|
"Celal Çelik" <celal...@gmail.com>: May 25 05:25PM +0300
Merhaba dostlar, Pazartesi sabah gönderdiğimiz son yazımızı tekrar paylaşmak istiyorum. Zira pazartesi sabah sayfadan resimleriyle değil de word dosyasında kopyalamışım sonra farkettim. Bu blog yazıları üzerinde epey çalışıyorum. Konularla ilgili ayetler ve resimleri bulup yazıyı taslak halinde kaydetmem 3-4 günü buluyor. O yüzden eğer sayfayı açmadıysanız yazıyı tekrar göndermek istedim. Eğer web üzerinden sayfayı açarsanız otomatik alan müziklerle yazıları okuyabilirsiniz... Sevgilerimle... Celal Çelik ***************** *Zahmette Rahmet Vardır* Geçenlerde bir sabah radyoyu açtığımda Sezen Aksu’nun “Eskidendi” isimli şarkısıyla güne başladım. *Dinlerken sürekli eskiyle bugünü kıyas ettim ve bu yazı şekillendi kafamda… * *“Eskidendi Çok Eskiden”;* Hani erken inerdi karanlık Hani yağmur yağardı inceden Hani okuldan, işten dönerken Işıklar yanardı evlerde Hani ay herkese gülümserken Mevsimler kimseyi dinlemezken Hani çocuklar gibi zaman nedir bilmezken Hani herkes arkadaş Hani oyunlar sürerken Hani çerçeveler boş Hani körkütük sarhoş gençliğimizden Hani şarkılar bizi henüz bu kadar incitmezken Eskidendi, eskidendi, çok eskiden Şimdi ay usul, yıldızlar eski Hatıralar gökyüzü gibi Gitmiyor üzerimizden Geçen geçti, geçen geçti Hadi geceyi söndür kalbim Şimdi uykusuzluk vakti Gençlik de, geceler gibi, eskidendi. *Söz: Murathan Mungan Müzik: Atilla Özdemiroğlu * *SU TAŞIRDIK* *Konya Ereğli’den 1982’de Ankara’ya taşındık. *Yedi yıl Etimesgut’ta gecekonduda oturduk. O zamanlar çeşme suyu çok kireçliydi, içilmezdi. *Şimdiki gibi damacana sular da yoktu. * *Etimesgut semtinde Atatürk’ün getirttiği temiz pınar çeşmesinden hergün bidonlarla eve su taşırdık. *On-oniki yaşımda evin büyük çocuğu olarak bu görev bana verilmişti. *ÖDEV YAPMAK* Okul ödevlerimizi yapmak için *koca koca Meydan Larus gibi ansiklopedi*lerden faydalanırdık. Hatta bazen zorlu ödevlerimiz için haftasonu kütüphanelere gider, araştırırdık. <https://3.bp.blogspot.com/-e9PIf98ShSM/Vx9xiiFUnwI/AAAAAAAAd28/qwFta0ELWzgfsJ21y1c5WiEAHWOqhGNHACLcB/s1600/8C705C3E96B14535AB5E653E0C3A5034.jpg> <https://4.bp.blogspot.com/-ZqRDCs6fAPs/UH-zpzVOpXI/AAAAAAAADFU/aMfWfA4iMIAY8Je14W-3l5CWP9aaKbzNwCKgB/s1600/2.jpg>*Verilen her ödev, bizler için öğrenme ve etüd etme **-mevcut ansiklopedi veya kütüphaneleri kullanarak-** sonrasında sentez ederek yazıya dökme süreçlerini kapsardı. Dolayısıyla öğrenilen bilgiler dağarcığımızda kalıyordu. * *Şimdi gençler Google’a tıklayarak anında bilgiye ulaşıyor ve hiç zahmet çekmiyorlar. O yüzden de kitap okuyup araştırmıyorlar ve bilgiler çok çabuk unutuluyor.* Tabi bir de bizim zamanımızdaki ansiklopediler bir uzman kurul tarafından titizlikle hazırlanıp onaylanıyordu. Şimdi Google’da bir konu aratsak yüzlerce farklı bilgi çıkıyor. Nasıl güveneceğiz… *TELEFONLA ARAMAK* Seksenlerde Babam Ereğli’deki dedemgili aramak için PTT’ye yürüyerek gider, kuyruğa girerdi. Jeton alır ama bu seferde telefon kulübesi önünde tekrar kuyruğa girerdi. Yani *kısacık bir telefon konuşması saatlerini alırdı. * *Yine seksenlerde Bekir dayımın hanımı rahmetli Fadime yengemin **(ölüm: Mart 2013)** köyde yazın hergün çamaşır yıkadığını hatırlıyorum. Çünkü altı çocuğu vardı. * *Odun ateşi yakarak kazanla su kaynatıyor; bakır leğen içinde elinde tektek çitileyerek yıkıyor, sıkıyor ve avludaki ipe asıyordu. Yani çamasır yıkamak 3-4 saati buluyordu. * *TEBRİK KARTLARI* *1992’de üniversitedeyken kampüsten Konya şehir merkezine giderdik. Kırtasiyeden tebrik kartları ve zarf alırdık. * *Sevdiklerimiz için bu kartların arkasına tektek bayram kutlama mesajı yazar; sonra zarfların üstüne adreslerini yazardık. PTT’de kuyruğa girer ve zarflara pul yapıştırırdık. * *O zamanlar üç samimi dostumla beraber tebrik kartları yollamak için bir saat yol giderdik. Fakat bu uzun iş bize keyif verirdi. * <https://1.bp.blogspot.com/-AIQWGJVtAtE/Vx9_YtvDNYI/AAAAAAAAd3U/kkfdGfly60Ep-RNGpndrUA-U3OiEz64iACLcB/s1600/tepe1.jpg> *Konya Alaaddin Tepesinde çay ve lokantada etliekmek eşliğinde keyifli sohbet ederdik. * *Şimdi ise Whatsupp ve SMS ile zahmetsiz saniyesinde tebrikleşiyoruz. * *MEKTUPLAŞMAK* Günümüzde teknolojinin gelişmesiyle birlikte *iletişim çok hızlandı*. Şimdiki gençler aşk duygusunu tam yaşayamıyor. *Aşk özlemektir*. O özlemle hayaller kurmaktır. Biz farklı şehirlerde oturuyorduk. Seksenlerde ev telefonları vardı ama en iyi iletişim *mektup yazmaktı. * *Biz birbirimize mektup yazardık. Ruhunun derinlik ve inceliklerini öğrenmek için satır satır o mektupları defalarca okurdum. Yüzünün güzelliğiyle başladı ama sonra ruhunun güzelliğine de aşık oldum…* *Gençler artık hiç özlemiyorlar, gündüz buluşuyorlar, akşam görüntülü konuşuyorlar. Evlenince aşk çabuk bitiyor ve malesef boşanma ve tabi analı babalı yetimler… * *1987’te Yükseliş Koleji ortaokul kısmında okurken Din Kültürü öğretmenimizin sorusunu ve cevabını hiç unutmuyorum. * O zamanınkileri saydı.* Bütün bu teknolojik gelişmeler ve sürekli yeni icatlar ne için olabilir, *diye sormuştu. Sonra yanıtı kendi verdi,* İnsanın daha rahat yaşaması için, *demişti. *Evet şimdi artık çok rahatız ve eskiden zahmetle yapılan işler hiç zamanımızı almıyor. * Geçenlerde *sevgili Hayat Nur Artıran* Hanımefendinin attığı bir tweette şunu görmüştüm: *“İnsan daha kendini tanımadan bilmeden, çok muazzam bir teknolojiye ulaştı; Bu insanlık alemi için çok büyük bir tehlikedir !” ( Dr. Alexis Carrel )* *SONUÇ* *“Rahat zahmette; zahmet rahattadır”* cümlesi, Müslüman halkımızın yüz yıllardır Kur’ân’a dayandırarak söyleyegeldiği bir özlü sözdür. Bu atasözü, Kur’ân-ı Hakim’in, “Elbette güçlükle berâber şüphesiz bir kolaylık vardır. Gerçekten güçlükle beraber şüphesiz kolaylık vardır” *(İnşirah suresi, 5-6)* âyetlerini tefsir ediyor. <https://1.bp.blogspot.com/-uTE8ANtZmsU/Vx9vQC2DLLI/AAAAAAAAd2o/rly6pc-e3Kkwrea-r-oKO1Hmx0K7Oq2CgCLcB/s1600/12751480_552141651619449_1895516256_n.jpg> *Zorluklar ne kadar dayanılmaz da olsa, gerek doğrudan Allah’ın takdir ettiği musibetlerde olsun, gerekse olumlu netice almak için gösterilen verimli ve özverili çalışma esnasında olsun; çekilen her zorlukta; 1- Dünyevî, 2- Uhrevî olmak üzere iki büyük kolaylık vardır. * *1-Dünyevî kolaylık*; başarıdır, verimliliktir, kalitedir, olgunluğa ermektir, kemâl kazanmaktır, sevilmektir, sayılmaktır, el üstünde tutulmaktır, bol kazançtır, berekettir. Meselâ özveri ile işine sarılan ve işinde alınteri döken şahıs, zorluğu, sıkıntıyı ve zahmeti göğüslemiş olur. Fakat bu zorluğun arkasında: 1- Çalışma zevkini tatma. 2- Başarı zevkini tatma. 3- İnsanlara hizmet verme ve memnun etme zevkini tatma. 4- Kazanma zevkini tatma. 5- İnsanlarca sevilmek ve sayılmak zevkini tatma. 6- Olgunlaşma ve kemale erme zevkini tatma. gibi dünyevî kolaylıklar görmektedir. *2-Zorlukların neticesinde gelen uhrevî kolaylığa gelince:* Bu, Allah’ın izniyle ve takdiriyle gelen yüksek feyiz ve sevapla birlikte, Allah’ın rızasına, Cennetine, cemaline, sonsuz nimetlerine, hadsiz mükâfatlarına ve ebedî hazinelerine ulaşmaktır. Rahatın zahmette oluşu bu geniş mânâları ifade eder. Katlanılan zahmetler, çekilen sıkıntılar ve göğüs gerilen zorluklar, neticede hem dünyada, hem âhirette sonsuz rahatlık, doyulmaz huzur ve ebedî saadet kazandırıyorsa, elbette baş göz üstüne denmeli ve katlanmalıdır. *BİR HİKAYE* *Şimdi konuyu daha iyi anlamamızı sağlayacak bir hikaye ile yazımızı bitiriyoruz:* *Bir gün, kırlarda gezintiye çıkan bir adam, kenara oturduğu otlardan birinin dalında , küçük bir kozanın varlığını fark etti. * *Koza ha açıldı ha açılacak gibiydi. Adam , bunun bir kelebek kozası olduğunu tahmin ediyordu. Böyle bir fırsat bir daha ele geçmez diye düşündü; ve bir kelebeğin dünya yüzü gördüğü ilk dakikalara şahit olmak istedi. * *Dakikalar dakikaları kovaladı , saatler geçmeye başladı , ama henüz kelebeğin küçük bedeni o delikten çıkmadı. Sanki , kelebeğin dışarı çıkmak için çaba harcamaktan vazgeçmiş olabileceğini düşündü. * * <https://3.bp.blogspot.com/-z6nMeO6d3VE/Vx9v24hT85I/AAAAAAAAd2w/9QJrX_V7pYwDh9HYY381Soarb8mLHDffgCLcB/s1600/imagesD33GEZ92.jpg>* *Sanki kelebek elinden gelen her şeyi yapmış da , artık yapabileceği bir şey kalmamış gibi geldi ona. * *Bu yüzden , kelebeğe yardımcı olmaya karar verdi: cebindeki küçük çakıyı çıkarıp kozadaki deliği bir cerrah titizliğiyle büyütmeye başladı. * *Böylece , bir-iki dakika içinde kelebek kolayca dışarı çıkıverdi. Fakat bedeni kuru ve küçücük , kanatları buruş buruştu. * *Adam kelebeği izlemeye devam etti; çünkü kanatlarının her an açılıp genişleyeceğini ve narin bedenini taşıyacak kadar güçleneceğini umuyordu.* *Ama bunlardan hiçbiri olmadı. Kelebek , hayatinin geri kalanını , kurumuş bir beden ve buruşmuş kanatlarla yerde sürünerek geçirdi. Ne kadar denese de , asla uçamadı. * *Adamın bütün iyi niyetine ve yardımseverliğine rağmen anlayamadığı şey , kozanın kisitlayiciliginin ve buna karşılık kelebeğin daracık bir delikten dışarı çıkmak için gereken çabanın , Allah'ın kelebeğin bedenindeki sıvıyı onun kanatlarına göndermek ve bu sayede kozanın kisitlayiciligindan kurtulduğu anda onun uçmasını sağlamak için seçtiği bir yol olduğuydu. * *Bu gerçeği öğrendiğinde , hayat boyu unutamayacağı bir şey de öğrenmişti: * *Bazen , hayatta tam olarak ihtiyaç duyduğumuz şey , çabalardır. Eğer Allah , hayatta herhangi bir çaba olmadan ilerlememize izin verseydi , o zaman , bir anlamda sakat kalırdık . * *Olabileceğimiz kadar güçlenemezdik o zaman . Ve asla uçamazdık.. * *Celalin Penceresinden* http://celal1973.blogspot.com.tr/2016/05/zahmette-rahmet-vardr.html |
|
"Grup Yönetici " <erzinca...@gmail.com>: May 25 05:25PM +0300
---------- Yönlendirilmiş ileti ---------- From: Yilmaz Karahan <karahan...@gmail.com> Date: Tue, 24 May 2016 23:47:27 +0300 *İran, Alparslan Türkeş’i Tehlike Olarak Sundu * Son dönemlerde İran’da Türkçülük hareketleri tırmandıkça İran siyaset bilimi uzmanları çeşitli konferanslarla İran’da Türkçülük tehdidini ele almağa başlamışlar. Geçtiğimiz hafta İran’ın Şiraz Üniversitesi siyaset bilimi fakültesinde İran’da Türkçülük tehdidi adı altında bir sergi açıldı. Bu sergide İran siyaset uzmanlarının Pantürksim dedikleri Türkçülük hakkında broşürleri öğrenciler ve öğretim üyeleri içinde dağıtıldı ve Türkçülük davası hakkında çeşitli fotoğraflar sergilendi. Fotoğraflarda Alparslan Türkeş, Üç Hilal, Bozkurt simgesi ve Güney Azerbaycan siyasi kuruluşlarının fotoğrafları İran’da milli birliği zedeleyen konular olarak sunuldu. http://araznews.org/tr/?p=1081 [image: Satır içi resim 1] http://www.yenidenergenekon.com/1387-iran-alparslan-turkesi-tehlike-olarak-sundu/ -- Türkiye için el ele mail grubumuz *https://groups.google.com/group/Turkiye-icin-el-ele <https://groups.google.com/group/Turkiye-icin-el-ele> * Gruba e-posta gönderme adresi *turkiye-i...@googlegroups.com <turkiye-i...@googlegroups.com> * Erzincan Kemaliye Egin Grubum http://groups.google.com.tr/group/erzincan-kemaliye-egin-grubu Gruba e-posta gönder : erzincan-kemal...@googlegroups.com Grub Admin M.İlaldı 0532 7269362 erzinca...@gmail.com Tüm dost ve arkadaşlarımı twitter sayfama bekliyorum : https://twitter.com/#!/MiLALDi Facebook Sayfamda Sizleride Bekliyorum.Teşekkür ederim. http://www.facebook.com/profile.php?id=1561718148 |
|
"Grup Yönetici " <erzinca...@gmail.com>: May 25 05:21PM +0300
---------- Yönlendirilmiş ileti ---------- Gönderen: Nurullah aydın <na74...@gmail.com> Tarih: 25 Mayıs 2016 12:13 Konu: KİN'İN, NEFRET'İN PANZEHİRİ SEVGİ VE ADALET'TİR Alıcı: *Nurullah AYDIN* *23 Mayıs 2016-ANKARA* *KİN'İN, NEFRET'İN PANZEHİRİ SEVGİ VE ADALET'TİR* Dünya’da ve Türkiye’de ben ve öteki ayrışması, kıt kaynakların sömürülme isteği, insanlardaki paylaşım, adalet, acıma, sevgi gibi insani değerleri altüst ediyor. Her din mensubu ve ideoloji sahibinin saplantısı ve kendini doğru haklı görmesi; *kin, nefret, öfke *fırtınası yaşatıyor. Tabi bu fırtına belli çevrelerce bilinçli bir şekilde yaşatılıyor. İlkel düşünce sahibi ucube tipler, her nasılsa etkili ve yetkili konumdadır. *Ama ne yazık ki,* rezilliğin dibine vuranlar, toplumun tümünü ya da bir kesimini rencide edici, kırıcı, yaralayıcı ifadeleri kullanmaktan hiç kaçınmıyor. Bilinçli ya da değil gerçekleştirilen *çirkinlik kimin eseri* diye sormak gerekir. *İnsanlar; *etnik köken, din araştırmasına yönelmiş durumda. Güvensizlik ayrışma hızla artıyor. Birlik ve beraberlik söylemleri ciddiye bile alınmıyor. Kamplaşma artıyor. Toplumda küllenmiş geçmişe ait ne varsa tartışma konusu ediliyor. İnsanlar şaşkınlık içinde! Ne adına bunlar yapılıyor, demokratikleşme ve özgürlük adına. Acaba gerçekten öyle mi? *Rezilliklerden* sadece partiler, gazeteciler, akademisyenler mi, aydınlar mı sorumlu? Suç işleyenlere yaşa varolan diyenlerin, hiç bir işlem yapmayanların hiç suçu yok mu? Reyting canavarına kurban verdiğiniz topluma aşılanan zehir, etkisini gün geçtikçe arttırıyor. TV'deki programların, gazete manşetlerinin, köşe yazılarının, TV'de konuşanların, hayatımızı işgal etmesi; hatta sadece hayatımızla sınırlı kalmayıp hayallerimizi bile işgal altına alması sıkıntılı bir süreç. *Düşünen ve üreten beyinler yetiştiremezsek*, gençlerin ellerine hamburger kolayı verirsek, gerçek başarının iç huzuru ve mutluluk olduğunu unutturan hayatlar yaşatırsak, sevmezsek/öpmezsek, kendine saygı kavramını yaşamlarına entegre edemezsek, prensipler geliştirecekleri onurlu hayatlar yaşatamazsak, sadece para ve bilgisayarla oyalanıp zaman öldürmelerine müsaade edersek olacağı bu elbet! Ne olmak istediğini bilmeyen ve hayatının merkezine dizi karakterlerini oturtan gençler, bizim geleceğimiz... Ama *bizler*, bugünümüzü ziyan ettiğimiz gibi geleceğimizi de yok ediyoruz. Bu tabloyu görünce inanıyorum ki, küresel ısınma bile, insanlık kadar dünyaya zarar veremez! *Değerlerine sahip çıkmayan bir toplumda çözülüş kaçınılmazdır! * Girişimciliğin en önemli gereklerinden biri *özgür düşünce*dir. Kafalar ne kadar özgür olursa düşünceler de o kadar güçlü olacaktır. Özgürlüğün önü açıldıkça girişimcilikte gelişecektir. *Unutulmamalıdır ki;* topluma ve insanlara gem vurulduğunda onlardan yenilikçi düşünmeleri beklenemez. Amaçsız, idealsiz, hedefsiz, özgürlük te, ekmek te olmaz! *Bugün dünyada*; gıda, su, enerji güvenliği, döviz kuru savaşları tartışılırken, daha fazla nasıl zenginleşiriz, işsizliği nasıl çözeriz sorularına yanıt aranırken, Türkiye'de anlamsız gereksiz konular tartışılıyor. Enerjimizi o kadar lüzumsuz şeylere veriyoruz ki. Doğru şeyleri tartışmalıyız, gereksiz konulara takılıp kalmamalıyız. Dünya'da *aydınlanmanın ışıkları *tekrar yansımaya başladı. Bu ışıklar gökkubbeden Anadolu coğrafyasına doğru geliyor. O ışık; bu topraklardan yeniden doğacak. Başarılı bir girişimci olmak için nelere ihtiyaç vardır? sorusunu herkes soruyor. Özgüvene, paraya, yenilikçi düşünceye, iyi eğitime ihtiyaç vardır. *Gençler *kendilerine güvenmeli ve kendilerinden daha akıllı insanlarla çalışmalıdır. Başarı için; hedef belirleyecek ve hayal kurulacak, çalışılacak. Çünkü çalışmadan belirlenen hedefe ulaşmak mümkün değildir. Yılmadan çalışmak gerekir. *Zenginlik önemlidir*. Ülkeler zenginleştikçe işsizlik azalır. Ancak asıl zenginlik güç ve vicdandır. Herkes birbirini mutlaka sevmesi gerekir. Ayrılıkta azap birlikte rahmet vardır. *Empati yapmayı öğretmeliyiz.* Birbirimizi, şucu bucu ayırmaya ve dışlamaya hakkımız yok. Bu bizim zenginliğimiz ve birbirimizi kucaklamak zorundayız. Bunları sağlayacak ülkenin duyarlı bilinçli insanları, ortak değerlerde buluşarak, birlikte hareket etmek zorundadırlar. *GÜNÜN SÖZÜ*: Hayalleri, hedefleri olan insan, çalışarak başarıya ulaşır. -- Türkiye için el ele mail grubumuz *https://groups.google.com/group/Turkiye-icin-el-ele <https://groups.google.com/group/Turkiye-icin-el-ele> * Gruba e-posta gönderme adresi *turkiye-i...@googlegroups.com <turkiye-i...@googlegroups.com> * Erzincan Kemaliye Egin Grubum http://groups.google.com.tr/group/erzincan-kemaliye-egin-grubu Gruba e-posta gönder : erzincan-kemal...@googlegroups.com Grub Admin M.İlaldı 0532 7269362 erzinca...@gmail.com Tüm dost ve arkadaşlarımı twitter sayfama bekliyorum : https://twitter.com/#!/MiLALDi Facebook Sayfamda Sizleride Bekliyorum.Teşekkür ederim. http://www.facebook.com/profile.php?id=1561718148 |
|
"Celal Çelik" <celal...@gmail.com>: May 25 05:19PM +0300
ALLAH'IN SIFATLARI <http://celal1973sevdikleri.blogspot.com.tr/2016/05/allahin-sifatlari.html> *ALLAH'IN SIFATLARI* Allah'ın Sıfatları: Allahü teâlânın sıfatları 14 tanedir. 6 tanesi Zati Sıfatları (Sıfât-ı zâtiyye), 8 tanesine de Subûti Sıfatları (Sıfât-ı sübûtiyye) denir. Her Müslümanın, Allah'ın bütün kemâl sıfatlarına sahip, noksan sıfatların hepsinden de uzak olduğuna inanması farzdır. *Zati Sıfatları (Sıfat-ı Zatiyyesi):* 1- Vücud: Bu sıfat Allah Teâlâ'nın var olduğunu ifade eder, Allah Teâlâ vardır. Varlığı ezelîdir. Vâcib-ül vücûddür, yanî varlığı lazımdır. 2- Kıdem: Allah Teâlâ'nın varlığının başlangıcı olmamasıdır. Allah Teâlâ'nın varlığının evveli yoktur. 3- Beka: Allah Teâlâ'nın varlığının sonu olmaması, daima var bulunmasıdır. Allah Teâlâ'nın varlığının sonu yoktur. Hiç yok olmaz. 4- Vahdaniyyet: Allah Teâlâ'nın bir olması demektir. Allah Teâlâ'nın zatında, sıfatlarında ve işlerinde ortağı, benzeri yokdur. 5- Muhalefet-ün lil-havadis: Allah Teâlâ'nın sonradan vücud bulan varlıklara benzememesi demektir. Allah Teâlâ, zatında ve sıfatlarında hiçbir mahlûkun zât ve sıfatlarına benzemez. 6- Kıyam bi-nefsihi: Allah Teâlâ'nın, başka bir varlığa ve hiçbir mekâna muhtaç olmadan zâtı ile kaim olması demektir. Allah Teâlâ zâtı ile kaimdir. Mekana muhtaç değildir. Madde ve mekan yok iken O var idi. Zîra her ihtiyactan münezzehdir. * Subûti Sıfatları (Sıfat-ı Sübutiyyesi):* 1- Hayat: Allah Teâlâ'nın hayat sâhibi olması demektir. Allah Teâlâ diridir. Hayatı, mahlûkların hayatına benzemeyip, zatına layık ve mahsûs olan hayat, ezelî ve ebedidir. 2- İlim: Allah Teâlâ'nın her şeyi bilmesi, ilminin her şeyi kuşatması demektir. Allah Teâlâ herşeyi bilir. Bilmesi mahlûkâtın bilmesi gibi değildir. 3- Sem’: Allah Teâlâ'nın her şeyi işitmesidir. Allah Teâlâ işitir. Vâsıtasız, cihetsiz işitir. İşitmesi, kulların işitmesine benzemez. 4- Basar: Allah Teâlâ'nın her şeyi görmesidir. Allah Teâlâ görür. Aletsiz ve şartsız görür. Görmesi göz ile değildir. 5- İrâdet: Allah Teâlâ'nın dilemesi vardır. Dilediğini yaratır. Her şey Onun dilemesi ile var olur. 6- Kudret: Allah Teâlâ, herşeye gücü yeticidir. Hiçbir şey O'na güç gelmez. 7- Kelâm: Allah Teâlâ'nın harfe ve sese muhtaç olmadan konuşması demektir. Allah Teâlâ söyleyicidir. Söylemesi alet, harfler, sesler ve dil ile değildir. 8- Tekvîn: Allah Teâlâ yaratıcıdır. Ondan başka yaratıcı yoktur. Her şeyi O yaratır. KAYNAK: http://www.namazsitesi.com/allahin-sifatlari.html -- . |
