya Başbakanı olarak 3. hükümeti kurmak ile
görevlendirildim. 1957 yılında kadar başkana olarak görev yaptım. Mayıs 1957
yılına kadar başbakan olarak görevde kaldım. 1957-1958 yılları arasında ise
Kral İdris Senusi'nin özel danışmanı olarak görev aldım. 58 ve 60 yılları
arasında ise Fransa'da Libya büyükelçisi olarak bulundum. Daha sonra 1969
darbesine kadar kendi kurduğum ve Libya'nın alt yapısına hizmet edecek
işlerde bulundum. Darbe sonrası Libya dışına çıktım ve o gün bugündür
dışarıdayım.
 
Peki, geçmiş siyasi döneminizi konu edinen bir kitap yazdınız mı?
 
Evet, 1992 yılında "Safahatun Matviyetun Min Tariği Libya's Siyasi" (Libya
Siyasi Tarihinin Kapalı Sayfaları" adıyla hatıratımı neşrettim.
 
Hangi tarihlerde Türkiye'yi ziyaret ettiniz?
 
Türkiye'yi 1954 ve 1956 yıllarından başbakan sıfatıyla ziyaret ettim. 1958
yılında da Kral İdris Senusi'nin özel danışmanı olarak ziyarette bulundum.
 
Adnan Menderes ile kaç kez görüştünüz?
 
Her üç ziyaretimde de Adnan Menderes bey ile görüştüm ve her görüşmemiz
saatlerce sürdü. Görüşmelerimizde dünyadaki gidişattan ve İslam dünyasının
ahvalinden konuşurduk.
 
Türkiye'yi ziyaretinizin sebebi neydi?
 
Kral İdris Senusi'nin teşvikiyle Türkiye'yi ziyaret ettim. Adnan Menderes ve
Celal Bayar bey ile bir araya geldim. Çok sıcak ve içten bir buluşmaydı
doğrusu. Amerika konusunda bize çok büyük yardımları oldu. Bunu Adnan
Menderes'le bir fırsat olarak değerlendirdim. Adnan bey ile İslami konularda
konuşulabileceğini gördüm, onun buna hazır olduğunu gördüm. Dedim ki; "Adnan
Bey, siz İslam Hilafetinin halefi Türkiye'nin Başbakan'ısınız, Hıristiyan
olan Yunanistan devletinin İsrail'i tanımadığı bir dönemde İsrail'i
tanımanız, İsrail'le işbirliği yapmanız sizce kabul edilir bir şey mi?"
 
Libya Kralı İdris Senusi bir ziyaret esnasında...
 
Buna cevabı sert oldu. İkna edici olduğunu düşünüyorum. Dedi ki; "Biz BM
üyesiyiz. Bizim ABD ile büyük ilişkimiz var. ABD'yi sevdiğimizden değil,
ancak Rusya'ya olan korkumuz bizi Amerika'yla büyük bir işbirliği yapmamıza
sevk ediyor. İsrail'i tanımamız her iki örgütü yani hem ABD hem BM'yi çok
memnun etmektedir. İsrail'i tanımamıza rağmen tanımamız maslahatgüzarlık
seviyesindedir. İsraille olan ticaretimiz demin bahsettiğiniz Yunanistan'ın
onda biri kadardır. Yalnız sevgili kardeşim eğer İsrail konusunda
konuşmamızı istiyorsan Arap-İslam konusunu konuşalım o zaman. Arap
liderlerle oturup İslami sorunları dile getirmeye hazırım. İsrail meselesi,
Kıbrıs Meselesi, Keşmir Meselesi. vs. Bir müzakere yöntemi olarak bu
konuları açık ve pozitif bir şekilde konuşabiliriz."
 
Ona dedim ki; "Bu hususta en önemli şey Mısır Devlet Başkanı Cemal
Abdunnasır'la buluşmamızdır." Birkaç gün sonra onunla buluşmaya giderken,
ben dönüş yolundayken konuyu Cemal Abdunnasır'a getirdi ve şöyle dedi:
"Libya'da senin ve Kral İdris'in de bulunduğu bir ortamda Cemal
Abdunnasır'la buluşup İslam dünyasındaki problemleri masaya yatırmaya
hazırım."
 
Mustafa bin Halim...
 
Yani Adnan Menderes bununla bir şekilde İslam Dünyası'na açılmak mı
istiyordu?
 
Elbette Adnan Menderes ve Celal Bayar İslam dünyası ile ilişkileri düzeltmek
istiyordu. Hatta bunun için asıldılar diyebilirim. Her neyse Cemal
Abdunnasır ile ilk buluşmamızdan sonra ona dedim ki; "Cemal kardeşim, Adnan
Menderes'le konuştum. Sizinle şu şu konularda görüşmek istiyor." Ancak Nasır
bana bu konuyu sonra konuşalım, dedi. Kibarca ertelemek istediğini gördüm.
 
Cemal Abdunnasır Türkiye'yle ilişkilere sıcak bakmadı?
 
Dedim ya bir çeşit kibarca erteleme, bana hayır, demedi. Evet de demedi.
Tabii iki üç ay sonra Adnan Menderes'e başka bir çözüm yolu olduğu söyledim.
Ona, "Belki de Cemal Abdunnasır, sizinle Libya dışında başka bir yerde
buluşmak istiyordur." Adnan bey hemen şu cevabı verdi; "Ben bizzat Kahire'ye
Cemal Abdunnasır'a gitmeye hazırım."
 
Adnan Menderes bu derece istekli miydi?
 
Bu yüce Allah huzurunda tanıklığımdır. Adnan bey bana, "Senin ya da senden
başka birisinin hazır olduğu bir ortamda, üzerinde anlaştığımız İslam
dünyasındaki sorunları ele alacağız." Tabii -Allah rahmet eylesin- Cemal
Abdunnasır bu konuya erteleyince biz de bu mevzuları bıraktık. Bir fayda
görmediğimiz için bunu bir daha konuşmadık. Ta ki 56 yılında Süveyş Kanalı
millileştirilinceye kadar. Ben o sırada İstanbul'daydım. -Allah rahmet
eylesin- Kral İdris'le birlikte resmi bir ziyaretteydik.
 
Libya eski Kralı İdris Senusi
 
Kahire'deki büyükelçiliğimizden acil kodlu şifreli bir telgraf geldi. O
zaman maslahatgüzarımız Vehbi el-Buri idi, kendisi şu an Bingazi'de,
kendisine bu konuyu sorabilirsiniz. Telgrafta şöyle yazıyordu: "Devlet
Başkanı Cemal Abdunnasır beni makamına çağırdı, şunu söyledi; Bu mesajı
filan adama (beni kastediyor) ulaştır, ben senin Türklerle iyi ilişkilerinin
olduğunu biliyorum. İngiltere'de bir konferans düzenlenecek. Hatırlarsanız
bu konferans 16 Ağustos 1956 yılında Londra'da yapılmıştı. İngiltere, Fransa
ve İsrail ile Süveyş Kanal'ından dolayı Mısır'a saldırmıştı. Tabi İngiltere
bu konferans ile uluslararası destek arıyordu. Türkiye esas ülkelerden biri,
sözleşmeler, kanal sözleşmesi Türkiye'de yapılmıştı, hilafet döneminde,
şöyle umuyorum, en azından tarafsız kalmalarını umuyorum." Tabii ben durumun
zor olduğunu gördüm.
 
Peki, siz ne yaptınız?
 
Karmakarışık duygular içindeydim, Kral İdris'e sordum dedim ki böyle telgraf
var. Biz de o sırada Cuma namazı için Eyyüb Camii'ne gidiyorduk. İdris
Senusi bana dedi ki; "Mısır'a yardımcı olman İstanbul'da Ebu Eyyüb el-Ensari
Camii'nde namaz kılmaktan daha önemlidir."
 
Yine de tereddüt ettim ve dedim ki efendim, bence özel bir silah kullanmam
lazım. Bana nasıl bir silah bu? Dedim ki bu çabanın sizin adınızla, sizin
desteğinizle olmalı, davetinize icabet ederlerse müteşekkir olursunuz. Bana
sadece şunu söyledi; "Benimle oynuyor musun? Ne yaparsan yap. Yeter ki
Mısır'a yardımcı ol."
 
Aynı akşam Adnan Bey'i aradım, boğazda bulunan Dolmabahçe Sarayı'nda
buluşmak üzere anlaştık. Cuma günü saat 10'da anlaştık. Adnan Menderes,
Dışişleri Bakanı ve Dışişleri Bakan Vekili, bir tarafta da bizim Kahire
büyükelçimiz-Allah rahmet eylesin- Ali Es'ad el-Caribi ki kendisi en
deneyimli diplomatlarımızdan biridir, vardı, kardeşi Dışişleri daimi vekili
Süleyman el-Caribi, benimle birlikte Maliye Vekili Abdunnasır Şagluf ve
adını şu an hatırlamadığım başka biri daha vardı, ve uzun bir görüşme yapık
siyasi hayatımın en zor konuşmalarından biriydi bu. Boğazdaki görüşmemiz tam
5 saat sürdü.
 
Zorluğu neydi?
 
Zorluğu şu; her alanda bize karşı olan bir devlete nasıl yardımcı olmamızı
istersiniz? O zaman Bağdat Paktı krizi patlak vermişti, Türkiye ve Mısır
arasındaki ilişkiler en kötü dönemindeydi. Tüm yollardı denedim. Sonunda ona
şunu dedim; "Bakınız, Adnan Bey, size ilk başta bu sözü söylemek istemezdim,
ancak şu an bir yol ayrımına gelmiş durumdayız. Bu girişim Kral İdris
Senisi'nin sizden bir talebi ile gerçekleşiyor. Senusiliğin size yönelik
tutumunu yanılmıyorsam hatırlıyorsunuz, Müslümanların halifesine yardımcı
olmak için bağımsızlığını tehlikeye atan Libya'nın tutumunu. Bize yardımcı
olma sırası, Müslümanlara yardımcı olma sırası sizde." Bu şekilde İslami
konulara atıfta bulunuyordum.
 
Onun buna cevabı ne oldu?
 
Yumuşamaya başladı, ancak her şeyde bir problem çıkarmaya çalışan Türk
Dışişleri vekiliydi. Sonunda Adnan bey ona "sus!" dedi. Ondan şeytan
kelimesi dışında bir şey duymadım.
 
Mustafa bin Halim Cemal Abdunnasır ile birlikte...
 
Dışişleri vekilinin adını hatırlıyor musunuz?
 
Adını hatırlamıyorum, ancak ajandamda var. Yani sonuçta Türkiye'yi Mısır'a
karşı açık ve gizli bir düşmanlık beslemeden tarafsız kalmasını sağlayacak
bir takım şeylere ulaştık. İkinci gün uçağa atladım, Kahire'ye gittim.
Durumu Cemal'e bildirdim, çok teşekkür etti.
 
ADNAN MENDERES CEZAYİRLİ DİRENİŞÇİLERE SİLAH GÖNDERİYOR
 
Adnan Menderes Libya'ya ne zaman geldi? Ve Cezayir'e yardımı nasıl oldu?
 
Adnan Menderes'in Libya ziyareti geldi. O dönemde Cezayirliler silaha çok
fazla ihtiyaç duyuyorlardı. Konuyu, Adnan Menderes'in Kral İdris'i Tubrok
(Derne)'ta ziyareti sonrasına bıraktım. Ziyafet ve ziyaretlerden sonra
akşamüzeri uyumak için Derne'ye gittik. Bize deniz kenarında bir villa
hazırlamalarını istedim. Adnan bey ile başbaşa kalmak istiyordum. Başbaşa
kalınca dedim ki; "Adnan Bey, siz Osmanlı Halifesi'nin haleflerisiniz, bazı
Araplar hakkında görüşünüz ne olursa olsun, bu İslami bir meseledir,
Müslüman kardeşlerinize yardım etmekten kaçınmanız caiz değildir. Kaldı ki
bu insanlar bir dönem, başkenti İstanbul olan İslam İmparatorluğunun bir
parçasıydılar. Ben, büyük kardeş Müslüman Türkiye'nin Mücahid Cezayir
halkına bu zor günlerinde yardımcı olacağına dair büyük bir ümit besliyorum"
 
Bunun üzerine Adnan Menderes; bir Müslüman olarak bütün kurumlarıyla tüm
Müslüman halklara özellikle de Kuzey Afrika halklarına sempati duyduğunu,
bağımsızlık savaşında Cezayir halkının çektiği acıların tamamen bilincinde
olduğunu söyledikten sonra şunu söyledi: "Türkiye Paris hükümeti nezdinde
sürdürdüğü gizli ve iyi niyet girişimlerinde Cezayir sorunun güç ve kaba
kuvvetle çözülemeyeceğini, aksine siyasi çözümlerle ve Cezayir halkının
temsilcileriyle müzakere etmekle çözülebileceğini tavsiye ettiğini ve
öğütlediğini, bu tür çabaları ABD, İngiltere ve İtalya gibi NATO üyesi
ülkelere dostça baskıyı da içine alacak şekilde artırma ve yaygınlaştırmaya
hazır olduğunu ilave etti.
 
Dedim ki; "Bütün bu tür iyi niyetli diplomatik çabalardan dolayı size
teşekkür ederim. Ancak beni enterese eden bu değildir. Beni ilgilendiren
sizin maddi yardımda bulunmanız" ne demek istediğimi anlamadı.
 
Dedi ki: "Maddi olarak onlara şu veya bu kredileri vermemizi mi
kastediyorsun."
 
Dedim ki; "Hayır, hayır, bunu kastetmiyorum. Benim kasettiğim onlara silah
vermeniz, onların paraya ihtiyacı yok, Fransızlara karşı savaşacak silahlara
ihtiyaçları var."
 
Bundan çok kötü bir şekilde rahatsız oldu. Yüzünün ifadesi değişmiş,
yüzünden hiçbir zaman kesik olmayan gülümsemesi kaybolmuştu. Adamın şok
geçirdiğini hissettim. Bana dedi ki; "Aziz kardeşim Mustafa Bey, bunun ne
demek olduğunu biliyor musun? Bizden bir NATO üyesi olarak başka bir NATO
ülkesine karşı kullanılmak üzere silah vermemizi mi istiyorsun?"
 
Dedim ki ona; "Adnan Bey, ben İslam hilafetinin halefi Adnan Bey'i
istiyorum. Ben biliyorum ki Türkiye en güçlü İslam ülkelerinden biridir.
Yüzyıllar boyunca İslam ümmetine liderlik etmiştir. Fransız kuvvetlerinin
eliyle bağımsızlığına kavuşmak uğruna her türlü katliama, sürgüne ve en ağır
işkencelere maruz kalan Müslüman masum Cezayirlilere Türkiye yardım elini
uzatmayacak mı? Fransız hem onları Hıristiyanlaştırıyor hem de
Fransızlaştırıyor. Toprakları kâfirler tarafından işgal edilen
kardeşlerimize silah vermeliyiz. Bu ikisi arasında fark var." Bu hususu o
kadar vurguladım ki gözlerinin yaşardığı belli oluyordu.
 
Adnan Menderes...
 
Menderes, Türkiye'nin Cezayir Devrimi'ne maddi herhangi bir yardım verdiğine
dair herhangi bir kuşkunun ortaya çıkmasının getireceği sonuçlardan son
derece korktuğunu tekrarladı. Böyle bir durumda Türkiye'nin NATO'dan
kovulacağını birkaç kez tekrarladı. Bu büyük Rus tehlikesine karşı Türkiye
savunmasının dayandığı temel dayanak NATO'dur.
 
Menderes'in endişelerinin gerçek olduğunu hissediyordum. Onu biraz olsun
teselli etmeye çalıştım. Ona dedim ki; "Cezayir Devrimi'nin modern silahlara
büyük bir ihtiyaç duymaktadır, bu silahlar da sizde vardır."
 
Bana dedi ki; "Peki, diyelim ki onlara silah verdik, Fransa bunu ortaya
çıkarırsa ne yaparsın?"
 
Dedim ki ona, "Bu konuyu biz hallederiz. Biz üç yıldır Cezayir'e silah
kaçırıyoruz. O zaman da onun üç yıllık ya da o civarda bir süresi vardır."
 
54 ve 57 yılları arasında mı Cezayirli mücahidlere silah kaçırıyordunuz?
 
