30.12.2013
Birileri Abdullah Gül'den sanki medet umuyor gibiler şimdilerde bu ülkede. Oysa biraderlerin hep birlikte içinde bulundukları destansı çürümenin baş müderrisi o hazrettir. Eğitimiyle birlikte başlayan içerde ve dışarıda ki yanardönerli(!) siyasi yaşam öyküsü, aslında bu günlerinin de habercisiydi. Fazilet, Refah sonra da kurucusu olduğu AKP’de, birbirinden 180 derece tutarsız takiye manevralı hezeyanlarıyla, parti içi çürümenin emsalsiz bir örneği olmadı mı, siyasi yaşamında hep.
Bunu ben söylemiyorum. “Musa’nın Çocukları”nın hayat belgeseli, Ergün Poyraz'a makûs bir talih olmuş olsa da, tanınmasının da önünü açmıştır. Adamcağız eksiksiz belgelemiş doğrusu. Aşağıda kitabından küçük bir alıntıyı okuyacaksınız.
§ Abdullah Gül'de Türklükten Rahatsız:
Tayyip'in danışmanı Mehmet Metiner "Yemyeşil Şeriat" kitabının 481. sayfasında Abdullah Gül’ün "Ne Mutlu Türküm Diyene" sözünden duyduğu rahatsızlığı ve konu ile ilgili bazı açıklamalarına yer veriliyordu:
"...Abdullah Gül: Asıl çözüm İslam kardeşliği o dönemde İslamcı siyasetçilerimizin, yani RP'de siyaset yapan aktörlerin, şiddet sarmalındaki Kürt sorununa ilişkin neler dediğine bakmakta yarar olduğu kanısındayım. O gün söylenenler ile bugün söylenenler arasındaki farkı görmek acısından çok gerekli ayrıca.
Osman Tunç’un yönettiği, DYP'den Baki Tuğ, DEP’ ten Remzi Kartal ve RP'den Abdullah Gül’ün katıldığı "Kürt sorununda şiddet-siyaset çekişmesi" başlıklı açıkoturumda Gül’ün söyledikleri o günkü anlayışına uygun "dini bir söyleme" yaslanıyordu bütün bütüne.
Bugün Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı olan Abdullah Gül, o tarihte RP Genel Başkan Yardımcısı ve Kayseri Milletvekili sıfatıyla bakınız neler diyordu:
"Simdi ben bu meseleye farklı yaklaşmak istiyorum. Bunlar benim şahsi görüşlerimdir. Bir ırk asabiyeti içerisinde değil. Çünkü ben Kayseri'de, Remzi Bey Van'da doğarken iradelerimiz dışında olan şeylerdir. Dolayısıyla meseleye biraz daha inanç birliği acısından değinmek istiyorum.(...)
"Ne Trablusgarp'ta savaşırken, ne Medine'yi müdafaa ederken, ne de Çanakkale’de çarpışırken sen Kürt müsün,? Çerkez misin, Türk müsün diye kimse sormuyordu. Bunu sormayı inancına, ahlakına yakıştıramazdı. İslam ahlakından gelen böyle bir kaygı yoktu. Böyle bir birlik, böyle bir yapı içerisinden geldik.(...)
Fakat Osmanlı'dan sonra, yeni Türkiye Cumhuriyeti'nde özellikle tek parti diktatoryası oyle yanlıs politikalar izlemistir ki, burada Kurt orijinli olan arkadaslarımızı, vatandaslarımızı değil Turk olanları da mahvetmistir. Mesela bir Atıf Hoca Kurt değildi ki! Dolayısıyla devletin bu yanlıs politikası, Kürt-Türk'ten cok Türkiye'ye giydirilmek istenen bir elbise olmuştur ki, bu milletin örfüne, âdetine, geçmişine zıt olan bir yapıdır.