|
"Özel Büro (Dig.Security.İŞNET)" <digi.s...@isnet.net.tr>: May 23 01:14AM +0300
[status publish] [geotag on] [publicize off|twitter|facebook] [category araştırma] [tags TARİH, EDEBÎ, ŞERH GELENEĞİ, TASAVVUF, ŞİİR ŞERHLERİ] |
|
"Özel Büro (Dig.Security.İŞNET)" <digi.s...@isnet.net.tr>: May 23 12:50AM +0300
OsmanlIlarda birçok ilmiye mensubunun tasavvufla alâkadar olduğu bilinmektedir. Asırlardır ilmî üstünlüğü ve yetkinliğiyle haklı şöhrete sahip bulunan Molla Fenârî (ö. Mart 1431) bunların önde gelenlerindendir. Asıl adı Şemseddin Muhammed olan Fenârî, Yıldırım Bayezid Dönemi'nde başkent Bursa'da kadılığa, Sultan II. Murad Dönemi'nde de ilk defa olarak Şeyhülislâmlık makâmına getirilmiş önemli bir âlimdir. Onun tasavvuf düşüncesi ve kültürüne olan yakın ilgisi, kaleme aldığı birçok eserinde açıkça görüldüğü gibi, "el aldığı" şeyhler ve mensup olduğu tarîkatlar da güvenilir kaynakların verdiği bilgilerden öğrenilebilmektedir. Kaynaklardaki bu bilgilerin bir kısmı bazı çağdaş müellifler tarafından muhtelif çalışmalarda kullanılmış ve Fenârî'nin tasavvufî yönüne daha önce de işâret edilmiştir; ancak bunların bir kısmı hatalı, bir kısmı da yetersizdir. Bu araştırmada konu ile ilgili yeni bilgiler sunulurken yeri geldikçe önceki çalışmalara da işâret edilerek gerekli ilâve ve düzeltmelerin yapılması hedeflenmektedir. Kuruluşundan itibaren tasavvuf ehlini koruyup kollayan Osmanlı Devleti, ortaya koyduğu bilinçli politikalar sâyesinde medrese ile tekke arasında sağlıklı bir denge oluşturmayı başarmış gözükmektedir. Kurulan bu denge Osmanlı toplumda önemli oranda "mutasavvıf-âlim" tipinin yetişmesine imkan sağlamıştır.[1] <http://www.altayli.net/osmanli-devletinin-ilk-seyhulislami-molla-fenarinin- tasavvufi-yonu.html?utm_source=feedburner&utm_medium=email&utm_campaign=Feed %3A+altayli%2Ffeed+%28T%C3%9CRK+TAR%C4%B0H%C4%B0+ve+K%C3%9CLT%C3%9CR+ARA%C5% 9ETIRMALARI%29#_edn1> İşte konumuz olan Molla Fenârî de bunların ileri gelenlerinden biridir. Bu açıdan bakıldığında Fenârî, yalnızca tasavvufa ilgi duyan bir âlim olmaktan öte, Osmanlı tasavvuf târihinde önemli bir işlevî üstlenen köşe taşlarından biri olma niteliğini taşımaktadır. Nitekim o, bir şeyhülislâm olarak zamanında ulemânın başı durumunda olduğu gibi, aynı zamanda entelektüel tasavvuf anlayışını sürdüren Ekberiyye mektebinin önemli bir temsilcisi ve birçok tarîkat silsilesinin kendisinde birleştiği önemli bir merkez durumundadır. Onun bu çok yönlü durumu bir yandan tasavvuf ehlince öteden beri uygulanagelen birtakım âdâp ve usulleri benimseyip bizzat icrâ etmesine, diğer yandan da tasavvufa muhâlif olanlara karşı bir kısım eserler yazarak tasavvuf düşünce ve anlayışını benimsetmek için gayret göstermesine vesîle olmuştur. O dönemde sûfîlerin uyguladığı tarîkat âdâp ve erkânını savunmak için müstakil bir risâle kaleme almış olması bunun en güzel göstergesidir. Giriş kısmında eserin yazılış sebebini şu şekilde açıklamaktadır: "Bazı kimseler tasavvuf ehlinin yaptıklarını bid'at, tavırlarını gösteriş ve aldatma, sözlerini de yalandan ibâret zannetmektedirler. Oysa ben biliyorum ki, onlar Peygamberden mîras olarak aldıklarını uyguluyor, Kitap ve Sünnet'in gösterdiği sağlam ve emin bir yolda yürüyorlar."[2] <http://www.altayli.net/osmanli-devletinin-ilk-seyhulislami-molla-fenarinin- tasavvufi-yonu.html?utm_source=feedburner&utm_medium=email&utm_campaign=Feed %3A+altayli%2Ffeed+%28T%C3%9CRK+TAR%C4%B0H%C4%B0+ve+K%C3%9CLT%C3%9CR+ARA%C5% 9ETIRMALARI%29#_edn2> Fenârî'nin daha başka bir kısım eserlerinde de tasavvuf düşünce ve anlayışını özellikle ilmiye mensuplarına benimsetmek için özel çaba sarf ettiği gözlenmektedir. Ekberiyye mektebinin İbnül- Arabî'den sonra ilk temsilcisi Sadreddin Konevî'nin vücut, vücut mertebeleri vb. konulardan bahsettiği Miftâhu'l-gayb isimli eserine yazdığı şerhin (Misbâhu'l-üns) ön sözünde açıkça, tasavvuf ehlinin ortaya koyduğu keşfî kâideleri (kavâid-i keşfiyye) mümkün olduğunca nazar ve burhan metodunu kullananların (ulemâ) akıllarına uygun gelecek şekilde açıklamaya çalıştığını belirtmekte,[3] <http://www.altayli.net/osmanli-devletinin-ilk-seyhulislami-molla-fenarinin- tasavvufi-yonu.html?utm_source=feedburner&utm_medium=email&utm_campaign=Feed %3A+altayli%2Ffeed+%28T%C3%9CRK+TAR%C4%B0H%C4%B0+ve+K%C3%9CLT%C3%9CR+ARA%C5% 9ETIRMALARI%29#_edn3> aynı çabayı Fâtiha sûresinin tefsîri sadedinde kaleme aldığı Aynü'l-âyân isimli eserinde de göstermektedir. Fenârî burada Fusûsü'l-hikem'in ilk şârihi olarak bilinen Müeyyidüddin Cendî'nin bir mesele hakkındaki îzâhına karşı, "Şeyhin bu görüşünü zâhir bakımından doğru anlamak çok zordur (müşkildir). Hatta bu, tasavvuf ehli olmayan akıl sâhiplerini dalâlete düşürecek mâhiyettedir" diyerek kendisi o hususta anlaşılabilir bir açıklama yapmaya çalışmıştır.[4] <http://www.altayli.net/osmanli-devletinin-ilk-seyhulislami-molla-fenarinin- tasavvufi-yonu.html?utm_source=feedburner&utm_medium=email&utm_campaign=Feed %3A+altayli%2Ffeed+%28T%C3%9CRK+TAR%C4%B0H%C4%B0+ve+K%C3%9CLT%C3%9CR+ARA%C5% 9ETIRMALARI%29#_edn4> Ayrıca şu da belirtilmelidir ki, Fenâri bâzı eserlerinde ulemâya tasavvuf düşüncesini kabul ettirmek için çaba sarf ederken, aynı zamanda hakîkate ulaşma noktasında tasavvuf ehlinin kullandığı metodun (keşf) önemine ve ilim erbabına sağlayacağı katkılara da işâret etmiştir. Örneğin zâhir ilimlerle tasavvuf ilmini mecz ettiği adı geçen Aynü'l-âyân isimli eserinde[5] <http://www.altayli.net/osmanli-devletinin-ilk-seyhulislami-molla-fenarinin- tasavvufi-yonu.html?utm_source=feedburner&utm_medium=email&utm_campaign=Feed %3A+altayli%2Ffeed+%28T%C3%9CRK+TAR%C4%B0H%C4%B0+ve+K%C3%9CLT%C3%9CR+ARA%C5% 9ETIRMALARI%29#_edn5> ilm-i tefsîr ile alâkalı bilgi verirken müfessirin muhtaç olduğu hadis, fıkıh, kelâm gibi ilimlerin yanı sıra "mevhibe ilmi"ni de zikretmesi[6] <http://www.altayli.net/osmanli-devletinin-ilk-seyhulislami-molla-fenarinin- tasavvufi-yonu.html?utm_source=feedburner&utm_medium=email&utm_campaign=Feed %3A+altayli%2Ffeed+%28T%C3%9CRK+TAR%C4%B0H%C4%B0+ve+K%C3%9CLT%C3%9CR+ARA%C5% 9ETIRMALARI%29#_edn6> ve âyetlerin tefsîri sırasında zaman zaman keşfin verilerine de başvurmuş olması[7] <http://www.altayli.net/osmanli-devletinin-ilk-seyhulislami-molla-fenarinin- tasavvufi-yonu.html?utm_source=feedburner&utm_medium=email&utm_campaign=Feed %3A+altayli%2Ffeed+%28T%C3%9CRK+TAR%C4%B0H%C4%B0+ve+K%C3%9CLT%C3%9CR+ARA%C5% 9ETIRMALARI%29#_edn7> bunu göstermektedir. Ona göre sûfilerin benimsediği keşif ilmi, dinin temel kaynaklarını da ihtivâ edecek kadar geniş bir alanı içine almaktadır. Mevlânâ'nın Mesnevî'sinin girişine yazdığı şerhte gâyet net bir şekilde şöyle diyor: "Usûluddin olarak kabul edilen kelâm ilminin asılları Kitap ve Sünnet'tir. Binâenaleyh Kitap ve Sünnet 'usûlü usûliddin' olmaktadır. Kitap ve Sünnet'in asılları da gaybî ve ledünnî olan keşfî ilimlerdir. Bu durumda keşfî ilimler 'usûlü usûli usûliddin' olmaktadır."[8] <http://www.altayli.net/osmanli-devletinin-ilk-seyhulislami-molla-fenarinin- tasavvufi-yonu.html?utm_source=feedburner&utm_medium=email&utm_campaign=Feed %3A+altayli%2Ffeed+%28T%C3%9CRK+TAR%C4%B0H%C4%B0+ve+K%C3%9CLT%C3%9CR+ARA%C5% 9ETIRMALARI%29#_edn8> Fikrî açıdan kendi döneminde tasavvuf düşünce ve anlayışını bir kısım eserleriyle savunmuş olan Fenârî'nin, fiilî olarak da bizzat tasavvufun içinde olduğu görülmekte, devlet nezdindeki yüksek mevkiine rağmen başına derviş tâcı, üzerine de basit ve sâde giysiler giymeyi tercih ettiği belirtilmektedir.[9] <http://www.altayli.net/osmanli-devletinin-ilk-seyhulislami-molla-fenarinin- tasavvufi-yonu.html?utm_source=feedburner&utm_medium=email&utm_campaign=Feed %3A+altayli%2Ffeed+%28T%C3%9CRK+TAR%C4%B0H%C4%B0+ve+K%C3%9CLT%C3%9CR+ARA%C5% 9ETIRMALARI%29#_edn9> Öyle anlaşılıyor ki o, bir yandan şeyhülislâmlık görevini icrâ ederken diğer yandan da tarîkat şeyhliği vazîfesini yürütmekteydi. Düşünce olarak Ekberiyye mektebinin görüşlerini benimsemişti. Bilindiği gibi Ekberiyye, vahdet-i vücut anlayışı başta olmak üzere Muhyiddin İbnü'l- Arabî'nin görüşlerini benimseyenlerin oluşturduğu bir mekteptir. Bursalı M. Tâhir ile daha sonra İ. H. Uzunçarşılı gibi müellifler, Fenârî'nin feyz aldığı tarîkatları sayarken Ekberiyye'yi de bu tarîkatlardan biri olarak saymış,[10] <http://www.altayli.net/osmanli-devletinin-ilk-seyhulislami-molla-fenarinin- tasavvufi-yonu.html?utm_source=feedburner&utm_medium=email&utm_campaign=Feed %3A+altayli%2Ffeed+%28T%C3%9CRK+TAR%C4%B0H%C4%B0+ve+K%C3%9CLT%C3%9CR+ARA%C5% 9ETIRMALARI%29#_edn10> bazı araştırmacılar da bu görüşü benimsemişlerdir.[11] <http://www.altayli.net/osmanli-devletinin-ilk-seyhulislami-molla-fenarinin- tasavvufi-yonu.html?utm_source=feedburner&utm_medium=email&utm_campaign=Feed %3A+altayli%2Ffeed+%28T%C3%9CRK+TAR%C4%B0H%C4%B0+ve+K%C3%9CLT%C3%9CR+ARA%C5% 9ETIRMALARI%29#_edn11> Ancak Ekberiyye'nin tarîkattan çok bir entelektüel tasavvuf/mektep olarak kabul edilmesi daha doğrudur. Gerçi Ekberiyye'nin mektep olarak kabul edilişinin yanı sıra, bir tarikat olduğunu söyleyenler de vardır,[12] <http://www.altayli.net/osmanli-devletinin-ilk-seyhulislami-molla-fenarinin- tasavvufi-yonu.html?utm_source=feedburner&utm_medium=email&utm_campaign=Feed %3A+altayli%2Ffeed+%28T%C3%9CRK+TAR%C4%B0H%C4%B0+ve+K%C3%9CLT%C3%9CR+ARA%C5% 9ETIRMALARI%29#_edn12> fakat Fenârî'nin Ekberiyye ile ilişkisinin daha çok entelektüel planda olduğu anlaşılmaktadır. Molla Fenârî Ekberiyye mektebinin görüşlerini, Taşköprîzâde ve Hoca Sâdeddin Efendilerin kaydına göre, İbnü'l-Arabî'nin evlatlığı Sadreddin Konevî'nin (ö. 1274) talebelerinden olan babası Hamza'dan öğrenmiştir.[13] <http://www.altayli.net/osmanli-devletinin-ilk-seyhulislami-molla-fenarinin- tasavvufi-yonu.html?utm_source=feedburner&utm_medium=email&utm_campaign=Feed %3A+altayli%2Ffeed+%28T%C3%9CRK+TAR%C4%B0H%C4%B0+ve+K%C3%9CLT%C3%9CR+ARA%C5% 9ETIRMALARI%29#_edn13> Hamza Efendi, Konevî'den okuduğu Miftâhu'l-gayb isimli eserini oğluna okutmuş ve oğlu Fenâri de yukarıda işâret edildiği gibi, bu eseri daha sonra şerhetmiştir (Misbâhü'l- üns).[14] <http://www.altayli.net/osmanli-devletinin-ilk-seyhulislami-molla-fenarinin- tasavvufi-yonu.html?utm_source=feedburner&utm_medium=email&utm_campaign=Feed %3A+altayli%2Ffeed+%28T%C3%9CRK+TAR%C4%B0H%C4%B0+ve+K%C3%9CLT%C3%9CR+ARA%C5% 9ETIRMALARI%29#_edn14> Fenârî'nin ayrıca babasından sonra hem bu eseri,[15] <http://www.altayli.net/osmanli-devletinin-ilk-seyhulislami-molla-fenarinin- tasavvufi-yonu.html?utm_source=feedburner&utm_medium=email&utm_campaign=Feed %3A+altayli%2Ffeed+%28T%C3%9CRK+TAR%C4%B0H%C4%B0+ve+K%C3%9CLT%C3%9CR+ARA%C5% 9ETIRMALARI%29#_edn15> hem de İbnü'l-Arabî'nin Fusûsü'l- hikem'ini okuttuğu kaydedilmektedir. Onun özellikle Füsûsü'l-hikem'i okutması ve İbnü'l-Arabî'nin görüşlerini aşırı derecede savunması sebebiyle bir kısım tenkitlere de maruz kaldığı nakledilir.[16] <http://www.altayli.net/osmanli-devletinin-ilk-seyhulislami-molla-fenarinin- tasavvufi-yonu.html?utm_source=feedburner&utm_medium=email&utm_campaign=Feed %3A+altayli%2Ffeed+%28T%C3%9CRK+TAR%C4%B0H%C4%B0+ve+K%C3%9CLT%C3%9CR+ARA%C5% 9ETIRMALARI%29#_edn16> Fenârî'den Konevî'nin Miftâhu'l-gayb'ını okuyup icâzet alanlar arasında Yıldırım Bayezid'in dâmâdı Kübreviyye şeyhi Buhâralı Emir Sultan da bulunmaktadır. Taşköprîzâde Emir Sultan'a âit Fenârî'nin icâzet yazdığı Miftâhu'l-gayb nüshasını gördüğünü belirtmektedir.[17] <http://www.altayli.net/osmanli-devletinin-ilk-seyhulislami-molla-fenarinin- tasavvufi-yonu.html?utm_source=feedburner&utm_medium=email&utm_campaign=Feed %3A+altayli%2Ffeed+%28T%C3%9CRK+TAR%C4%B0H%C4%B0+ve+K%C3%9CLT%C3%9CR+ARA%C5% 9ETIRMALARI%29#_edn17> Molla Fenârî Sadreddin Konevî'den babası Hamza Efendi vâsıtasıyla Ekberiyye mektebinin görüşlerini aldığı gibi, ayrıca Harîrîzâde'nin tasnifine göre Ebheriyye'nin bir kolu olan Evhadiyye tarîkatından da iki ayrı silsileyle hilâfet almıştır.[18] <http://www.altayli.net/osmanli-devletinin-ilk-seyhulislami-molla-fenarinin- tasavvufi-yonu.html?utm_source=feedburner&utm_medium=email&utm_campaign=Feed %3A+altayli%2Ffeed+%28T%C3%9CRK+TAR%C4%B0H%C4%B0+ve+K%C3%9CLT%C3%9CR+ARA%C5% 9ETIRMALARI%29#_edn18> Bu silsilelerde İbnü'l-Arabî'nin evlatlığı Sadreddin Konevî'nin de bulunması dikkat çekmektedir. Kaydedildiğine göre Sadreddin Konevî İbnü'l-Arabî'nin fikir mîrasını tevârüs etmekle kalmamış, on altı sene hizmetinde bulunduğu Evhadiyye tarîkatının kurucusu Evhadüddin Kirmânî'den de tarîkat icâzeti almıştı. Onun, bu iki büyük zâtın yanında yetiştiğini ifâde için "Ben iki anadan süt emdim" dediği nakledilir.[19] <http://www.altayli.net/osmanli-devletinin-ilk-seyhulislami-molla-fenarinin- tasavvufi-yonu.html?utm_source=feedburner&utm_medium=email&utm_campaign=Feed %3A+altayli%2Ffeed+%28T%C3%9CRK+TAR%C4%B0H%C4%B0+ve+K%C3%9CLT%C3%9CR+ARA%C5% 9ETIRMALARI%29#_edn19> İşte Molla Fenârî'ye Sadreddin Konevî'den gelen tarîkat silsilelerinden biri (Şeyh Evhadüddin Kirmânî > Şeyh Sadreddin Konevî > Şeyh Hamza > Molla Fenârî),[20] <http://www.altayli.net/osmanli-devletinin-ilk-seyhulislami-molla-fenarinin- tasavvufi-yonu.html?utm_source=feedburner&utm_medium=email&utm_campaign=Feed %3A+altayli%2Ffeed+%28T%C3%9CRK+TAR%C4%B0H%C4%B0+ve+K%C3%9CLT%C3%9CR+ARA%C5% 9ETIRMALARI%29#_edn20> Ekberiyye mektebinin silsilesiyle (Sadreddin Konevî > Şeyh Hamza > Molla Fenârî) aynı olduğu için olmalı, bazı müellifler yanlışlıkla onun Ekberiyye tarîkatından hilâfet aldığını söylemişlerdir. Oysa Ekberiyye'den aldığı düşünce mirâsıdır. Aynı silsileden tarîkat olarak aldığı ise Evhadiyye'dir. Fenârî bu tarîkattan meşhur hadis hâfızı İbn Hacer Askalânî'ye hilâfet vermiş ve silsile Askalanî'den sonra şu şekilde devam etmiştir: Şeyhülislâm Zekeriyya el-Ensârî > Şeyh Ebu'l-Hasan el-Bekrî > oğlu Şeyh Muhammed el-Bekrî.[21] <http://www.altayli.net/osmanli-devletinin-ilk-seyhulislami-molla-fenarinin- tasavvufi-yonu.html?utm_source=feedburner&utm_medium=email&utm_campaign=Feed %3A+altayli%2Ffeed+%28T%C3%9CRK+TAR%C4%B0H%C4%B0+ve+K%C3%9CLT%C3%9CR+ARA%C5% 9ETIRMALARI%29#_edn21> Molla Fenârî'ye aynı tarîkatın Sadreddin Konevî'den gelen diğer silsilesi ise Hacı Bayrâm-ı Velî'nin de şeyhi olan Hamîdüddin Aksarâyî/Kayserî (Somuncu Baba) vasıtasıyla ulaşır. Tibyân'ın hâmişinde silsile şu şekilde kaydedilmiştir: Şeyh Sadreddin Konevî > Şeyh Şemseddin Mûsa Tebrîzî > Şeyh İzzeddin Yûsuf Kayserî > Şeyh Şemseddin Mûsa Kayserî > oğlu Şeyh Hamîdüddin Aksarâyî (Somuncu Baba) > Molla Fenârî.[22] <http://www.altayli.net/osmanli-devletinin-ilk-seyhulislami-molla-fenarinin- tasavvufi-yonu.html?utm_source=feedburner&utm_medium=email&utm_campaign=Feed %3A+altayli%2Ffeed+%28T%C3%9CRK+TAR%C4%B0H%C4%B0+ve+K%C3%9CLT%C3%9CR+ARA%C5% 9ETIRMALARI%29#_edn22> Tibyân müellifi Harîrîzâde bu silsile dolayısıyla Somuncu Baba'nın Ebheriyye tarîkatına bağlandığını belirtmiştir ki,[23] <http://www.altayli.net/osmanli-devletinin-ilk-seyhulislami-molla-fenarinin- tasavvufi-yonu.html?utm_source=feedburner&utm_medium=email&utm_campaign=Feed %3A+altayli%2Ffeed+%28T%C3%9CRK+TAR%C4%B0H%C4%B0+ve+K%C3%9CLT%C3%9CR+ARA%C5% 9ETIRMALARI%29#_edn23> bu aynı zamanda Evhadiyye'ye bağlanması anlamına gelmektedir. Zira silsile Sadreddin Konevî'nin şeyhi olan Evhadiyye'nin kurucusu Evhadüddin Kirmânî'den yürüyerek |
|
"Özel Büro (Dig.Security.İŞNET)" <digi.s...@isnet.net.tr>: May 23 01:11AM +0300
Umûmî Türk tarihinin en önemli hâdisesini İslâmlaşma olarak tespit etmek güç olmasa gerektir. Her şeyden önce bu hâdise, güneşin doğduğu bölgelerden güneşin battığı coğrafyalara doğru daima sefer hâlinde olan, bu yüzden de at üstünden hiç inmemiş bir milletin temekkün ettiği kültürel ve siyâsî coğrafyayı belirlemektedir. Bunu ifade ederken, hiçbir zaman, İslâmlaşma öncesi Türk toplulukların yerleşik hayatla olan tanışıklıkları görmezlikten gelinmemektedir. Bilakis dünyanın bilinen en eski topluluklarından birini oluşturan Türkler'in medenî atmosferle tanışmaları çok daha erkendir. Bununla birlikte kahir ekseriyetle seyir halinde olmaları cihetiyle, farklı dînî-sosyal çevrelerle tanışmışlar; çoğu kere de bu çevrelerin câzibe alanına dâhil olmuşlardır. Daha önceleri Gök Tanrı inancı ya da Eski Türk Dîni'ne mensup olan bazı Türk boylarının, tarihî vetîre içerisinde Budizm, Maniheizm, Karaim ve Nastûrilik gibi tarihsel dinlere ve dolayısıyla bu dinlere kendi millî dokularından ruh veren kavimlerin kültürel ve siyâsî etki alanına girdikleri bilinmektedir. Bu anlamda İslâmlaşma, bu milletin kendisini bulma ve onunla yeniden var olma hâdisesidir.[1] <http://www.altayli.net/bir-milletin-ruhi-serencami-turk-tasavvuf-edebiyati. html?utm_source=feedburner&utm_medium=email&utm_campaign=Feed%3A+altayli%2Ff eed+%28T%C3%9CRK+TAR%C4%B0H%C4%B0+ve+K%C3%9CLT%C3%9CR+ARA%C5%9ETIRMALARI%29# _edn1> Türkler, İslâmlaşma ile sadece yeni bir dinin esaslarını benimsemekle kalmadılar. Üstelik bu dinin farklı etnik yapıları evrensel ilkeler etrafında toparlayıcı ve birleştirici gücü altında, millî değerlerini, içine girdikleri İslâm toplumunun değerleriyle yeniden telif ettiler. Böylece toplumsal doku, tevhid eksenli bir yenilenme süreci yaşadı. Bu süreç içerisinde yeni bir Türk edebiyatı, Yusuf Has Hâcib'in Kutadgu Bilig'i ile başlamış oluyordu. Bu edebiyat, iki koldan gelişimini göstermiştir. İlki, İslâmlaşma öncesi halk kültürünü ve edebî zevki İslâm kültürüyle mezc etmiştir. Şekil ve eda itibariyle eskiye, ruh ve mânâ itibariyle de yeniye ait olan bu edebî kol, halk edebiyatı, aşık edebiyatı ve tasavvuf edebiyatı gibi isimlerle varlığını daima korumuştur. Ötekisi ise tarihsel olarak İslâmiyet ile Türkler'den önce muhatap olup bu dinin medeniyet havzası içerisinde yer edinen Arap ve Fars edebiyatının izini sürerek oluşumunu tamamlamıştır. Klasik Türk edebiyatı, ümmet çağı Türk edebiyatı ve divan edebiyatı gibi isimlerle de anılan bu edebiyat üzerinde, özellikle Türklerin egemenliği altındaki bölgelerde gelişen İslâmî Fars edebiyatının doğrudan etkisinin olduğu bilinen bir gerçektir. Ortak İslâm edebiyatının nazım şekilleri ve türleri ile sanat telakkîsine bağlı olan bu edebî atmosfer içerisinde eser veren şâir, dil, deyiş, düşünce, duygu ve hayal gibi edebiyatın unsurlarını kullanarak sanatını oluşturur. Sanat, mutlak güzele (hüsn-i mutlak) ulaşmak için bir vâsıtadır. Şâir, bu mutlak güzeli aramaktadır. Fakat bu güzel, vücut bulması için zorunlu varlığa (vâcibü'l-vücûd) muhtaç olan görünen âlemdeki (âlem-i şahâdet) mevcûdât içerisinde aranmaz. Zira mevcut, eksik ve kusurludur. Oysa mevcûdâtın her bakımdan mükemmel örneği, görünmeyen âlemde (âlem-i gayb) potansiyel (bilkuvve) olarak bulunmaktadır. Mevcûdât, görünmeyen âlemde kendi kendine var (ayn)dır[2] <http://www.altayli.net/bir-milletin-ruhi-serencami-turk-tasavvuf-edebiyati. html?utm_source=feedburner&utm_medium=email&utm_campaign=Feed%3A+altayli%2Ff eed+%28T%C3%9CRK+TAR%C4%B0H%C4%B0+ve+K%C3%9CLT%C3%9CR+ARA%C5%9ETIRMALARI%29# _edn2> ve bu varoluş değişmez (ayân-ı sâbite).