Evet. Fransa bizim bu işe müdahil olduğumuza dair en ufak bir delil
bulamadı. Bizim özel bir yöntemimiz vardı. Sonra Adnan bey dedi ki; "Ancak
bu silahların üzerinde belli işaretler var." Dedim ki, "Biz onları sileriz.
Aynı zamanda bize kaçırmak için parça verirsiniz, böylece detaylara girmeye
başladık. Bu silahların detaylı bir listesini size versem siz de bunları
kardeş ülkeniz Libya'ya hediye etseniz, bu durumda Fransa nezdinde herhangi
bir kuşku ya da şüphe uyandıracak bir şey olmayacak."
 
Bunun üzerine Adnan Menderes şunları söyledi; "Size silah hediye edeceğiz
İnşallah. Allah, dinlerini savunmak için ihtiyaç duydukları bu silahları
inşallah onlara ulaştırma konusunda sizi muvaffak eyler. Bizler Türkiye'de
yalnızca Libyalı kardeşlerimize silah hediye ederiz." Ve konunun çok gizli
kalmasını vurguladı.
 
Peki, Menderes silah gönderdi mi?
 
Adnan bey döner dönmez birkaç hafta sonra gemiyle bize silah gönderdi. Biz
de onları direnişçilere sızdırdık. Bunların bir kısmını Trablus sokaklarında
sergiledik ve fotoğrafladık.
 
Neden?
 
Libya ordusuna verilmiş Türk silahı demek için.
 
Bu silahlar Cezayirli mücahidlere ulaştı mı?
 
Tabii bu silahların çoğu onlara gitti, ancak topları vermedik, çünkü bunlar
büyük silahlar. Cezayir direnişinin ünlü simalarından olan Ahmet bin Bela da
bundan haberdar. Bu arada, Libya'da Türk büyükelçisiyle birlikte silahları
sergilerken çekilmiş meşhur resimlerimiz var.
 
Yani, 1957'de Libya'ya Türkiye'den bir hediye olarak takdim edilen Türk
silahı birinci derecede Cezayirli Mücahitlere takdim edildi, dimi?
 
Libya'ya takdim edilmemişti, yani Libya'yı bir kamuflaj olarak kullandık.
 
Peki, bu durum daha sonra ortaya çıktı mı?
 
Yıllar sonra bir gazeteye verdiğim beyanatla ortaya çıktı, tabii kıyamet
koptu.
 
Hatıratınız yayımlandıktan sonra mı, önce mi?
 
Yanılmıyorsam kitabım çıkmıştı, bana bir gazeteci sormuştu, Türkiye'den bir
gazeteden, Adnan Menderes'in
"DIGI SECURITY (İŞNET)" <digi.s...@isnet.net.tr>: Oct 25 11:31PM +0300

Sönmez Köksal'dan bomba açıklamalar...
 
Milliyet yazarı Devrim Sevimay'ın bu haftaki köşesine eski MİT Müsteşarı
Sönmez Köksal konuk oldu.
 
Belki biraz amiyane olacak, ama deniliyor ki, bu Kürt meselesini çözmek için
mangal gibi yürek gerek...
 
Doğru.
 
Sizce Ak Parti yeteri kadar cesur mu?
 
Meseleyi tanımak, görmek, tartışılabilir hale getirmek hakikaten başlı
başına bir cesaret. Bu açıdan Başbakan'ın tutumu bence gayet cesurca, fakat
böyle bir projede sadece cesaret yetmez, devlet adamlığıyla siyasetçi
dengesinin de iyi kurulması lazım.
 
Devlet adamlığı veçhesinin bu konuda ortaya çıkması son derece önemli, çünkü
gerçekten Türkiye Cumhuriyeti'nin bekasını etkileyecek büyük bir olayla
karşı karşıyayız.
 
Devlet adamlığı azsa o cesaret de hemen kırılabilir mi?
 
Tabii, olaylar karşısında hemen siyasetçi kisvesine bürünülürse o cesaret de
zaten ortadan kalkar.
 
İktidarın cesaretinin en çok gidip geldiği nokta galiba silahların
bırakılması meselesini kimle, nasıl görüşeceği noktası. Muhalefet DTP'yle
görüşülmesini dahi terör örgütüyle müzakere olarak nitelerken sizce Ak
Parti, zamanında Tony Blair'in IRA için "Şiddete son verecekse şeytanla bile
masaya otururum" dediği gibi bir çıkış yapabilir mi?İlla bu
söylenmeyebilir...
 
Ama görüşülür, öyle mi?
 
Bence çözüm aranıyorsa herkesle görüşülür. Bu olayın çözümünü istiyorsak,
hiçbir engel yoktur, herkesle görüşülebilir.
 
Ancak her şey açık yapılmayabilir. Gizli birtakım temaslarla görüşülebilir.
Tıkanır, tekrar aşılması için gayret gösterilir vs. Çünkü bu böyle düğmeye
basılarak çözüme ulaşacak bir konu değil. Çok girift bir mesele ve bunun
için güçlü bir siyasi irade lazım.
 
Siyasi irade görebildiğim kadarıyla devlette var. O nedenle asıl PKK'nın
aklını başına alarak, bu işi çözümlemek istiyor mu, istemiyor mu, buna karar
vermesi lazım.
 
PKK'nın aklını başına almasından neyi kastediyorsunuz?
 
Bir defa PKK da, DTP de, Öcalan da neyin yapılmayacağını artık öğrenmiş
olmaları lazım. Bu devletin savaşmak zorunda kalsa dahi yapmasının imkânı
olmayan birtakım şeyler var. O nedenle öncelikle taleplerini gerçekçi bir
düzeye çekmeleri lazım. Eğer hâlâ "Biz kolektif hak istiyoruz, ayrı bir
uluslaşma sürecine giriyoruz vs." diyorlarsa bunun hiçbir zaman olmayacağını
bilmeleri lazım.
 
Bunu anlamadıkları sürece bu iş bitmez. 25 yıldır devam etti, bir 25 yıl
daha devam eder. Devletin bir çözüm arayışı içinde olduğunu görsünler, ama
reçete ne olursa olsun devletin bunu illa kabul etmeyeceğini de bilsinler.
Olayın özü budur.
 
Kabul etmeyeceğinden kesin emin miyiz, yoksa "Nasıl bu noktaya gelinmesi
imkânsız görünüyordu, bir 10 yıl sonra da devlet imkânsız denilen başka
noktalara gelir" diye düşünebilir mi?
 
Anayasa'nın ilk üç maddesi değişmez; bu kesin. Eğer burada bir zorlama
olursa bu işin çözüme ulaşması mümkün değil. Devletin neyi yapıp neyi
yapmayacağının da şimdiye kadar öğrenilmiş olması lazım.
 
Sizce İmralı bunu kavrayabilecek durumda mı?
 
İmralı kendi derdinde, ama İmralı'nın da şunu bilmesi lazım: Eğer
koşullarının değişmesini istiyorsa, bunun tek yolu silahlı mücadelenin,
terörün sona ermesinden geçiyor. Bunu bütün askeri yetkililer de söylüyor;
bu işte esas mesele "Ben silahımı bırakıyorum" dendiği andır. O andan
itibaren her şey görüşülebilir bence.
 
Hangi noktaya kadar görüşülebilir?
 
Ona bakılır. Kamuoyunun tepkilerini de göz önünde tutmak şart. Türk ulusunun
bu sendromu, bu travmayı aşacak, yaraların sarılabileceği bir nekahet
dönemine sonsuz ihtiyacı var. Böyle bir rehabilitasyonun bu millete
yaşatılması gerekiyor. Üstelik aynı zamanda dağdan ineceklerde bir güven
duygusunun oluşturulması meselesi de var. Sözlerin tutulacağına dair emin
olunması lazım. Bunlar hiç kolay şeyler değil tabii.
 
Gerekirse Öcalan'la da görüşürdüm
 
Şimdi tüm buraya kadar konuştuklarımızı şu son beş aya yayarsak acaba şöyle
bir tahminde bulunabilir miyiz: Bir müzakere süreci götürülüyordu,
görüşmeler kasım ayının son haftaları itibarıyla tıkandı, Öcalan kendi
geleceğinden emin olamadı ve hat kesildi. Devletin nasıl çalıştığını çok iyi
bilen biri olarak bu dalgalanmalar sizde de bu tip bir düşünce uyandırıyor
mu?
 
Muhtemeldir, çünkü bir yalpalama oldu tabii.
 
Sizce devlet bu sürecin başından beri görüşüyor mudur?
 
Olabilir, ama hakikaten bilmiyorum, onu yetkililere sormak lazım.
 
Siz hiç görüştünüz mü Öcalan'la; 92-98 arasında MİT Müsteşarı sizdiniz?
 
Hayır, hiç. O zamanlar zaten durum kanlı bıçaklıydı ve benim dönemimde
görüşülecek bir şey yoktu, görüşülmedi.
 
Peki, devlet politikası görüşmenizi gerektirse siz görüşür müydünüz?
 
Tabii, çünkü o görüşme bir devlet politikası olurdu, ama devleti de
bağlamazdı. Müsteşar, konumu gereği karar verici değildir. O siyasi
otoriteye götürecektir yaptığı konuşmayı, ama kendisi el sıkışamaz. Düşman
ülke kim varsa gerektiğinde onlarla da görüşülür.
 
İlişkilerimizin en gergin olduğu dönemde ben Yunan istihbarat başkanıyla
görüştüm, Ermenistan istihbarat başkanıyla görüştüm. Dünyanın tüm
ülkelerinde de durum böyledir.
 
Paralel görüşmeler olmamalı
 
Sadece MİT mi görüşüyordur sizce, yoksa MGK'nın diğer unsurları da görüşüyor
olabilirler mi?
 
Zannetmiyorum, çünkü paralel birtakım görüşmeler olmaması lazım. Tek
kanaldan yapılır bu tür görüşmeler. Bir kanalın yerine başka bir kanal
kurulduğu zaman yanlış sinyaller verilmiş olur.
 
"Herkesle görüşülür" ve belki de bu şekilde gerçekten terör biterse o zaman
25 yıldır çocukları ölen aileler şunu sormayacaklar mı; "Peki biz niye
öldük?"
 
O çok haklı bir soru olacaktır ve o soruyu yanıtlamaya da herkesin şimdiden
hazırlıklı olması lazım. Ancak intikam coşkusu da bizi telafisi zor
yanlışlara götürebilir. Dolayısıyla benim yanıtımı sorarsanız, bence orada
yine vatanseverlik duygumuzu ön plana çıkarmamız gerekiyor. Çünkü gerçekten
yaşananların hepsi çok acı, ama eğer çözüm sağlanırsa işte o zaman hiçbir
can kaybı boşuna olmamış olacak.
 
Acı ortadan kalkmaz, ama...
 
80-90'lı yılları hatırlayalım. Nasıl bir bölünme tehlikesiyle karşı
karşıyaydık. Ama verilen mücadele sonucu örgüt yavaş yavaş demokrasi
projesine doğru çekilmek zorunda kaldı.
 
Bu elbette acıyı ortadan kaldırmaz, ama yitirdiğimiz her can barışın
tetikleyicisi olmuş olacak. Bağımsızlıktan federasyona, federasyondan
demokratik önlemlere kadar geldiler. Neticede bir noktada buluşulacaksa bu
yine verilen mücadele sayesinde olmuş olacak.
 
Yoksa biraz evvel de söyledim, Türkiye bir 25 yıl daha böyle mücadeleye
devam eder. Devlet onu yapar. Ama tıpkı Reşadiye'deki şehidimizin amcasının
söylediği gibi, bu acıyı artık ülkede başka hiçbir aile yaşamasın.
 
1993'TE BİLİNEN BİR BARIŞ SÜRECİ YOKTU
 
Bingöl'de 33 er öldürüldüğünde siz MİT müsteşarıydınız.
 
Evet.
 
İçinizde bu olaya ilişkin bir kuşku var mı?
 
Hayır, hiçbir kuşku yok. Son dönemde konuşan emekli komutanların anlattığı
gibi ihmal olmuş olabilir, boşluklar olabilir, ama elde delil yokken, hiçbir
şey yokken sırf Silahlı Kuvvetler'in konumunu sarsmak için birtakım
senaryolarla yola çıkmak da doğrusu hiç anlaşılır gibi değil.
 
Peki ama 1993'te tam bir barış sürecine girilmişken 33 erin şehit edilmesi
de enteresan değil mi?
 
Onu da pek kimse bilmiyor ama... Yani öyle bir barış süreci var mıydı?
Kimler yürütüyordu? Doğrusu benim bir bilgim yoktu.
 
Öyle bir izleniminiz de mi yoktu?
 
Bir hareketsizlik, bir eylemsizlik, evet ama o kadar. O eylemsizliğin arka
planında ne vardı, onu bilmiyorum.
 
Şimdiki gibi görüşmeler, böyle bir hava?..
 
Katiyen, hiç böyle bir şey yoktu. Ben zaten göreve geleli altı-yedi ay
olmuştu, ama böyle bir barış arayışının Teşkilat'a yansımış hiçbir yanı
yoktu. MGK'da hiç tartışıldığını hatırlamıyorum. Hükümet kanadının böyle bir
projesi belki var mıydı, var idiyse de biz bilmiyorduk. Dolayısıyla 1993
ortamını değerlendirirken bunu da göz önüne almak lazım.
 
MGK HÂLÂ BU PROJENİN ARKASINDA
 
Açılım bitti mi?
 
Bitmedi, ama gelgitler yaşanıyor. Bu da çok doğal. 25 yıl sürmüş bir olayın
beş ayda sonuçlanacağını beklemek zaten büyük hata olur. AB üyeliğine
benzetmek istemiyorum, ama sabırlı olmak lazım.
 
Sizin beş aydır gördüğünüz en büyük hata nedir?
 
Gördüğüm en büyük hata bu sürecin yaşayarak, tecrübeyle öğreniliyor olması.
Ne yazık ki Türkiye'nin geleneği bu. Bizim hiçbir zaman teknik bir devlet
olarak atılacak adımın bütün ayrıntılarını önceden hesaplayıp masa başında
bir projeye dönüştürme geleneğimiz yok. Bu açılımda da bu şekilde bir
hazırlık olmadığı ortaya çıktı. Hazırlıksız olunca da tepkisel tutumlar
gösterildi. Oysa baştan stratejiyi tespit etmeyince onu sonradan taktikle
düzeltmek mümkün değildir.
 
Başından beri "Bu bir devlet projesi" deniliyor, ancak sizce ana muhalefetin
ve hatta Anayasa Mahkemesi'nin içinde olmadığı bir devlet projesi olabilir
mi?
 
Benim devletten anladığım MGK'da görüşülmüş, tartışılmış, Silahlı
Kuvvetler'den ve diğer kurum kuruluşlardan destek alınmış bir proje
olmasıdır. CHP'yi MGK'ya davet etmelerinin sebebi de bu olabilir zaten.
Çünkü bunun gerçek anlamda bir devlet projesi olabilmesi için ne iktidarın
ne de muhalefetin bu meseleyi bir siyasi unsur haline dönüştürmemesi
gerekiyor. Bunu iktidarın da muhalefetin de Türkiye Cumhuriyeti'nin
geleceğinin adeta inşası gibi bir proje olarak görmesi lazım.
 
Sizce Silahlı Kuvvetler hâlâ bu açılımın arkasında mı?
 
Bence hâlâ arkasında, çünkü Öcalan'ın yakalanmasından itibaren aldığı bir
tutum var TSK'nın; ta o zaman dediler ki "Bizim işimiz bitti, şimdi artık
siyasiler bu meseleyi çözmeye çalışsın." Ama maalesef 1999'dan, 2004'te
terör tekrar başkaldırıncaya kadar hiç kimse hiçbir şey yapmadı.
 
Bu konuda TSK'nın içerisinde birden fazla görüş olabilir mi?
 
Zannetmiyorum. Terörle mücadele arzu edilecek bir şey değil ve TSK'ya
yönelik yapılan bazı imalar var, ben onların hiçbirisini kabul etmiyorum.
Silahlı Kuvvetler baştan itibaren bu işin bitirilmesi için alınacak ne önlem
varsa bunların alınmasını istiyor. Ama aynı zamanda da deniyor ki "Ulusal
bütünlüğü zedelemeyecek bir çözüm" olsun. Bunda da hepimiz mutabıkız zaten.
 
Siz olsaydınız bu sürecin önünü açmak için hemen yarın ne yapardınız?
 