Gösterebilir misin, resmi ideolojiyle bütünleşmiş olan Kürt vatandaslarımızın hor görüldüğünü? Ama çok Turk gösterebilirim ki ezilmiştir. Dolayısıyla sunu demek istiyorum. Meselenin ortaya çıkması ırki bir asabiyetten olmamıştır. Ama bu 70 senelik uygulamalar Türkiye’yi şimdiki duruma getirmiştir.(...) (Musa’nın Gül’ü – Ergün Poyraz)
Çanakkale, Trablus, Medine vs. savunmalarından bahsederken, o savunmaları tek yumruk bütün TÜRK ULUSU’NUN yaptığını unutmuş olmalı herhalde muhterem Gül. Bu eksikliği, ulus devlet kavramının farkında olmadığının da bir göstergesidir aslında. Entelektüel(!) bir Doçent Dr. adına vah ki ne vah! Ayrıca dışarıdan parmak atılmazsa, bir ülkenin milli birliğinin, o ülkenin farklı etnik kökenli – ki her devlette farklı ırklar mevcuttur - vatandaşları tarafından, kendiliğinden bozulamayacağını da bilmez mi pekiyi bu zat. Şayet bilmiyorsa İngiltere’de ne öğretmişlerdir kendisine acaba? Yoksa ABD, İngiliz, Fransız veya Alman vs. ulus devletlerin bütün vatandaşları aynı ırktan mıdır?
İlave olarak, Avrasya-Avrupa köprüsü olan Türkiye’mizin hayati stratejik konumunun, emperyalist için yüzyıllardır taşıdığı önemin ve bu önem dolayısıyla da esasen her fırsatta içimizde ki azınlıklara oynandığının farkında değilmidir. Hem de ülkenin ne yazık ki Başbakanı da olmuş bir vatandaşı olarak. Anlaşılan Abdullah Gül’ün, asıl kaynağı Cumhuriyet alerjisi olan evrensel İslami(!); ama Ehli Beyt olmayan fırkasal bakışı, ULUS devletlere karşı alerji taşıyan emperyalist kampus devleti ABD için de, biçilmiş kaftan olduğundan, küresel İslam(!) – doğrusu Vatikan İslami - maskeli çokuluslu soygunun, daha verimli olacağına ABD’yi de ikna etmişti.
Nitekim İngiltere de okurken, arada sırada yaptığı Kilise ziyaretlerinden döndüğünde, orada ne yaptığını soranlara, Gül’ün “Rahip izniyle namaz kılıyordum”(…) mizahı da belgeleniyor aynı kitapta. Bu bağlamda Okyanuslu senaristin ikisini birden kullandığı “AKP Haramiler Hükümeti” adlı oyunda, baş oğlan ve hamal figüran olan Erdoğan için de bir şeyler söylemek gerekirse; sadece aşağıda ki dörtlüğümün yeterli olacağını düşünüyorum.
Tencere dibin kara
Seninki alayımızdan da kara
Ulan utanmadan hala
Sallıyorsun makara kukara
Allahım var deme
Şirk koyma tanrına
Salladığın yetmedi mi yıllarca
Şimdi ağlama boşuna
Nadim ol kandırma daha fazla
Ümmetini yok yere
Zira sende muhtaçsın
Sonda bir arşın peşkire
Kör inadı bırak
Zilletinden utanda biraz
Terk et fitneyi günah çıkar
Etme boşuna niyaz
Bindiysen de elin sandalına
Kaldıysan da Okyanusta artık tek başına
Ve boğuluyorken haram denizinde
Nasıl kafadır ki bu ZURNAN hala elinde
Oysa son deliğisin
Bak bu halinle
Ve Musa'nın çocuklarının
Kafadan çürüttüğü partinle
Uyma daha fazla elin aklına
Hiç olmazsa sonunda
Gel artık imana
Kalan aklını kullan da gir adalet denen limana...
Bu fırsatla, bütün dost ve okurlarımın aileleriyle birlikte yeni yıllarını en içten dileklerimle kutluyor, sağlık, mutluluk ve esenlikler diliyorum aziz vatanlarında ve İnşallah 1914 ile başlayacak – AKP’siz - aydınlık yarınlarında…
Serendip Altındal
.