[3] <http://www.altayli.net/bir-milletin-ruhi-serencami-turk-tasavvuf-edebiyati. html?utm_source=feedburner&utm_medium=email&utm_campaign=Feed%3A+altayli%2Ff eed+%28T%C3%9CRK+TAR%C4%B0H%C4%B0+ve+K%C3%9CLT%C3%9CR+ARA%C5%9ETIRMALARI%29# _edn3> Bu kabil bir güzellik tasavvuru ve buna bina edilen sanat telakkîsi, edebî hayatı olduğu kadar mîmârî ve resim gibi güzel sanat dallarını da etkilemiştir. Böylece İslâm'ın sosyal cephesi içerisinde kısa zamanda kayda değer bir mevki elde eden Türkler, eski dînî anlayışlarıyla da paralellik arz eden yeni dînin metafizik ve kültürel tarafını teşkil eden rûhî yapısı içerisinde de muhkem bir yer edinmişlerdir. Bu makalede Türk milleti için adeta bir yeniden doğuş olarak tavsif edilmesi mümkün olan İslâmlığın beraberinde getirdiği toplumsal dokuya atıfta bulunmakla birlikte, bu dokunun yazılı ve sözlü yansıması, tasavvuf ve edebiyat merkezli tespit edilmeye çalışılacaktır. Kısaca tasavvufun şiir formunda ifadesine işaret edilerek, İslâmî Türk Edebiyatı'nın tekevvününe dair katkıları ve bu vadide meydana getirilen edebiyat ele alınacaktır. Tasavvuf İslâm Peygamberi'nin risâlet görevinden önceki dönemlerde tehannüs ve tehannüf kelimeleriyle ifade edilen bir ibadet hayatı vardı. Tehannüs, bazı günlerde inzivâya çekilip gece gündüz ibadet etmek anlamına gelmektedir.[4] <http://www.altayli.net/bir-milletin-ruhi-serencami-turk-tasavvuf-edebiyati. html?utm_source=feedburner&utm_medium=email&utm_campaign=Feed%3A+altayli%2Ff eed+%28T%C3%9CRK+TAR%C4%B0H%C4%B0+ve+K%C3%9CLT%C3%9CR+ARA%C5%9ETIRMALARI%29# _edn4> Tehannüf ise, hanif din olarak kabul edilen İbrahim Peygamber'in tebliğ ettiği dinin öngördüğü ibadetleri icra etmektir. Bu daha çok sayılı günlerde ibadet etmek olarak da anlaşılmaktadır. Peygamber'in zaman zaman Hira mağarasına çekilip kendisini ibadete ve tefekküre verdiği mütevâtir derecesinde sabittir. İslâm'ın tebliği ile birlikte itikaf ve daha sonraki dönemlerde gelenek içerisinde halvet adıyla anılan özel uygulamaların tarihsel öncüleri bu iki ibâdet biçimi olsa gerektir. Esasen burada İslâm ibâdetlerinin tarihsel kaynaklarına dair bir mukâyese yapılmak amaçlanmamaktadır. Bununla birlikte İslâm geleneği içerisinde, bir yandan düşünce ve hayatı anlama bilinci olarak gelişen, öte yandan bir ilim olarak kabul görüp derin tesir yaratan tasavvufun menşe'ine ilişkin mütalaalara atıfta bulunmak için bu hususa işaret edilmiştir. Bir disiplin olarak tasavvufun kaynağı neresidir? Hermetik gelenekten mi, Yunan felsefesinden mi, Hint dinlerinden mi esinlenerek meydana getirilmiştir? Yahut eski İbrahimî dinlerin bir devamı mıdır? Bu kabil soruların cevabını tasavvufun mahiyeti hakkında tetkik yapan ilim adamlarına bırakarak, İslâm tasavvufunun bütün bu geleneklerden yararlanmakla birlikte kaynağının İslâmiyet içerisinde aranması gerektiğini ifade edebiliriz. Onun menşe'i hakkındaki tartışma, tanımı için de süregelen bir durumdur. Nitekim müslüman toplumlar içerisinde çeşitli fonksiyonlar icra etmiş olan tasavvuf, bu yolun sâlikleri tarafından içinde bulundukları hâle paralel olarak tanımlandığı gibi, yolun dışında olan bazı âlim ve müdekkikler tarafından da tanımlanmıştır.[5] <http://www.altayli.net/bir-milletin-ruhi-serencami-turk-tasavvuf-edebiyati. html?utm_source=feedburner&utm_medium=email&utm_campaign=Feed%3A+altayli%2Ff eed+%28T%C3%9CRK+TAR%C4%B0H%C4%B0+ve+K%C3%9CLT%C3%9CR+ARA%C5%9ETIRMALARI%29# _edn5> Bununla birlikte efrâdını câmî ağyârını mânî bir tanımın yapıldığı söylenemez. Bazı sûfî muhakkikler tasavvufu, "Dîn-i İslâm'ın hakîkat-ı Bâtıniyyesi, Kur'ân'ın sırr-ı muzmeri, Şârî-i Mukaddes'in ta'lim ettiği itikâdın lübb ü hülâsası"[6] <http://www.altayli.net/bir-milletin-ruhi-serencami-turk-tasavvuf-edebiyati. html?utm_source=feedburner&utm_medium=email&utm_campaign=Feed%3A+altayli%2Ff eed+%28T%C3%9CRK+TAR%C4%B0H%C4%B0+ve+K%C3%9CLT%C3%9CR+ARA%C5%9ETIRMALARI%29# _edn6> olarak tanımlamışlardır. Buna göre tasavvuf, dînin herkes tarafından görülüp anlaşılan mahiyetinin fevkindeki bâtınî (inisiyatik) hakîkatlerini, Kur'an'ın muhkem anlamının yanında gizli anlamlarını ve din koyucusunun öğrettiği inanç manzûmelerinin özünü içine almaktadır. Şu halde tasavvuf, hakîkat arayışını ta'lim eden bir mektep olarak görüldüğü gibi, bizâtihî hakîkatin kendisi olarak da teşhis edilmektedir. Bir mektep olarak birtakım riyâzet ve mücâhadeyi ifade eder. Bu anlamda tasavvuf nefsi tezkiyeden ibarettir. Öte yandan sâlikin arınan nefisle birlikte iç evreninde yaşadığı seyirle menzil ve makamlardan geçmek sûretiyle Allah'a yükselmesi (cem), başka bir ifade ile mârifetu'llâh'a ulaşmasıdır. Bu itibarla tasavvuf, amelî pratikleri olduğu gibi nazarî (felsefî) bilgileri de ihâta etmektedir.[7] <http://www.altayli.net/bir-milletin-ruhi-serencami-turk-tasavvuf-edebiyati. html?utm_source=feedburner&utm_medium=email&utm_campaign=Feed%3A+altayli%2Ff eed+%28T%C3%9CRK+TAR%C4%B0H%C4%B0+ve+K%C3%9CLT%C3%9CR+ARA%C5%9ETIRMALARI%29# _edn7> Nitekim tasavvuf her şeyden önce zühd ve takvâyı bir yaşam biçimi olarak sunmayı amaçlarken, öte yandan da varlık, bilgi, ahlâk ve aşk gibi konularda önemli açılımlar getirmektedir. Bilindiği gibi daha Hz. Peygamber'in yaşadığı dönemde zühdî hayatı önceleyen pek çok sahabe vardı. Bu hayat biçimi daha sonraki dönemlerde sistematik bir düşünce biçimi olarak gelişecek olan tasavvuf düşüncesinin habercisi olarak değerlendirilebilir. İlk sûfî adıyla anılan Kûfeli Ebû Hâşim'dir (ö. H.150). Bilahare Süfyânü's-Servî (ö. H. 168), Hıristiyan mistisizmi için de önemli bir merkez olan Mısır'da yetişen Zü'n-Nûn el-Mısrî (ö. H. 245), Horasanlı Bâyezid-i Bistâmî (ö. H. 261), düşüncelerinden ötürü idam edilen Hallâc-ı Mansûr (ö. H.309) ve Bağdatlı Cüneyd gibi ünleri bu günlere de taşınan sûfîler yetişmiştir. Bu ilk dönem sûfîleri, tahkir, küfür ve isnatlara rağmen mesleklerini yaymaktan geri kalmadılar. İlk sûfîler dinin hukûkî çerçevesi dışına çıkıp galiyye düşüncesine saptıkları zannıyla töhmet altında kalmışlarsa da Ebü'l-Kâsım Abdü'l-Kerim el-Kuşeyrî'nin (ö. 465) sûfîliğin sünnî akîdelerden ayrı olmadığını göstermek maksadıyla telif ettiği ünlü eseri Risâle ile bu menfî düşüncede kısmen bir değişiklik yaşanmıştır. Bilhassa Gazzâlî'nin (450-505) bu meyandaki fikirleri münderiç çalışmalarıyla tasavvuf hakkında olumlu kanaatler gelişmiştir.[8] <http://www.altayli.net/bir-milletin-ruhi-serencami-turk-tasavvuf-edebiyati. html?utm_source=feedburner&utm_medium=email&utm_campaign=Feed%3A+altayli%2Ff eed+%28T%C3%9CRK+TAR%C4%B0H%C4%B0+ve+K%C3%9CLT%C3%9CR+ARA%C5%9ETIRMALARI%29# _edn8> Âlimlerin ve sultanların ünlü şeyhlere intisabı dolayısıyla da bu cereyan kısa zamanda halk arasında yayılmıştır. Başlangıçta sadece zühdî hayatı esas alan ve herhangi bir kurumsallaşma içerisinde teşekkül etmeyen tasavvuf, IV. yüzyıldan başlayarak VI. asra kadar İslâm dünyasının her bölgesinde çeşitli isimlerle birer müesses tarîkat olarak kurumsallaşmıştır. İlk Abbâsî asrının vücûda getirdiği sosyal ve ekonomik refah, halk içerisinde zühdî hayatın gerekliliğine ilişkin bir anlayışı da beraberinde getirmiştir. Dönemin ilmî ve felsefî atmosferinden de yararlanılarak zenginleştirilen bu zühdî hayat, İslâm tasavvufunun oluşumuna kaynak teşkil etmiştir. İslâmiyet içerisinde gelişen tasavvufun ilk yazarı olarak kabul edilen Basralı Haris b. Esed el-Muhâsibî (ö. H.223)'den başlayarak ünlü düşünür İbnü'l- Arâbî'ye kadar bütün büyük sûfîlerin eserleri, tasavvuf ıstılahlarının oluşumuna ve tasavvuf düşüncesinin varlık, bilgi ve ahlak anlayışını ortaya çıkarmaya yönelik malzemeler içerir. Bunların fikirlerinin temelinde varlığın birliği düşüncesi (vahdet-i vücûd) egemen fikir olarak kabul edilebilir.[9] <http://www.altayli.net/bir-milletin-ruhi-serencami-turk-tasavvuf-edebiyati. html?utm_source=feedburner&utm_medium=email&utm_campaign=Feed%3A+altayli%2Ff eed+%28T%C3%9CRK+TAR%C4%B0H%C4%B0+ve+K%C3%9CLT%C3%9CR+ARA%C5%9ETIRMALARI%29# _edn9> Başlangıçta Bağdatlı Cüneyd, Bâyezid-i Bistâmî ve Ebû Saîd Ebü'l-Hayr gibi sûfîlerin söz ve menkıbelerinde görülen vücûdun birliği mesleği, İbn Sînâ, Sühreverdî-i Maktûl gibi İşrâkî felsefeyi ve Yeni Eflâtuncu düşünceleri yayan filozofların da katkısıyla gelişim göstermiştir. Kısaca bu düşüncede vücûdun tek olduğu fikri işlenmektedir. Vücûd tektir; yegâne sâhib-i vücûd, Vücûd-ı Mutlak olan Allah'tır. Vücûd-ı Mutlak, aynı zamanda Hayr-ı Mutlak ve Hüsn-i Mutlaktır. Var olmak için zorunlu varlığa muhtaç olan mevcûdât âleminin tek kaynağı da O'dur. Bu, sûfîlerin tekvin (kozmogoni) görüşü ile anlam kazanan bir husustur. Onlara göre, zaman yaratılmadan önce, Mutlak Hüsn, ceberût-ı gaybiyyesinde meknûz idi; bu nedenle O'na cezbolunmuş başkaca bir göz yoktu. Halbuki hüsn (güzellik), doğası gereği görülmek, takdir edilmek ister. İşte tekvinin sebebi, hüsnün kendini gösterme arzusunda gizlidir. "Gizli bir hazine idim; bilinmek istedim ve kâinâtı yarattım"[10] <http://www.altayli.net/bir-milletin-ruhi-serencami-turk-tasavvuf-edebiyati. html?utm_source=feedburner&utm_medium=email&utm_campaign=Feed%3A+altayli%2Ff eed+%28T%C3%9CRK+TAR%C4%B0H%C4%B0+ve+K%C3%9CLT%C3%9CR+ARA%C5%9ETIRMALARI%29# _edn10> şeklinde rivayet edilen Kudsî Hadis ile temellendirilen bu tekvîn anlayışı, tecellî kelimesiyle özetlenir. Kelime olarak âşikâr olmak, açığa çıkmak, görünmek ve zuhûr etmek anlamlarına gelen tecellî, tasavvuf dilinde daha çok gaybdan gelen ve kalbde zâhir olan nurlar[11] <http://www.altayli.net/bir-milletin-ruhi-serencami-turk-tasavvuf-edebiyati. html?utm_source=feedburner&utm_medium=email&utm_campaign=Feed%3A+altayli%2Ff eed+%28T%C3%9CRK+TAR%C4%B0H%C4%B0+ve+K%C3%9CLT%C3%9CR+ARA%C5%9ETIRMALARI%29# _edn11> anlamında kullanılmaktadır. Tasavvufî kozmogonide ise, Mutlak Hüsnün sahip olduğu güzelliği ortaya çıkarması olarak anlaşılır. Diğer bir ifade ile bütün bu kâinâtın yaratılması, salt bir yaratma değil, bir zuhurdur.[12] <http://www.altayli.net/bir-milletin-ruhi-serencami-turk-tasavvuf-edebiyati. html?utm_source=feedburner&utm_medium=email&utm_campaign=Feed%3A+altayli%2Ff eed+%28T%C3%9CRK+TAR%C4%B0H%C4%B0+ve+K%C3%9CLT%C3%9CR+ARA%C5%9ETIRMALARI%29# _edn12> Dolayısıyla kâinât Hüsn-i Mutlak'ın bir görüntüsünden ibarettir.[13] <http://www.altayli.net/bir-milletin-ruhi-serencami-turk-tasavvuf-edebiyati. html?utm_source=feedburner&utm_medium=email&utm_campaign=Feed%3A+altayli%2Ff eed+%28T%C3%9CRK+TAR%C4%B0H%C4%B0+ve+K%C3%9CLT%C3%9CR+ARA%C5%9ETIRMALARI%29# _edn13> Her şey zıddıyla bilinir. Bu itibarla Hüsn-i Mutlak ve Hayr-ı Mahz olan Vücûd-i Mutlak'ın bilinmesi, hakîkatte var olmayan (lâ-mevcûd) adem ile gerçekleşir. Adem, lâ-hüsn ve lâ-hayr demektir. Adem, müstakil olarak mevcut değildir; zarûrî olarak Vücûd-i Mutlak'ta dâhildir. Adem bir hayalden ibarettir; tecellî dolayısıyla muvakkat bir süre için varlık evreninde bulunur. Adem, Vücûd ile karşılaşınca, vücûd bir aynada aksetmiş gibi yansır. Bu akis, gerçekte hayalden öte bir şey değildir.[14] <http://www.altayli.net/bir-milletin-ruhi-serencami-turk-tasavvuf-edebiyati. html/2#_edn14> Durgun bir göle akseden güneş gibi, göz makamında olan insanda da Hüsn-i Mutlak akseder. Bu sebepledir ki insan adem |
|
"Özel Büro (Dig.Security.İŞNET)" <digi.s...@isnet.net.tr>: May 23 12:39AM +0300
I. Sünnî-Hanefî Anlayış ve Selçuklular Pek çok araştırıcının ortak görüşü, Selçukluların Sünnî anlayışı benimsediği istikâmetindedir. "Türk, asker ve Sünnî: işte Selçuklu Devleti'nin temel karakteristikleri bunlardır"[1] <http://www.altayli.net/osmanlilar-ve-sunni-hanefi-anlayis.html?utm_source=f eedburner&utm_medium=email&utm_campaign=Feed%3A+altayli%2Ffeed+%28T%C3%9CRK+ TAR%C4%B0H%C4%B0+ve+K%C3%9CLT%C3%9CR+ARA%C5%9ETIRMALARI%29#_edn1> şeklindeki formülasyon genel kabul görmüştür. Selçuklularda fetvaların Hanefî fıkhı esas alınarak verildiği de bilinmektedir.[2] <http://www.altayli.net/osmanlilar-ve-sunni-hanefi-anlayis.html?utm_source=f eedburner&utm_medium=email&utm_campaign=Feed%3A+altayli%2Ffeed+%28T%C3%9CRK+ TAR%C4%B0H%C4%B0+ve+K%C3%9CLT%C3%9CR+ARA%C5%9ETIRMALARI%29#_edn2> "Selçuklu sultanları Hanefi alimlerini o kadar himaye etmişlerdir ki, onların sevgisi ihtiyar ve gençlerin kalbinde bakidir" Eş'arileri Horasan'daki camilerde lanetlemek için izin vermiştir. Şafiilere karşı benzer aşırı duyguları taşıdığını da yine İbnu'l-Esîr nakletmektedir.[3] <http://www.altayli.net/osmanlilar-ve-sunni-hanefi-anlayis.html?utm_source=f eedburner&utm_medium=email&utm_campaign=Feed%3A+altayli%2Ffeed+%28T%C3%9CRK+ TAR%C4%B0H%C4%B0+ve+K%C3%9CLT%C3%9CR+ARA%C5%9ETIRMALARI%29#_edn3> Ünlü Selçuklu Sultanı Alp Arslan'ın Ebu Hanife'nin kabrini ve camiini tamir ettirdiğini ve hatırasına bir medrese inşa ettirdiğini de biliyoruz.[4] <http://www.altayli.net/osmanlilar-ve-sunni-hanefi-anlayis.html?utm_source=f eedburner&utm_medium=email&utm_campaign=Feed%3A+altayli%2Ffeed+%28T%C3%9CRK+ TAR%C4%B0H%C4%B0+ve+K%C3%9CLT%C3%9CR+ARA%C5%9ETIRMALARI%29#_edn4> Nizamülmülk'ün Siyasetnâmesi'nde Alp Arslan'ın Râfızi ve Şafiilere karşı sert tavır alışları ile ilgili detaylar anlatılmaktadır.[5] <http://www.altayli.net/osmanlilar-ve-sunni-hanefi-anlayis.html?utm_source=f eedburner&utm_medium=email&utm_campaign=Feed%3A+altayli%2Ffeed+%28T%C3%9CRK+ TAR%C4%B0H%C4%B0+ve+K%C3%9CLT%C3%9CR+ARA%C5%9ETIRMALARI%29#_edn5> Selçuklu sultanlarının Sünniliğinin muhafazası için bir gayret içinde oldukları anlaşılıyor. Konu ile ilgili olarak Sultan Sancar ile Gazâlî arasında cereyan eden bir anekdotu nakletmek, fikir vermesi bakımından kayda değerdir. Gazâlî'nin Ebû Hanife ve Selçuklu Sultanı Sancar aleyhine ifade ettiği sözlerden çok etkilenen Sultan, Gazâlî ile bizzat görüşmek istemiş, Gazâlî o esnada uzlette bulunduğu için Meşhed'e kadar gitmiş ve orada görüşme cereyan etmiştir. Gazâlî Sultan'a Ebû Hanife'nin aleyhine herhangi bir beyanı olamayacağını ve bu dedikoduların yalan olduğunu ifade etmiş, Sultan Sancar da memnun olarak geri dönmüştür.[6] <http://www.altayli.net/osmanlilar-ve-sunni-hanefi-anlayis.html?utm_source=f eedburner&utm_medium=email&utm_campaign=Feed%3A+altayli%2Ffeed+%28T%C3%9CRK+ TAR%C4%B0H%C4%B0+ve+K%C3%9CLT%C3%9CR+ARA%C5%9ETIRMALARI%29#_edn6> Sünniliğin Selçuklu Türkleri arasında yayılışı kolay olmamıştır. Sünnî medreselerin kurulması Şiilerin, çok şiddetli karşı koymaları sebebi ile sıkıntılı olmuştur. Halep'te Alp Arslan adına okunan Cuma hutbesi, orada bulunan Türk askerleri sayesinde gerçekleşebilmiştir.[7] <http://www.altayli.net/osmanlilar-ve-sunni-hanefi-anlayis.html?utm_source=f eedburner&utm_medium=email&utm_campaign=Feed%3A+altayli%2Ffeed+%28T%C3%9CRK+ TAR%C4%B0H%C4%B0+ve+K%C3%9CLT%C3%9CR+ARA%C5%9ETIRMALARI%29#_edn7> Yine Halep'te ilk Selçuklu müessesesi büyük güçlüklerle inşa edilebilmişti. Çünkü gün boyu inşa edilen kısımlar, Şii militanlar tarafından gece yıkılıyordu.[8] <http://www.altayli.net/osmanlilar-ve-sunni-hanefi-anlayis.html?utm_source=f eedburner&utm_medium=email&utm_campaign=Feed%3A+altayli%2Ffeed+%28T%C3%9CRK+ TAR%C4%B0H%C4%B0+ve+K%C3%9CLT%C3%9CR+ARA%C5%9ETIRMALARI%29#_edn8> Bazı yerlerde Sünnî şahsiyetlerin konuşmaları, Türk askerlerinin kapı önünde nöbet tutması sonucu gerçekleşebiliyordu.[9] <http://www.altayli.net/osmanlilar-ve-sunni-hanefi-anlayis.html?utm_source=f eedburner&utm_medium=email&utm_campaign=Feed%3A+altayli%2Ffeed+%28T%C3%9CRK+ TAR%C4%B0H%C4%B0+ve+K%C3%9CLT%C3%9CR+ARA%C5%9ETIRMALARI%29#_edn9> Bu şartlar altında, Selçuklu Türkleri sayesinde, Sünnilik bölgede yavaş yavaş etkili olmaya başladı. Sünniliğin tesis edilmesinde, Nizâmiye Medresesi önemli bir role sahip olmuştur. Nizâmiye'deki eğitim sayesinde Şiilik dengelenebilmiştir.[10] <http://www.altayli.net/osmanlilar-ve-sunni-hanefi-anlayis.html?utm_source=f eedburner&utm_medium=email&utm_campaign=Feed%3A+altayli%2Ffeed+%28T%C3%9CRK+ TAR%C4%B0H%C4%B0+ve+K%C3%9CLT%C3%9CR+ARA%C5%9ETIRMALARI%29#_edn10> Selçuklu Sünniliğinin karakteristik özelliği dini fanatizmin olmayışıdır denebilir.[11] <http://www.altayli.net/osmanlilar-ve-sunni-hanefi-anlayis.html?utm_source=f eedburner&utm_medium=email&utm_campaign=Feed%3A+altayli%2Ffeed+%28T%C3%9CRK+ TAR%C4%B0H%C4%B0+ve+K%C3%9CLT%C3%9CR+ARA%C5%9ETIRMALARI%29#_edn11> Hanefiliğe bağlı olmalarına rağmen diğer İslâm mezheplerine, hatta diğer dinlere karşı saygılı bir davranış içinde oldukları bilinmektedir. Aşırı görüşlü Şiilerin yanında Hıristiyan ve Yahudiler de, devlete karşı başkaldırmamak kaydı ile, tam bir hürriyet ortamı içinde bulunuyorlardı.[12] <http://www.altayli.net/osmanlilar-ve-sunni-hanefi-anlayis.html?utm_source=f eedburner&utm_medium=email&utm_campaign=Feed%3A+altayli%2Ffeed+%28T%C3%9CRK+ TAR%C4%B0H%C4%B0+ve+K%C3%9CLT%C3%9CR+ARA%C5%9ETIRMALARI%29#_edn12> Ünlü Türk mutasavvıfı Mevlâna Celaâleddin Rûmi'nin 1274 yılındaki cenaze merasiminde, Müslümanların yanında Hıristiyan ve Yahudilerin de bulunduğunu biliyoruz.[13] <http://www.altayli.net/osmanlilar-ve-sunni-hanefi-anlayis.html?utm_source=f eedburner&utm_medium=email&utm_campaign=Feed%3A+altayli%2Ffeed+%28T%C3%9CRK+ TAR%C4%B0H%C4%B0+ve+K%C3%9CLT%C3%9CR+ARA%C5%9ETIRMALARI%29#_edn13> Bunun yanında, Selçuklu medreselerinde değişik mezheplere mensup öğrencilerin yanında müderrisler de görev yapmakta idiler. Kutbeddin Şirâzi (ö. 1311), İbnî Sinâ'nın Kânun ve Şifâ'sı ile Zamanşerî'nin Keşşâf'ını okutmakta idi. Bu kısa değerlendirmeden sonra diyebiliriz ki Selçuklular Sünniliği benimsemişler, ancak diğer din ve mezheplere karşı bağnaz bir tavır içinde hiç olmamışlar, bu dönemde onların hakimiyetleri altındaki yerlerde tam bir hoşgörü ortamı hakim olmuştur. II. Hanefilik-Mâtûrîdilik ve Osmanlılar Selçukluların devamı olarak Osmanlıların Sünnî-Hanefiliği benimsemiş olmaları çok tabiidir. Bunun gibi daha pek çok müessese, Selçuklulardan Osmanlılara miras olarak kalmıştır. Osmanlıların Ebû Hanife ekolüne bağlı oldukları bilinmektedir. Ebû Hanife'nin menşei üzerinde pek çok fikirler ileri sürülmekle birlikte, Arap olmadığı yolundaki görüşler çok kuvvetlidir.