Hemen, neyi yapabiliyorsam onu yapardım. Mesela öncelikle yüzde 10 barajının
ve Siyasi Partiler Kanunu'nun değiştirilmesini ele alırdım. Terörü daha da
haksız konuma getirecek, anayasa değişikliği gerektirmeyen düzenlemeler
yapardım. Bence hükümetin de planını artık duraksamadan, süratle yürürlüğe
koyması lazım. Çünkü duraksadıkça ve seçim platformuna girildikçe bu
yalpalamalar artar.
 
'İÇ SAVAŞ' SÖZCÜĞÜ BANALİZE EDİLİYOR
 
Siz bir iç savaş tehlikesi görüyor musunuz?
 
Kesinlikle görmüyorum. Nerelerden nerelere geldik biz. Türkiye böylesine
günleri çok gördü. Elbette şimdi daha hassaslaştık, ama sanki bir iç savaş
gerçekten kapımızdaymış gibi konuşmak çok yanlış. O kelimeyi bu kadar kolay
anıyor olmak bile çok tehlikeli.
 
Ancak "Kız aldık kız verdik, aynı dindeniz" bağlarına bu kadar güvenmek de
artık biraz naiflik olmuyor mu?
 
Ama bunlar azımsanacak kazanımlar değil, bu duygular hâlâ bizi bir arada
tutmaya yeter. Zemin çok kuvvetli. Bütün rakamlar, bütün istatistikler de
bunu ortaya koyuyor. Ne Türkler Kürtlerden ne de Kürtler Türklerden ayrılmak
istiyor. Büyük çoğunluk buna karşı.
 
Ama zorla, söyleye söyleye ayrılacaklar derseniz de olmaz. Söyleye söyleye
birtakım gelişmeler yönlendiriliyor, bunlara çok dikkatli olmak lazım. Fakat
Türkiye'de maalesef herkes her aklına geleni söylüyor. Güzel bir ufka
yönelen bir ülke söylemi yerine, bu ülkenin akılcı bir liderlikle iyiye
gideceği ümidi varken...
 
Var mı gerçekten?
 
Var tabii, o ümidi niye kaybedelim ki? 2010 yılında en fazla gelişme hızı
gösterecek üç ülkeden biri Türkiye. Kendi kendimizi aşağı çekerek, batıyor,
batmak üzere, iç savaşın çıkacağı bir ülke konumuna getirmenin manası ne? Bu
sözler kullanıldıkça olay banalize ediliyor. Sanki bu olabilirmiş, olması
beklenenmiş gibi sıradanlaştırılıyor.
 
O zaman siz Türkiye'nin önümüzdeki dönem bir sıkıyönetim tehlikesiyle karşı
karşıya kalacağı iddiasına da katılmıyorsunuz?
 
Hayır. Ortada emaresi dahi yok. Benim şu ana kadar gördüğüm tek tehlikeli
tutum Türk-Kürt lafının çok ön plana çıkarılması. Türk-Kürt tabii ki var,
onu kabul ediyoruz, ama bu ölçüde, ülke çapında böyle bir ayrışım havasının
doğması sağlıklı değil. Burada hükümetin ve devletin yapması gereken bu Türk
ifadesinin hiçbir şekilde ırk anlamına gelmediğini sürekli vurgulamaktır.
Bunun çok iyi anlatılması şart. Aksi halde Türk-Kürt lafının altı bu kadar
çizildikçe bugüne kadar alt kimliğini ön plana çıkarmamış Kürt kökenli
vatandaşlarımız arasında da "Demek ki ben Türk değilim" ayrışması başlıyor.
 
Aynı tehlike Batı için de yok mu; bu sürecin sonunda Batı da "Ben Türküm ve
ayrılmak istiyorum" diyebilir mi?
 
İtalya'da yaşandı bu. Gelişmiş olan Kuzey İtalya "Yeter artık sırtımda
taşıdığım, ne hali varsa görsün" dedi. Ama böyle bir şey Türkiye için söz
konusu bile değil. Türkiye'den gidecek hiçbir şey yok. Bir santimetre dahi,
bir insanımızın dahi gitmesi söz konusu değil, ama gelecek varsa hoş geldin
deriz.
 
Gelecekten kastınız Kuzey Irak'la entegrasyon mu?
 
Tabii bunu Kuzey Irak perspektifi çerçevesinde söyledim, çünkü geçmişte de
zulüm gören Kürtleri İran'dan olsun Kuzey Irak'tan olsun hep Türkiye misafir
etti. Hiçbir zaman dışlayıcı olmadık, hep kabul ediciydik.
 
Şu anki konjonktür de buna uygun. İran'ın nükleer silahla vs.'yle başının
bir ölçüde derde girdiği, dış politikada bu kadar sıkıştığı bir dönemde
Türkiye, Kuzey Irak'la ilişkilerini geliştirmeye çalışmalı. Vize kalkabilir.
Ekonomik entegrasyon geliştirilebilir. Antep, Diyarbakır, Mardin gibi
birtakım kentler (cluster modeli) bölgesel entegrasyonu kolaylaştırıcı bir
ekonomik planlama içinde olabilir.
 
Mesela Fransa-Almanya sınırındaki ekonomik dinamiği bu gidiş-gelişler
sağlamıştır. İnsanlar orada karşı fabrikada çalışıyor, ama akşam da kendi
evine dönüyor. Güvenliğin zemini de zaten ancak böyle kurulur. Refah olmadan
barış olmaz.
 
Yalnız gelinen bu noktadan sonra meselenin sadece ekonomiyle çözülemeyeceği,
hatta kolektif haklar verilse dahi Öcalan çıkmadığı sürece sokakların aynı
kalacağı düşünülüyor; siz ne dersiniz?
 
Yapılan araştırmalar doğruyu yansıtıyorsa -ki çok ciddi araştırmalar var-
bir defa bölgedeki insanlarda ayrılma ve kopma duygusu yok. PKK'ya da büyük
oranda destek yok. Kaldı ki her DTP'ye oy veren de ben PKK'ya oy veriyorum
demiyor. Zaten sırf bu yüzden bile seçim barajı bir an
"DIGI SECURITY (İŞNET)" <digi.s...@isnet.net.tr>: Oct 25 11:21PM +0300

KÜRT ERGENEKONU KİTABININ YAZARI GAZİANTEP MİLLETVEKİLİ ŞAMİL TAYYAR
 
Tayyar: PKK'yı MİT kurdu, kullandı ve kontrolü kaybetti. PKK bugün örgüte
yakınlık, devlete düşmanlık oluşsun diye her Kürt ailesinden bir 'asker'
alıyor, ölmelerini umuyor. Bu, örgütün stratejik bir taktiğidir.
 
Türkiye kendi derin devletiyle hesaplaşıyor, Ergenekon ve Balyoz davası
başta olmak üzere kirli yapılardan arınmaya, daha şeffaf, denetlenebilir ve
daha demokratik bir devlet kurmaya çalışıyor.
 
Ergenekon dosyasına çok iyi derecede hakim olan AK Parti Gaziantep
Milletvekili Şamil Tayyar; Kürt meselesinin çözülmesi, terörün
sonlandırılması sürecinde, atılacak adımlar, yapılacak reformlar kadar
PKK'nın kirli yapılarla ilişkisinin, derin yüzünün de görülmesi gerektiğini
hatırlatıyor.
 
Gazetecilik yaptığı dönemde bu konuda kitaplar ve sayısız makale yayınlayan
Tayyar'ın yeni kitabı "Kürt Ergenekonu / Derin PKK'nın Gizli Kodları" adını
taşıyor.
 
Tayyar ile biz de, kitaptan hareketle, PKK'nın MİT tarafından kurdurulduğu
iddiasını, terör örgütünün zaman içinde nasıl uluslararası kullanıma açık
bir taşeron haline geldiğini,
derin devletin hesabına hangi işleri nasıl gördüğünü, bugün Silivri'de
tutuklu bulunan kimi isimlerin PKK ve Öcalan ile nasıl bir ilişkileri
bulunduğunu ve daha pek çok 'karanlık ve kirli gerçeği' konuştuk.
 
"Kürt Ergenekonu" niye yazıldı?
 
Biz bu kitapta, PKK'nın ne anlama geldiğini, Türkiye'nin barışa yaklaştığı
dönemlerde süreci sabote eden eylemlerin arkasında hangi odakların olduğunu,
bu odaklarla PKK arasındaki bağlantıları ortaya koyalım istedik.
 
Nasıl bir fayda umuyorsunuz?
 
Türkiye'nin demokratikleşebilmesi için öncelikle devlet içinde kümelenmiş
çetelerin tasfiyesi gerekiyordu. Bu, Ergenekon ve Balyoz sürecinde büyük
ölçüde başarıldı. Ama işin PKK ayağıyla ilgili derin hesapların deşifre
edilmesi ve hem Kürt hem Türk kamuoyunun bilgilendirilmesi gerekir diye
düşünüyorum. Son sekiz yılda Türkiye, Kürt meselesinin çözülmesi konusunda
çok önemli işler yaptı. Devamı planlanıyor, başta anayasa değişikliği olmak
üzere. Özellikle PKK ile bağlantılı derin unsurlar ve uluslararası güçlerle
bağlı bir takım şer odaklarının deşifre edilmesiyle Kürt meselesinde çözüm
umutlarının artacağına, daha somut adımların atılabileceğini düşünüyorum.
 
PKK ROJ TV'DEN TEHDİT EDİYOR
 
Derin PKK üzerine daha önce de benzer nitelikte kitaplar yayınlanmıştı ama
sizin Ergenekon dosyasına çok hâkim bir gazeteci ve çok popüler bir yazar
olmanız sebebiyle bu kitabın öncekilerden daha farklı bir etkisi olacağını
varsayabiliriz. Özellikle Kürtler üzerinde nasıl bir etki bekliyorsunuz?
 
PKK bundan çok ciddi rahatsızlık duyuyor. Kitap çıktığı andan itibaren Roj
Tv'de aleyhime yayınlar yapılıyor. Kitapla eş zamanlı olarak tehditler de
artmaya başladı. İslahiye'de babamın oturduğu evin etrafında sahte plakalı
araçlar dolaşmış. Belli ki çok rahatsızlar. Biz de hem burada, hem
Gaziantep'te tedbirlerimizi aldık.
 
PKK hakkında çok ağır bir dille yazılmış başka kitaplara benzer reaksiyon
göstermemişlerdi ama bu kitap canlarını çok sıkmış olmalı. Malum Uğur
Mumcu'nun da PKK-MİT ilişkisini araştırdığı için öldürüldüğü iddiası var.
Roj Tv yayınlarından sonra bazı BDP'liler Mecliste ve dışarıda benzer
tehditlerini sürdürdüler.
 
Gazeteci sıfatıyla ilgi ve çalışma alanlarınız belli ancak bugün AK
Parti'den milletvekilisiniz. Ve Hükümet'in meseleyle ilgili siyaseti
"terörle mücadele, siyasetle müzakere". Bu yeni bir dönem, bu defa her şey
farklı olacak deniyor. Böyle bir zamanda çıkardığınız "Kürt Ergenekonu" için
birileri "kitap, operasyonun bir parçası" derse cevabınız ne olur?
 
Ergenekon ve Balyoz'la ilgili yazılar yazdığımızda gazeteciydik. Bu kitabı
yazmış olmamın milletvekilliğimle hiçbir ilgisi yok. Gazetecilik refleksiyle
geçmişteki çalışmalarımızı yürüttük. Partinin etkin isimleriyle bir konsept
oluşturup da yazmış da değiliz. Geçmiş çalışmalarımızla bunun arasında da
bir çizgi kırıklığı da yok. O nedenle bir operasyon gibi de algılanamaz.
 
CIA VE MOSSAD İSTEDİ, MİT PKK'YI KURDU
 
PKK'yı MİT'in kurduğu söylenegelen bir şeydi, siz de kitabı belgeler
bulgular ifadeler eşliğinde bu tezin üzerine inşa ediyorsunuz. İlk soru şu:
MİT, PKK'yı niye kurdurdu?
 
O tarihte siyasi Kürt hareketleri daha çok radikal sol hareketler içinde
kümelenmişti. 70'lerin sonlarına doğru Kawa gibi, Rızgari gibi bağımsız Kürt
hareketleri çıkmaya başladı. O günün şartlarında devlet bu örgütleri tehdit
gibi görüyordu. Komünizm korkusu vardı. Bunu enterne etmek için bir örgüt
kurdular. Bu örgüt, PKK idi. Bu aslında CIA ve Mossad'ın denediği
yöntemlerden biridir. Hamas da El-Fetih'e karşı kurdurulmuştu, El-Kaide de
böyle kurulmuştu. İkisinin de gerisinde Amerika ve İsrail'i görürsünüz. Ama
zaman içinde bu örgütler kontrolden çıkarlar ve o ülkeyle çatışmaya
girerler. Türkiye'de de benzer bir PKK tecrübesi var. Diğer örgütleri yok
etmek adına PKK kurduruldu.
 
ODA TV MOSSAD'IN HİZMETİNDE
 
MİT ile Mossad arasında artık böyle bir "etkileşim" yok. Hatta MİT-PKK
görüşmelerinin sızdırılmasının arkasında İsrail'in olması ihtimali var?
 
Görüşmelerin sızdırılmasının sebeplerinden biri de MİT'teki değişimden
duyulan rahatsızlıktır. Artık eskisi gibi yönetebildikleri
yönlendirebildikleri bir örgüt olmaktan çıktı MİT. O nedenle Hakan Fidan
işbaşına geldikten sonra o kadar rahatsız oldular ki, ilk kez bir ülke bir
başka ülkede gizli servisin başına getirilen şahıs hakkında açıklama yaptı.
Bunun bir örneği daha yoktur. "Fidan, İran yanlısıdır" dendi. Özellikle Oda
TV üzerinden karalama kampanyası yürütüldü. Görüştüğüm devlet yetkililerinin
verdiği özel bilgilere dayanarak söylüyorum, bunun gerisinde de İsrail derin
devleti vardı.
 
ÖNCE ASALA, SONRA PKK
 
Global derin yapıların gücü ve etkinliği açısından soruyorum; Türkiye'nin
şimdi eskisinden farklı olarak irade geliştirmesinin, direnmesinin sonuçları
aynı zamanda onu olası tehlikelere de açık kılmıyor mu?
 
Elbette, Türkiye artık bölgesel bir güç ve küresel bir aktör olmak gayreti
var. Kendilerini asıl oyuncular olarak gören ülkeler yeni bir oyuncunun
sahne almasından elbette ki rahatsız olurlar. Türkiye üzerinde hesabı olan
her ülke, başta terör olmak üzere her enstrümanı kullanmak isteyecektir.
Ayrıca Türkiye'nin yer alacağı pozisyon küresel oyundaki oyuncuların
taraflarını da ciddi şekilde etkileyecektir. Onun için bütün oyuncular
Türkiye'yi ya etkisizleştirmek ya da kendi saflarına çekmek isteyeceklerdir.
Onun için de Türkiye üzerindeki bu oyunlar asla bitmez. PKK tümden ortadan
kaldırılabilse bile bizi asla sıfır terörle, kendi halimize bırakmazlar.
Onun için bizim bir miktar bu oyunlarla da birlikte oynamayı öğrenmemiz
gerekiyor. 1984'de nasıl ASALA tasfiye edilip yerine PKK ikame edildiyse
yine aynı şey olacak. Ya başka bir terör örgütü ya da yeni çatışma alanları
ikame edeceklerdir. Geçmişte Alevi-Sünni, laik-anti laik, Türk-Kürt
çatışmasını körüklemek için birçok hareketleri kullandılar. Türkiye'nin çok
kırılgan bir toplumsal dokusu var. Osmanlı bakiyesi üzerine inşa edildik,
birleşme yerlerimizi bilen ulusal ve uluslar arası güç odakları bunlar
üzerinde oyunlar oynanabiliyor, sürekli jilet atıyor, kanatıyorlar. Ama
Türkiye, Ergenekon ve Balyoz mücadele sürecinde bu oyunların perde gerisine
dair çok açıklayıcı bilgilere sahip oldu, artık eskisi gibi oyuna gelmiyor.
Daha araştırmacı sorgulayıcı bir kitle oluşmaya başladı. Eskiden sağcı ve
solcu kavgası yaratıp Uğur Mumcu öldürüldüğünde, onu sağcıların öldürdüğü
havası yaratıyor, başarılı da oluyorlardı. Ama artık bu mümkün olmuyor.
Olmadığı için de çatışmaları derinleştirmeye çalışıyorlar.
 
