Pakistan’ın bölgedeki arabuluculuk başarısı ve Türkiye’nin fırsatı kaçırması, nükleer caydırıcılığın sağladığı özel dokunulmazlığın sonucu. İslamabad yönetimi, İran ve Batı arasında güven köprüsü kurarken 1979’dan miras aldığı kurumsal temsil geleneğini kullanıyor. Ankara’nın denklemin dışında kalması ise teknik kapasite eksikliğinden değil, sahadaki aktörlerin yarattığı olumsuz algıdan kaynaklanıyor. Arabuluculuk, masada güven veren stratejik şemsiye sunabilme becerisidir. Pakistan, nükleer güvencesiyle bunu yaptı. Türkiye ise giderek keskinleşen tarafı nedeniyle attığı adımlarla tarafsız hakem rolünü tamamen kaybetti. Stratejik yalnızlaşmanın ağır bedeli artık masanın tamamen dışında kalarak ödeniyor. Sarsılmaz prestij için yalnızca niyet beyanı yeterli olmuyor. Retorik Savrulmalar ve Stratejik Atalet DöngüsüBağımsızlık odaklı iddialı dış politika söylemleri, sahadaki gerçek uygulamalarla çatışarak ciddi stratejik körlüğe yol açıyor. Bakanlık düzeyindeki Pekin ve Moskova temasları teoride umut verse de, Suriye gibi kriz bölgelerinde yönetimi devirmeye yönelik revizyonist adımlar Türkiye’nin güvenilirliğini bölgesel müttefikler gözünde zedeliyor. Kahramanlık vurgulu hamasi dil, dış dünyada stratejik ustalık yerine savrulma olarak algılanıyor. Devlet çıkarlarından uzaklaşan popülist yaklaşımlar, ülkeyi öngörülebilir aktör olmaktan hızla uzaklaştırıyor. Diplomasi yalnızca yüksek sesle değil, tutarlılık ve uzun vadeli akılla yürütülmeli. Mevcut bürokratik hantallık ise her geçen gün bölgesel prestiji erozyona uğratarak Türkiye’ye kalıcı zarar veriyor. Bölgesel Rekabetin Gölgesinde Derinleşen Güven Erozyonuİran ile Türkiye arasındaki komşuluk ilişkileri, rasyonel iş birliğinden çok tarihsel rekabet ve bitmeyen çekişmeye dönüşmüş durumda. Tahran yönetimi, Ankara’yı tarafsız kolaylaştırıcı olarak değil, nüfuz alanını daraltan doğrudan rakip olarak görüyor. Suriye sahasındaki güç mücadeleleri ve yıpratıcı hamleler, İran’ın Türkiye’nin garantörlüğüne olan güvenini tamamen sarsmış durumda. Derin güven krizi, bölgesel krizlerde neden dışlandığımızı açıkça ortaya koyuyor. Pakistan ise rasyonel tutumunu koruyarak oluşan boşluğu dolduruyor. Geçmişteki sert söylemler ve sahada alınan NATO endeksli taraflı pozisyonlar, Türkiye’yi en kritik barış görüşmelerinde bile etkisiz hale getirdi. Bölgesel liderlik hırsı ise kazanımları baltalayan en büyük psikolojik engel olarak öne çıkıyor. Gazze Krizi ve Garantörlük Vaadinin ÇöküşüTürkiye, Gazze İsrail savaşında garantör oldu ancak sahada elde ettiği hakları uygulamada fiyasko yaşandı. Recep Tayyip Erdoğan, ateşkes bozulup saldırılar sürerken Türkiye’ye tanınan yetkileri devreye sokmadı. İsrail katliamlarını sürdürürken Ankara sadece sözle yetindiği süreçte verilen vaatler ve icraatsız söylemler, diplomatik ağırlığı tamamen eritti. Tahran yönetimi, aynı hatayı tekrarlamak istemediği için Türkiye’nin arabuluculuk tekliflerini reddetti. Sadece konuşup eyleme geçmeyen arabuluculuk ve garantörlük modeli, bölgesel müttefikler nezdinde güven ve ciddiyet kaybına yol açtı. İnanılırlık yitirildiğinde masalar başkalarına kaldı, masallar ise Türk halkına. Yaptırım gücünü dahi kullanma cesareti gösteremeyen garantörlük, diplomatik illüzyona dönüşerek arabuluculuk beklentilerini boşa çıkardı. Küresel Aklın Tercihi ve Gölge GarantörlerPakistan’ın başarısının ardında, Çin’in stratejik garantörlüğü ile ABD’nin makul gördüğü küresel mutabakat yer alıyor. İslamabad’ın gücü sınırlı olsa da Pekin’le kurduğu güçlü bağlar onu aktör haline getirdi. Türkiye’nin destek bulamaması ise Batı ve Doğu arasında esen rüzgar arasında sıkışan kararsız tutumundan kaynaklanıyor. NATO’daki konumu sorgulanırken, Türkiye’nin bölgesel krizlere ısrarla NATO perspektifinden yaklaşması hem bölgesel hemde doğu güçleriyle derin kurumsal ilişkiler geliştirememesi jeopolitik yalnızlığını artırıyor. Denge politikasındaki yanlış adımlar Türkiye’yi oyunun dışında bıraktı. Tutarlı bölgesel müttefiklikler kurulmadıkça, dışlanmışlık sürecek ve süreçte milli gururu zedeleyen ağır küresel tercih olmaya devam edecek. Stratejik Eylem Önerileri ve Ulusal RevizyonDış politika hamlelerinin temel motivasyonu iç siyasi kaygılar değil, mutlak ulusal çıkarlar olmalı. Şahsi dostluklara dayalı diplomasi bırakılarak, kurumsal devlet gelenekleri hızla canlandırılmalı. Bakanlıklar ve kurumlar arasında söylem birliğini sağlayacak merkezi denetim mekanizması kurulmalı. Suriye ve İran eksenindeki revizyonist hedefler, somut ve uygulanabilir sınır güvenliği odaklı rasyonel protokollerle değiştirilmelidir. Batı ve Doğu bloklarıyla ilişkilerde kararsızlık yerine, belirli konularda şeffaf ve uzun vadeli ortaklıklar ilan edilmeli. Popülist çıkışlar terk edilip, uluslararası hukuk temelinde teknik diplomasiye alan açılmalı. Prestijli rollerin başkalarına kaptırılmaması için öngörülebilirlik kültürü devletin tüm kademelerine acilen yerleştirilmeli. Ancak mevcut hükümetle bunun gerçekleşmesi mümkün görünmüyor. Türk diplomasisinde irtifa kaybı ve stratejik yalnızlık hızla artıyor. SADİ ÖZGÜL © 2026 Sadi ÖZGÜL |