[14] <http://www.altayli.net/osmanlilar-ve-sunni-hanefi-anlayis.html?utm_source=f eedburner&utm_medium=email&utm_campaign=Feed%3A+altayli%2Ffeed+%28T%C3%9CRK+ TAR%C4%B0H%C4%B0+ve+K%C3%9CLT%C3%9CR+ARA%C5%9ETIRMALARI%29#_edn14> Osmanlıların Sünnî-Hanefi anlayışlarının karakteristik özellikleri önemli araştırmalara konu teşkil etmemiştir. Başlangıçta Selçuklularda olduğu gibi liberal bir anlayışın bulunduğunu tahmin etmek zor olmadığı gibi, bu düşünce tarzının tarihi bilgilerine de sahibiz. Bu hoşgörülü üslubun 15. asrın sonlarına kadar sürdüğü genelde kabul gören bir husustur. 15.asrın sonlarına doğru Hanefiliğin devlet doktrini olarak resmileştirilmesi, bu analayışa önemli bir ivme kazandırmıştır.[15] <http://www.altayli.net/osmanlilar-ve-sunni-hanefi-anlayis.html?utm_source=f eedburner&utm_medium=email&utm_campaign=Feed%3A+altayli%2Ffeed+%28T%C3%9CRK+ TAR%C4%B0H%C4%B0+ve+K%C3%9CLT%C3%9CR+ARA%C5%9ETIRMALARI%29#_edn15> 16. asırla birlikte bir katılaşma ve içe kapanma döneminin başladığı genelde kabul gören bir düşüncedir. Pek çok tarihçiye göre 16. asır boyunca ortaya çıkan ekonomik ve sosyal zorluklar,[16] <http://www.altayli.net/osmanlilar-ve-sunni-hanefi-anlayis.html?utm_source=f eedburner&utm_medium=email&utm_campaign=Feed%3A+altayli%2Ffeed+%28T%C3%9CRK+ TAR%C4%B0H%C4%B0+ve+K%C3%9CLT%C3%9CR+ARA%C5%9ETIRMALARI%29#_edn16> dönemin yöneticileri tarafından alınan bazı tedbirlerle önlenmeye çalışıldı. Çok sayıda ulema ve dini sorumluya göre, bu güçlüklerin belli başlı sebepleri ve medrese öğrencilerinin ayaklanmaları, dini duyguların zayıflaması sonucu gün yüzüne çıktı.[17] <http://www.altayli.net/osmanlilar-ve-sunni-hanefi-anlayis.html?utm_source=f eedburner&utm_medium=email&utm_campaign=Feed%3A+altayli%2Ffeed+%28T%C3%9CRK+ TAR%C4%B0H%C4%B0+ve+K%C3%9CLT%C3%9CR+ARA%C5%9ETIRMALARI%29#_edn17> Dini anlamda bir katılaşmanın en önemli sebepleri olarak bu unsurlar genelde ön plana çıkmaktadır. Kanuni Sultan Süleyman Dönemi'nde, insanların dini görevlerini yerine getirmeye yönelik kanuni düzenlemelerin yapıldığı bile ifade edilmektedir.[18] <http://www.altayli.net/osmanlilar-ve-sunni-hanefi-anlayis.html?utm_source=f eedburner&utm_medium=email&utm_campaign=Feed%3A+altayli%2Ffeed+%28T%C3%9CRK+ TAR%C4%B0H%C4%B0+ve+K%C3%9CLT%C3%9CR+ARA%C5%9ETIRMALARI%29#_edn18> Şeyhülislam Ebussuud Efendi Kanuni'ye aracı olarak giderek "din ve devlet ve ülke düzenliği artık şunu gösteriyor ki, İslâm imamlarından bazı içtihatçıların ifade ettikleri kurallara uymak bugün zorunlu hale gelmiş bulunduğundan"[19] <http://www.altayli.net/osmanlilar-ve-sunni-hanefi-anlayis.html?utm_source=f eedburner&utm_medium=email&utm_campaign=Feed%3A+altayli%2Ffeed+%28T%C3%9CRK+ TAR%C4%B0H%C4%B0+ve+K%C3%9CLT%C3%9CR+ARA%C5%9ETIRMALARI%29#_edn19> söz ederek, konu ile ilgili bir ferman yayınlaması talebinde bulunmuştur. Bir diğer önemli faktör de Şiilerin baskısı idi. Sultan Selim zamanında (1512-1520) Şii dalgalanma Osmanlı İmparatorluğu için önemli bir tehlike arz eder duruma gelmişti. Anadolu'daki Şii hareket nötralize edildikten sonra, yönetim Sünnî-Hanefî görüşe önem vermiş, büyük merkezlerin yanında, taşradaki müftü ve kadıların atanmalarına dikkat edilmiştir.[20] <http://www.altayli.net/osmanlilar-ve-sunni-hanefi-anlayis.html?utm_source=f eedburner&utm_medium=email&utm_campaign=Feed%3A+altayli%2Ffeed+%28T%C3%9CRK+ TAR%C4%B0H%C4%B0+ve+K%C3%9CLT%C3%9CR+ARA%C5%9ETIRMALARI%29#_edn20> Bu dönemlerde Sünnilik ve Şiilik birbirine zıt iki İslâmi ekol olarak öne çıkmıştır. Sonuç olarak Şiilik ve onların faaliyetleri, Sünniliğin devlet doktrini olarak öne çıkmasının önemli sebeplerinden birisi olmuş, yönetim kademesinde olanların diğer İslâmi mezheplere karşı daha katı bir tutum içerisine girmeleri sonucunu doğurmuştur. Asırlar sonra Cumhuriyet'e geçişte de aynı üslup benimsenmiştir. "Dinle devleti bütünüyle birbirinden ayırmayan, bunun yerine Sünnî İslâmı devletleştiren Kemalist Laiklik." ifadesi bunu göstermektedir. Hanefî-Sünni geleneği içinde Türkler inanç konularında Mâtûrîdi akidesine bağlı idiler. Pek çok el kitabında şu formülasyona sıkça rastlanır: "İtikatta mezhep sorulduğunda Mâtûrîdî, amelde ise İmam-ı Azam Ebû Hanife demek gerekir." Ehl-i Sünnet ve'l Cemaat adı ile ifade edilen bu söylem Osmanlı'dan sonra Cumhuriyet döneminde de devam ettirilmiştir. Mâtûrîdî doktrini Semerkant'ta doğup Türkistan'da gelişme göstermiş ve oradan yayılmıştır. Taşköprüzâde'ye göre Kelâm ilminde iki otorite vardır. Birisi Hanefi olup Ebu Mansûr Mâtüridi, diğeri Şafii Ebu'l-Hasan el-Eş'arîdir.[21] <http://www.altayli.net/osmanlilar-ve-sunni-hanefi-anlayis.html?utm_source=f eedburner&utm_medium=email&utm_campaign=Feed%3A+altayli%2Ffeed+%28T%C3%9CRK+ TAR%C4%B0H%C4%B0+ve+K%C3%9CLT%C3%9CR+ARA%C5%9ETIRMALARI%29#_edn21> Mâtûrîdî (ö. 944) Orta Asya'daki Mâverâünnehir'de Semerkant'a yakın bir yer olan Mâtûrid adlı kasabada doğan ve Türk asıllı olduğu genel kabul gören bir şahsiyettir. Bu bölgeler 10 ve 11. asırlarda birer ilim merkezi olma durumundadırlar. Bölgenin fikri ve felsefi sahaya olan yatkınlığı açıkça görülür. Mâtûrîdî'nin problemlere, Bağdat dini ortamında çağdaşı Ebu'l-Hasan Eş'arîden daha felsefi bir açıdan yaklaşması, büyük ölçüde içinde bulunulan bu değişik ve farklı kültürel ortamdan kaynaklanmaktadır.[22] <http://www.altayli.net/osmanlilar-ve-sunni-hanefi-anlayis.html?utm_source=f eedburner&utm_medium=email&utm_campaign=Feed%3A+altayli%2Ffeed+%28T%C3%9CRK+ TAR%C4%B0H%C4%B0+ve+K%C3%9CLT%C3%9CR+ARA%C5%9ETIRMALARI%29#_edn22> Mâtûrîdi orijinalliğine ve büyük önemine rağmen üzerinde çok az araştırma yapılmış önemli bir düşünürümüzdür. Son yıllarda yapılan bazı araştırmalar, onu bütün yönleri ile tanımaya yeterli değildir. Batı dünyasında Eş'ari hakkında pek çok araştırma yapılmasına karşın, Mâtûrîdî her nedense çok ihmal edilmiştir.[23] <http://www.altayli.net/osmanlilar-ve-sunni-hanefi-anlayis.html?utm_source=f eedburner&utm_medium=email&utm_campaign=Feed%3A+altayli%2Ffeed+%28T%C3%9CRK+ TAR%C4%B0H%C4%B0+ve+K%C3%9CLT%C3%9CR+ARA%C5%9ETIRMALARI%29#_edn23> Bu ihmalde Türk dünyasının hiçbir bahanesinin bulunmadığını söylemek bile gereksizdir. Genel olarak değerlendirildiğinde Eş'ariliğin Mâtûrîdîlik'ten daha geniş bir alana yayıldığı ve ondan daha çok taraftar kitlesine sahip olduğu görülür. Bu olgunun sebepleri üzerinde çeşitli görüşler ileri sürülmüştür. Özellikle Mâtûrîdî'nin en önemli takipçisi olan Ebu'l-Mu'in Nesefî'de (ö. 1115) gördüğümüz, Mâtûrîdî ekolüne has Semantik Metodun zorluğu dikkat çekicidir. Bir nevi dil felsefesi diyebileceğimiz bu bakış açısı geliştirilebilseydi, herhalde bugün dini ve kültürel bakımdan farklı bir konuda bulunurduk. Ayrıca Eş'arî, Mutezile ve Yunan kültüründen etkilenen bir ilim ortamının etkisi altında yetiştiği halde, Mâtûrîdî ve Nesefî, bu ortamdan coğrafi olarak bir hayli uzakta oldukları için, böyle bir etkilenme onlar için söz konusu olmamıştır. İslâm dünyasında, genelde Meşşâî felsefesi sistemi hakim olduğundan dolayı, Eş'arî ekolü daha çok tutunmuş ve daha geniş bir bölgeye yayılmıştır. Bazı düşünürler Mâturîdî'nin ihmaline sebep olarak Ehl-i Sünnet içinde Eşarîliği tek doktrin kılma arzusunu göstermektedirler.[24] <http://www.altayli.net/osmanlilar-ve-sunni-hanefi-anlayis.html?utm_source=f eedburner&utm_medium=email&utm_campaign=Feed%3A+altayli%2Ffeed+%28T%C3%9CRK+ TAR%C4%B0H%C4%B0+ve+K%C3%9CLT%C3%9CR+ARA%C5%9ETIRMALARI%29#_edn24> Mâtûrîdî'nin Türk menşeli olması da bize göre bu ihmalin önemli sebeplerindendir. Şuna da işaret etmek gerekir ki, her ne kadar Mâtûrîdî Sünnî kelâm sistemi içinde önemli bir yer işgal ediyorsa da, tartışılmaz bir lider konumunda değildir. Zaman zaman eleştirilere tâbi olduğunu da görüyoruz.[25] <http://www.altayli.net/osmanlilar-ve-sunni-hanefi-anlayis.html?utm_source=f eedburner&utm_medium=email&utm_campaign=Feed%3A+altayli%2Ffeed+%28T%C3%9CRK+ TAR%C4%B0H%C4%B0+ve+K%C3%9CLT%C3%9CR+ARA%C5%9ETIRMALARI%29#_edn25> Günümüz itibarı ile yadırganacak gibi görünen bu hususun, söz konusu bölgelerin o dönemlerde bile böyle eleştirel bir anlayışa ve ortama sahip oldukları artık bilinmektedir. Mâtûrîdî düşüncesini önemli ve orijinal kılan en önemli |
|
"Özel Büro (Dig.Security.İŞNET)" <digi.s...@isnet.net.tr>: May 24 06:49PM +0300
Türkiye zor bir dönemden geçiyor.. İç ve dış tezgahların son derece aktif hale gelmesine bakıldığı zaman, bunun tarihsel bir oyun olduğunu iyi görmek gerekiyor.. Türkiye üzerindeki bütün saldırıların arka planı dış odaklar... Bu nedenle de "Büyük Ortadoğu Projesi'nde" Türkiye üzerindeki büyük oyunu gördüğü için köprüleri atan, tamamen 'MİLLİ' bir politika ortaya koyan Cumhurbaşkanı Erdoğan, sürekli hedef haline getiriliyor.. İngiliz'inin, Alman'ının, Fransız'ının, ABD'nin son dönemde artan Erdoğan karşıtlığı ve Davutoğlu'nu dışarıdan sürekli cilalatmak istemelerinin nedeni işte buydu! Dış basına baktığımız zaman Erdoğan üzerinde yaratılmak istenen düşmanca algı operasyonlarının ana kaynağının, 'Kullanılamaz adam' olduğu gerçeğini görmelerinden başka hiçbir şey değildir. Çünkü dışa bağımlı olmayan, kendi ayakları üzerinde duran, büyüyen, gelişen, artık kendi yol haritasını kendi çizen Türkiye'nin, Ortadoğu'da güçlü bir pozisyon almasını içlerine sindiremiyorlar.. Çünkü Erdoğan tarihi iyi okuyup, 'Gerçek yüzünüz görüldü' diyerek oyunu bozan adam oldu.. Nasıl mı? Bakın geçtiğimiz günlerde Ortadoğu Uzmanı Prof. Dr. Ebubekir Sofuoğlu'nun gündeme getirdiği Osmanlı Devleti'nin son dönemlerinde İngilizler ve Fransızlar tarafından hazırlanan Sykes-Picot Anlaşması bugünlere ışık olacak şekilde çok önemli.. Bu projenin Osmanlı'yı küçültme projesi olduğunu belirtirken "Batı'nın yeni Ortadoğu haritasının önünde tek engel Türkiye" sözleri çok dikkat çekici.. İşte Türkiye'nin bugün yaşadığı sorunlara baktığımız zaman işin bam telinin burası olduğu görülüyor.. Neydi Sykes-Picot anlaşması.. 16 Mayıs 1916'da İngilizler ve Fransızlar arasında Osmanlı topraklarının paylaşıldığı anlaşma. Rusya Çarlığı'nca da onaylanan anlaşma.. Son yıllarda ABD ve AB basınında çıkan Ortadoğu'da mevcut devletleri onlarca yeni ülkeye bölmeyi planlayan haritalara bu nedenle iyi bakmak gerekir.. O haritalar içerisinde Türkiye'nin de olduğu unutulmasın.. Bu noktada Prof. Dr. Sofuoğlu'nun şu sözlerinin de altı önemle çizilmeli.. "O dönem İngilizlerin asıl amacı Arapları Osmanlı'dan koparmaktı. Araplar, Osmanlı içinde tek parça sorunsuz yaşarken, Sykes-Picot sonrası 15 ayrı ülkeye bölündü. Çünkü amaç, petrol kaynaklarına tek bir ülkenin sahip olup güçlü bir ulusun ortaya çıkmasını engellemekti." İşte bunda başarılı oldular.. Devam ediyor. Sykes-Picot Osmanlı'yı küçültme projesiydi. O projeyle ortaya çıkan devletlerin bile yeteri kadar küçük olmadığını gördükleri için şu sıralarda onları bile yeniden küçültmeye çalışıyorlar. Artık Irak, Suudi Arabistan, Yemen gibi küçülttüklerini sandıkları devletleri 'II. Sykes-Picot' ile Kuveyt gibi daha küçük ülkelere bölmek istiyorlar. İşte Türkiye buna engel olduğu için, bugün bu sorunları yaşıyor. Batı'nın yeni Ortadoğu haritasının önünde tek engel Türkiye. Türkiye devreye girip ve İslam İşbirliği Teşkilatı gibi kurumları aktif hale getirerek Ortadoğu'da yeni haritaların çizilmesine engel olmaya çalışıyor.." *** İşte bugün Türkiye üzerindeki saldırılara, içerideki tezgahlara baktığımız zaman bu gerçek görülmüyor mu? Ergenekon, Balyoz davalarında en büyük güç TSK'nın belinin kırılmaya çalışılması.. Gezi Parkı ayaklanması.. Paralel yapının ortaya çıkması.. 17-25 Aralık operasyonları ile Erdoğan'ı yalnızlaştırıp oyun dışı bırakma girişimi.. Rus uçağının düşürülmesi ve aralarında çok iyi dostluk köprüleri kurulmuş ABD ve Batı'nın bundan rahatsız olduğu, iki devletin bir anda karşı karşıya getirilmesinin sırrı nedir? PKK, IŞİD ve PYD'nin hain saldırıları.. Başbakan, bakan atamalarında dışarıdan söz sahibi olunma arzuları.. Nedendir.. Bütün bunlar senaryosu önceden yazılmış, diz çöktürme anlamında büyük bir oyunun önemli parçalarıydı. İşte bütün bunların hedefindeki tek adam da Recep Tayyip Erdoğan'dı.. Onu devre dışı bırakmadan Türkiye üzerindeki emellerini gerçekleştirme şanslarının olmadığını anladılar.. Erdoğan oyunu gördü.. Yani Recep Tayyip Erdoğan, sırayı Türkiye'ye getirecekleri Ortadoğu'daki büyük oyunun figüranı olmaya karşı direnince işleri karıştı.. Kendilerine biat edeceklerini sananlar, sert bir kayaya çarptı.. O nedenle.. Tamamen 'Milli' bir duruş ortaya koyarak kendini BOP'tan dışarı atıp, "Türkiye kendi rotasını kendi çizer. Ortadoğu'da kimse bizi figüran görmesin" deyince saldırı altına alındı.. Çünkü Recep Tayyip Erdoğan giderse Sykes-Picot'un ikincisinin devreye gireceği aşikar.. Cumhurbaşkanı Erdoğan'a rağmen Türkiye'yi kendi rotalarına sokma şansları olmadığını artık çok iyi gördüler.. Üstat Necip Fazıl derki.. "Rüyaları gerçekleştirmenin yolu uyanmaktır" İşte Türkiye artık uyandı.. Şu an karşılarında Erdoğan direnci var. Tarihi iyi biliyor ve dersini çok iyi çalışıyor. Yumuşak zemin bırakmıyor... Devlet zirvesinde sadakatle 'tek ses' arayışı bu nedenle.. Davutoğlu'nun gidişinin, Yıldırım'ın gelişinin nedenini burada aramak gerekmez mi? Bu değişimin görünen değil, görünmeyen yüzüne iyi bakmak gerek.. Türkiye'ye rol biçmeye çalışan dış ve iç aktörlere 'TEK ADRES ERDOĞAN' mesajı veriliyor.. Açıkçası Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan 'Bağımsız Türkiye' için savaşıyor! Siyaset arenasında tek başına! Onun için 'Diktatör' suçlaması yapılıyor! Ama bu nasıl diktatör ise arkasına 'MİLLİ İRADEYİ' alarak yolunda yürüyor.. [status publish] [geotag on] [publicize off|twitter|facebook] [category istihbarat] [tags GÜNDEM ANALİZİ, OSMAN DİYADİN, tayyip Erdoğan, SYKES-PİCOT] |
|
"Özel Büro (Dig.Security.İŞNET)" <digi.s...@isnet.net.tr>: May 24 06:51PM +0300
Dokunulmazlıkların kaldırılmasını "Türkiye'nin bölünmesinin yapı taşları olarak niteleyen Ahmet Takan, BOP planının bu çerçevede adım adım uygulandığını kaydetti. Kulis haberleri ve çarpıcı analizleri ile bilinen Yeniçağ Gazetesi Ankara <http://www.aktifhaber.com/ankara/> Temsilcisi Ahmet Takan, Rotahaber'den Eşref Aydoğmuş'a çarpıcı açıklamalarda bulundu. Bilindiği üzere terör örgütü PKK, Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın "siyasi hayatıma mal olsa da devam ettireceğim. Baldıran zehiri içeceğim" diye başlattığı Çözüm Süreci <http://www.aktifhaber.com/cozum-sureci/> döneminde, Hükümet tarafından asker ve polise operasyon izni verilmemesini fırsat bilip şehirlere yerleşmişti. AKP'nin tek parti iktidarını kaybettiği, HDP'nin de yüzde 13 oy aldığı 7 Haziran seçimlerinden sonra pamuk ipliğine bağlı devam eden Çözüm Süreci <http://www.aktifhaber.com/cozum-sureci/> bir anda bitmiş ve yeniden bir çatışma ortamına girilmişti. Gelinen nokta Türkiye <http://www.aktifhaber.com/turkiye/> son 9 ay içinde Kıbrıs Barış Harekatında verdiği şehitten daha fazlasını terör örgütü PKK'nın saldırılarında verdi. 500'den fazla vatan evladı toprağa düştü. Türkiye <http://www.aktifhaber.com/turkiye/> yeniden terör sarmalı içine girerken, "Baldıran zehiri içerim" diyerek Çözüm Süreci <http://www.aktifhaber.com/cozum-sureci/> ni başlatan Erdoğan, HDP'li vekillerin dokunulmazlıklarının kaldırılmasını gündeme getirdi. Ve geçtiğimiz günlerde AKP+MHP'nin oyları ve CHP'nin son tur oylamada 20 vekillik desteği ile Meclis'te fezlekesi bulunan ve çoğu HDP'lilere ait olan milletvekillerinin dokunulmazlıkları kaldırıldı. HDP'li vekillerin dokunulmazlıklarının kaldırılmasını "Türkiye <http://www.aktifhaber.com/turkiye/> 'yi bölünmeye götürecek yapı taşları" olarak nitelendiren Ahmet Takan, bu yaşananları "esasında bunlar çözüm süreci <http://www.aktifhaber.com/cozum-sureci/> nden beri getirdikleri Türkiye <http://www.aktifhaber.com/turkiye/> 'nin bölünme sürecini, federasyon yapısını, Büyük Ortadoğu Projesini(BOP) dövüşerek inşa etme aşamasına geçtiler" sözleri ile değerlendirdi. Dokunulmazlıkların kaldırılmasının Türkiye <http://www.aktifhaber.com/turkiye/> 'yi hızla bir bölünme sürecine götüreceğini kaydeden Ahmet Takan, HDP'lilerin dokunulmazlıkların kaldırılması sonrası süreci ise şöyle özetledi: "Bunların sonucu ne getirecek? İnşallah öyle olmaz ama, gidecekler Diyarbakır <http://www.aktifhaber.com/diyarbakir/> 'da meclislerini kuracaklar, parlamentolarını kuracaklar. Zaten bunları destekleyecek hazır bir uluslar arası camia da var. Yurtdışına gidiyorlar geliyorlar, Amerika'da, Avrupa'da ağırlanıyorlar, Avrupa Birliği zaten en büyük destekçileri. Şimdi dövüşerek yapıyorlar. Çözüm süreci <http://www.aktifhaber.com/cozum-sureci/> nde sevişerek yapıyorlardı, şimdi dövüşerek metoduna geçtiler. Siz de bunları sanki dövüşüyorlarmış gibi düşünüyorsunuz. Danışıklı dövüş." yorumunda bulundu. ANADOLU İNSANI BÖLÜNMEYE BÖYLE Mİ İKNA EDİLECEK Bu süreçte olanın yine gariban Anadolu çocuklarına olduğunu dile getiren Takan, 500'den fazla şehit verildiğini hatırlatıp, Anadolu insanının bu bölünme sürecine "En sonunda kana bunaltılacağız ve adam orada parlamento kurunca da "ya bölünürse bölünsün' diyeceğiz bu isteniyor" yaklaşımı ile ikna edilmek istendiğini kaydetti. AKP'nin terörle mücadele konusunda samimiyetsiz olduğunu da dile getiren Ahmet Takan, "Kreşlere bile kayyım atayan AKP niye PKK'nın para <http://www.aktifhaber.com/para/> kaynakları üzerine gitmiyor" diye sordu. Takan, röportajında çarpıcı bir iddiayı da gündeme getirdi: "İmralı'ya gidip Abdullah Öcalan'la görüşen bir adam bakanlık yapıyor şuan bu memlekette. Devletin kayıtlarında var." [status publish] [geotag on] [publicize off|twitter|facebook] [category istihbarat] [tags BÜROKRASİ & DEVLET DOSYASI, Ahmet Takan, Dokunulmazlıklar, Türkiye, BOP Planı] |
|
"Özel Büro (Dig.Security.İŞNET)" <digi.s...@isnet.net.tr>: May 23 01:18AM +0300