ARTIK HERKES TEZGAHI GÖRÜYOR
 
Türkiye her anlamda bir faylar ülkesi. Van'da geçen hafta fiziki bir fay
hattı kırıldı maalesef. Depremle birlikte devletle Kürtler, Kürtlerle
Türkler arasında da bir fay kırılsın istendi ama şükür öyle olmadı...
 
Ama bunu denediler. Sayın Başbakan'ın ifade ettiği gibi molotof ya da taş
atarken kitleleri kısa sürede örgütleyenler, deprem faciasında kenarda ve
sessiz kalmayı tercih ettiler. Ya da bir takım yağma faaliyetlerine öncülük
ettiler. Bunun üzerinden bir iktidar karşıtlığı yükseltmek istediler. Kısmen
başarılıymışlar gibi görünse de hesapları tutmadı. Milletin sağduyusu bunu
aştı. Bunda son yıllarda çetelerde derin yapılarla mücadelenin insanların
zihninde yarattığı etki vardır. Artık herkes bu büyük tezgahı görüyor.
 
KÜRTLER ÖZGÜR OLSA BDP YÜZDE 1 ALAMAZ
 
Türkiye toplumunda bunun bir karşılığı var gibi ama Kürt toplumunda
psikoloji ve etkileşim biraz daha farklı işliyor?
 
Çünkü doğu ve güneydoğuda PKK vesayeti var, özgür düşünce, özgür ifade
gelişmiyor. O nedenle orada diğer bölgelerdeki gibi bir uyanış olmuyor. Bu
PKK vesayetinin kırılması lazım. Orada entelektüeli, siyasetçisi, aydını da
vatandaşlarımız da maalesef özgür değil. Orada özgür oy kullanmak mümkün
olsa iddia ediyorum BDP'nin oyu yüzde 1'i bile geçmez.
 
PKK'NIN HEDEFİ HER KÜRT EVİNDEN BİR ÖLÜ ÇIKMASI
 
Dağ ile ovanın gönül durumlarını dikkate almak gerekir sanırım. Bir yakınını
kaybetmiş, canı yanmış, şimdi de dağda çocuğu olan insanlar için herhalde
bunu böyle söylemek çok da mümkün değil?
 
Tabi ölüm sayısı arttıkça terör örgütüne yakınlık da tetikleniyor. Zaten
PKK'nın hedeflerinden biri her Kürt ailesinden bir ceset çıkmasıdır. Eğer
bunu başarabilirse bölgeyle örgüt arasında daha güçlü bir duygusal bağ
kurulabileceğini ya da kurulan bağın daha güçlenebileceğini düşünüyorlar.
Haklı olarak ailesinde hayatını kaybeden bir genç olduğunda, annesi babası
yakınları onun acısı ve öfkesi üzerinden devlete bir düşmanlık
besleyebiliyorlar. İlave olarak örgüt de bunu bilerek köpürtüyor. Bunu bir
stratejik taktik olarak izliyorlar. O nedenle her evden mutlaka kendi
ifadeleriyle "asker" almaya çalışıyorlar. Bölgede her aileden bir ölünün
olmasını umuyorlar. Hem örgüte yakınlık hem devlete düşmanlık için.
 
TSK açıkladı, son hava ve kara harekâtında şu kadar örgüt elemanı öldürüldü,
diye. Bu ölümler yine PKK'ya "yarayacak", barış sürecinin aleyhine işleyecek
öyle mi?
 
Maalesef PKK son dönemde tırmandırdığı eylemlerle kabul etmek gerekir ki
psikolojik üstünlüğü ele geçirdi. Terör örgütünün psikolojik olarak üstün
olduğu bir dönemde sizin güçlü ve kalıcı reformları hayata geçirebilmeniz
son derece zordur. Onun için terör örgütünün dizlerinin üzerine
çökertilmesi, PKK'ya haddinin bildirilmesi gerekiyor. Ondan sonra Kürt
meselesinin çözümüne dair eksik kalan reformları peş peşe devreye sokmanız
lazım.
 
MİT KENDİNİ ELE VERMEZ
 
MİT bugün, geçmişte kurdurduğu örgütün tasfiyesi için çaba harcıyor ama şunu
niye yapmıyor? Arşivini açsa ve PKK'nın kuruluşuna dair bu çok mühim gerçeği
açıklasa, PKK'nın tabanıyla bağlarının koparılması açısından çok daha kesin
bir sonuç almaz mı?
 
Bunu geçmiş dönemde yapamazdı. MİT kendini sanık sandalyesine oturtmaz.
Böylesine büyük bir günahın parçasıysa bunu nasıl deşifre edecek? Daha erken
deşifre edilebilseydi PKK açısından sıkıntı olabilirdi ama artık gelinen
noktada bunun deşifre edilmesi de örgüte zarar vermiyor. Çünkü 36 ülkede
örgütlendi, uluslararası bir takım servislerle ve sermayelerle bütünleşti.
Dolayısıyla devletle bağının deşifresi onun için tehdit unsuru olmaktan
çıktı. Kaldı ki Abdullah Öcalan'ın bu konudaki savunması da hazır. Geçmişte
gündeme geldiğinde, "bir dönem ilişkimiz oldu, ben onları kullandım" diyor.
Savunma mekanizması da geliştirilmiş durumda.
 
PKK HERKESİ, HERKES PKK'YI KULLANDI
 
PKK MİT'in kontrolünden ne zaman ve nasıl çıktı? Uluslar arası derin
yapıların kontrolüne nasıl girdi?
 
1980 darbesinden sonra devlet içinde ilişkide olduğu kişiler Öcalan'ın yurt
dışına çıkmasını sağladı. Yurt dışında olmak Öcalan'ın başka ülkelerin
istihbarat örgütleriyle bağ kurmasının yolunu açtı. PKK'nın hedefleri asıl
bu süreçte, o dönemki partnerleriyle birlikte netleşti. O dönemde Irak,
İran, Suriye soğuk savaş döneminin Rus bloğunca kontrol ediliyordu. 1982'de
İsrail Lübnan'ı işgal ettiğinde PKK ile ciddi çatışmaları oldu. O dönem
İsrail'in en büyük düşmanlarından biri PKK idi. PKK, ASALA ile birlikte
Filistin kamplarında kalıyordu. Ama 1. Körfez savaşından sonra bölgeye
İsrail ve Amerika daha etkin biçimde yerleşmeye başlayınca Abdullah Öcalan
da partnerlerini değiştirmeye başladı. Öcalan konjonktürel şartları her
zaman iyi kullanmayı ve kendi lehine çevirmeyi bilmiştir. Maalesef Türkiye
ise Öcalan'daki ve PKK'daki bu değişimi doğru algılayamamış, pozisyon
almakta zorlanmıştır.
 
Küçümsendiği için mi? Yıllarca bir avuç çapulcu denmişti.
 
Başlangıçta küçümsediler, ciddiye almadılar, çok basiretsiz davrandılar.
Zaman içinde de terörün, PKK'nın, Öcalan'ın askeri vesayeti güçlendirici
rolünü keşfettikleri için de onu kullandılar. Çünkü terörle birlikte sivil
siyaset üzerinde daha kolay otorite kurabiliyorlardı. En somut hadisesini 28
Şubat'ta yaşadık.
 
28 ŞUBAT'TA PKK FAKTÖRÜ
 
PKK 28 Şubat post-modern darbesinin neresindeydi?
 
28 Şubat sürecinde Emniyet'in elindeki ağır silahlar teslim alındı.
Erbakan'ı istifaya zorlamak için terör olayları birdenbire tırmandırıldı.
Arabulucular devre dışı bırakıldı vs. ve 1997 Mayıs ayında Irak'a çok büyük
bir kara harekâtı yapıldı. Harekatta iki helikopter düşürüldü ve
helikopterlerin düşürülmesi ilk defa TSK tarafından kamuoyuna açıklandı.
Eskiden bunları kamufle ederlerdi. Bunu açıklarken de hükümetin ödenek
vermediğini iddia ettiler. Yani terörle mücadelede her unsuru siyasi iktidar
üzerinde baskı unsuru olarak kullandılar. Ve 1997 yılında ilk defa kara
kuvvetleri komutanlığı, terörle mücadeleyi tümden kendi komutasına aldı.
Ondan sonra da askerin temel fonksiyonu haline geldi. Sivil otorite zaman
içinde bu süreçten dışlandı. Özel tim grupları bölgeden el çektirildi.
Bugüne kadar da geldi.
 
Bugün tekrar özel birlikler ve polis devreye sokuluyor.
 
Bunun en somut örneği son Çukurca baskınıdır. Baskında zayiat verilmeyen tek
yer polis lojmanlarına yapılan saldırıdır. 50 civarında özel harekât polisi
saldırıyı püskürttü ve jandarma birliklerine yardıma gitti. Oysa emniyet,
ordunun karşısında alternatif güç olarak oluşturuluyor gerekçesiyle tasfiye
edilmişti. Yani terör derin devletin işine geldi.
 
İRAN-KARAYILAN İLİŞKİSİ
 
Karayılan-İran ilişkisine dair çok karanlık, açıklanamayan bir belirsizlik
var. Global Ergenekon ve derin PKK açısından siz bunu nasıl açıklıyorsunuz?
 
İran bölgede yalnız bir ülke ve kimseye de güvenmiyor, Türkiye dahil. Fakat
AK Parti döneminde bu soğukluğu ortadan
"DIGI SECURITY (İŞNET)" <digi.s...@isnet.net.tr>: Oct 25 11:14PM +0300

Hüsamettin Cindoruk, Celal Bayar'ın Dersim'i kendisine, "Polis, jandarma
Tunceli'ye giremiyordu, vergi alamıyordu. Çok uyardık. Sonunda Atatürk
'vurun' dedi" sözleriyle anlattığını açıkladı...
 
 
Radikal gazetesinde Ezgi Başaran imzasıyla yayımlanan haber şöyle:
 
Hüsamettin Cindoruk uzun yıllar Celal Bayar'ın avukatlığını yapmıştı. Dersim
katliamı sırasında başbakan olan Bayar'la Cindoruk'un bu konu hakkında neler
konuştuğunu, Bayar'ın Dersim'le ilgili fikrini öğrenmek için kapısını
çaldım.
 
1936'da Celal Bayar'ın Dersim'le ilgili hazırladığı rapor en az İnönü'nünkü
kadar sert. Bayar, Dersim katliamıyla ilgili ne düşünüyordu?
 
 
Ben Bayar'ın son 25 yılında avukatlığı yaptığımdan bu konuda da konuşmuştuk.
Rahmetli Bayar'ın Dersim'le ilgili bana söylediği şudur: "Cumhuriyet Milli
Misak sınırları içerisinde tamamen egemen olmuştu. Hakkâri dahil, Trakya
dahil bütün ülkede Cumhuriyet egemendi, bir tek Tunceli dışında.
Tunceli'deki mütegallibe Tunceli'yi Cumhuriyet'in dışında tutuyordu. Polis,
jandarma oraya giremiyor, vergi alamıyordu. Coğrafyası böyle bir direnmeye
çok müsaitti. Bunu aşmak için çok uyarı yaptık, kanunlar çıkardık ama
olmadı. Atatürk sonunda bize vurun dedi, vurduk. Tenkir ve tedip ederek
Cumhuriyet topraklarına Tunceli'yi kattık." Aynen böyle anlatmıştı.
 
Atatürk'ün bilgisi yoktu diye bir kesim hâlâ diretiyor?
 
 
Atatürk'ün bilgisi yoktu, o sırada hastaydı diyenler doğru söylemiyor. Başka
bir karine daha Sabiha Gökçen'dir. Kendisi askeri pilot da değildi. Sizce
Atatürk'ün manevi kızı olarak onun bilgisi dışında böyle bir harekâta
katılması mümkün mü? O nedenle işi İnönü'ye veya Bayar'a yıkmak son derece
yanlış. Atatürk'ün ölmeden evvel Tunceli'yi Cumhuriyet topraklarına katma
iradesi var işin içinde.
 
Ne İnönü ne Celal Bayar bu acımasız yönteme karşı çıkmış ama değil mi?
 
 
O zaman karşı çıkmak yok. İhsan Sabri Çağlayangil, ki Bayar'ın yakınıydı,
devlet bürokrasisi olarak talimat aldıklarını açıkça anılarında söylemişti.
Dersim'e yapılanlar baştan aşağı haksızlıktır. Ve Seyit Rıza'nın dediği gibi
zulümdür. Cumhuriyet'in zorbalığıdır. Evet, belki CHP egemen partiydi ama o
sırada sadece İnönü ve Bayar mı var? Menderes, Köprülü milletvekili.
Demokrat Partili bir sürü vekil var. Eğer orada bir siyasi mesuliyet varsa,
herkesindir. Sadece CHP'nin değil, Demokrat Parti'nin de.
 
Bayar, Dersim'le ilgili bir özeleştiri yapmış mıydı size?
 
 
Yapmaz. Onlar nasıl insanlardı biliyor musun. Milli mücadeleci adamlar! Zor
bir kavga içindeler. Ölüm fermanıyla geziyorlar ve bir koca Osmanlı'yla
hesaplaşarak devlet ortaya çıkarıyorlar. İşte o devlete karşı aşırı sahiplik
duygusu gelişiyor onlarda. Devletin mülkiyeti bizde gibi hissediyorlar. O
zamanlar kolay erişilebilen insan hakları sözleşmeleri de yok, bir tek
kuralları esnek olan Milletler Cemiyeti var. Ne Atatürk'ün ne de
diğerlerinin o dönemde öncelikleri hak ve hukuk değil. Bir devlet kurmanın
kirli yanları varsa, onlar bunu kir diye görmüyordu.
 
[publicize twitter]
 
[publicize facebook]
 
[category güvenlik]
 
[tags DERSİM İSYANI, HÜSAMETTİN CİNDORUK, Atatürk]
"DIGI SECURITY (İŞNET)" <digi.s...@isnet.net.tr>: Oct 25 11:05PM +0300

Faili meçhul cinayetlerin Süleyman Demirel-derin devlet uzlaşmasının ürünü
olduğunu ifade eden Kürt aydın Ümit Fırat, "Demirel, başbakan olduktan bir
süre sonra derin devleti keşfetti ve onlarla arasındaki mücadeleyi sona
erdirip geleceğini garanti altına
 
 
1990'lı yılların sır dolu "faili meçhul cinayetler dosyası" yeniden
aralandı. Yüzlerce insanın neden ve niçin öldürüldüğü artık gizemli bir konu
olmaktan çıkıyor. Dönemin önemli tanıklarından Kürt aydın, yazar Ümit Fırat,
"O dönem bunları işleyenler iktidardaydılar. Sorgulanmıyorlardı. Şu anda bu
kirli işleri yapanların yargılanmasa bile bilindiği bir süreçten geçiyoruz.
Süleyman Demirel, politikaya başladığı zaman derin devletle ilgisi yoktu.
Başbakan olduktan bir süre sonra derin devleti keşfetti ve arasındaki
mücadeleyi son erdirip, sahiplendi. Demirel'in yönetimde olduğu dönemlerde
Türkiye'de ciddi facialar yaşandı" diyor.
 
Faili meçhul suikastlar dosyası yeniden gündemde. Bu dosyanın tekrardan
açılmasını zamanlaması açısından nasıl buluyorsunuz?
 
Faili meçhul cinayetler dosyasının açılmasını tetikleyen bir takım yan
aktörler ortaya çıktı. Özellikle eski tetikçi Ayhan Çarkın'ın itirafları ve
Meclis'te İnsan Hakları Alt Komisyonu'nun yaşanan dramlar üzerine başlatmış
olduğu süreç bu dosyanın açılma zamanının geldiğini gösterdi bizlere. Tabii
vuku bulduğu anda yapılmalıydı; ama o dönem bunları işleyenler
iktidardaydılar. Sorgulanmıyorlardı. Türkiye'de adeta yargısızlık,
cezasızlık karinesi vardı.
 
Şu an gerçek anlamda bir yargılanma süreci başlatıldığını düşünüyor musunuz?
 
Bu dosyanın ucu tam olarak açılırsa çorap söküğü gibi gider ve Türkiye'de
bugün çok saygın olarak görülen birtakım kişilerin karizması zedelenebilir.
Şantajlara, sabotajlara karıştıkları ortaya çıkar. Ama o noktaya gelmek zor.
Çünkü Türkiye'de bir devrim ya da hesap sormak üzere ortaya çıkmış bir
siyasi hareket yok. Esasında, bütün bunlar derin devlet olarak
adlandırdığımız yapılanmadan kaynaklandı.
 