Özbekistan sınırları ve ulusal kimliği bakımından Sovyetler Birliği tarafından kurulmuş bir cumhuriyettir. 1924'te 19. yüzyılda Rusya tarafından işgal edilen Buhara, Hiva ve Hokand Hanlıklarının toprakları üzerine kurulan Özbekistan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti 1991'e kadar SSCB içerisinde varlığını sürdürmüştür. SSCB'nin dağılmasıyla Özbekistan iç ve dış politikasında egemen bir devlet haline gelmiştir. On yıllık bağımsızlık dönemi boyunca da çok önemli mesafeler katetmiştir. Özbekistan bağımsızlığının ilk yıllarından itibaren Rusya'nın kendi üzerindeki ağırlığını mümkün olduğunca minimize etmeye çalışmış, buna karşın Batı'nın etkisini arttırmaya çalışarak bölgede dengeleri değiştirmeye çalışmıştır. En önemlisi ise ABD, Rusya, Çin gibi büyük güçlerden herhangi birinin etkisi altına tamamen girmekten kaçınarak bağımsızlık politikası uygulamaya koyulmuştur. Bu bağlamda 11 Eylül saldırıları Özbekistan açısından önemli bir gelişme olmuştur. 11 Eylül öncesi güvenlik nedenleri ile Rusya ve Çin'in başat konumda olduğu Şanghay İşbiliği Örgütü'ne katılım için başvuran Özbekistan, ABD'ye yapılan saldırılar sonucu Batı ile yakınlaşma ve aynı zamanda güvenlik tehditlerini ortadan kaldırma fırsatı elde etmiş oldu. Zira, Afganistan'a düzenlenen operasyon, ABD ve İngiltere'yi Afganistan'a coğrafî bakımdan yakın ülkelerde müttefik arayışlarına itmiştir. Bu müttefiklerden biri de Özbekistan olmuştur. Özbekistan, Afganistan'la görece iyi korunan sınırları, kapalı bir devlet olması ve halkın yönetimin kontrolü altında olması gibi özellikleriyle ABD'ye elverişli müttefiklik koşulları sunabilmiştir. Bu çalışmada, 11 Eylül sonrası gelişmeler Özbekistan'ın dış politikasındaki öncelikler açısından Rusya ve ABD ile ilişkileri bağlamında ele alınacak, önümüzdeki dönem için Özbekistan'ın kazanımlarının neler olabileceği incelenecektir. Özbekistan Dış Politikasındaki Temel Öncelikler Bağımsızlığını pekiştirme ve Orta Asya bölgesinde lider olma Özbekistan'ın 1991'den günümüze izlediği dış politikanın önceliklerini oluşturmaktadır. Bağımsızlık politikası Özbekistan'ın hem bölge devletleri hem de Rusya ile ilişkilerinde dönem dönem kendini göstermektedir. Bölge ülkeleri ile ekonomik entegrasyondan yana olduğunu söyleyen Özbekistan Devlet Başkanı İslam Kerimov, siyasî alanda entegrasyona inanmadığını her fırsatta dile getirmektedir. Fakat, ekonomik alanda da ciddî bir birliktelikten bahsetmek zordur. Bölge devletlerinden Kazakistan, Kırgızistan ve Tacikistan'ın,[1] <http://www.altayli.net/11-eylul-saldirilarinin-ozbekistan-dis-politikasi-uz erindeki-etkileri.html?utm_source=feedburner&utm_medium=email&utm_campaign=F eed%3A+altayli%2Ffeed+%28T%C3%9CRK+TAR%C4%B0H%C4%B0+ve+K%C3%9CLT%C3%9CR+ARA% C5%9ETIRMALARI%29#_edn1> Beyaz Rusya ve Rusya ile birlikte ilk başta Gümrük Birliği adı altında kurdukları ve daha sonra Avrasya Ekonomik Birliği'ne dönüştürdükleri örgüte Özbekistan katılmamıştır. Özbekistan, özellikle Rusya'nın başat konumda olduğu herhangi bir yapılanmaya girmekten kaçınmaktadır. Ocak 1994'te kurulan ve Özbekistan'ın da üyesi olduğu Orta Asya Ekonomik Birliği ise pek önemli sonuçlar elde edememiştir.[2] <http://www.altayli.net/11-eylul-saldirilarinin-ozbekistan-dis-politikasi-uz erindeki-etkileri.html?utm_source=feedburner&utm_medium=email&utm_campaign=F eed%3A+altayli%2Ffeed+%28T%C3%9CRK+TAR%C4%B0H%C4%B0+ve+K%C3%9CLT%C3%9CR+ARA% C5%9ETIRMALARI%29#_edn2> Öte yandan, Özbekistan 1999'da Bağımsız Devletler Topluluğu Ortak Güvenlik Anlaşması'ndan da ayrılmıştır. Özbekistan, ilk başlarda BDT şemsiyesi altında her üye devletin kendi ordusu ile katılacağı NATO tarzı bir askerî yapılanmaya gidilmesinden yanaydı. Bu öneri Özbekistan tarafından 15 Mayıs 1992'de Taşkent'te yapılan BDT toplantısında gündeme getirildi.[3] <http://www.altayli.net/11-eylul-saldirilarinin-ozbekistan-dis-politikasi-uz erindeki-etkileri.html?utm_source=feedburner&utm_medium=email&utm_campaign=F eed%3A+altayli%2Ffeed+%28T%C3%9CRK+TAR%C4%B0H%C4%B0+ve+K%C3%9CLT%C3%9CR+ARA% C5%9ETIRMALARI%29#_edn3> Bu toplantı üyeleri açısından önemli bir anlaşmanın imzalanmasıyla sona ermişti. Rusya, Kazakistan, Türkmenistan, Özbekistan, Tacikistan ve Ermenistan arasında varılan ortak bir karara göre taraflardan herhangi birine dışarıdan yapılan saldırı tüm taraflara yapılmış olarak algılanacak ve gereken tedbirler alınacaktı. Fakat, daha sonra Rusya'nın kendi iç ekonomik sorunlarına yönelmesi ve uyguladığı yeni fiyat politikaları ruble alanındaki diğer ülkeler tarafından eleştirilmeye başlandı. Fiyatlardaki aşırı artış Özbekistan'da da yankı buldu: Başkent Taşkent'te üniversite öğrencileri protesto gösterileri ile hayat koşullarının ağırlaşmasına ilk tepki verenlerden oldular. Bu gelişmeler üzerine Devlet Başkanı Kerimov, Rusya'nın BDT içinde uygulanan ekonomik reformlar konusunda ortak bir karar sonucu hareket etmediğini dile getirdi. Ardından, Kerimov ve Merkez Bankası Başkanı Feyzulla Mullazhanov tarafından Rusya'nın bu şekilde devam etmesi sonucu Özbekistan'ın kendi millî para birimine geçmek zorunda kalacağı açıklandı.[4] <http://www.altayli.net/11-eylul-saldirilarinin-ozbekistan-dis-politikasi-uz erindeki-etkileri.html?utm_source=feedburner&utm_medium=email&utm_campaign=F eed%3A+altayli%2Ffeed+%28T%C3%9CRK+TAR%C4%B0H%C4%B0+ve+K%C3%9CLT%C3%9CR+ARA% C5%9ETIRMALARI%29#_edn4> Rusya'nın 1993'te "yeni ruble"ye geçmesi ile Özbekistan 15 Kasım 1993'e kendi para birimi "som"u tedavüle soktu. Bu arada, Özbekistan eski SSCB cumhuriyetleri arasında, Birliğin çöküşü nedeniyle yaşanan ekonomik çöküntüyü en az zararla atlatanlar arasında olduğunu söylemek pek yanlış olmaz. Şöyle ki, SSCB'nin dağılmasının hemen ardından, 1992'de Özbekistan GSYİH'si %11.1'lik bir düşüş gösterirken, sanayideki en büyük düşüş %12.3 oranında olmuştur.[5] <http://www.altayli.net/11-eylul-saldirilarinin-ozbekistan-dis-politikasi-uz erindeki-etkileri.html?utm_source=feedburner&utm_medium=email&utm_campaign=F eed%3A+altayli%2Ffeed+%28T%C3%9CRK+TAR%C4%B0H%C4%B0+ve+K%C3%9CLT%C3%9CR+ARA% C5%9ETIRMALARI%29#_edn5> EBRD'nin istatistiklerine göre, diğer cumhuriyetlerin çoğunda ekonomideki düşüş kendini daha büyük rakamlarla belli etmektedir. Özbekistan genel olarak, Rusya'nın Orta Asya'daki askerî etkinliğini azaltmaya yönelik politikalar izlemiştir. Moskova'nın eski SSCB sınırlarını koruma hakkına ilişkin iddiaları da Özbekistan tarafından olumlu karşılanmamış, Taşkent, BDT Dış Sınırlarının Savunması Hakkında Anlaşma'yı imzalamayı reddetmiştir.[6] <http://www.altayli.net/11-eylul-saldirilarinin-ozbekistan-dis-politikasi-uz erindeki-etkileri.html?utm_source=feedburner&utm_medium=email&utm_campaign=F eed%3A+altayli%2Ffeed+%28T%C3%9CRK+TAR%C4%B0H%C4%B0+ve+K%C3%9CLT%C3%9CR+ARA% C5%9ETIRMALARI%29#_edn6> Özbekistan, Moskova ve Duşanbe arasında 201. Motorize Birliğin 20 yıllık bir süre için Tacikistan'da konuşlandırılmasına ilişkin anlaşmanın imzalanmasına da karşı çıkmıştır. Bir taraftan Rusya'nın bölgede askerî varlığına karşı çıkan Özbekistan, bir taraftan da kendi ordusunu güçlendirmeye çalışıyordu. SSCB döneminde askere alınan Özbek kökenli gençler daha çok stroybat diye adlandırılan inşaat birliklerine gönderiliyordu. Bu nedenle, Birliğin dağılmasından sonra nitelikli Özbek subayların sayısı çok değildi. Fakat, bağımsızlıktan sonra Özbekistan hızlı bir şekilde eğitimli Özbek askerinin yetişmesi için girişimler başlattı. SSCB zamanındaki Özbekistan'ın birlik ordusundaki subay sayısı sadece %6'yı oluşturuyorken, 1997'de bu rakam %85'e yükseldi.[7] <http://www.altayli.net/11-eylul-saldirilarinin-ozbekistan-dis-politikasi-uz erindeki-etkileri.html?utm_source=feedburner&utm_medium=email&utm_campaign=F eed%3A+altayli%2Ffeed+%28T%C3%9CRK+TAR%C4%B0H%C4%B0+ve+K%C3%9CLT%C3%9CR+ARA% C5%9ETIRMALARI%29#_edn7> Bölge liderliğine gelince, Özbekistan bağımsızlığının ilk günlerinden beri bu arzusunu yerine getirmek için çabalamaktadır. 31 Ağustos 1991'de uluslararası alanda yeni bir devlet olarak ortaya çıkan Özbekistan, Orta Asya'nın en güçlü devletlerindendir. Ayrıca, çoğunluğu Özbek olmak üzere yaklaşık 25 milyonluk nüfusla bölgenin en kalabalık ülkesidir. Bunun yanında, 447 bin km2'lik yüzölçümü, verimli toprakları ve doğal kaynakları ile Özbekistan Orta Asya'da en fazla gelecek vaadeden devletlerden biri olma özelliğini taşımaktadır. Özbekistan aynı zamanda, bölgede en güçlü askerî yapıya da sahiptir. 50 bin kişilik kara kuvvetleri, 9 bin 100 kişilik hava kuvvetleri personeli ve 17 bin ile 20 bin arasında değişen içişlerine bağlı birlik mensubuyla Özbek ordusu Orta Asya'nın en büyük ordusudur.[8] <http://www.altayli.net/11-eylul-saldirilarinin-ozbekistan-dis-politikasi-uz erindeki-etkileri.html?utm_source=feedburner&utm_medium=email&utm_campaign=F eed%3A+altayli%2Ffeed+%28T%C3%9CRK+TAR%C4%B0H%C4%B0+ve+K%C3%9CLT%C3%9CR+ARA% C5%9ETIRMALARI%29#_edn8> Bir önemli husus da, Orta Asya'da Özbek nüfusun dağılımıdır. Özbekistan'ı çevreleyen diğer cumhuriyetlerde yaklaşık 2,5 milyon etnik Özbek yaşamaktadır.[9] <http://www.altayli.net/11-eylul-saldirilarinin-ozbekistan-dis-politikasi-uz erindeki-etkileri.html?utm_source=feedburner&utm_medium=email&utm_campaign=F eed%3A+altayli%2Ffeed+%28T%C3%9CRK+TAR%C4%B0H%C4%B0+ve+K%C3%9CLT%C3%9CR+ARA% C5%9ETIRMALARI%29#_edn9> Bunların çoğu Kırgızistan'ın Oş ve Celalabad, Kazakistan'ın Çimkent ve Jambıl vilayetleri ve Tacikistan'ın Sughd ve Hisar bölgeleri olmak üzere Özbek sınırına yakın yerleşim birimlerinde yaşamaktalardır.[10] <http://www.altayli.net/11-eylul-saldirilarinin-ozbekistan-dis-politikasi-uz erindeki-etkileri.html?utm_source=feedburner&utm_medium=email&utm_campaign=F eed%3A+altayli%2Ffeed+%28T%C3%9CRK+TAR%C4%B0H%C4%B0+ve+K%C3%9CLT%C3%9CR+ARA% C5%9ETIRMALARI%29#_edn10> Özbek dış politikasının temel özelliklerini kısaca ele aldıktan sonra iki büyük güç olan Rusya ve ABD ile gelişen ilişkilerini irdeleyebiliriz. Rus-Özbek İlişkileri 1990'ların ortalarından itibaren toparlanmaya başlayan Rusya tekrar gözünü Orta Asya'ya çevirdi. Bölgedeki hidrokarbon yataklarının üzerinde kontrolünü artırmaya çalışan Rusya, diğer sanayi alanlarında da Orta Asya ülkeleri ile işbirliğine yöneldi. Nitekim, bu dönemde Rus tekstil bölgelerinden sanayiciler Özbekistan pamuğunu değerlendirme teklifleri ile ülkeye geldiler. Öte yandan, 1996'da Rusya Federasyonu Dışişleri Bakanı olarak Yevgeni Primakov'un atanması ile Rusya güney bölgelerle daha fazla ilgileneceğinin sinyalini vermiş oldu. Bir Orta Doğu uzmanı olan Primakov'un, göreve gelir gelmez Şubat 1996'da gerçekleştirdiği Orta Asya gezisinin bir durağı da Özbekistan'dı. Fakat, planlananın aksine, ziyaret sırasında sadece bir anlaşma imzalanabilmişti.[11] <http://www.altayli.net/11-eylul-saldirilarinin-ozbekistan-dis-politikasi-uz erindeki-etkileri.html?utm_source=feedburner&utm_medium=email&utm_campaign=F eed%3A+altayli%2Ffeed+%28T%C3%9CRK+TAR%C4%B0H%C4%B0+ve+K%C3%9CLT%C3%9CR+ARA% C5%9ETIRMALARI%29#_edn11> İmzalanamayanların içerisinde Özbekistan'daki Rusların durumuna ilişkin bir anlaşma da vardı. Buna karşın Özbekistan ve Rusya birbirleri için önemli ticaret ortakları olarak kalmışlardır. 2000 yılı itibariyle Rusya'nın dış ticaretinde Özbekistan dördüncülüğü korurken, 1991-2000 yılları arasındaki rakamlar Özbekistan'ın en büyük dış ticaret ortağının Rusya olduğunu göstermektedir.[12] <http://www.altayli.net/11-eylul-saldirilarinin-ozbekistan-dis-politikasi-uz erindeki-etkileri.html?utm_source=feedburner&utm_medium=email&utm_campaign=F eed%3A+altayli%2Ffeed+%28T%C3%9CRK+TAR%C4%B0H%C4%B0+ve+K%C3%9CLT%C3%9CR+ARA% C5%9ETIRMALARI%29#_edn12> Özbekistan ve Rusya arasındaki ilişkilerde Tacikistan ve Afganistan'da başlayan çatışmalar dönüm noktasını oluşturmuşlardır. Bağımsızlık sonrası Tacikistan'da radikal İslâmî eğilimlerin yükselmesi sonucu çıkan iç savaş ve Afganistan'da mücahitler arasında verilen iktidar savaşı Özbekistan'da ciddî güvenlik kaygısı yaratmıştır. Özbekistan'ın Afganistan ve Tacikistan'la ortak sınırlara sahip olması doğal olarak, çatışmaların kendi içine taşmasını engellemek amacıyla bu sınırların güvenlik altına alınması için gerekli tedbilerin alınmasına zorlamıştır. Bu noktada, Rusya'yı bölgede güvenlik ve istikrarı koruyabilecek tek güç olarak gören Özbekistan, Moskova'yla ilişkilerini iyileştirmeye çalışmıştır. Afganistan ve Tacikistan'da olanları sadece bölge için değil, tüm BDT için bir köktendincilik tehdidi olarak değerlendiren Rusya, aynı görüşte olan Özbekistan ile ortak tehdit algılaması sonucu özellikle güvenlik alanında sıkı işbirliğine yönelmiştir. Tacikistan'daki savaşın 1997'de sona ermesi doğu sınırları açısından bir miktar rahatlamaya neden olmuşsa da, 1996'da Afganistan'da aşırı dinci Taliban hareketinin yönetime gelmesi güneydeki tehdit algılamasını daha da arttırmştır. Fakat, Özbekistan Taliban'a karşı mücadelede kendi kartını, Afganistan'ın kuzey bölgelerindeki Özbek nüfusun lideri General Abdurraşid Dostum faktörünü kullanmayı ihmal etmemiştir. 1997-98'e kadar Dostum birliklerine maddî ve manevî ciddi destek veren Kerimov, bu şekilde Taliban'ı kendi sınırlarından uzak tutmaya çalışmıştır. Fakat, Afganistan'da savaşın çıkmaza girdiğinin anlaşılması Özbekistan'ı tehlikeli bir oyuna girmekten kaçınmaya itmiştir. Bu bağlamda, Ekim 1998'de Rusya Federasyonu Devlet Başkanı Boris Yeltsin'in Taşkent'i ziyareti iki ülke arasındaki ilişkilerin temel boyutunu ortaya koymaktadır. Yeltsin'in Kerimov'la yaptığı temasların ana konusunu Taliban oluşturdu. Görüşmeler sonucu iki ülke arasında herhangi birine saldırının düzenlenmesi halinde diğerinin yardımda bulunacağına dair bir anlaşma imzalandı.[13] <http://www.altayli.net/11-eylul-saldirilarinin-ozbekistan-dis-politikasi-uz erindeki-etkileri.html/2#_edn13> ABD-Özbekistan İlişkileri 1994'e kadar Özbekistan-ABD ilişkilerinde insan hakları ve demokrasi sorunları Özbekistan için hep pürüzlü noktaları oluşturmuştur. Fakat, Afganistan'daki Taliban yönetimi ve bu yönetimin Orta Asya'dan gelen aşırı dinci gruplara kucak açması Özbekistan'ı sadece Rusya ile değil, Batı ile de güvenlik alanında işbirliği arayışlarına itmişti. 1994'e kadarki dönemde Batı, özellikle de ABD tarafından Özbekistan'ın politikasına yönelik bazı çekinceler ileri sürülüyordu. Hatta, dönemin ABD Başkan Yardımcısı Al Gore Orta Asya gezisini Taşkent'e uğramadan tamamlamıştı. Buna rağmen, bir süre sonra Özbekistan yönetiminin İran, radikal İslâm ve Rusya karşıtı söylemlerine ABD kulak vermeye başladı. Aynı zamanda, Özbekistan kendini istikrarlı, Batı yanlısı ve güçlü bir devlet olarak empoze etmeye çalışıyordu. Batı'da da güçlü bir Özbekistan'ın aslında, Batılı yatırımları koruyabileceği görüşü giderek yaygınlaşmaya başladı. Öte yandan, Özbekistan'ın |
|
"Aydogan Kekevi" <dog.k...@t-online.de>: May 24 10:25AM +0200
İşte bizim bugünkü „ Ana Muhalefet Parti“miz Y-CHP : Bu iktidardan, bu gidişattan kurtulmak için evvela bu „ana muhalefet partisi“nin „yeni“sinden kurtulmamız gerekiyor; ve de „biz tıpış tıpış oy vermeye gitmeyiz“ diyerek iktidarın başına bir de bugünkü dokulmazlık taçını konduran zihniyetten. Aydoğan Von: Adnan Pelvanlar [mailto:adnanpe...@gmail.com] Gesendet: Dienstag, 24. Mai 2016 07:40 An: undisclosed-recipients: Betreff: Kılıçdaroğlu, nereye koşuyor? Erivan’a mı? http://www.bizimbakis.com/kose-yazisi/143/kilicdaroglu-nereye-kosuyor-erivana-mi.html Kılıçdaroğlu, nereye koşuyor? Erivan’a mı? <http://www.bizimbakis.com/kose-yazisi/143/kilicdaroglu-nereye-kosuyor-erivana-mi.html> http://www.bizimbakis.com/kose-yazisi/143/kilicdaroglu-nereye-kosuyor-erivana-mi.html |
|
"Özel Büro (Dig.Security.İŞNET)" <digi.s...@isnet.net.tr>: May 24 07:17PM +0300
Öyle ya çalışma izni, kimlik kartı, ikamet... Kilis'in nüfusunu bile aştılar... AKP NEDEN BU SIĞINMACILAR <http://www.bilgeturksam.com/haberleri/s%C4%B1%C4%9F%C4%B1nmac%C4%B1lar> I ÇOK SEVİYOR... Tarih: 2 Mayıs 2016... Beyaz Saray Sözcüsü Josh Earnest, Suriye <http://www.bilgeturksam.com/haberleri/suriye> 'deki krizle ilgili önemli açıklamalarda bulundu. Earnest, ABD <http://www.bilgeturksam.com/haberleri/abd> Başkanı Obama'nın Türkiye <http://www.bilgeturksam.com/haberleri/t%C3%BCrkiye> 'nin desteklediği "güvenli bölge" önerisine sıcak bakmadığını ifade etti. Sözcü, Suriye lideri Beşar Esad için "sözünü tutmalı" dedi. Beyaz Saray Beyaz Saray Sözcüsü Josh Earnest yaptığı basın açıklamasında Obama'nın "Suriye'de 'güvenli bölge'nin gerçekçi bir alternatif olduğuna inanmadığını" söyledi. Suriye rejimi ateşkese uymalı diyen Earnest, "Esad rejimi verdiği sözleri tutmalı ve Ruslar da rejim üzerindeki etkilerini kullanarak sözlerin tutulduğunda emin olmalı" dedi. Amerika, AB ile aralarındaki ticaret anlaşmalarıyla ilgili sızan haberler konusunda ise endişe duymadıklarını belirtti(CnnTürk). Haber işte böyle. Cumhurbaşkanı Erdoğan, Suriye için "güvenli bölge" önerisini getirdi, ABD kabul etmedi. Erdoğan "Esad gitmeli" dedi, bakın ABD "Esad sözünü tutsun, Rusya <http://www.bilgeturksam.com/haberleri/rusya> da buna garantör" olsun dedi yani Esad da kalabilir. Ne oldu şimdi? Şimdi Türkiye ABD-Rusya kıskacına alındı; işte Kilis'i dahi savunamaz bir siyasete düştü. Öte yanda. Yanlış Suriye siyaseti yüzünden milyonlarca Suriyeli geldi ve gitmeye de niyetleri yok zaten AKP de vatandaşlığa almak için çalışma yapıyor, çalışma izni veriyor. Peki, bu Suriyeliler kim? Bu gelen sığınmacıların çoğu 1915 Ermeni <http://www.bilgeturksam.com/haberleri/ermeni> tehcirle Suriye'ye gönderilen Ermeniler ile 1915 ve 1924 isyanlarından kaçan Nesturi <http://www.bilgeturksam.com/haberleri/nesturi> /Asuri/Keldani <http://www.bilgeturksam.com/haberleri/keldani> ler. Bakınız tehcir edildikleri yerlere; bir de bakınız bu sığınmacıların geldikleri yerlere; ikisi de aynı! Ve biz de bunları vatandaş yapıp haklar vereceğiz, onlar da yarın karşımıza dikilip "eskiden bu topraklar bizimdi" deyip dava açacaklar, öyle mi! Bir; bu tespitimiz yanlış ise AKP Hükümeti bu sığınmacıların kim olduğunu açıklasın bize! İki; Erdoğan siyaseti iflas etti, etti ama acaba bilerek mi bu siyaseti izledi, izledi de Türkiye'yi savunmasız duruma düşürdü, şimdi bu soruya bir cevap bulma zamanı geldi. Yani Türkiye Cumhuriyeti'ne karşı üçlü bir ittifak tezgahı mı var, bunu mutlaka öğrenmeliyiz... BİLGETÜRK [status publish] [geotag on] [publicize off|twitter|facebook] [category istihbarat] [tags GÖÇMEN DOSYASI, AKP, Sığınmacı] |
|
"Özel Büro (Dig.Security.İŞNET)" <digi.s...@isnet.net.tr>: May 24 08:18PM +0300
VİDEO LİNK : https://www.youtube.com/watch?v=L6Wcusi_mMI <https://www.youtube.com/watch?v=L6Wcusi_mMI&feature=em-uploademail> &feature=em-uploademail [status publish] [geotag on] [publicize off|twitter|facebook] [category istihbarat] [tags ETNİK KÖKENLER DOSYASI, VİDEO, Lazlar, Lazca, BİLGİ] |
|
"Özel Büro (Dig.Security.İŞNET)" <digi.s...@isnet.net.tr>: May 24 07:37PM +0300
[status publish] [geotag on] [publicize off|twitter|facebook] [category araştırma] [tags TARİH, OSMANLI, PARA TARİHİ] |
|
"Özel Büro (Dig.Security.İŞNET)" <digi.s...@isnet.net.tr>: May 24 08:10PM +0300
[status publish] [geotag on] [publicize off|twitter|facebook] [category istihbarat] [tags HAVACILIK DOSYASI, Mısır, Havayolları, Uçak] |
|
"Özel Büro (Dig.Security.İŞNET)" <digi.s...@isnet.net.tr>: May 24 07:53PM +0300
Akhunlar, I.-VI. yy.'larda İran, Hind ve Çin arasında büyük bir imparatorluğun, daha doğru bir söyleyişle Türk Hakanlığının temsilcisi idiler. Bu nedenle, hemen her kaynakta yer aldılar. Çeşitli isimler altında göze çarptılar. İslam kaynaklarında ise bu Hun kökenli kabile, Abdal ile yakın ilişkisi olan Haytal Habtal, çoğul şekli ile de Hayâtıla diye göze çarpmaktadır. Taberi, Belazuri, Belâmi, Dineveri, Yakût, Mesudî, Mukaddesi, Şehnameyi yazan Firdevsi bu yazılar ile Haytal-Heyâtılılardan bahsederler.[1] <http://www.altayli.net/bir-akhun-prensi-tarhan-nizek.html#_edn1> Haytallar, VI. yy.'da bölgenin büyük siyasi kuruluşudur. Batıda Sasaniler, doğuda-kuzeydoğuda Türkler (Tu-kiue), güneyde Hindu Racalıkları ile komşu idiler. Çin ile siyasi münasebetleri her zamanki gibi elçilikler yolu ile devam ettirilmekteydi. Sasaniler ise sürekli dostluk elini uzatan Haytallara karşı nedense hep düşmanca davranmışlardır. Firuz (459-488) ve halefi Kavad zamanında Heyâtıla ile savaşa varan hareketler, Ahşunvar'ın dirayetli siyaseti ile Sasanilerin aleyhinde sonuçlanmıştır. Kavad, Mezdek hareketi sırasında oldukça zor duruma düştüğünde, yine yardım elini uzatanlar Heyâtıla olmuştur. İç düzenin sağlanmasından sonra Heyâtıla-Sasani barışı bir müddet devam etmiştir. Tarihe Âdil şöhreti ile geçen Nuşirevan (531-579), batıda Bizans ile uğraşırken, doğu da yeni ortaya çıkan Göktürkler ile dostluk kurdu.[2] <http://www.altayli.net/bir-akhun-prensi-tarhan-nizek.html#_edn2> Heyâtıla askeri ve siyasi bakımdan yalnız kaldı. Afganistan ve Mâveraünnehir'deki hakimiyetleri azaldı. Nuşirevan ve İstemi Han bu Türk devletine son darbeyi vurdular.[3] <http://www.altayli.net/bir-akhun-prensi-tarhan-nizek.html#_edn3> Heyâtıla'nın Milli Kahramanı Tarhan Nizek Mâveraünnehir, Afganistan ve Hindistan'ın kuzeyindeki Heyâtıla (Akhun: Hûna)[4] <http://www.altayli.net/bir-akhun-prensi-tarhan-nizek.html#_edn4> hakimiyeti, ittifak karşısında zayıfladıktan sonra, bazı grupların direnişe geçtikleri görülmektedir. Toharistan'da Heyâtılaları bir araya toplamaya çalışan milli bir kahraman ortaya çıktı. Bu kişi Tarhan unvanlı Nizek'tir. Bunun menşei hakkında bilgiler çok azdır. Sasanilerin, Araplar karşısında yenilmesi üzerine Heyâtıla ülkesi yeni bir güç olarak ortaya çıkmıştır. Göktürk-Nizek münasebetleri hakkında kaynaklar sessiz kalmaktadır. Ancak, bazı arkeolojik malzemelerden anlaşıldığına göre Nizek, kendi adına para bastırılmış ve herhangi birini de efendi olarak tanıdığını gösteren ifade kullanılmamıştır. Nizek Adı Tarih kaynaklarında, daha çok Taberi'den nakiller yapan yazarlar, Nizek adından sıkça bahsederler. N.z.k veya N.i.z.k diye yazılmış olan isme bir de unvan eklemişlerdir. Bu da eski Türklerde bir asalet unvanı olan Tarkan veya Tarhan'dır. Çin yıllıklarında ise Tte I, ssu-nan-cu/Tireç unvanında görüldüğü gibi bir kullanış vardır.[5] <http://www.altayli.net/bir-akhun-prensi-tarhan-nizek.html#_edn5> Nizek Türkler arasında kullanılan şekil değildir. Belki de söyleyişten veya yazılıştan kaynaklanan bir hata vardır. Zira, T.z.k'deki noktalama işaretleri yer değiştirelecek olursa T.r.k ortaya çıkmaktadır. Kaşgarlı Mahmud, Tirek/Direk kelimesinden bahseder.[6] <http://www.altayli.net/bir-akhun-prensi-tarhan-nizek.html#_edn6> T'ang dönemi yazılışında, Arapların veya yerlilerin Nizek ismi, Çinlilerce Nose diye yazılmaktadır.[7] <http://www.altayli.net/bir-akhun-prensi-tarhan-nizek.html#_edn7> Belh ve civarında ise Na-zek Şah kullanımı yaygındır.[8] <http://www.altayli.net/bir-akhun-prensi-tarhan-nizek.html#_edn8> Nozeg şeklinin de olduğunu belirtmeliyiz. Abdullah İbn Hâzim ve Selm İbn Ziyâd'ın efendi olarak tanımladığı bazı paralarda Tarka (n) Şaho/Tarka (n) Nizaga yazısı okunuyor. Şaho, Farslıların kullandığı "şah"dır. Eski gelenek VII. yy'da da devam ettirilmiş oluyordu.[9] <http://www.altayli.net/bir-akhun-prensi-tarhan-nizek.html#_edn9> İsmin Türkçe olabileceği üzerinde duran ilk tarihçi Prof. Dr. A. N. Kurat'dır.[10] <http://www.altayli.net/bir-akhun-prensi-tarhan-nizek.html#_edn10> Onun Nizek hakkındaki görüşlerini Dr. Emel Esin şöyle değerlendirmektedir.[11] <http://www.altayli.net/bir-akhun-prensi-tarhan-nizek.html#_edn11> "Bagdis/Herat hükümdarı olan bir Türkün adı ekseri İslam kaynaklarında Tarhan Nizak diye geçmektedir. A. N. Kurat, Tabari'nin hem- zamane Âsam al-Kufi'nin rivâyetlerinden Badgis hükümdarının Tarhan Terik unvanlı bir Türgiş beyi olduğunu istihraç etti. Tarhan Tirek'deki Tirek lakabı, bazen değişik şekiller meyânında, Nizak olarak yazılmış ve araştırıcılara böyle sunulmuştur. Tirek, Tarhan gibi Türkçe bir unvan idi." Gumilov[12] <http://www.altayli.net/bir-akhun-prensi-tarhan-nizek.html#_edn12> ise Nizek'e değişik bir yorum getirmektedir. Nizek/Bijan şekli için Gumilov şunları kaydeder: "Belazuri ve Taberi, Nizek Tarhan'dan bahsediyor. Ancak. Firdevsi, itiraz ederek, onun isminin Bijan Tarhan olduğunu ileri sürüyor. Yine ona göre Bijan'ın ülüşü Semerkand'da idi. Badgis'te 653 yılında Çjançju (Cabgu) ki inci anlamına gelmektedir, öldürüldü. 709 yılında öldürülen Nizak Tarhan onun genel valisi idi. Şu halde büyük bir ihtimalle Tarhan'ın adı Nizak değil Bijan idi. Arap kaynaklarında geçen Nizak'da, Arapça da "j" olmadığı için, olsa olsa Bijan'ı gösterebilir." Yezdegerd'in Yenilgisi ve Tarkan Nizek'in Ona Yardımı M.Ö. IV. yy.'da Perslerin başına gelenler şimdi de Sasanileri ilgilendiriyordu. Zira, halife orduları, Medain'i ele geçirmişler ve İran'a girmişlerdi. III. Yezdegerd (633-651) Sasanilerin son şahı idi. Şehr-i Yâr'ın oğlu ve Husrev'in de torunuydu. Kadisiye, Medain ve Nihavend'e yenilen şah, Media'ya sığındı. Burada da fazla kalamadı. Toharistan'da Tarkan Nizek'den, diğer Türk ileri gelenlerinden yardım istedi.[13] <http://www.altayli.net/bir-akhun-prensi-tarhan-nizek.html#_edn13> Bu sırada, onu takip etmekte olan Ahnef b. Kays, Sasaniler üzerine sefer için Hz. Ömer'den izin istedi. Halife, ona gereken müsaadeyi verdi. Afganistan'ın önemli şehirlerinden olan Herat, fethedildi. İdaresi Sahhar b. Fulan'a verildi. Ahnef b. Kays, Ceyhun nehrine doğru ilerledi. Merv-i Şah-ı Cihan'a ulaştı. Yezdegerd bunun üzerine Merv er-Rud'a geçti. Yine, son bir ümit ile Yezdegerd Çin hükümdarına ve Türk hakanına yardım için elçi gönderdi ise de teklifi reddedildi. Yezdegerd, mecburen Belh'e çekildi. Belazuri, Yezdegerd ve Tarhan Nizek arasındaki gelişen hadiseler hakkında şunları yazmaktadır: "Yezdegerd bu durumu görünce, Horasan'a gitti. Merv sınırına gelince, buranın merzbanı Maheveyh kendisini saygı ile yücelterek karşıladı. Tarhan Nizek de Yezdegerd'in yanına geldi. Getirdiği elbiseyi, Şaha hediye etti. Yanında bir ay kaldıktan sonra ayrıldı. Sonra, Tarhan Nizek, Yezdegerd'e yazdığı mektupta, kızı ile evlenmek istediğini bildirdi.[14] <http://www.altayli.net/bir-akhun-prensi-tarhan-nizek.html#_edn14> Yezdegerd buna son derece öfkelendi. Tarhan Nizek'i kölelikle suçladı ve cesaretine, cüretine kızdığını belirtti. Böylece, zaten kötü olan durum Şahın aleyhinde gelişme kaydetti".[15] <http://www.altayli.net/bir-akhun-prensi-tarhan-nizek.html#_edn15> Yezdegerd, takiben Maheveyh'e, hesapların incelenmesini ve kendisine bildirilmesini emretti. Akıllı ve dirayetli bir şahıs olan Maheveyh, o anda Şah'dan yüz çevirdi. Tarhan Nizek'e bir mektup yolladı ve onu Yezdegerd aleyhinde kışkırttı. Belazuri, bu konuda şunları nakletmektedir: "Yenilmiş ve kovulmuş bu adama iktidarına yeniden kavuşması için sen ona yardım ettin. Ama, o sana neler yazdı. Daha sonra Maheveyh ile Nizek Tarhan Yezdegerd'i öldürmek için birbirlerine destek oldular. Nizek Tarhan Türklerin başına geçti ve el-Cünabiz'e geldi. Burada, Sasani ordusu ile savaştılar. Önceleri iki taraf birbirlerine üstünlük sağlayamadılar. Sonra ise savaş Türklerin üstünlüğü ile sona erdi. Adamları öldürüldü ve ordugahı yağmalandı. Yezdegerd Nizek Tarhan'ın eline geçmemek için Merv'e geldi. Ancak, şehrin ahalisi kapıları açmadı. Yezdegerd, bunun üzerine hayvanının üzerinden indi yaya olarak gitti. Sonunda Mürgab Nehri kenarında bir değirmencinin evine girdi".[16] <http://www.altayli.net/bir-akhun-prensi-tarhan-nizek.html#_edn16> Yezdegerd, bir söylentiye göre Maheveyh'in adamlarınca, bir başka söyleyişe göre de değirmenci tarafından öldürülmüştür. 651 yılında meydana gelen olay, aynı zamanda Sasanilerin de sonudur. Hanedandan Firuz sağ kaldı ve Türklere sığındı. Bir müddet sonra da Türkler kendisini evlendirdiler. O da bunların arasında sade bir vatandaş gibi yaşadı.[17] <http://www.altayli.net/bir-akhun-prensi-tarhan-nizek.html#_edn17> Tarhan Nizek, Sasaniler gibi büyük bir devletin ortadan kalkması ile bu defa Araplarla karşı karşıya kalacaktır. Bazen dostane bazen düşmanca bir siyaset artık bu tarihten sonra, 652'de başlayacak ve devam edecektir. Kuteybe B. Müslim'e Kadar Belh ve Toharistan Ahnef ile başlayan Arap akınları, Kutebye b. Müslim'in valiliğine kadar Kays b. El-Heysem, Abdullah b. Hazim, Rebi b. Ziyad b. Enes b. Ed-Deyyan el-Harisi tarafından devam ettirildi. Taberi ve Belazuri'deki bilgiler, karışık olduğu için kronolojik sırayı takip edebilmek güçleşmektedir. Ahnef'den sonra Belhde Esid b. Müteşemmis göze çarpmaktadır. Kays b. El-Heysem de Toharistan fatihi olarak kaynaklarda yer almaktadır. Semengan bölgesine kadar ilerlediği rivayet edilmektedir. Kays'ın, Belh'de Nev-Bahar (Nev-Bahar-ı Belh)'i yıktırması ise akisler uyandırmıştı. Barmak / Bermekilerin ilim ve irfan yuvası olan bu tapınak, Kays tarafından görevlendirilen Ata b. Eş-Şaib tarafından yerle bir edilmiştir. Nizam ül-Mülk, Siyasetnamesi'nde Bermekden bahseder. Ata, bu arada üç akarsu üzerinde köprüler de inşa ettirdi. Bunlar kendi ismi ile uzun zaman anılmıştır. Belazuri'nin kaydına göre, 665'de, Kays el-Heysem Merv er-Rud, Nafi b. Halid et-Tahi Herat Badgis, Umeyr de Merv'de yönetici oldular. 671 yılında Belh yönetimi yine bir başkasının elindedir. Bu esnada Horasan Valisi Abdullah b. Hazim'dir. Tarkan Nizek, onunla dostça geçindi. Tabi olduğunu ifade etmek için, paralarında onun adını da belirtmiştir. Ancak, Abdullah b. Hazim, 691'de, ayaklanma ile devrilmiş ve kesilen başı Abdülmelik'e yollanmıştır. Haccac zamanında ise Kuteybe b. Müslim sahneye çıkacaktır. Halife ve Emevilerin Horasan'daki Yöneticileri İslamiyet Arabistan'da ortaya çıktı. Çevresinde hızla yayılmaya başladı. Halifeler ve Emeviler, İran meselesine önem verdiler ve bu tarafta arka arkaya büyük zaferler kazandılar. Horasan'da oturan Arap valileri, burayı üs yaptılar. Maveraünnehir, Toharistan ve Türk ülkelerine akınlarını, gazalarını devam ettirdiler. El-Ahnef b. Kays, Hz. Peygamber devrinde dünyaya gelmişti. Ancak onu göremedi. Sicistan tarafındaki Türk beldelerini fethetmiştir. Daha sonra Kufe valiliğine getirildi. Haccac ile arası açıldı. Bu nedenle, Türk meliki Rutbil'e sığındı. Ancak, 704 yılında Rutbil tarafından başı kesildi ve Haccac'a yollandı. Tarhan Nizek ile ilişkileri olan diğer Arap komutanı Kuteybe b. Müslim'dir. Abdülmelik b. Mervan zamanında Rey, El-Velid devrinde ise Horasan valiliği yapmıştır. Sicistan, Harezm gibi Türk ülkelerini ele geçirdi. Tam adı, Ebu Hafs Kuteybe b. Müslim b. Amr b. Hüseyin b. Rebi'a Ebu Hafs el Bahili'dir. Annesi Dırar binti Dırar b. Ka'ka'dır.[18] <http://www.altayli.net/bir-akhun-prensi-tarhan-nizek.html#_edn18> Kuteybe b. Müslim, büyük bir fatih olarak İslam kaynaklarında yer almaktadır. Toharistan'da, Maveraünnehir'de unutulmayacak izler bıraktı. Türklerin başbuğu olarak sivrilen Tarhan Nizek ile bazen dostane bazen de düşmanca bir siyaset takip etti. Ancak, son isyan hareketi üzerine Tarhan Nizek'le çatıştı. Onu, aşağıda temas edileceği üzere, bir kalede sıkıştırarak teslim aldı. Kuteybe b. Müslim, Halife Süleyman b. Abdülmelik'e karşı ayaklandı. Ancak, emrindeki askerler bu harekete katılmadılar. Vaki b. Hasan el-temimi tarafından öldürüldü (715).[19] <http://www.altayli.net/bir-akhun-prensi-tarhan-nizek.html/2#_edn19> Tarkan Nizek-Yezid Savaşı (703) Yezid b. El Mühelleb b. Ebi Sufra VIII. yy. başlarında tanınmış Arap komutanlarından ve valilerinden biri idi. Babasının ölümü üzerine Horasan idaresini üzerine aldı. Haccac'ın güvenilir adamlarındandı. Kaynakların ifadesine göre Yezid, Toharistan ve buranın hakimi olan Tarkan Nizek olayı ile meşgul oldu. Türkler ve Araplar arasındaki antlaşmanın bozulmasından sonra Yezid, ülkeyi bir kere daha istila etti. Birçok kaynaktan derlemeler yapmış olan İbn el-Esir, Ka'b b. Ma'dan'ın şiirine de yer vermiştir. Ayrıca, fetih haberini anlatan Advanlı Yahya b. Ya'mer'in, Haccac ile olan ilişkilerini de hikaye eden İbn el-Esir[20] <http://www.altayli.net/bir-akhun-prensi-tarhan-nizek.html/2#_edn20> , Badgis fethi, Tarkan Nizek'in davranışı için şunları kaydetmektedir: "Bu yıl içerisinde Yezid b. Mühelleb Neyzek kalesini fethetmiştir. Yezid casusları vasıtasıyla Neyzek'i gözaltında tutuyordu. Neyzek'in kalesinden çıkıp gittiğini haber alınca kendisi gidip kaleyi muhasara etti ve ele geçirdi. Bu kale en sağlam kalelerden biriydi. Kendisi bu kaleyi gördüğü zaman taziminden dolayı kalenin önünde secdeye kapanırdı. Eşkarlı Ka'' b. Madan bundan söz ederek şöyle der; "O Bazegis ki, onun zirvesine çıkan Bütün hükümdarlardan güçlü olur; İster asar, ister keser. Zapt edilmedi orası bundan önce. Büyük ordularla kuşatılmadıkça. Uzaktan gördüğünüzde karanlık gecelerde, Oradaki ateşler yıldızları andırır." Bu şiir birkaç beyittir. Yine Yezid'i ve onun burayı fethedişini konu ederek şöyle der; "Neyzek'i Bazegis'ten sürdü, oysa orası Bütün hükümdarları acze düşürmüş ve zaptedilememiş. Göklerde yükselen başı, Yağmursuz yaz bulutu gibidir." Bu şiir de birkaç beyit olarak devam etmektedir. Yezid burayı fethettikten sonra Haccac'a fetih haberini bildirdi. Yazdığı mektupta şöyle diyordu; "Bizler düşmanımıza kavuştuk. Allah bizlere, onları omuzlarından yakalama fırsatı verdi. Onların kimisini öldürdük kimisini esir aldık. Kimisi de kaçıp gitti." Haccac, Yezid'in kâtipliğini kim yapıyor diyince, kendisine; "Yahya b. Ya'mer" denildi. Mektup yazarak Yahya'nın posta birlikte kendisine gönderilmesini istedi. Mufaddal'ın Badgis Seferi (704) Mufaddal 702 Horasan'da ölen Mühelleb'in oğludur. El-Mufaddal b. El-Mühelleb s. Ebu Sufra adını taşımaktadır. Yezid'in kardeşidir. Haccac tarafından 704 yılında Horasan valiliğine tayin edildi. Bu görevinde dokuz ay kadar kalabildi. Mufaddal, "gâzâ" niyetiyle Badgis'e saldırdı. Yöreyi kolaylıkla ele geçirdi. O kadar çok ganimet ele geçirilmişti ki, Mufaddal'ın emriyle herkese sekizyüz dirhem verilmişti. Badgis kazasından sonra yine akına devam etti. Bu defa aynı yöredeki Aherûn'a hücum etti. Şuman'a kadar ilerledikten sonra, Mufaddal aldığı bir kara ile geri döndü. Aynı yıl Haccac'ın rakibi ve halifelik makamında bulunan Abdulaziz b. Mervan'ın öldüğü haberi duyuldu. |
|
"Özel Büro (Dig.Security.İŞNET)" <digi.s...@isnet.net.tr>: May 24 08:55PM +0300
İran'da 2009 yılında gerçekleştirilen ve 110 kişinin hayatını kaybetmesi ile sonuçlanan başkanlık seçimlerinin öncesini, sonrasını ve "Yeşil Devrim" olarak adlandırılan olayların ana karakterlerini TimeTürk okuyucuları için değerlendirdik. Üç bölümlük bir yazı dizisi halinde okurlarımızla paylaşacağımız serinin ilk bölümünde, İran Devrim Muhafızları'nın 2009 seçimlerde bir "propaganda ve cezalandırma aracı" olarak üstlendiği görevi anlatıyoruz. DEVRİM MUHAFIZLARININ SEÇİMLERDEKİ ROLÜ İran Devrim Muhafızları'nın (IRGC), 2009 yılındaki seçimlerde Ahmedinejad'ın yeniden devlet başkanı seçilmesinde önemli ve etkili görevler üstlendi. IRGC, iç güvenliği sağlamak ve hükümet karşıtı gösterilerin bastırılması görevlerini üstlenen gönüllü Besic milisleri ile birlikte çalışarak, 12 Haziran seçimlerinde; seçim kampanyalarının yürütülmesi, Ahmedinejad'ın mitinglerinin düzenlenmesi, seçimlerin gözetlenmesi ve hükümet aleyhine düzenlenen gösterilerin bastırılması bu görevler arasındaydı. IRGC'NİN SİYASETE GİRMESİ IRGC'nin İran siyaset sahnesine çıkması, 2001 yılında Muhammed Hatemi'nin ikinci kez devlet başkanı seçildiği zamana denk gelir. Hatemi'nin yeniden devlet başkanı seçilmesi ve reform yanlıların giderek güçlenmesi, IRGC ve Besic gibi muhafazakâr askeri kurumlar tarafından ciddi bir tehdit olarak algılandı. 2004 meclis seçimlerinde, Koruyucular Meclisi tarihinde ilk kez IRGC görevlilerinin seçimlerde aday olmasını onayladı. Reform yanlıları IRGC'nin siyasete girmesini, İran yürütme aygıtlarına "güvenlik zihniyeti" getirmeyi amaçlayan stratejik bir hamle olarak değerlendirdi. Bu strateji, Koruyucular Meclisi'nin çok sayıda reform yanlısını "salahiyetsiz" ilan ederek adaylıktan men etmesini de içeriyordu. IRGC'nin siyaset üzerindeki ağırlığı, aşırı muhafazakâr Ahmedinejad'ın 2005 başkanlık seçimlerini kazanması ile görünür hale geldi; paramiliter güçlerle yakın ilişkiler içinde olan çok sayıda IRGC eski yetkilisi, yeni hükümette görevler üstlendi. IRGC, 2005 ile 2008 yılları arasında siyasi ve ekonomik alandaki etkisini giderek arttırdı. Artık hükümetin kilit noktalarında görevliydiler; İçişleri Bakanlığı'nın seçimlerin gözetlemekle görevli kademelerinde Muhafızlar bulunuyordu. Muhafızlar, ülke içinde giderek artan reform taleplerini bastırmak için paramiliter güçlere daha fazla bağımlı hale gelen dini lider Hamaney'in de tam desteğini almayı başarmışlardı. SADECE ASKERİ BİR GÜÇ DEĞİL IRGC'nin siyasete doğrudan etkisinin ikinci safhası 2008 milletvekili seçimlerinde, IRGC eski komutanlarından Ali Rıza Afşar'ın seçimleri gözetlemek üzere dini lider Hamaney tarafından yetkili olarak atanmasıydı. Bu atama, İran İslam Cumhuriyeti tarihinde görülmemiş bir durumdu. Seçimler ilk kez, doğrudan ve sadece dini lidere karşı sorumlu bir eski komutanın direkt denetiminde gerçekleşecekti. Ayetullah Haşimi Rafsancani'nin de aralarında olduğu çok sayıda reform yanlısı siyasetçi, Muhafızlar ve Besic'in siyasete girmesine muhalefet etse de Hamaney, daha fazla eski askerin meclisine girmesine izin verdi. 2008 baharında IRGC ve Besic eski askeri yetkilileri artık sadece mecliste değil yeni hükümette de baskın hale gelmişti. Aşırı muhafazalar eski askerlerin ön plana çıkarılmasıyla, yaklaşan 2009 seçimleri öncesinde İran sivil toplumu arasında çalışmalar başlatan muhaliflere güçlü bir mesaj veriliyordu. SEÇİM ÖNCESİ PROPAGANDA FAALİYETLERİ IRGC, 2009 seçimleri öncesi siyaset üzerindeki etkisini propaganda yoluyla arttırmaya devam etti. Seçimlerden bir kaç hafta önce IRGC birimleri ve bazı önde gelen komutanlar, reform yanlısı aday Mir Hüseyin Musavi ve destekçilerine karşı, karşıt propagandaya başladı. Çekoslavakya'daki "Kadife Devrim"e atıfta bulunarak Musavi destekçilerine "yeşil devrim karşıtları" diyorlardı. Bu sırada IRGC ve dini liderin komutası altında bulunan hafif silahlı, gönüllü Besic milisleri, ülke genelinde Ahmedinejad taraftarlarını toplayarak kalabalık mitingler düzenliyordu. Seçim gününde ise Besic milisleri, oy kullanma noktalarında bekleyerek reform yanlısı aday Mir Hüseyin Musavi'ye oy verecek gibi görünen gençleri tehdit ediyordu. SEÇİMLERDE ŞAİBE IRGC'nin seçim sürecinde üstlendiği görevlere dair en tartışmalı kısım, oyların sayılması meselesiydi. Muhalif aktivistlerden bazıları, oylarının çoğunun sayılmadığını ve IRGC'nin istihbarat sistemi tarafından geliştirilen bilgisayar sayım sisteminin çok sayıda oyu Ahmedinejad hanesine yazdığını iddia ediyordu. Seçimlerin şaibe olup olmadığı meselesi hiçbir zaman bir netliğe ulaştırılamadı. Ancak net bir şey vardı ki o da IRGC ve Besic milislerinin, seçimlerin ardından yapılan protestolarda halka karşı aşırı şiddet kullandığıydı. ŞİDDET ARAÇLARI SAHNEDE Hamaney'İn IRGC'deki temsilcisi Ebul Kasım Alizade seçimin ardından, seçimin meşruiyetine gölge düşürdüğü iddiasıyla Musavi'yi "hain" ilan etti. Seçimlerde şaibe olduğu iddiasıyla protestolar düzenlemek üzere sokaklara dökülen Musavi taraftarları ve reform yanlısı muhalifler, IRGC ve Besic'in "şiddetli" yüzüyle karşılaştı. IRGC, Besic milislerine ek olarak toplam gücünün %30'unu, istihbarat toplamak ve protestoları bastırmak için taktik operasyonlar düzenlemek üzere sevk etti. İstihbarat birimlerinin sorumluluğu büyüktü; gizli kameralar sayesinde IRGC, protestolara katılan çok sayıda kişiyi tutukladı. Bunlar arasında, protestolarda olup bitenleri cep telefonu ile kaydeden göstericiler yoğunluktaydı. IRGC ve Besic tüm gözetleme ve cezalandırma araçlarını kullanarak göstericileri gözaltına alıyor, tutukluyor ve hatta sokak ortasında öldürebiliyordu: gösteriler sonunda bilinen kadarıyla 110 kişi hayatını kaybetmişti. Sonuç olarak, Temmuz ayı başında IRGC, ülkedeki "yabancı devlet komplosu"nu bertaraf ettiğini ve "zafer" kazandığını ilan ediyordu. [status publish] [geotag on] [publicize off|twitter|facebook] [category güvenlik] [tags İRAN DOSYASI, Kan, İran baharı, 2009 devrimi] |