'UZLAŞMA'YLA KÖŞK'E ÇIKTI
 
Sizce devletin kirli işlerini kim yaptı?
 
JİTEM, Kontrgerilla, Özel Harp Dairesi, Karakol Örgütü vs... Devletlerde
böyle birimler maalesef ki oluyor. Fransa'da, Rusya'da da vardı ama
Türkiye'deki gibi yönetime hâkim değillerdi! 90'lı yıllarda Türkiye'de bu
yapı, devleti yöneten bir yapı haline gelmişti.
 
Derin devletten bugün de söz edebilir miyiz?
 
Şu anda bu kirli işleri yapanların yargılanmasa bile bilindiği bir süreçten
geçiyoruz. Süleyman Demirel, politikaya başladığı zaman derin devletle
ilgisi yoktu. Başbakan olduktan bir süre sonra derin devleti keşfetti ve
arasındaki mücadeleyi son erdirip, sahiplendi. Demirel'in yönetimde olduğu
dönemlerde Türkiye'de ciddi facialar yaşandı. Demirel bunların arka planını
çok iyi biliyor. 1970'lerde "Bana Dersim Kanunu çıkartamazsınız" diye
askerlere kafa tutan Demirel, 90'lı yılların başında kanun çıkarmaksızın pek
çok şeye göz yuman bir insan konumuna geldi.
 
Peki Demirel'in çıkarı ne oldu bu durumdan? Ne elde etti?
 
Önünün kapanmasını istemedi. Kendi geleceğini garanti altına aldı ve
Cumhurbaşkanı oldu. Derin devlete entegre olmanın politik çıkarlarına uygun
olacağını düşündü. Mesela 28 Şubat, bu entegrasyonun çok tipik bir
göstergesidir. Derin devletin elit kesimi saatlerce Başbakan'a olmayacak
hakaretlerde bulundular. Demirel de o günü güzel bir şekilde yönetti. 28
Şubat'ı yapanlar isteklerine de kavuştular.
 
ÖCALAN DERİN DEVLETİ KULLANDI
 
Derin devletin PKK ile kuruluş aşamasından beri ilişkisi olduğu ve PKK'yı
kullandığı yönündeki iddialara ne diyeceksiniz?
 
PKK'nın kuruluşundan bu yana derin devletin, yani devletin gizli istihbarat
birimlerinin PKK ile ilişki içinde olduğu zaten bilinen bir durum. Bunu
Abdullah Öcalan da gizlemiyor. O yıllara yakinen tanık olan biri olarak ben
de bili-yorum. "Silahlı eylemlere alenen izin veriliyor ya da örgütlenme
faaliyetlerine tolerans gösteriliyorsa, burada bit yeniği var" diye düşünmez
misiniz?
 
Sizde bu izlenim nasıl oluştu?
 
1970 yılında Hukuk Fakültesi Öğrenci Derneği'nin telefon borçları ödenmediği
için telefonlar kesilmişti. Sonra borçlar ödenmediği halde telefon birden
görüşmelere yeniden açıldı. Çünkü eylemlere derin devlet bizzat tanık olmak
istedi. Nitekim 12 Mart yargılanma sürecinde kayıtlar ortaya çıktı. 1980
öncesinde devletin PKK'ya diğer Kürt hareketlerinden çok daha toleranslı
olduğunu biliyoruz. Ayrıca Öcalan derin devletin desteğiyle MİT'i, derin
devleti kullandığını da söylüyor.
 
Mesela? Nasıl kullanıyor derin devleti?
 
Öcalan derin devlet tarafından ev kirasının ödendiğini, o günkü tüm
masrafları neyse hepsinin karşılandığını söylüyor. Ayrıca devletin
Ankara'dan çıkmasına göz yumduğunu da belirtiyor. Ki, o şartlarda bu
imkânsız gibi bir şeydi.
 
Bugün Ergenekon ve PKK arasındaki ilişkiyi nasıl tanımlarsınız?
 
PKK, kendi çıkarları için bir hedef koyar, o hedef devletin Ergenekon
kanadında ne ölçüde kendisine avantaj sağlar buna bakar. Mesela 1999'da
Öcalan yakalandığında, PKK içinde derin devlet yapılanmasını kullanmak
isteyen bir eğilim öne çıkmıştı. O günlerde Öcalan'ın da emriyle PKK'lıların
bir kısmı geri çekildi. Neden bir kısmı? Çünkü derin devlet ya da bugünkü
adıyla Ergenekon yapılanması bütün PKK'lıların Türkiye dışına çıkması
halinde boşta kalacaktı. Türkiye'nin önüne yeni bir sayfa açılabilirdi. Ama
bunu derin devlet istemedi.
 
Neden peki?
 
Gelecekte muhtemel çatışmaların sağlanması için onlara yedek güçler lazımdı.
Nitekim öyle de oldu. Sonra ne oldu dersiniz? 2002'de AK Parti hükümeti
kuruldu. Devletin gerçek sahibi olarak kendisini gören bu odaklar, tabii ki
durumdan hiç memnun olmadılar. Beklenmeyen bir olaydı. 2002 seçimlerinin
neticesi bize bir sonraki seçimlerin hatta ondan sonraki seçimlerin
galibinin de yine aynı parti olacağını gösteriyordu.
 
Nasıl anlıyoruz bunu?
 
AK Parti'nin karşısında onunla yarışacak kimse kalmamıştı. Her şey yerle bir
olmuştu. İşte bu yüzden hükümeti yıkacak farklı muhalefet sistemleri
geliştirilmeye çalışıldı. Türkiye'de AK Parti'nin yıpratılabileceği en
önemli mücadele aracı neydi? Çatışma... Mevcut yapılarıyla asla bir siyasi
hükümet alternatifi olamayacak olan MHP ve CHP "ne yapalım" diye düşündüler.
AK Parti'yi yıpratmak için birlik olmaya karar verdiler. Bu nedenle de
PKK'yı kullandılar.
 
Nasıl kullandılar PKK'yı?
 
Belki "basın karakolu" demediler; ama öyle işler yaptılar ki, o karakolun
basılması için iştah açıcı pozisyonlar yarattılar. PKK'lılar da gidip
karakolu bastı. Hatta el altından istihbarat da vermiş olabilirler.
 
KÜÇÜK VE PERİNÇEK'TEN ETKİLENDİ
 
Ergenekon sanıkları Yalçın Küçük ve Doğu Perinçek'in, Öcalan ve Kürt
hareketini fikirsel düzeyde etkilediği söyleniyor. Doğru mu bu?
 
"PKK çok sağlıklı bir örgüttü de bunlar gitti kirletti" diyemeyeceğim ama
PKK üzerinde Doğu Perinçek ve Yalçın Küçük'ün siyasi kışkırtmalarının çok
etkili olduğu muhakkak! Doğu Perinçek, Öcalan'ı 'Atatürkçü' yaptığını,
Yalçın Küçük de Öcalan'ı 'Kızıl Ortadoğu' gibi bir safsataya ikna ettiğini
iddia etmişti. Gerçekten de onları dinleyen insanlar sağlıklı düşünmezlerdi.
Öcalan'da da megalomanizm olduğu için coştukça coştu tabii.
 
Faili meçhul dosyasına geri dönersek, sizce bu suikastlardaki amaç tam
olarak neydi?
 
Devletin politikaları için tehlike arz eden isimler listelenmişti. Örneğin
Medet Serhat. PKK'lı olmadığını çok iyi biliyorum ama öldürüldü. Sonra Musa
Anter öldürüldü. Anter'in Apo'ya duygusal bir sempatisi olabilirdi ama
PKK'lı kesinlikle değildi. Bunlar Kürt siyasetinin meşru zeminde yerinin
olmaması için yapıldı. Birçok Kürt işadamı, aydınının yanında Uğur Mumcu
gibi isimleri de öldürdüler. Toplumu çaresiz bırakmayı ve korkutmayı
amaçladılar.
 
Listede "ben de olabilirim" diye düşündüğünüz oldu mu?
 
Yakın arkadaşım Ziya Halis olabilir diye düşünüyordum. Diğer yandan o
listelerde olmasak bile "bizi de bir şekilde bertaraf edebilirler" diye
aklımızdan geçmiyordu değil!
 
Faili meçhul suikastların amacına ulaştığına inanıyor musunuz?
 
Evet bir dönem amaçlarına ulaştılar. Pek çok arkadaşımız hayatını kaybetti.
Telafisi zor yaralar alındı. Türkiye bugün Kürt sorununun çözümü konusunda
zorlanıyorsa, bu başta Kenan Evren ve diğer darbeci arkadaşları olmak üzere
dönemin yöneticilerinin yaptıklarından, kötü niyetli planlarından
kaynaklanmaktadır.
 
Peki o gün devletin yaptığını bugün PKK mı yapıyor?
 
Devletin faili meçhullere daha doğrusu faili belli cinayetlere imza attığını
biliyoruz. Evet, tıpkı derin devlet gibi PKK da sivil insanlara saldırdı.
Ama bu tip yapıların tabiatında bu vardır. Yapılan eylemler kutsanır. PKK da
kendisi gibi düşünmeyenleri her zaman tehdit etmiştir. Fırsat bulursa da
hayatınıza son verir.
 
BDP ÖCALAN'I MUTLU ETMiYOR
 
BDP tüm bu gelişmeler yaşanırken sessizliğini korumasını neye bağlıyorsunuz?
 
BDP, Meclis'te gürültü patırtı çıkarıyor ama alternatif bir siyasal hareket
olarak çok varlık gösteremez. Çünkü neticede kendi başına politika üreten
bir yapı değil! Arkasında PKK siyaseti var. PKK istemediği anda BDP yoktur.
Yeni bir parti kurulsun denilirse, o partinin yerini alır. Nitekim 2004'te
DEHAP diye bir parti vardı, Öcalan bu partiyi kapattı.
 
Neden peki?
 
DEHAP büyümüş ve kendisi için siyaset yapmaya başlamıştı. İrade sahibi
olmaya dönük bir noktaya gelmişti. Çünkü 2004 belediye seçimlerinde
adaylarını kendi tespit etmişti. Öcalan hemen üstünü çizdi ve yerine DTP
kuruldu. Bu yüzden BDP siyasi bir odak haline gelmeyecek şekilde dizayn
edilmeye çalışıldı.
 
Peki önümüzdeki süreçte Öcalan BDP'nin de DEHAP gibi kapatılmasını
isteyebilir mi?
 
BDP'nin Öcalan'ı çok mutlu etmediğini biliyorum. Öcalan'ın istediği BDP
değil! Öcalan yeni bir parti istiyor tabii. Çünkü parti kaldıkça kurumlaşır,
kurumlaşan bir yapıyı da Öcalan istemez! Onun kendi oluşumu dışında bir
kuruma tahammülü yoktur. Tehdit olarak görür. Diğer yandan Öcalan'ın
yıllardan beri isteği, sosyalist bir çatı partisinin kurulmasıydı. Şu anda
hazırlıkları da yapılıyor. Çünkü Öcalan sadece bir Kürt partisinin lideri
olmak değil, Türkiye'deki bir sol partinin de seçilmiş yönetici olmak ister.
2012'de BDP'den yeni bir yapılanmaya doğru gidileceğini düşünüyorum.
 
[publicize twitter]
 
[publicize facebook]
 
[category terör]
 
[tags KÜRT SORUNU DOSYASI, KÜRT AYDIN, ÜMİT FIRAT, abdullah Öcalan, Derin
Devlet]
"DIGI SECURITY (İŞNET)" <digi.s...@isnet.net.tr>: Oct 25 10:55PM +0300

Henry Kissinger ve 16 Amerikan istihbarat kurumu, yakın gelecekte İsrail'in
var olmayacağı konusunda hem fikir.
 
Dr. Kevin Barret'in analizi:
 
The New York Post tarafından "harfi harfine" alıntılanan Kissinger'in "10
yıl içinde artık İsrail olmayacak" (Bkz.) sözü kati ve şartsız. Kissinger,
İsrail'in tehlikede olduğunu, fazladan trilyonlarca dolar verip düşmanlarını
ordumuzla ezersek kurtulabileceğini söylemiyor.
 
Netanyahu'nun eski dostu Mitt Romney'i seçersek, İsrail'in bir şekilde
kurtulabileceğini de anlatmıyor. İran'ı bombalarsak, İsrail var olmaya devam
edebilir de demiyor. Bir çıkış yolu önermiyor. Basitçe bir gerçeği
belirtiyor: 2022'de, İsrail artık olmayacak.
 
ABD İstihbarat Çevresi de, kesin olarak 2022 tarihinde olmasa da onunla aynı
fikirde. Toplam 70 milyar dolar üzerinde bütçeye sahip 16 ABD İstihbarat
Kurumu, "İsrail-sonrası Orta Doğu'ya Hazırlık" adlı 82 sayfalık bir analiz
yayınladı.
 
ABD istihbarat raporu, 1967'de çalınan topraklara (tüm dünya bu toprakların
İsrail'e değil Filistin'e ait olduğunda hemfikir) çöken 700 bin kanun dışı
İsrail yerleşimcinin toplanıp güzel güzel ayrılacağını belirtiyor. Çalıntı
topraklardaki süregelen varlıklarını dünya asla kabul etmeyeceği için
İsrail, 1980 sonlarındaki Güney Afrika'ya benziyor.
 
İstihbarat raporuna göre, İsrail'i yöneten aşırı Likud koalisyonu,
kanun-dışı yerleşimcilerin yaygın şiddetini ve hukuksuzluğunu artan şekilde
destekliyor ve buna göz yumuyor. Rapor, yerleşimcilerin vahşeti ve suçluluğu
ile ırkçı duvar ve daha-da-zalim kontrol noktaları gibi büyüyen ırkçı-tarz
alt yapının, sürdürülemez ve Amerikan değerleriyle uyumsuz olduğunu
kaydediyor.
 
On altı ABD istihbarat kurumu, İsrail'in Arap Baharı ve İslami Uyanışı
ihtiva eden Filistin-yanlısı devasa-güce karşı koyamayacağı noktasında aynı
fikri paylaşıyor.
 
Geçmişte bölgedeki diktatörlükler, halklarının Filistin-yanlısı isteklerini
denetim altında tutular. Cumhuriyetler, halkının İsrail'e karşılığını
yansıtmak dışında fazla bir seçeneğe sahip değil. Aynı şekilde yani
İsrail'le çalışan ya da en azından İsrail'e müsamaha gösteren diktatörlerin
devrilmesi şimdilerde tüm bölge boyunca hız kazanıyor. Sonuç daha
demokratik, daha İslami ve İsrail'e çok daha az dost hükümetler olacak.
 
ABD istihbarat kurumları raporu, bu gerçekler ışığında ABD hükümetinin
basitçe bir milyardan fazla komşusunun isteklerine karşı İsrail'i
desteklemeye devam etmek için askeri ve mali kaynaklarının olmadığını
söylüyor. 57 İslam ülkesiyle ilişkileri normalleştirmek için rapor, ABD'nin
kendi ulusal çıkarlarını izlemesini ve İsrail'in fişini çekmesini söylüyor.
 
İlginç şekilde ne Henry Kissinger ne de ABD İstihbarat Raporu'nun yazarları
İsrail'in yıkımına yas tutacaklarına dair bir işaret vermiyor. Bu kayda
değer zira Kissinger bir Yahudi ve her zaman İsrail'in dostu olarak kabul
edilir. Ayrıca istihbarat ajansları dahil tüm Amerikalılar İsrail-yanlısı
medyanın güçlü etkisi altında bulunur.
 
Bu rahatlığın sebebi ne?
 
Kissinger ve İstihbarat Raporu'nun yazarları gibi uluslararası meselelerle
ilgilenen Amerikalılar, İsrail'in fanatikliği ve uyuşmazlığından bıkmış
durumdalar. Netanyahu'nun Birleşmiş Milletler'deki garip, herkesçe-dalga
geçilen performansı, ("deli bir Siyonist" karikatürüne denk gelen şekilde
bir bombanın karikatürünü savurması) ellerindeki kartı fazla abartmaya
yatkın İsrail liderlerinin gaf serilerinin sonuncusuydu.
 