|
"Özel Büro (Dig.Security.İŞNET)" <digi.s...@isnet.net.tr>: May 24 07:48PM +0300
İslamiyet sonrası oluşan ve zaman içinde klasikleşen Türk şiiri değerlendirilirken, daha çok yazı dili esas alınmış, klasik Türk edebiyatının Arap, özellikle de Fars edebiyatının etkisinde oluştuğu ileri sürülmüştür. Böylece klasikleşen Türk şiirinin temelindeki şiir anlayışı ve edebî gelenek göz ardı edilmiş, yeterince araştırılmamış, buna karşılık dil farklılığı öne çıkarılmıştır. Türklerin edebî etkinlikleri de çok kere Türk dili ile yazılmış eser ve kaynaklardan elde edilen bilgiler doğrultusunda değerlendirilmiştir. İslamiyet sonrası oluşan şiirin tarihi gelişimi Anadolu'da klasikleşen Türk şiirinin geçmişiyle ilişkilidir. Bu süreç içerisinde Gazneli ve Selçuklu Devletlerinin rolü büyük olmuştur. Bunların kültürel değerleri ve dinî anlayışları, hakimiyet alanlarında yazılan şiirlere yansıyarak, dönemlerinin şiir özelliğini oluşturmuştur. Bu özellik X. yüzyıldan itibaren Horasan ve çevresinde yazılan şiirlerle birlikte, bir anlayış ve geleneği de başlatmıştır. Bu edebî geleneğin ne olduğu bilinmeden, bunun Anadolu'daki uzantısı olan şiirin anlaşılması ve değerlendirilmesinde yanlış algılamalar ve farklı yorumlamalar yapılabilir. Hatta yapılmıştır bile. Temeli, İslam dininin ortaya koyduğu prensipler olan ve çeşitli milletlerin oluşturduğu bir medeniyetin oluşumu, VII. yüzyıldan itibaren gerçekleşmeye başlar. Farklı ulusların kültürleri az çok ortak bir kimliğe bürünür. Din birliği üzerine kurulan İslam medeniyeti, başta Arap, Fars ve Türk şair ve yazarlar olmak üzere müşterek oluşturdukları konuların işlenmesinde, mefhum ve manzumların kullanılmasında en büyük etken olur. Bu ortak edebiyat, siyasi, sosyal ve güncel nedenlerden dolayı Arap dili ile oluşturuldu. Aynı duygu ve düşünceler IX. yüzyılın başlarından itibaren de Horasan ve çevresinde Fars diliyle ifade edildi. Yeni Fars şiirinin en parlak dönemi Sâmânîler Dönemi'dir. (874-1005) Samaniler, İran kökenli olmakla övünen bir sülale idi. İran gelenek ve göreneklerine büyük ilgi duyan ve soylarını Keyûmers'e ulaştıran hanedan yöneticileri, bu iddialarını halka anlatabilmek ve İran'ın eski adetlerini, kültürel değerlerini yeniden canlandırmak için şairlere ihtiyaç duymuşlar, bu hususta onları teşvikte hiçbir şeyi esirgememişlerdir.[1] <http://www.altayli.net/gazneliler-ve-selcuklular-doneminde-edebi-gelenek.ht ml#_edn1> Böylece şiir, Sâmânîler Dönemi'nde resmen saraya girdi ve şairler sarayın vazgeçilmez unsuru sayıldılar. Samanî hükümdarları da, Arap yöneticilerin yolunu izleyerek, onlar gibi saraylarında şairlerden oluşan bir zümrenin oluşmasını sağladılar. Bu şairler, Sâmânîlerin resmi ideolojisi olan milli duygu ve kahramanlara yönelik şiirler yazdılar.[2] <http://www.altayli.net/gazneliler-ve-selcuklular-doneminde-edebi-gelenek.ht ml#_edn2> Sâmânîlerin bu davranışları, İslamiyet öncesi İran tarihine yönelmeler, bu konuda eserlerin yazılmasına sebep olur. Ebu'l-Müeyyed Belhî, Mesûd-i Mervezî, Dakîkî (ö. 978) gibi şairler ilk örneklerini verirler. Nihayet Firdevsî (ö. 1020-5), bu türün en mükemmel örneğini vererek, Şâhnâme'yi yazar.[3] <http://www.altayli.net/gazneliler-ve-selcuklular-doneminde-edebi-gelenek.ht ml#_edn3> Abbasî Halifesi Mansur Dönemi'nden (754-775), Sâmânî Devleti'nin yıkılışına kadar geçen uzun süre içerisinde Fars kültürünü yayma düşüncesi, Firdevsî ile doruk noktaya ulaşır, hem de bu düşüncenin ortadan kalkma süreci başlar. Zira, Samanîlerden sonra, ırkçılık hususunda gönüllerinde bir heyecan uyanmayan, İslam dinini koruyan ve Arapçayı bilim dili olarak seçen Gazneliler (963-1187) ve Selçukluların (1038-1194) tarih sahnesine çıkmasıyla, Fars kültürünü yaşatma duygusu dinî ve siyasî ortam içinde eriyerek kaybolur.[4] <http://www.altayli.net/gazneliler-ve-selcuklular-doneminde-edebi-gelenek.ht ml#_edn4> Gazne ve Selçukluların Horasan ve Maveraünnehir'de ortaya çıkarak İslam dünyasında etkili olmaya başlamaları ve Türk asrını bu bölgelere taşıyarak, Türk varlığını hissettirmeleri neticesinde; İslam dünyasında Arapların diğer ırklardan daha üstün olduklarına inanmayan bir fırkanın adı olan ve çoğunu İranlıların oluşturduğu Şuûbiye hareketi de sona ermiştir.[5] <http://www.altayli.net/gazneliler-ve-selcuklular-doneminde-edebi-gelenek.ht ml#_edn5> Gaznelilerin ortaya çıkıp Sâmânîlere son verip, devlet kurmaları, İslam dünyasında İran unsuruna karşı girişilen mücadelede Türk unsurunun ilk zaferi olarak kendini göstermektedir.[6] <http://www.altayli.net/gazneliler-ve-selcuklular-doneminde-edebi-gelenek.ht ml#_edn6> Gazneliler Dönemi'nde (955-1187) şairler, kendilerinden önceki şairlerin eserlerine yansıtmış oldukları milli duygulardan, geleneklere olan bağlılıklardan uzaklaşmaya başlarlar. Dönem şairlerinin çok azının eserlerinde milli duygulardan, geleneklerden ve İran halkının adetlerinden bahseden şiirlere rastlanır.[7] <http://www.altayli.net/gazneliler-ve-selcuklular-doneminde-edebi-gelenek.ht ml#_edn7> Mitolojik İran kahramanlarının küçük düşürülmesi, Gazneliler Dönemi şiir özellikleri arasında yer alır. İran edebiyatı kaynaklarında bu durumu açıkça görebiliyoruz. Aşağıdaki görüşler sadece bu kaynaklardan bazılarından alınmıştır. "Hükümdar Mahmûd'un, mitolojik İran şah ve kahramanların övgüsünün dile getirilmesinden hoşlanmamış olması mümkündür. Zira onun ve oğlunun sarayındaki şairlerin büyük bir kısmı şiirlerinde destanî İran büyüklerini aşağıladıklarını ve onları Mahmud'un ordusundaki emirlerden daha kıymetsiz saydıklarını görüyoruz".[8] <http://www.altayli.net/gazneliler-ve-selcuklular-doneminde-edebi-gelenek.ht ml#_edn8> "Ferruhî'nin şiirlerinde milli duyguların zayıflığını gösteren örnekler çoktur. O, eski şahlarla ilgili rivayetler içinde Mahmûd için bir benzer bulamaz. Çünkü Mahmûd'un ismi bütün şahların isimlerini ortadan kaldırmıştır. Şâhnâme'nin bundan böyle hiçbir değeri ve kıymeti yoktur. Sultan Mahmûd'un kapısına hizmet için Keyhüsrev gibi yüz şah, Rüstem gibi yüz aslan toplanmıştır. Mahmûd'un en küçük hacibi Cem ve Kisrâ gibidir. Onun en değersiz kölesi Gîv ve Bîjen gibidir."[9] <http://www.altayli.net/gazneliler-ve-selcuklular-doneminde-edebi-gelenek.ht ml#_edn9> "Ferruhî'nin tasvirlerinde Gazneliler Dönemi şiirinin özelliklerinden bir sayılan İran'ın destanî/kültürel değerlerini küçümsemek, gözle görülür ölçüde açıktır."[10] <http://www.altayli.net/gazneliler-ve-selcuklular-doneminde-edebi-gelenek.ht ml#_edn10> "Acem hükümdarlarının şâhnâmelerine ve rivayetlerine, İran gelenek ve göreneklerine saldırı ve onları hafife alma, alay etme Gazneliler Dönemi'nde başladı."[11] <http://www.altayli.net/gazneliler-ve-selcuklular-doneminde-edebi-gelenek.ht ml#_edn11> Bu ifadeler sözü edilen dönemde şiirlerde Fars kültürünün egemen olmadığını gösterir. Gazneliler Devri şiirinde; Türk kültürünün izlerini, Türkmen boylarının isimlerini, Türk güzellerden söz etme, Türklerin kahramanlıklarını, Türk hanlarına, soylarına, Türk şehirlerine genel isimlendirmeyle Turan ve Türkistan'a yer verme, Türk hükümdarlarının eski İran kahramanlarıyla karşılaştırmaları ve bu sultanların "Şâh-ı Acem, Şâh-ı İrân, Hüsrev-i İrân, Melik-i İrân" gibi unvanlarla anılmaları vb. duygu ve düşünceler yer bulmuştur.[12] <http://www.altayli.net/gazneliler-ve-selcuklular-doneminde-edebi-gelenek.ht ml#_edn12> Aşağıdaki ifadeler örnek olarak bu duygulardan bazılarının şiire yansımasıdır: "Çin ve Maçin'den Ceyhun'un kenarına kadar, Türk ve Tacik(ler)den, Türkmen, Oğuz ve Hazar(lar)dan hepsi Anter gibi savaşçı İlek ve Toğan gibi on, oniki emir geldi. (Onların) bedenleri savaş alanlarında yoğrulmuş, yaratılışları hamle yapmaya uygun hale gelmiş ve gözleri uykusuzluğa alışmış."[13] <http://www.altayli.net/gazneliler-ve-selcuklular-doneminde-edebi-gelenek.ht ml#_edn13> Ferruhî (ö. 1037) Karahanlı hükümdarlarından Kadir Han'ın övgüsünde yazdığı bir beyitte şöyle der: "Cihan var olduğu sürece mevki, makam, değer ve kıymette Türkistan ülkesi Kadir Han gibi (bir) han görmemiştir. Çin ve Maçin'den, Rum ve Rus'a kadar, (hatta) Saklab'a kadar (olan yerler) Han'ın vilayetidir ve Han'ın buyruğunun altındadır."[14] <http://www.altayli.net/gazneliler-ve-selcuklular-doneminde-edebi-gelenek.ht ml#_edn14> X. yüzyılda İslam dünyasının sınır bölgelerine (İran ve Turan ülkelerine) hakim olmak için, İranlılar ve Turanlılar arasında yapılan savaşlar Turan (Türk) hükümdarlarının zaferiyle sonuçlanmış, İran ve Turan ülkesi, Türklerin yönetimine girmiştir.[15] <http://www.altayli.net/gazneliler-ve-selcuklular-doneminde-edebi-gelenek.ht ml#_edn15> Bundan dolayı bu hükümdarlar İran'ın yani "Acem'in hakimi, şahı, meliki" gibi sıfatlarla anılmışlardır. Minuçihrî (ö.1040), Gazneli Sultan Mes'ûd'u (1030-1040) överken, yukarıda adı geçen hakimiyet alanlarına işaret eder. "Turan (ülkesini) şu oğluna, İran (ülkesini de) bu oğluna verirsin. Doğuyu şu kabileye, batıyı da şu sülaleye verirsin."[16] <http://www.altayli.net/gazneliler-ve-selcuklular-doneminde-edebi-gelenek.ht ml#_edn16> Bundan dolayı Unsurî (ö.1039), Gazneli Mahmûd'u (998-1030) överken, onu "Şâh-ı Acem", "Hodaygân-ı Acem=İran'ın kudretli hükümdarı, büyük efendisi" olarak görür ve öyle hitap eder.[17] <http://www.altayli.net/gazneliler-ve-selcuklular-doneminde-edebi-gelenek.ht ml#_edn17> Aynı ifadeleri Ferruhî de dile getirmiştir.[18] <http://www.altayli.net/gazneliler-ve-selcuklular-doneminde-edebi-gelenek.ht ml#_edn18> Minûçihrî de Gazneli Mes'ûd'u överken ona Acem'in yüce padişahı" diye seslenir. "Bütün kuşlar, gül(ler) üzerinde Acem'in yüce padişahının canına ve ömrüne hayır duada bulunurlar."[19] <http://www.altayli.net/gazneliler-ve-selcuklular-doneminde-edebi-gelenek.ht ml#_edn19> Gazneliler Dönemi'nde İran tarihine ve mitolojisine ait kavramlar, Türk sultan ve devlet adamlarıyla karşılaştırılarak, Türk hükümdarlarının üstünlükleri dile getirilmiştir. Aşağıdaki beyitler, bu duyguları ifade etmek için yazılmıştır: "Rüstem, hünerleriyle ünlendiği vakitte savaş (bir) oyundu ve dünya adamları (da) gevşek (basit) düşünceliydi. Senin savaştığın şu günlerde eğer Zâl'ın oğlu Rüstem dirilse (yaşasaydı) senin Türklerinin okunu öper (idi).[20] <http://www.altayli.net/gazneliler-ve-selcuklular-doneminde-edebi-gelenek.ht ml#_edn20> "Her hangi bir gün her nerede onun (Mahmûd'un) adalet ve merhameti anılsa, o gün Enûşirvân unutulanlardan olur."[21] <http://www.altayli.net/gazneliler-ve-selcuklular-doneminde-edebi-gelenek.ht ml#_edn21> "O'nun (Mahmûd'un) en küçük parmağı Hâtem ve Rüstem'den daha iyi olduğundan dolayı, Hâtem ve Rüstem'i anmam."[22] <http://www.altayli.net/gazneliler-ve-selcuklular-doneminde-edebi-gelenek.ht ml#_edn22> "Sultanın bir seferde beş zaferi vardır. Erdeşîr ve Nûşirevân (bunlardan hiç) birini yapmamıştır."[23] <http://www.altayli.net/gazneliler-ve-selcuklular-doneminde-edebi-gelenek.ht ml#_edn23> "Rüstem'in kemendi ancak onun üzengisi olur. Feridun'un gürzü de ancak onun demir çivisi ve mızrağıdır."[24] <http://www.altayli.net/gazneliler-ve-selcuklular-doneminde-edebi-gelenek.ht ml#_edn24> "Mahmûdnâme'nin tüm şiirlerini okusan, sanki Şâhnâme'nin tamamını okumuş (gibi) olursun."[25] <http://www.altayli.net/gazneliler-ve-selcuklular-doneminde-edebi-gelenek.ht ml#_edn25> Sultan Mahmûd'un ordusunda Kisrâ ve Keykubâd gibi yüzlerce şah ve hüsrev vardır.[26] <http://www.altayli.net/gazneliler-ve-selcuklular-doneminde-edebi-gelenek.ht ml/2#_edn26> En düşük seviyedeki hacibin, Cem ve Kisrâ gibi; en küçük kölen (hizmetçinin) Gîv ve Bîjen gibi.[27] <http://www.altayli.net/gazneliler-ve-selcuklular-doneminde-edebi-gelenek.ht ml/2#_edn27> Büzürgmihr'den büyük üç yüz vezir; İsfendiyâr'dan büyük üç yüz komutan edinirsin.[28] <http://www.altayli.net/gazneliler-ve-selcuklular-doneminde-edebi-gelenek.ht ml/2#_edn28> Gazne Dönemi şiir özellikleri arasında belirtilen mitolojik İran kahramanlarının küçük düşürülmesine verdiğimiz yukarıdaki örnekler, bunlardan ibaret değildir. O dönem şairlerin divanları tarandığında, bu durumu yansıtan binlerce beyit görmemiz mümkündür.[29] <http://www.altayli.net/gazneliler-ve-selcuklular-doneminde-edebi-gelenek.ht ml/2#_edn29> Gazneliler Dönemi'nde X. asrın sonlarında ve XI. asrın başlarında yaşamış olan Unsurî, Ferruhî ve Minûçihrî'nin şiirleri, şaşılacak derecede Türk dünyasıyla ilgilidir. Turan ve Türkistan ve yine yer adı olarak Türkü defalarca anarlar. Kaşgar, Karluk, Özgend, Balasagun, İlek, Taraz (Talas), Huten gibi Türkistan'daki şehirler ve bölgeler de şiirlerde esin kaynağıdır.[30] <http://www.altayli.net/gazneliler-ve-selcuklular-doneminde-edebi-gelenek.ht ml/2#_edn30> Turan, Unsurî'nin Divanı'nda iki yerde (s. 162, 218), Ferruhî'nin Divanı'nda bir yerde (s. 256) ve Minûçihrî'nin Divanında da üç yerde (s. 40, 60, 87) geçer Yer adı olarak Türkistan üç şairin Divanlarında çok geçer: Unsurî (s. 10, 140, 142, 150, 160, 212, 227, 243, 244), Ferruhî (s. 21, 142, 174, 200, 251, 252, 257, 273, 279, 280, 291, 321, 343, 369), Minûçihri (s.58, 225). Türk kelimesi de Unsurî'de (s. 125, 140, 141, 173) ve Minûçihrî'de (s.199) Turan anlamında kullanılmıştır. Türkistan yöresindeki Halaç, Çiğil, Kırgız, Gafter, Yağma, Taraz,Tamgaç, Huten, Kaşgar vb. şehirler Sâmânî Dönemi şairlerin şiirlerinden sonra Gazne Devri şairlerin şiirlerinde de geçer. Burada yaşayan güzeller de şairlere ilham kaynağı olur. Ünlü şair Rûdekî (ö.941) gönlünün Taraz güzellerine yönelişini şöyle ifade etmiştir: "Yüz, mihraba yöneldi. Ne fayda gönül (de) Buhara ve Taraz (şehrinin) güzellerine."[31] <http://www.altayli.net/gazneliler-ve-selcuklular-doneminde-edebi-gelenek.ht ml/2#_edn31> Aynı duyguları Ferruhî de şöyle dile getirir: "O geceyi hatırla ki,Taraz güzellerinin parlaklığı (aydınlığı) beni ezan vaktine kadar eğlendirdi."[32] <http://www.altayli.net/gazneliler-ve-selcuklular-doneminde-edebi-gelenek.ht ml/2#_edn32> Yine Ferruhî, Yağma şehri ve Karluk Türk güzelinden şöyle bahseder: "Sürekli olarak, mutluluk meclisinde parlak şarabı, bazen Karluk güzelinin, bazen de Yağma (şehri) güzelinin elinden al."[33] <http://www.altayli.net/gazneliler-ve-selcuklular-doneminde-edebi-gelenek.ht ml/2#_edn33> Rûdekî, hükümdar meclisini tasvir ederken adı geçen yöre güzellerini şöyle betimler: "Dünya hükümdarlarının şahı, Horasan emiri başta ki tahta oturmuş. Binlerce (güzel) Türk, ayakta saf bağlamış, her biri iki haftalık parlak ay gibi Her birinin başlarında taç, dudakları kırmızı şarap gibi, saçları ve kakülleri reyhan kokulu Meclisin sakisi de olağanüstü güzellerden bir güzel; Türk hatun ve hakanın çocuğudur Siyah gözlü, peri yüzlü, boyları servi, zülüfleri çevgan gibi (olan) Türkün |
|
"Aydogan Kekevi" <dog.k...@t-online.de>: May 24 08:10PM +0200
Von: Lale Gurman [mailto:lale....@gmail.com] Gesendet: Dienstag, 24. Mai 2016 18:48 An: undisclosed-recipients: Betreff: Fwd: Mehmet Perinçek+Serkan Koç+Aziz Sancar Saat 20.00'de Ulusal Kanal'da Haber Artı Programında... “Yüreği yılmadan düşen, dizleri üstünde de savaşmayı sürdürür.” Seneca -- “Yüreği yılmadan düşen, dizleri üstünde de savaşmayı sürdürür.” Seneca |
|
Lale Gurman <lale....@gmail.com>: May 24 07:47PM +0300
Haber Artı Programında... -- -- *“Yüreği yılmadan düşen, dizleri üstünde de savaşmayı sürdürür.”* *Seneca* |
|
"Özel Büro (Dig.Security.İŞNET)" <digi.s...@isnet.net.tr>: May 24 10:51PM +0300