İkinci etmen ise İsrail Lobisi'nin buyurgan kamu söylemine yönelik birçok
Amerikalın hissettiği iltihaplı bir gücenikliktir. Sürekli tanınmış
Amerikalı gazeteciler İsrail konusunda "kitabın-dışına" çıktıkları için
kovulur. Helen Thomas ve Rick Sanchez gibi ve neredeyse görünmez bir tepki
oluşur, tıpkı okyanus yüzeyi altındaki gelgit dalgası gibi. Ve ne zaman
İsrail lobisi, ABD'yi Irak savaşına sürükleyen İsrail fanatiklerinin
şimdilerde aynı şeyi İran'la yapmaya çalıştığını söyleyen Mauren Dowd gibi
birisini aşağılasa, çok daha fazla insan uyanıp Dowd, Thomas ve Sanchez'in
hakikati söylediğini fark ediyor.
 
İsrail'in eli-kulağındaki yıkıma karşı rahatlık için üçüncü neden ise
Amerikan Yahudi toplumunun İsrail desteği noktasında tek vücut olmamasıdır.
Ki bu Likud liderliğine karşı çok daha azdır. Philip Weiss gibi bilge Yahudi
gazeteci ve analistler İsrail'in var olan liderliğinin deliliğini ve içinde
bulunduğu zor durumun umutsuzluğunu fark ediyor. Yakın zamanlardaki
raporlara göre genç Amerikan Yahudileri arasında İsrail hakkında duyarlılık
artık moda değil. Netanyahu'nun Yahudi oylarını Mormon Likudçu Mitt Romney'e
çelmek için hummalı çabalarına karşı, anketler "yalancı" Netanyahu'dan
"nefret ettiğini" söyleyen Obama'nın kolayca Yahudi oylarının çoğunluğunu
alacağını gösteriyor.
 
Son olarak Kissinger ve CIA'nın İsrail'in yıkımı arifesindeki rahatlığı
nedenlerinden en az bariz ancak en güçlü olana geldik. Radikal Müslümanlar
değil İsrail ve destekçilerinin 9/11 saldırılarını gerçekleştirdiğine dair
süzülen görünürde olmayan bilgiler.
 
Bunu artan şekilde dillendiren uç anti-Semitik gruplar değil aksine
üst-düzey sorumlu gözlemciler. ABD Ordusu Savaş Akademisi'nin eski Stratejik
Araştırmalar Direktörü yarı-Yahudi Alan Sabrosky, radyo programımda "yüzde
100 kesinlikle" İsrail ve onun destekçilerinin 9/11'i gerçekleştirdiğini
çalışma arkadaşlarıyla tartıştıklarını söyledi. BBC'nin eski Orta Doğu
muhabiri (ve Golda Meir ile Yaser Arafat'ın arkadaşı) Alan Hart da programa
gelerek İsrail ve şirketinin 9/11'i planladığını bildiğini ifade etti.
 
Bugün El-Kaide'nin değil İsrail'in 9/11 saldırılarını gerçekleştirdiğini
söyleyen bir başkan adayımız (Merlin Miller) bile var.
 
9/11'in asli amacı, İsrail'in düşmanlarına karşı ABD'yi uzun bir savaşa
sokarak İsrail'in varlığını teminat altına almak için umutsuz bir çabayla
ABD ile İsrail arasında kırılmaz, yoğun bir duygusal bağı "kanla mühürlemek"
idi. 9/11 operasyonunu kutladıkları için "dans eden İsrailliler"
tutuklandığında polisi ikna etmek için "Bizim düşmanlarımız sizin
düşmanlarınız. Filistinliler sizin düşmanınız" demişlerdi.
 
Fakat bütünüyle ABD istihbarat toplumu dahil daha fazla Amerikalı, İsrail'in
düşmanlarının (1,5 milyardan fazla insandan oluşan tüm İslam toplumu)
Birleşik Devletler'in düşmanları olmak zorunda olmadığını fark ediyor.
Aslında ABD iflas ediyor ve İsrail için savaşlarda binlerce hayatı kurban
ediyor. Savaşlar, ABD'nin stratejik çıkarlarına yardım yerine zarar veriyor.
(Bu çıkarlar içinde elbette istikrarlı ve işbirliği yapan hükümetlerden
petrol ve gaz almak da var.)
 
9/11'in radikal İslamcı bir saldırı değil de İsrail destekçilerinin kanlı ve
alçak bir ihaneti olduğunun fark edilmesi arttıkça, Amerikan
politika-yapıcılarının Kissinger ve 16 istihbarat kurumunun adımlarını
izlemeleri ve bariz olanı fark etmeleri kolaylaşıyor: İsrail, artık raf
ömrünü tamamladı!
 
Dr. Kevin Barret, Amerika'nın "Terörle Savaşı"nı eleştiren en bilinen
isimlerindendir. Fox, CNN, PBS gibi TV kanallarına programlara katılmasının
yanında The New York Times, Christian Science Monitor, Chicago Tribune gibi
yazılı basında makaleleri yayınlanmıştır. San Francisco, Paris ve
Wisconsin'deki üniversitelerde dersler vermiştir. Müslüman-Hıristiyan-Yahudi
İttifakı adlı vakfın kurucularındandır. Gerçek Cihat: 9/11 Büyük Yalanına
Karşı Mücadelem, Terörle Savaşı Sorgulamak adlı kitapların yazarıdır.
 
[publicize twitter]
 
[publicize facebook]
 
[category güvenlik]
 
[tags İSRAİL DOSYASI, RADİKAL İSLAMCILAR, ANALİZ, İSRAİL]
"DIGI SECURITY (İŞNET)" <digi.s...@isnet.net.tr>: Oct 25 10:46PM +0300

7 Ekim 2001'de, dönemin Bush yönetiminin 11 Eylül saldırılarını bahane
göstererek Afganistan'ı işgal planını uygulamaya koymasının üzerinden tam 8
yıl geçti. O günden bu yana, son 30 yılını savaşla geçiren ülkede bomba
sesleri kesilmedi.
 
Daha sonraları, işgalin, tıpkı Irak'ta olduğu gibi, uzun zamandır
planlandığı ortaya çıksa da, o günlerde Afganistan'a yağdırılan bombaların
amacının "Afgan halkını korkunç Taliban esaretinden kurtarmak" ve "Usame bin
Laden'i yakalamak" olduğu iddia ediliyordu.
 
8 yıl sonra, Afgan halkı, BM raporlarına göre, Taliban döneminde olduğundan
daha kötü bir durumda; Usame bin Laden'i ise pek hatırlayan yok.
 
2001'den bugüne kalan, katledilmiş binlerce Afgan sivil, koalisyon
askerlerinin sayıları her geçen gün artan ölü listesi ve tam anlamıyla
'Ortaçağ' görüntüsü veren, harabeye dönmüş bir ülke..
 
İŞGALDEN BUGÜNE
 
7 Ekim'de başlayan ve 12 Kasım'da Kabil'in ele geçirilmesi ile
"tamamlandığı" ilan edilen işgalin 8. yılında, Amerikan ordusu şimdiye
kadarki en ağır kayıpların verildiği, en zor şartların yaşandığı bir
dönemden geçiyor. Obama yönetimine 'miras' kalan savaş, hem Washington'da
hem ABD kamuoyunda derin çatlaklar oluşturdu.
 
Halkın başta büyük oranda destek verdiği işgale karşı, ortaya çıkan
yalanlarla ve eve tabutta dönen asker sayısındaki oranla doğru orantılı bir
tepki dalgası yayılıyor.
 
İşgalin 8. yıldönümünde, Amerika genelinde binlerce insan savaşı protesto
etmek için sokaklara iniyor.
 
İşgalci güçlerin atadığı, daha sonra 'hileli' bir seçim sonrası seçilen
Karzai hükümeti, Bağdat'ın 'Yeşil Hattı' gibi, Kâbil'in de El Hadra
bölgesine sıkışmış durumda.. Şimdiye kadar üç suikast girişiminden kurtulan
Karzai, ve askeri üslerde, ayrı bir dünyada yaşayan koalisyon askerleri
artan Taliban saldırıları karşısında çıkış yolu arıyor.
 
Ülkenin imarı, halkın açlık ve sefaletten kurtarılması gibi vaatler ise
çoktan unutuldu bile. İşgale gerekçe yapılan "kadınları özgürleştirme"
söylemi, BM raporlarının ortaya koyduğu ülkede artan tecavüz oranları
altında ezildi. İşgal öncesinde ve işgal sırasında Afganistan'da
'yakalanan', ve yıllardır Guantanamo askeri hapishanesinde işkence gören ve
tutsak kalan yüzlerce masum insanın isimleri de yeterince gündeme gelmiyor.
İşgale duyulan öfke, insansız uçaklarla yapılan ve her seferinde onlarca
sivilin can verdiği katliamlarla iyice büyüyor,
 
7 Mayıs 2009'da Farah'ta ABD'yi protesto eden binlerce Afgan'ı sokağa döken,
93'ü çocuk 147 sivilin can verdiği insansız uçak katliamı gibi..
 
UYUŞTURUCU
 
Taliban döneminde büyük oranda azalan uyuşturucu üretimi ve ticareti,
CIA'nın da aralarında olduğu iddia edilen yeni aktörlerle, Afganistan ve
dünya için işgalden sonra yeniden problem haline geldi. Bir milyondan fazla
insanın uyuşturucu kullandığı tahmin edilen ülke, dünyaya yayılan
uyuşturucunun da ana kaynaklarından biri..
 
ABD'nin Afganistan'ı işgaliyle gittikçe derinleşen yoksulluk, haşhaş ekimini
yeniden Afgan halkının tek geçim kaynağı haline getirdi. 30 milyon civarında
nüfusa sahip olan Afganistan'da, yaklaşık 20 milyon insan günlük 1,5 dolarla
yaşamaya çalışıyor.
 
İŞGALİN BİLANÇOSU
 
ABD işgalinin Afganistan'a bilançosu, uzun yıllar Rus işgaline karşı
mücadele veren ülke için çok ağır oldu. Başta Amerikan askerleri olmak
üzere, yabancı güçlerin verdiği kayıp da her geçen gün artıyor.
 
Afganistan'da öldürülen sivillerin sayısı bazı kaynaklar tarafından 12 bin
civarında gösterilirken, çoğu insan hakları örgütü bu rakamın 30 binin
üzerinde olduğunu ifade ediyor.
 
Onbinlerce Afgan'ın ise, savaşın neden olduğu açlık, hastalık, tıbbi
yetersizlikler ve mültecilik şartları nedeniyle hayatını kaybettiği ifade
ediliyor.
Yine ABD kaynaklarına göre, 23 bin civarında 'Taliban militanı' çatışmalarda
ya da saldırılarda öldürüldü, binlercesi de tutuklandı.
 
Onbinlerce insan ise, iki işgal döneminde topraklarına döşenen sayısız
mayının ve saldırıların izlerini üzerlerinde taşıyor.
 
2009'un ilk yarısında Taliban güçleri tarafından öldürülen Amerikan
askerlerinin sayısı önceki sene aynı dönemine göre % 40, 2007 yılının aynı
dönemine göre ise % 75'lik bir artış gösterdi.
 
4 Ekim tarihli verilere göre, Afganistan'da ölen koalisyon askerlerinin
sayısı bin 412. Afganistan'da sekiz yılda 842 Amerikan askerinin öldüğü
kaydedilirken, yarısından çoğunu askerliğe geri dönemeyecek durumda
olanların oluşturduğı 4 bin 477 asker saldırılarda yaralandı. ABD'nin
ardından en fazla kayıp veren Britanya ordusu da işgalde 219 asker kaybetti.
Başından beri ABD işgalinin en büyük destekçilerinden biri olan Kanada,
savaşa katılmanın bedelini ölen 130 asker ile ödedi.
 
Savaşta, 5 binden fazla Afgan güvenlik görevlisi de can verdi.
 
Amerika'nın Afganistan'da yaklaşık 85 bin askeri bulunuyor. Ayrıca 4 bin
Amerikan askeri de Afgan Ordusu'na eğitim vermek için ülkeye gönderiliyor.
İngiliz askerlerinin sayısı 9000 civarındayken, diğer 40 ülkeden 26.000
kadar asker de Afganistan'da işgale destek veriyor.
 
ÇIKMAZA GİREN İŞGAL
 
2001 yılında, bir kaç hafta içinde Taliban yönetimini deviren, ancak
direnişi bitiremeyen ABD ve koalisyon ülkeleri, 8 yıl sonra yol ayrımında.
Afganistan'daki Amerikan kuvvetlerinin başına getirilen General Stanley
McChrystall'in hazırladığı son rapora göre, işgal güçleri Afgan savaşını
kaybediyor. 'Başarı' için binlerce ek asker isteyen Generali ile ABD kamuoyu
ve verdiği sözler arasında kalan Barack Obama'yı zor bir yıl bekliyor.
 
[publicize twitter]
 
[publicize facebook]
 
[category güvenlik]
 
[tags AFGANİSTAN DOSYASI, İŞGAL, AFGANİSTAN, SAVAŞ]
"DIGI SECURITY (İŞNET)" <digi.s...@isnet.net.tr>: Oct 25 10:43PM +0300

Türkiye'deki laisizm, "yenilenme" akımı içinde Fransa'dan ithal edilmiştir.
Bu ithal, BİR İHTİYAÇ MIYDI,YOKSA DAYATMA MI?
 

 
Bu yazımızda hem bunun hem de laisizmin Türkiye'ye neler getirdiğinin
üzerinde duracağız.
 
Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad Ağustos'ta kendi sarayında gazeteci Mehmet
Ali Birand'a verdiği demeçte Türkiye'yi örnek gösterip "Toplumumuz Batı'dan
daha laik bir yapıya sahip olmalı" diyordu. Bu, gerçekten böyle midir?
Laiklik dünyevi bir iştir, dünyevi işlerde esas olan fonksiyondur
(işlevselliktir).
 
Her yenilik, bir ihtiyacı gidermeli, bir sorunu çözmelidir. Hele uğruna on
binlerce canın verildiği, ihlalinin suç sayıldığı bir ilke için "Hangi
ihtiyacı giderdi ve bizim için neden gerekli?" sorusunu sormak temel bir
haktır ve aklın gereğidir.
 
Türkiye laisizmi, Fransız laikliğine dayanır. Fransa'da laikliğin ilan
edilişi kilise- burjuva çatışmasının bir neticesidir. Fransız burjuvası,
katı Katolikliğe dayalı Fransız Kilisesine karşı laisizmi Fransa'nın
gelişmesi ve kendisinin yönetimde söz sahibi olması için bir ihtiyaç olarak
görmüş. Bunun için kiliseye karşı kanlı bir mücadele vermiş ve laikliği ilan
etmiştir.
 
LAİSİZM, AKLIN ÖNÜNÜ MÜ AÇTI?
 
Katolik Fransız kilisesi, akla kuşkuyla yaklaşıyor. Hıristiyanların özgürce
görüş beyan etmesine izin vermiyor, Hıristiyan olmayanların aklından
yararlanmayı şiddetle yasaklıyor, aklın ürünlerini ceza konusu yapıyordu.
Laiklik, bu duruma son verdi, aklın önünü açtı. Bu durum, Türkiye'de de
gerçekleşmiş midir?
 
Bu sorunun cevabı "Laisizm yokken aklın önünde bir engel mi vardı?"
sorusunun cevabı içindedir. "Aklın önü nasıl tıkanır?" sorusunun cevabı da
bununla ilgilidir.
 
İslam dünyasında aklı engellemek,
 
"1. Müslümanların düşüncelerini açıkça söylemelerini yasaklamak 2. Müslüman
olmayanların aklından yararlanmayı reddetmek 3.Aklın kullanılmasıyla elde
edilen ürünleri kimden gelirse gelsin ceza konusu yapmak" biçimlerinde olur.
 
Kur'an-ı Kerim insanı sık sık düşünmeye davet eder. İslam dünyasında ta
Abbasiler döneminde düşünce evleri (Darülhikme) kurulmuş, hastane, rasathane
gibi kurumlarda pek çok Süryani, Ermeni, Rum ve Yahudi çalıştırılmıştır.
Osmanlı, bu geleneği sürdürmüş, dini meselelerdeki en ağır tartışmaları bile
(siyasi değilse) ceza konusu yapmamıştır.
 
Öte yandan laisizmden sonra, "düşünce özgürlüğü" ile özdeşleşen aklın önünün
açıldığını söylemek mümkün müdür? 1. Herkesin düşüncesini özgürce
ifade etmesine izin verilmiş midir? 2. Eğitim kurumlarının kapısı herkese
açılarak genel aklın değerlendirilmesi mümkün olmuş mudur?
 
Uzun süre sadece sistem tarafından kabul gören kişiler ve sistem lehinde
konuşmak şartıyla konuşma imkânı bulmuş, diğer kesimler
susmuşlar/susturulmuşlar. Dini eğitime izin verilmeyerek ve memleketin çok
önemli bir bölümünde okul açılmayarak(1) genelin aklının kendisini ifade
etmesinin önüne geçilmiş, dahası 163, 141, 142, 312 gibi maddelerle düşünsel
ürünlere resmen ceza verilmiştir.
 
LAİSİZM, BİLİMSEL ÖZGÜRLÜK MÜ GETİRDİ?
 
Fransız kilisesi Katolikliğe dayalı katı yapısıyla bilimin gelişmesini
engelliyordu. Laiklik, bu engele son verdi. Bu, İslam dünyası için geçerli
olamaz. İslam'a bağlı kişilerin yönetici (halife, padişah, vezir, vali)
oldukları zaman ve yerlerde bilim gelişmiş, onların iş başından uzaklaştığı
dönem ve yerlerde bilim gerilemiştir. O halde İslam, bilimi engellememiş,
aksine teşvik etmiştir. Osmanlı'da, Laisistlerin düşman ilan ettiği II.
Abdülhamit döneminde bilime yapılan yatırımlar, Laisistlerin öncü saydığı
II. Mahmut döneminde yapılan yatırımlarla kıyaslanmayacak kadar çoktur.
 
Bugünkü pek çok bilimsel kurumun temeli Cumhuriyet döneminde değil, laisizm
karşıtı II. Abdülhamit döneminde atılmıştır. O dönemde Tıbbiye (Tıp
Fakültesi)nin geliştirilmesinde aynen Abbasilerde olduğu gibi Hıristiyan ve
Yahudi doktorlardan fazlasıyla yararlanılmıştır.(2) Osmanlı'da bilimin
gelişmemesinin nedeni II. Abdülhamit gibi laisizm karşıtı padişahlar değil,
aksine zevk ve sefa düşkünlükleriyle laik kültüre yaklaşan padişah ve
vezirlerin tutumlarıdır.
 
Laisizm sonrası Türkiye'sinde laiklik öncesi Fransa'sındaki "dine aykırı
olmama" kriteri yerine "laikliğe aykırı olmama" kriteri getirildi, bilimsel
çalışmalar katı bir denetime tabi tutuldu. Bilim adamları fen alanında
laiklik aleyhtarı suçlamasına maruz kalmamak için bilimin İslam'la
bütünleşen tarihini anlatmaktan korktu, Darwin'in evrim teorisine yazılı bir
yana; sözlü görüş beyanında bile bulunamadılar. Sosyal alanda ise Osmanlı
döneminde Şemsettin Sami gibiler tarafından İslam öncesi Türk tarih ve
kültürü serbestçe araştırıldığı halde, Cumhuriyetin ilk yıllarında İslam
tarihi araştırması yapılamadı. 1931'e kadar liselerde İslam tarihi hiç
okutulmadı, o tarihten 1941'e kadar okutulan tarih kitaplarında ise laisizm
kriterleri doğrultusunda İslam tarihine alaylı ve inkârcı yaklaşıldı. Bugün
de yakın tarih, liselerde bilimsel yönden değil, laisizm ve ulusçuluk
yönünden okutulmakta; bu doğrultudaki bilgiler hiçbir sorgulamaya tabi
tutulmadan bilimsel kabul edilmektedir. Bilim adamlarının resmi tutumla
sınırlı tutuldukları bir ortamda bilimin özgürlüğünden söz edilebilir mi?
 
(Ders kitapları bir yana ansiklopedilere bile müdahale edilmiş, örneğin
1982'de basılan Meydan Laurus Ansiklopedisinin Kürdlerle ilgili bölümünde
Kürdlerin yaşadığı coğrafya bölümünde Türkiye hiç yok. Çünkü sansüre
uğramış.)
 
Hala İslami yönü olan her bilimsel öneri, alay konusu edilmekte ve adeta
"Dini olan, bilimsel değildir" kriteri gibi garip bir kriter ortaya
konmaktadır. Böyle bir ortamda bilimin özgür olduğunu kim söyleyebilir?
 
LAİSİZM, HALK İRADESİNİN ÖNÜNÜ MÜ AÇTI?
 
Fransız kilisesi, monarşi yanlısıydı, halkın görüşünün yönetime yansımasını
engelliyordu. İslam ise istişare müessesesi ile toplumun görüşünün yönetime
yansımasını zorunlu kılıyor. İslam coğrafyasında din, istişareye engel
değil, istişarenin dayanağıdır. Mustafa Kemal ve arkadaşları bile padişaha
karşı söz söyleme haklarını hep ayetlerle savunmuş, gittikleri her yerde
"Onların işleri kendi aralarında şura iledir" ayetini okumuşlardır.
 
Laisizmin ilanında halkın görüşü sorulmadığı gibi ilanından sonra da halkın
itirazları şiddetle bastırıldı, bu itirazın sahipleri idam sehpalarına
sürüldü. Dolayısıyla halk iradesi güçlenmedi, aksine zayıfladı.
 
Laisizmi Batı dayattı
 
LAİSİZM, SANATI GELİŞTİRDİ Mİ?
 
Fransız kilisesi kendi sanatını teşvik ederken diğer sanatları engelliyordu.
İslam'da heykel dışında sanatsal faaliyetler yasak değildir. 16., 17. yüzyıl
Osmanlı şiiri laik Fransa'nın 19.yüzyıl şiirinin çok önündedir.
 
Laisizm sonrasında sanatın laisizm öncesinden daha iyi olduğu söylenemez.
Şairler, yıllarca, laisizm kriterinden dolayı sanatın kaynağı olan geleneği
savunmaktan çekinmişler; sanat diye tören şiirleri veya II. Yeni şairlerinin
fahiş dizelerini üretmişler. Dinsiz sanat olmaz. Kayda değer şiirler
yazanlar, yine dini değerlere düşman olmayan şairler olmuştur.(3)
 
Öte yandan Kur'an-ı Kerim'den yararlanmaktan korkan edebiyat ustaları,
Tevrat ve İncil'e yönelmek durumunda kalmışlar. Yakup Kadri adlı ünlü
romancı neredeyse her kitabında Tevrat'tan; II. Yeni şairleri de birçok
eserlerinde İncil'den bölümler almışlar.
 
Öte yandan Laisizm sonrası mimari ürünlerin örneğin Anıtkabir'in ve TBMM'nin
Mimar Sinan ve diğer laisizm öncesi mimarlara ait ürünlerden üstün olduğunu
kim söyleyebilir?
 
LAİSİZM BAŞKA DİNLERE ÖZGÜRLÜK MÜ SAĞLADI?
 
Katolik Kilise, Fransa'da başka dinlere hayat hakkı tanımıyordu. Bu da
Fransa'nın ticari ve diplomatik ilişkilerine zarar veriyordu. İslam,
Müslüman olmayanlara hayat hakkı tanımamak bir yana Kudüs örneğinde olduğu
gibi onları birbirinin zulmünden korumuştur. Laisizm öncesinde Osmanlı'da
değişik milletlere ait nice kilise vardı, Yahudiler de fazlasıyla serbestti.
Cumhuriyet döneminde Hıristiyan ve Yahudilere verilen Avrupa garantisi ve
kanuni haklarına rağmen devletle vatandaş arasında ölçü kalmadığından ve
başka politik nedenlerden azınlıklar zarar görmüştür. 1940'lı yıllarda
(belki de siyonizmle işbirliği yapılarak) getirilen ağır Varlık Vergisi'yle,
sıradan Yahudiler, Filistin'e göçe zorlanmış; 1950'li yıllarda İstanbul
Rumları ulusalcı kesimlerin provokasyonuyla talan edilmiş, 1960 İhtilalinden
sonra da Güneydoğu Süryanileri kasıtlı bir taciz politikasına tabi tutularak
Avrupa'ya göç ettirilmiştir.
 
LAİSİZM DİNİ FIRKA ÇATIŞMASINA MI ÇARE OLDU?
 
Kilise, Fransa'da sonu gelmez mezhep çatışmalarına, Katolik-Protestan kanlı
mücadelelerine neden oluyordu. İslam tarihinde, istisnalar dışında mezhep
çatışması yoktur. Osmanlı döneminde Alevilere yönelik tutumun dini değil,
politik olduğu İran'a karşı Osmanlı'ya tabi olan Bektaşi Alevilerinin ordu
içinde yükselmelerinden kolaylıkla anlaşılabilir. Laisizmden hemen önce ise
Anadolu'da bu yönde hiçbir sorun söz konusu değildi.
 
Laisizm sonrasında Dersim katliamları yaşanmış, 12 Eylül'den hemen önce de
Maraş, Çorum olayları görülmüştür. Bugün de Alevi kesim pek çok yönden
haksızlığa uğradığını düşünmekte ve her zaman bir Sünni-Alevi çatışmasından
söz edilmektedir. Hatta Alevilik bir yana, Laisizm öncesinde hiçbir sorunla
karşılaşmayan Şafii mezhebi bile laisizm sonrasında mensuplarının zaman
zaman mezhebimiz tehlike altında şikâyetlerine konu olmuştur.
 
L aisizmin ilanı Cumhuriyet'ten önce halk bir yana aydın kesim tarafından
bile gündeme getirilmemiştir. Osmanlı toplumu ve idarecilerinin bu yönde bir
isteği, bir ihtiyaç bildirimi yoktur. Laisizm Batı, kaynaklıdır. Avrupa,
Tanzimat ve Islahat Fermanlarında Hıristiyan azınlıklara yönelik tavizler
dayatarak Osmanlı'ya Şeriat hukuku dışında ikinci bir hukuk dayatmış;
Lozan'da da (işin gizli yönü bir yana) Hıristiyan azınlıklar lehindeki
maddelerle yeni Türkiye devleti için laiklikten söz edilmeden laik olma
şartı koşulmuştur.
 
Cumhuriyeti kuran askeri ve bürokratik elit,
 
1.Geçmişe karşı kurdukları yapıyı, felsefi bir temele oturtmak;
iktidarlarını (Şeriatın halkı devlet yöneticilerine karşı koruması gibi) her
tür sınırlamadan korumak, iktidarları için mutlak bir hâkimiyet alanı açmak
ve halka dilediğince (kayıtsız şartsız) hükmetmek
 
2.İslam dünyasını laikleştirmek isteyen Batı'dan destek bulmak ve iç ve dış
tehditler karşısında Batı'yı sığınma kapısı yapmak için laisizmi uygulamış.
Bu uygulamayı hem iç hem dış güçler karşısında iktidarlarının güvencisi
olarak görmüş, laisizme karşı çıkanları devlete isyan edenlerden saymış ve
hain ilan ederek cezalandırmıştır. Bu da devletle halk arasında bunalıma yol
açmıştır. İnşaallah haftaya, laisizmin bu ve diğer yönlerini anlatacağız.
 
(1) İnönü, Şark Vilayetleri ile ilgili raporunda Bölgede okul açılmasını
sakıncalı bulmuştur.1930'lı yıllardan önce Fırat'ın doğusunda açık olan
hiçbir lise yoktur. O yıllarda tekrar açılmasına izin verilen Diyarbakır
Lisesi uzun süre bölgenin tek lisesi olarak kalmıştır.
 
(2) Seyyid Kutub gibi duyarlılığı herkesçe bilinen bir İslam âlimi bile
İslam Düşüncesi adlı eserinde Müslümanların zaruret durumunda fizik, kimya
gibi fen ilimlerini kâfirlerden öğrenebileceğini söylemiştir.
 
(3) Hatta, beğenilerek okunan sosyalist şairlerin bile dizelerinde gizli bir
din etkisi vardır.
 
AHMET YILMAZ /DoğruHaberGazetesi
 
[publicize twitter]
 
[publicize facebook]
 
[category araştırma]
 
[tags LAİKLİK DOSYASI, RADİKAL İSLAMCILAR, LAİKLİK TARİFİ]
"DIGI SECURITY (İŞNET)" <digi.s...@isnet.net.tr>: Oct 25 10:38PM +0300

Fransız İhtilali Fransızların soykırım tarihini de başlatmış... Vendee,
Burundi, Cezayir, Ruanda, Vietnam, vs
 
 
Soykırım devlet güçlerinin herhangi bir etnik, dini, ulusal bir topluluğu
imha etmesi anlamına gelir. Modern çağın başlangıcı olarak kabul edilen
Fransız ihtilalinin özgürlük, eşitlik, adalet gibi kavramları öne çıkardığı
iddia edilse de sömürgeciliğin ve buna bağlı olarak soykırımın ilk
tezahürleri de Fransız ihitialinden sonra gerçekleşmiştir.
 
Fransızlar ilk soykırımlarını Batı Fransa'nın sahil bölgesi Vandee'de
yaşayan Katoliklere karşı uygulamışlardır. Amerikalı tarihçi Reynald
Secher'in 1986'da yazdığı "A French Genocide" isimli eserde Fransız
Cumhuriyetçilerin devrimin akabinde ilk soykırımı gerçekleştirdiklerini, bu
soykırımın modern tarihin ilk soykırımı olduğunu söylemektedir. Fransız
tarihçi Pierre Chanu, meslektaşının bu iddiasının gerçek olduğunu söyleyerek
Vandee savaşını Fransızların gerçekleştirdiği ilk ideolojik soykırım
olduğunu belirtir. Yine soykırım tarihi üzerine yaptığı çalışmalarla tanınan
Amerikalı tarihçi Adam Jones, "Genocide: Comprehensive İntroduction" adlı
eserinde Secher'in görüşlerini abartalı bulsa da 600 bin kişin öldürüldüğü
ve öldürenlerin çoğunun da siviller olduğunu söyleyerek bir katliam olduğunu
söylemektedir.
 
Vendee'de ne olmuştu?
 
Fransa'nın kırsal bir kesimi olan Vendee halkının büyük bir bölümü Katolik
mezhebine bağlıydı. Cumhuriyetçilerin hazırladığı yeni anayasada Katoliklere
Nant Fermanı ile verilen bütün ayrıcalıklar kaldırılıyor, papazların
kiliselerde görev ve sorumluluklarına müdahale ediliyordu. 160 papazın
başlattığı yeni anayasaya "hayır" kampanyası Cumhuriyetçilerin tepkisine
neden olmuş, 45bin Fransız askerini Vendee'ye göndermişlerdi. Hükümeti
protesto eden papaz ve rahibeler askerler tarafından dövülerek, aç
bırakılarak, çıplak teşhir edilerek çeşitli işkencelere maruz
bırakılmışlardı. 3 Mart 1793'te Fransız cumhuriyetçi hükümeti Vendee
bölgesindeki bütün kiliseleri kapattığını ilan etmesi bir halk ayaklanmasına
neden oldu.
 
5 Nisan 1793'de Vendee kırsalında birbirinden dağınık halk isyanları
görülmeye başlandı. Cumhuriyetçilerin dini liderlerin başını çektiği bu
isyanlara tepkisi çok sert oldu. 2000 isyancı yakalanarak Vendee
sokaklarında halkın gözü önünde kurşuna dizildi. Cholet ve Granville'de
çoğunluğu silahsız sivillerin oluşturduğu 25 bin kişi katledildi. İngiliz
hükümeti Fransızların 6 ay içerisinde gerçekleştirdikleri bu katliama tepki
göstererek Vendee halkını İngiltere'ye kabul edeceğini açıkladı.
 
Vendee halkının bir kısmı İngiltere'ye kaçmak isterken bir kısmı ise Savenay
savaşında olmak üzere toplam 450 bin kişi hayatını kaybetti. Secher, Vendee
halkının katliamdan önce 800 bin nüfusları olduğunu katliamım gerçekleştiği
1793-1796 tarihlerinden sonra yalnız 200 bin kişinin hayta kaldığını
söyleyerek soykırımda hayatını kaybedenlerin sayısının 600 bin olabileceğini
iddia eder.
 
Cezayir soykırımı
 
1954-1962 yılları arasında Fransız ordusu 1,5 milyon Cezayirliği
katletmiştir. Fransa, Vietnam'da aldığı yenilginin acısını Cezayirli
Müslümanlardan çıkarmak istemiş, Vietnam'dan getirttiği Fransız paraşütçüsü
dite tabir ettikleri saldırı timleri ile sivil halkın üzerine bomba
yağdırmışlar, alıkları esirleri uçaklardan canlı canlı şehirlerdeki
kalabalık yerlere atarak halka göz dağı vermek istemişlerdi.
 
Burundi soykırımı
 
Temmuz 1972 ve 1990-1994 Hutu ve Tutsilerin birbirlerine yaptığı katliamda
toplam 650 bin kişi öldürülmüştür. Suikast sonucu öldürülen Burundi Devlet
Başkanı Ndadaye, öldürülmeden iki gün önce düzenlediği basın toplantısında
Hutu ve Tutsi kabileleri arasındaki etnik çatışmanın arkasında Belçika ve
Fransız hükümetleri olduğunu söylemiştir.
 
Ruanda Soykırımı
 
1994'te üç ay gibi çok kısa bir sürede 800 bin Tutsi ve ılımlı Hutu
Fransa'nın desteklediği Hutu ordusu tarafından katledildi. İngiliz gazeteci
Linda Melvern, eski Fransız devlet başkanı Fronçois Mitterand'ın özel
arşivinden yararlanarak 8 Temmuz 2008'de Times için yazdığı analizinde
soykırımın arkasında Fransa'nın olduğunu delilleriyle ortaya koymuştur.
 
2002ve 2004 İnsan Hakları İzleme örgütünün yayınladığı raporda da Katliamı
yapan Hutu ordusunun Fransız hükümeti tarafından eğitildiği katliam
sırasında da Fransa'nın BM bünyesindeki askerlerinden yardım alındığı ifade
edilmiştir.
 
Benin, Togo, Kongo, Orta Afrika cumhuriyeti, Gine, Gine Bisav, Madagaskar,
Senegal, Fildişi Sahili gibi eski Franız sömürgelerinde Fransızlar
tarafından öldürülen Afrikalıların sayısı 3 milyona yakındır. Bu ölümlerin
büyük bir bölümü bağımsızlıktan yani 19602tan önce gerçekleşmiştir.
 
Fransa Vietnam'da da katliam yapmış
 
Fransa'nın Vietnam'a ilgisi Coğrafi keşiflerden sonra başlamıştır. Vietnam,
Laos ve Kamboçya'ya misyonerler gönderen Fransa kiliseler kurarak
Hıristiyanlığı yaymak istemiştir. Fransız ihtilalinden sonra misyonerlik
faaliyetlerine son veren Fransa'nın ilgisi III: Napolyon zamanında tekrar
başlamış Hin Çini denilen bu bölgeyi işgal etmiştir. 1872'de Vietnam'ın
tamamını işgal eden Fransa 1954'e kadar Vietnam'ı yönetmiştir.
 
Fransa'ya Karşı ilk direniş 1885'te başlamış, Fransız ordusu bu direnişi
sert bir şekilde bastırarak 25 bin Vietnamlıyı öldürmüştür. 1920'lerin
başında Ho Chi Minh önderliğinde yeni bir direniş hareketi ortaya çıkmış bu
direnişte 1927'e bastırılarak Minh yanlısı köy ve kasabalar Fransız ordusu
tarafından yakılıp yok edilmiştir. 1930'larda Vietnam köylüleri ayaklanmış,
bu ayaklanmada bastırılarak aralarında çocuk ve kadınlarında bulunduğu
binlerce Vietnamlı savaş suçlusu kabul edilerek direnişi örgütleyen VNQDD
örgütünün militanları olduğu gerekçesiyle öldürülmüştür.
 
İkinci Dünya Savaşı sırasında Vietnamlıları askere alan Fransa hükümeti
onları Afrika ve Avrupa'da yapılan savaşlarda kullanmıştır. İkinci Dünya
Savaşının bitiminden sonra a savaş uçaklarını Vietnam'a getiren Fransa
paraşütçü saldırı timleri kurarak Vietnam köylerine saldırmıştır. Vietnam
halkının Fransa'ya karşı başlattığı direniş karşısında Fransız ordusu Dien
Bien Phu'da yenilmiş ve geri çekilmek zorunda kalmıştır. 1920-1954 yılları
arasında 500 bine yakın Vietnamlı Fransızlar tarafından öldürülmüştür.
 
[publicize twitter]
 
[publicize facebook]
 
[category araştırma]
 
[tags FRANSA DOSYASI, Fransızlar, Soykırımlar, Vendee, Vietnam]
"DIGI SECURITY (İŞNET)" <digi.s...@isnet.net.tr>: Oct 25 10:29PM +0300

[publicize twitter]
 
[publicize facebook]
 
[category istihbarat]
 
[tags AK PARTİ DOSYASI, FOTOĞRAF, TAYYİP ERDOĞAN, ÖYKÜ]
"DIGI SECURITY (İŞNET)" <digi.s...@isnet.net.tr>: Oct 25 09:45PM +0300

[publicize twitter]
 
[publicize facebook]
 
[category istihbarat]
 
[tags KİTAP TAVSİYESİ, Kitap Tanıtım, Değerlendirme, İslam'ın Geleceği]
"DIGI SECURITY (İŞNET)" <digi.s...@isnet.net.tr>: Oct 25 09:41PM +0300

[publicize twitter]
 
[publicize facebook]
 
[category araştırma]
 
[tags TARİH, Çatışma, Ateşkes, Osmanlı-İspanyol İlişkileri]
"DIGI SECURITY (İŞNET)" <digi.s...@isnet.net.tr>: Oct 25 09:30PM +0300

[publicize twitter]
 
[publicize facebook]
 
[category araştırma]
 
[tags TARİH, Amerikan Board, Sason Ermeni İsyanı, Amerika, Propaganda Aracı]
"DIGI SECURITY (İŞNET)" <digi.s...@isnet.net.tr>: Oct 25 09:26PM +0300

[publicize twitter]
 
[publicize facebook]
 
[category araştırma]
 
[tags TARİH, II. Meşrutiyet, Birinci Dünya Savaşı, Osmanlı, Arap
Vilayetleri, Sömürgeci, Avrupa Devletleri, Siyasi Faaliyetler]
"DIGI SECURITY (İŞNET)" <digi.s...@isnet.net.tr>: Oct 25 06:53PM +0300

"Seçim yeni yapılmış, Meclis yeni kurulmuş, sonuç Mustafa Kemal'in
beklentisine en yakın biçimde alınmıştı. 26 Ekim 1923 akşamı Gazi, kabineyi
Çankaya Köşkü'nde toplantıya çağırdı. Bu toplantıda başvekil Fethi Okyar'ın
istifası karara bağlandı.
 
Ertesi sabah haber, gazete manşetlerinde yer alacaktı. 28 Ekim gecesi,
Çankaya'daki akşam yemeğine Latife Hanım da katıldı. Son derece
heyecanlıydı. İçi içine sığmıyordu. Çünkü o akşam yemeğinin gündemini
biliyordu. Sevgili Paşa'sı niyetlerini önce eşine heyecan ve içtenlikle
anlatmıştı. Latife Hanım bu sebeple birkaç kez mutfağa inmiş, yemeklerin o
akşam yaşanacak olayların şanına yaraşır olmasına özen göstermişti. Mustafa
Kemal arkadaşlarına, yemekten sonra anayasanın bazı maddeleri üzerinde
çalışacağını bildirmiş, yeni başkan adayı olduğu söylenen İsmet Paşa'yı da
bu çalışmaya davet etmişti. İsmet Paşa bu daveti bekliyordu.
 
Sofrada seçim heyecanı, seçim dedikoduları, yeni seçilenler, bu kez meclise
giremeyenler hakkında konuşmalar sürüp giderken, Mustafa Kemal bıçağını
eline aldı, doğruldu, derin bir nefes aldıktan sonra hafifçe tabağına
vurarak: "Beyler!" dedi. O da heyecanlı, kaşları çatılmış, ama gözlerinde
güleç bir ifade ile arkadaşlarına bakıyordu.
 
Çıt çıkmıyordu şimdi yemek salonunda. "Beyler, yarın Cumhuriyeti ilân
edeceğiz!" Tek tek herkesin yüzüne bakarak durumu kontrol ediyordu. Şimdi
sofradakiler yıldırım çarpmış gibi kalakalmıştı. Neden sonra, beyinlerinde
şok yaratan bu haberi alkışlamak birilerinin aklına geldi ve yemek odası bir
anda sanki patladı. Mustafa Kemal uygun bir süre bekledikten sonra
açıklamasını sürdürdü: "Türkiye Devleti'nin hükümet şekli Cumhuriyet'tir.
Bunu Anayasa'mıza yarınki Meclis toplantısında koyduracağız.
Hazırlıklarımızı bir kez daha gözden geçirmemiz lâzım." Nezihe ARAZ
 
Rahmetli Nezihe Araz'ın "Anılarla Atatürk" adlı kitabından bir bölümü
sizlerle paylaştım.
 
Okuduğumuz bölümden anlaşıldığına göre; bir çok kişinin tahmin dahi
edemeyeceği "Cumhuriyet'in kuruluş" ilanını Mustafa Kemal Paşa; sofrasına
davet ettiği kişilerle 28/Ekim/1923 gecesi paylaşmıştır.
 
Ancak Cumhuriyet fikri Mustafa Kemal'in beyninde, öğrencilik yıllarında
yerini bulmuştur. Ancak bu fikir bir fantezi ve ulaşılması zor bir hedef
değildir. Ve genç Mustafa Kemal hayatını bu hedefe kilitlemiştir.
 
Okuyan, düşünen ve geleceğe dair müthiş öngörüleri olan bir fikir ve devlet
adamı yetişmektedir. Düşünen, üreten ve düşüncelerini eyleme dönüştüren genç
bir Mustafa Kemal vardır karşımızda. Yakın bir gelecekte dünyanın geleceğine
mührünü basacak ve tarihi yeniden yazarak, emperyalizmin planını bozacak
olan genç komutan için tarih okumak ve okuduğundan sonuçlar çıkarmak
alışkanlık haline gelmiştir.
 
Ziya Gökalp, Tevfik Fikret ve Hürriyet kasidesinin şairi Namık Kemal. Genç
Mustafa Kemal'in fikir önderleridir.
 
20.Yüzyıl; Osmanlı'nın çöküşünün hızlandığı ve hazırlandığı bir dönemdir.
Ömrü cephelerde geçen Mustafa Kemal'in tam bağımsızlıkçı ve milliyetçi bakış
açısı, Türk milletiyle birlikte kuracağı Cumhuriyet'in milli politikasını
belirleyerek, sadece Cumhuriyet'in alt yapısını değil, devrimlerin de yol
haritasını oluşturmuştur.
 
Genç Kolağası (kıdemli yüzbaşı) Mustafa Kemal, 24/Temmuz/1908 ilan edilen
2.Meşrutiyet'i yetersiz görmüş ve "İnkılabı bizzat kendinin tamamlayacağını"
açıkça söylemiştir.
 
"Cumhuriyet ve tam bağımsız Türkiye"; Mustafa Kemal'in yüreğinde ve beyninde
şekillenen bir "milli sır"dır.
 
"Tamamlanacak inkılap" ise dünyanın en büyük demokratik devrimi olan
cumhuriyettir.
 
"Hürriyet ve istiklâl benim karakterimdir. Ben milletimin ve büyük ecdadımın
en kıymetli mirasından olan istiklâl aşkı ile yaratılmış bir adamım.
Çocukluğumdan bu güne kadar ailevi, hususi ve resmi hayatımın her safhasını
yakından tanıyanlarca bu aşkım bilinir. Bence bir millette şerefin,
haysiyetin, namusun ve insanlığın yerleşmesi ve yaşaması mutlaka o milletin
hürriyet ve istiklâline sahip olmasına bağlıdır. Ben şahsen bu saydığım
özelliklere çok ehemmiyet veririm ve bu özelliklerin kendimde varlığını
iddia edebilmek için milletimin de aynı özellikleri taşımasını şart ve esas
bilirim."
 
Mustafa Kemal Paşa'nın bu söylemi dikkatle incelendiğinde "tam istiklal"
anlayışının, Atatürk'ün "olmazsa olmazı" olduğu görülmektedir. Ve
cumhuriyet; Türk milletinin karakterine, adetlerine, bağımsızlık aşkına en
uygun idare şeklidir.
 
Cumhuriyet akıldır, mantıktır, ilim ve irfandır. "Çağdaş bir Cumhuriyet
kurmak demek, milletin insanca yaşamasını bilmesi, yaşamın neye bağlı
olduğunu bilmesi demektir."
 
Yakup Kadri Karaosmanoğlu; Cumhuriyet fikrinin Mustafa Kemal tarafından ilk
defa kuvvetle ortaya atılmasında Fransız Devrimi'nin etkisi olduğunu
söylemektedir.
 
Münir Hayri Egeli, daha 1906'da Atatürk'ün en beğendiği devlet şekli olarak
Cumhuriyet'i dile getirdiğini yazmıştır.
 
Mazhar Müfit Kansu, Mustafa Kemal'in henüz Erzurum Kongresi öncesi 7 Temmuz
1919'u 8 Temmuz'a bağlayan gece, "zamanı gelince hükümetin şeklinin
Cumhuriyet olacağını" kendisine not ettirdiğini "Erzurum'dan Ölümüne Kadar
Atatürk'le Beraber" eserinde anlatmıştır.
 
Sivas Kongresi'nden sonra İngiliz Amirali Sir Robeck, Lord Curzon'a
gönderdiği raporda, Türkiye'deki gelişmelerin bir Cumhuriyet'e doğru
yöneldiğini bildirmiştir.
 
Ayrıca, İngiltere'nin 14-21 Kasım 1919 tarihli İstanbul'daki istihbarat
teşkilâtının haftalık raporunda, Anadolu'daki milliyetçilerin Cumhuriyet
ilân edilmesi konusunda kararlı oldukları da yazılmıştır.
 
"Anadolu'daki bütün hareketler Mustafa Kemal Paşa tarafından düzenlenen
milli hareketin parçaları olarak düzenlenmektedir. Damat Ferit milliyetçi
harekete karşı asker göndermek istiyor. Aldığımız kararlara saygı
göstermeyen tek halk Türk halkıdır." 1919-1920 İNGİLİZ BELGELERİNDEN.
 
Amasya Bildirgesi'nde yeni devletin kuruluş hedefi ve ihtilalin parolası
saptanmıştır. "Ya İstiklâl- Ya Ölüm!"
 
Erzurum ve Sivas Kongrelerinde; kurulacak yeni devletin biçimi, ve temel
yapısı bir manifesto olarak kabul edilmesi gereken maddelerinde ilan
edilmiştir.
 
"Kuva-yi Milliye'yi etkili, milli iradeyi hakim kılmak esastır." Erzurum
Kongresi Kararlarının 4.Maddesi ve Sivas Kongresi Kararları.
 
4. Kuvay-ı Milliye'yi tek kuvvet tanımak ve milli iradeyi hakim kılmak temel
esastır.
 
5. Manda ve himaye kabul olunamaz.
 
6. Milli iradeyi temsil etmek üzere, Meclis-i Mebusan'ın derhal toplanması
mecburidir.
 
Her iki kongrede de alınan müşterek karar milli iradenin hakim kılınması ve
temsil edilmesidir
 
Ve 23/Nisan/1920. Her şeye rağmen milli irade hakim kılınmıştır.
 
Devam edecek..
 
Figen Özen
 
[publicize twitter]
 
[publicize facebook]
 
[category araştırma]
 
[tags ARAŞTIRMA DOSYASI, S. FİGEN ÖZEN]
"DIGI SECURITY (İŞNET)" <digi.s...@isnet.net.tr>: Oct 25 06:47PM +0300

VİDEO LİNK :
 

 
http://www.youtube.com/embed/6-3X5hIFXYU
 

 
[publicize twitter]
 
[publicize facebook]
 
[category araştırma]
 
[tags DİN & DİYANET DOSYASI, VİDEO, MÜSLÜMAN, COĞRAFYALAR]
Bu grubun güncellemelerine abone olduğunuz için bu özeti aldınız. Ayarlarınızı grup üyelik sayfasından değiştirebilirsiniz.
Bu grup aboneliğini iptal etmek ve buradan e-posta almayı durdurmak için Turkiye-icin-el...@googlegroups.com adresine bir e-posta gönderin.

Reply all
Reply to author
Forward
0 new messages