Fabián Escalante 36 yıl boyunca devrimin önderlerini korumakla görev yapmış, Küba istihbaratının 1 numaralı ismi. Celil Denktaş, Havana'da soL için etraflı bir söyleşi gerçekleştirdi kendisiyle. Hayatını Küba sosyalizmini korumaya adamış bu önemli ismin anlattıkları, sayısız derslerle dolu. Denktaş'ın söyleşisi dönüp dönüp bakılacak, arşivlik bir nitelik taşıyor: Örgütlü bir halkın neleri başarabileceğine dair sayısız örnek taşıması ve Küba'yı daha iyi anlamak adına. Küba Devrimi'nin pek bilinmeyen yanlarından biri de, bin dereden su getirilip üzerinin örtülmeye çalışıldığı fakat devrimci kadroların kılı kırk yaran araştırmaları, inatla peşine düşmeleri sayesinde bir bir ortaya çıkartılan çoğu mide bulandıran, kimi de tüyleri diken diken eden, "Artık bu kadarı da olmaz!" diye isyan ettiren ABD tekellerinin mafya destekli gizli servis komplolarıdır. Bunların çok büyük bir bölümü, devrimi durduracağı "tespiti"yle doğrudan devrimin lider kadrosuna ve Fidel Castro'nun şahsına yönelik suikast girişimleridir. Bu savaş aynı zamanda da emperyalizmin, devrimi, halk hareketlerini kavrayabilmekten ne denli uzak olduğunu gösteriyor. Elbette ki emperyalizmin bu zaafı sosyalistlerin elindeki en önemli koz, devrimcilerin haklılıklarına güç veren ayrı bir gerçeklik. Kişilerin kutsallaştırılması, örgütlülüğün küçümsenmesi, kitlelerin taleplerinin, hak mücadelelerinin küçümsenmesi nesnel olarak devrimin önünü açıyor, halk tarafından sahiplenilmesinin temelini oluşturuyor. Fabián Escalante'nin eşsiz deneyiminden çıkardığı en önemli sonuç, halk kitlelerinin desteğini görebilmek, bunu devrime çevirebilmek. "Başlangıçta ne bir deneyimimiz vardı ne de düşmanın üstün teknik donanımıyla baş edecek silahlarımız. Halkın bize 24 saat verdiği destek olmasaydı bu saldırılarla baş edemezdik" diyor Escalante. Ne kadar öğretici! Mart ayı başında Türkçe çevirisi de çıkan "Fidel Castro'yu Öldürmenin 634 yolu: Executive Action" adlı kitabın yazarı Fabián Escalante'yle Havana'da görüşüyoruz. Görüşmemize, Latin Amerika'nın önemli yayın organlarından, "Resumen" dergisinin Küba editörü Javier Salado Villacin tercümanlık yapıyor. Javier, görüşmenin sonunda aktardığımız anekdotu da anlatarak yazar hakkında bilgilenmemize katkı sağlıyor. Fabián Escalante Font, son derece mütevazı bir kişi. Devrim önderlerinin yaşamlarından sorumlu olmak gibi bir yükü 36 yıl omuzlarında taşıyan sanki o değilmişçesine anlatıyor yaşadıklarını. Elbette her devrimcinin üstlendiği görevin türüne özgü farklı derecelerde sorumlulukları vardı, vardır. Devrim, bu sorumlulukların bir arada, örgütlü ve koordineli yürütülmesinin bir sonucudur. Ancak Fabián'nınki diğer tüm sorumlulukların sanki bir kat üzerinde gibi. Çünkü, yukarıda da belirtildiği gibi aslında, doğrudan Devrim'in korunmasından sorumlusunuz. Önderlerin yaşamları her ne denli kritik, kilit öneme sahip olsa da, sonuçta düşmanın hedefinde kişiler değil, Devrim'in kendisi yer alıyor. Fabián Escalante, sosyalist devrimin insan yaşamına kattığı sağlık ve özgüvenin adeta somut bir simgesi; 76 yaşına rağmen oldukça dinç. Sanki Kübalıların tüm ortak özelliklerini şahsında toplamış; uzun boyu dışında. Konuşmasını ince esprilerle süslemeyi hiç ihmal etmiyor. Kendinden son derece emin, sakin bir ses tonuyla konuşuyor. Hafızasıysa benim diyen gençlere taş çıkartacak denli berrak. O konuştukça Küba Devrimi'nin Küba halkınca nasıl benimsendiği, ne şekilde yükseldiği, bugüne nasıl geldiği daha iyi anlaşılıyor. "Fidel Castro'yu Öldürmenin 634 Yolu"na ışıl ışıl yansıyan Devrim'in sağlam temeli, bir kez de bu büyük "eser"in neferlerinden birinin ağzından pekişiyor: - Kitabınızda, 1940'da Havana'da doğmuş olduğunuz yazılı. Bundan sonra 20 yıllık bir boşluk var; yani, gizli göreve atanmanıza kadarki yaşamınızdan hiç söz edilmemiş. Bize yaşamınızın ilk yıllarından bahseder misiniz? Ben, komünist bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldim. Ailenin büyükleri, dedelerim, İspanyol sömürgeciliğine karşı savaşmış kişilerdir. Bu nedenle de bütün çocukluğum, bu mücadelerle, savaşlarla, ülke tarihiyle ilgili konuşmalara, tartışmalara tanık olmakla geçti diyebilirim. Çünkü atalarım hem sömürgeciliğe ve aynı zamanda da sonraki yıllarda kapitalizmin ortaya çıkarttığı faşist diktatörlüklere karşı fiilen savaşanların arasında yer alan kişilerdi. 1953'te, ortaokula başladığım yıllarda, bu okullarda örgütlenmiş olan bir terörist, yani öyle denmekteydi, bir gençlik grubuna katılmıştım. Altı ay kadar onlarla birlikte oldum. Daha sonra da, Sosyalist Parti'nin gençlik örgütü olan, Genç Sosyalistler'e üye oldum. - Bu terörist(!) grubun adını hatırlayabiliyor musunuz? Evet, "Triple A (Asociasión Armada Autentica)"; o kadar önemli bir örgüt değildi aslında. Anarşist bir gruptu. Ancak kendilerini terör eylemleriyle ifade etme yolunu seçmişlerdi. - Kitabınızda da adı geçiyor böyle bir grubun, karşıdevrimci gruplar arasında...? Hayır, hayır. Bu, o örgüt değil. Kitapta bahsedilen merkezi Arjantin'de olan, profesyonel katillerden oluşan faşist bir grup. Benim dediğim o değil. Bahsettiğim o yıllarda Küba'daki, Otantik Parti'nin (Partido Revolucionario Cubano-Auténtico)[1] uzantısı olan bir gençlik grubu, Otantik Silahlı Birliği. Küba tarihindeki enteresan örgütlerden biridir. Küba Devrimi'ne katılan pek çok devrimci önder o sıralarda bu partinin, aynı zamanda da bu gençlik grubunun üyesiydi. Bunlardan biri örneğin, Raúl Roa'dır[2]. - Yeniden çocukluk yıllarınıza dönelim. Anne ve babanız komünistti ve siz de evde sıkça onların kendi aralarındaki siyasi konuşmalara tanık olmaktaydınız. 13 yaşında da siyasi mücadeleye katıldınız. Buna nasıl karar verdiniz? O yıllarda marksist klasikleri okumaya başlamış mıydınız? Sizi bu karara iten ne oldu? O yaştaki bir çocuk ne kadar anlarsa... Tabii asıl 1953 yılı; Kübalı her sosyalist devrimcinin olduğu gibi benim yaşamımda da, Moncada Kışlası Olayı dolayısıyla önemli bir dönüm noktası. Ama 1953'ün sonuna kadar o anarşist grubun bir parçasıydım; bir bakıma orada piştim diyebilirim. Sonra da genç sosyalistlere, Sosyalist Parti'nin gençlik örgütü olan gruba katıldığımda siyasi bilincim gelişmeye başladı... - Yanılmıyorsam bu parti, Komünist Parti'nin kapatılmasından sonra yerine kurulmuş olan parti; yani, Küba Komünist Partisi'nin devamı... Evet. Komünist Parti 1952'de kapatılıp yasaklandıktan sonra komünistler bu partiyi kurdu. Tam adı, Popüler Sosyalist Parti (Partido Socialista Popular-PSP). Genç Sosyalistler, bu partinin gençlik kollarına verilen addı. - Anne ve baba komünist olmanın dışında ne işle uğraşıyorlardı? Aile, geçimini nasıl sağlıyordu? Babam tam gün, komünist parti, daha sonra da PSP'nin militanıydı. Partinin sekreterlerindendi[3]. Annemse hemşire olarak çalışmaktaydı; tabii siyasi mücadelenin yanı sıra. - Peki kaç kardeşiniz var? Bir erkek kardeşim var. Benden bir yaş genç. - Parti örgütlenmesi altında ne tür eylemlerde görev alıyordunuz? O sıralarda Parti'nin bütün eylemlerine katılmaktaydık. Örneğin önemli bir eylemimiz 1955'teki, Toprak Sahipleri Birliği'nin (Asociación de Hacendados y Colonos de Cuba) Havana'daki merkez binası baskınıdır. Bu eylemler sırasında, yani 1959'a kadar dört kez yakalanıp hapsedildim. - Yani, 15 yaşındayken hapishaneyle tanıştınız. Evet. Son tutuklanmam, 29 Aralık 1958'deydi. İki gün sonra da devrim oldu ve serbest kaldım. - Gerilla savaşı ayları boyunca hep hapiste miydiniz? Evet. Hemen, hemen. - Politika dışında başka şeylerle de meşgul oluyor muydunuz? Örneğin, güzel sanatlar, müzik gibi? Sanat değil ama tıbba karşı ilgim vardı. Doktor olmak istiyordum. Ancak tabii çok önemli bir engelim vardı, çünkü tam üç kez okuduğum okullardan atıldım; komünist olarak çabucak adım çıkıyordu çünkü. Bu yüzden de ortaokulu bir türlü tamamlayamadım. Öğrenciler arasında yaptığım ajitasyon çalışmaları beni ele veriyordu. Son atılmam 1957'dedir. Artık adım iyice ortaya çıkmıştı. O yıl da, yeraltına geçtim zaten. - Böylelikle okuma olanağı da zaten ortadan kalkmış oluyor... Evet. Ancak devrimin başarısından sonra, 1959'da ortaokula devam etme olanağım oldu. Zaten bir yılım kalmıştı. Onu da o zaman, Yamari'de tamamladım. Ancak yine devamını getiremedim çünkü bu sefer de, Küba Gizli Servisi'ndeki görevim başladı, 1960'ta. Ta, 1972'de üniversite eğitimine devam olanağı doğdu. Hukuk okumayı seçtim. Tabii bir yandan da gizli servisteki görevim devam etmekteydi. Sonunda, avukat olarak üniversiteyi bitirdim. - Yani şu anda diplomalı bir avukatsınız... Yani onun gibi birşey. Çünkü diplomamı aldıktan sonra hiç avukatlık yapmadım. Gizli servisten emekli olduktan sonra da... Ama hukuk diplomam var işte. - Çok güzel. Peki evlenmeye zaman bulabildiniz mi bari? A, evet! Evliliğimin çok özel bir yanı bile var: Ben, 55 yıl aynı eşle birlikte yaşamını sürdürmeyi beceren ender Kübalılardan biriyim. Tabii eşim de öyle. İki de çocuğum var. İki erkek çocuk. Şu anda biri 53, diğeri de 50 yaşında. Onlar da hukuk okudular ve avukat oldular. Fakat yine onlar da benim gibi avukatlık yapmıyorlarlar. Her ikisi de farklı devlet kurumlarında memur olarak çalışmaktalar. Şu anda ikisi de yönetici konumunda. - Devrimin getirdiği eğitim olanakları sayesinde yetiştiler... Evet. Tabii ki. 10 AYDA 8770 CİVARI SALDIRI - Önce tıpla ilgileniyor, sonra hukuk okuyorsunuz. Daha sonra da kitap yazmaya karar veriyorsunuz. Nasıl oldu bu? Edebiyata, yazmaya ilgi duymadığınız halde? Bakın bu ilgi değil, bir "kendiliğinden görev" diyelim. Yazmaya emekli olduktan sonra başladım. Küba tarihinin, Küba Devrimi Tarihi'nin bu dönemi, 1960'lar 1970'ler gelecek kuşaklara aktarılmalıydı, unutulup gitmesine izin verilemezdi. Bugünkü gençliğin önemli bir bölümü, bırakın gençliği, yaşlı nüfusun da oldukça ciddi bir bölümü, örneğin "Domuzlar Körfezi Saldırısı" konusunda ne biliyor? Ki bu olay, yakın tarihimizde ülkemize karşı girişilen en önemli açık askeri işgal saldırısıdır. Bu açık işgal girişiminin yanı sıra emperyalizm 1960'tan başlayarak ülkemize karşı müthiş bir gizli savaş yürüttü. Terörist saldırılar, sabotajlar, suikastlar... Düşmanın düzenlediği bir sürü saldırı... Ben kitaplarımda bunları yazıyorum. Örneğin, Ekim 1962'deki "Füze Krizi!"; Bırakın Küba'yı, dünyada kaç kişi hatırlıyor? Hatırlayanlar ne kadarını biliyor bu krizin? Bilenler olayı yalnızca, Küba'nın çağrısı üzerine Sovyetlerin ABD'ye saldırmak üzere Küba'ya nükleer başlıklı füzeler yerleştirmiş olduğuyla sınırlı sanıyorlar. Bu, elbette ki gerçeğin basitleştirilmesi, tahrif edilmesinden başka birşey değil. CIA'nın, ABD Hükümeti'nin onayıyla 1962'nin yalnızca ilk on ayında Küba'ya karşı, 8 bin 770'ten fazla terörist saldırı gerçekleştirmiş olduğundan kimsenin haberi yok. - "Sekiz bin yediyüz"den fazla? Evet, aynen öyle. Hiç abartmasız. Kaç kişinin bundan haberi var bugün? Dolayısıyla bunları bilmeden Küba'nın neden Sovyet füzelerini topraklarına kabul ettiğini anlamak tabii ki olanaksız. Bununla ilgili ayrı bir kitap yazdım: Operasyon Mangoose. Sizin Türkçeye çevirmiş olduğunuz, "Fidel Castro'yu Öldürmenin 634 Yolu" adlı kitabımda da bahsi geçiyor, biliyorsunuz. Bu ad, ABD tarafından füzelere karşı girişilen operasyona CIA'nın taktığı ad. Yalnızca eylemleri değil propagandayı da içeriyor. Bir diğer örnek de hemen hemen herkesin bildiği, ABD Başkan'ı Kennedy'nin 1963'te bir suikasta kurban gitmesi olayı. Ancak yine hiç kimsenin bilmediği, 1963'ün ABD tarafından Küba'ya girişilmiş olan terörist saldırıların zirve yaptığı bir yıl oluşu. Yine 1970'li yıllar ABD'nin bütün dünya yüzeyinde, "WAVE" kod adını verdikleri saldırıların süreklilik kazandığı yıllar. Bu saldırılar sırasında çeşitli ülkelerde görevli Küba devleti temsilcileri ve Kübalı olan herkes, her şey hedef alınmıştı. 300'den fazla saldırı yapıldı bu yıllar boyunca. Bunların içerisinde en trajik olanı, sizin de bildiğiniz gibi, Küba Havayolları'na ait bir sivil yolcu uçağının 1976'da düşürülmesi eylemidir. Bagajına yerleştirilen bomba marifetiyle uçuş sırasında infilak ettirildi, tüm yolcu ve mürettabatıyla birlikte Atlantik Okyanusu'na gömüldü. Bu yılların iğrenç bir diğer saldırısı da, bu yıllar boyunca Küba'ya karşı yürütülmüş olan, "biyolojik savaş"tır. Bundan da kimsenin haberi yok bugün. Bu saldırıda Küba, kasaplık hayvan varlığının tamamını, yüzde 100'ünü kaybetmiştir. Ayrıca, şeker kamışı tarlaları, kahve üretiminin hemen hemen tamamı, tarım ürünlerinin tamamına yakını, kırsal nüfusun önemli bir bölümü yani insanlar, çiftçiler bu biyolojik saldırıdan etkilendi. Binden fazla çocuğun zehirlenerek ölümüne neden oldu. Şimdi bunları kim hatırlıyor? Hem 1970'lerde, hem de 1980'lerde, bu kez de, "ideolojik savaş" zirve yaptı. Radyo, televizyon, uçaklardan atılan propaganda broşürleri, hatta Küba çevresindeki deniz akıntılarına salıverilen içerisinde propaganda ambalajlarıyla paketlenmiş cikletler bulunan plastik oyuncaklar şeklinde. Ki bunlar sahile, plajlara vuran sanki denizin sürükleyip getirdiği eşyalar izlenimi veriyordu... Bununla ilgili Küba çevresindeki akıntılarla ilgili ciddi ciddi uzun, detaylı çalışmalar yaptıklarını biliyoruz... Yine aynı yıllarda, Kanada'daki ve Portekiz'deki Küba büyükelçilikleri bombalandı. Bunları da kimse hatırlamaz. Fidel'e karşı girişilen yüzlerce suikastın kaçını, kaç kişi biliyor? 1959'dan önce başlayıp 2000 yılına kadarki dönemde neredeyse her dakika Fidel'e karşı bir saldırı örgütlenmiştir, yalnız ve yalnızca Fidel'i öldürmeyi hedefleyen. Aynı zamanda da Fidel'in moralini bozmaya, onu toplum karşısında pasifleştirmeye yönelik komplolar da düşünmüşlerdi. İşin bir de ticari savaş boyutu var. ABD'de 1962 yılında, "Global Ticari Detektiflik" adı altında özel bir büro kuruldu. Bu büronun tek görevi Küba'yla ticari ilişki kuran devletleri, şirketleri, kişileri tespit ederek izlemekti. Elbette bu arada Küba'dan yapılmakta olan ihracatı sabote etmeyi de ihmal etmiyorlardı. Bunlar gerçekten oldukça ilginç ve ilginç olduğu kadar da, kimi dehşet verici önemli tarihi olaylardır. Çoğundan hiç kimsenin haberi olmamıştır; bugünse hiç kimse hiçbir şey hatırlamıyor. BUGÜN DEĞİŞEN SALDIRININ BİÇİMİ - Evet ama artık durum değişiyor... Değişiyor kuşkusuz. Zaten ABD Başkanı Obama da aynı şeyi söyledi, "Yöntemlerimizi değiştireceğiz" dedi, fakat "Nihai amacımızda bir değişiklik yok!" diye de ilave etti. Anlayacağınız saldırganlık politikasında bir değişiklik yok. Bize demokrasi getirmekte ısrarlılar. Şunu unutmayalım: ABD'nin bu politikası binlerce Kübalının hayatını tehdit etmeye devam edecek. İster doğrudan |
|
"Özel Büro (Dig.Security.İŞNET)" <digi.s...@isnet.net.tr>: May 24 09:21PM +0300
Tolga Şardan Gaziantep <http://www.milliyet.com.tr/gaziantep/> 'te 1 Mayıs sabahında yaşanan ve göreve gitmeye hazırlanan polislere yönelik olduğu anlaşılan IŞİD'in bombalı araç eylemi, güvenlik birimlerinin dikkatlerini yeniden radikal <http://www.milliyet.com.tr/radikal/> dinci terör örgütüne çevirdi. Saldırının ardından polis birimleri, kendi sorumluluk bölgelerinde IŞİD'in "uyuyan hücreleri"nin peşine düştü. Eylem yememek için uyuyan hücreleri gün ışığına çıkarmayı amaçlayan son operasyonlardan biri de geçen hafta Elazığ <http://www.milliyet.com.tr/elazig/> 'da gerçekleştirildi. Operasyon, haber <http://www.milliyet.com.tr/> bültenlerine "IŞİD'in üst düzey yöneticisi"nin yakalandığı şeklinde geçti. Uyuyan hücre Elazığ'daki MİT Bölge Başkanlığı ile İl Emniyet Müdürlüğü bünyesindeki Terörle Mücadele ve İstihbarat şubelerinin ortak çalışmasıyla kentteki IŞİD'in "uyuyan hücresi" uyandırıldı. Her ne kadar operasyonda gözaltına alınan Suriyeli 7 şüpheli istatistiklerde rakam olarak gözükse de soruşturmanın içeriğinde çok önemli bilgiler var. Öncelikle şimdiye kadar batıdaki büyük kentler ile Adıyaman <http://www.milliyet.com.tr/adiyaman/> , Diyarbakır <http://www.milliyet.com.tr/diyarbakir/> , Şanlıurfa <http://www.milliyet.com.tr/sanliurfa/> , Kilis <http://www.milliyet.com.tr/kilis/> , Gaziantep'te faaliyetleri ağırlıklı olan IŞİD'in, yabancı uyruklu kadrolarıyla Elazığ'da kendini göstermesi dikkat çekici. Bunun nedeni; kentin, IŞİD tarafından istihbarat terminolojisinde "safe house" olarak adlandırılan "güvenli alan/bölge" olarak değerlendirilmesi. Sınır kentlerindeki operasyonlardan bunalan örgüt, Elazığ'da konuşlanarak hem kendisini gizlemiş oluyor, hem de asıl hareket alanı olan kentlerden uzaklaşmadan faaliyetlerine devam ediyor. Kaldı ki; Elazığ, Diyarbakır - Şanlıurfa hattını kullanarak sınırdan çıkış yapmak için de kolay bir nokta. İki aylık takip Gelelim soruşturmanın ayrıntılarına. Gözaltına alınan 7 Suriyeli'ye yönelik iki aydır MİT ve Emniyet İstihbarat tarafından takipler yapılıyordu. Bu takipler sırasında, soruşturmada tutuklanan Aboud A.'nın Elazığ'a Şubat 2015'te ilk gelen kişi olduğu anlaşıldı. Aboud A.'nın grupta "lider" konumunda olduğu ve aynı zamanda yanında oğlu Aysor A.'nın yer aldığı görüldü. Şüpheli Aboud A. ve oğlunun yanısıra Ahmad H., Hıdır Ş., İyad H., Ahmad S. ve Sofi Muhammed A.'nın aynı grup içinde faaliyet yürüttükleri anlaşılırken, lider konumundaki Aboud A.'nın IŞİD'in Suriye <http://www.milliyet.com.tr/suriye/> 'deki petrol kuyularından sorumlu olduğu tespit edildi. Baba-oğul dışındaki diğer şüphelilerin 2015'in sonlarına doğru aileleri olmaksızın Elazığ'a gelip yerleştikleri belirlendi. Zanlılardan Sofi Muhammed A.'nın, Suriye'de IŞİD içinde faaliyetleri sırasında "kafa kesme" eylemlerine katıldığı ve aynı zamanda Fehet Çemberi kod adını kullandığı istihbarat birimlerince ortaya çıkarıldı. Grubun kendilerini gizlemek için Elazığ'ın Sanayi Mahallesi bölgesindeki beş farklı evde yaşadıkları ve herhangi bir işte çalışmadıkları için düzenli gelirlerinin olmadığı tespit edildi. 'ÖSO'cuyuz' dediler, IŞİD'çi çıktılar Yapılan istihbarat çalışmalarında, grubun lideri olduğu değerlendirilen Aboud A.'nın, farklı zamanlarda 4 kez toplamda yaklaşık 500 bin doları özel kuryelerle IŞİD'e gönderdiği yine istihbarat birimlerince saptandı. İşin başka önemli ilginç yanı ise şüphelilerin Türkiye'ye girişlerinde uyguladıkları yöntem olarak güvenlik birimlerinin karşısına çıktı. IŞİD'çi oldukları iddiasıyla gözaltına alınan 7 Suriyeli'nin, Şanlıurfa'dan Türkiye'ye girişleri sırasında kendilerini "Özgür Suriye Ordusu <http://www.milliyet.com.tr/ozgur-suriye-ordusu/> 'ndan (ÖSO) olduklarını" belirtikleri ve bu tanıtma karşılığında Göç İdaresi'nden "geçici kimlik numarası" aldıkları ortaya çıkarıldı. Zanlıların böylelikle Türkiye içinde çok daha kolay hareket imkanı yarattıkları ve sığınmacılara sağlanan olanaklardan faydalandıkları gün ışığına çıkarıldı. Operasyonunda gözaltına alınan Aboud A. ile oğlu Aysor A. tutuklanarak cezaevine gönderildi, diğer zanlılar hakkında adli kontrol hükmü verildi. Elazığ'daki IŞİD operasyonu, yasadışı radikal dinci örgütün "yerleşik faaliyetleri"nin ortaya çıkarılması açısından önemli. Şimdiye kadar yabancı uyruklu IŞİD'çilerin Türkiye'de uzun süreli kalıcı faaliyetleri pek tespit edilememişti. Daha çok gerçekleştirilen terör eylemlerinin arkasında yer aldıkları "kilit" roller biliniyordu. Ancak bu operasyonla örgütün yabancı uyruklu kişilerden oluşan "uyuyan hücreleri"nin kalıcı biçimde ülke içinde barındığı gerçeği ortaya çıkarılmış oldu. [status publish] [geotag on] [publicize off|twitter|facebook] [category terör] [tags IŞİD ÖRGÜTÜ DOSYASI, TOLGA ŞARDAN, Elazığ, IŞİD operasyonu] |
|
"Özel Büro (Dig.Security.İŞNET)" <digi.s...@isnet.net.tr>: May 24 10:11PM +0300
ABD Ulusal Güvenlik Ajansı'nın (NSA)istihbarat bilgilerini gizli yazışmalarını ifşa eden Wikilekas'ın yayınladığı belgelerdeki çok önemli bir ayrıntı dikkat çekiyor. Belgelerin Türkiye kısmında yer alan ayrıntı Millî Gazete'nin ABD tarafından satır satır, en ince detayına kadar okunarak arşivlendiğini ortaya çıkardı. Bu belgeler Millî Gazete'nin sahip olduğu misyonun önemine ve yaptığı haberlerin toplumda oluşturduğu etki gücüne dikkat çekiyor. İsveç merkezli uluslararası bir organizasyon olan WikiLeaks'in, ABD Dışişleri Bakanlığının gizli belgelerini yayınlaması uluslararası alanda yankı uyandırmıştı. Büyük bir bölümü, çeşitli ülkelerin büyükelçiliklerinde görevli ABD'li diplomatların, görev yaptıkları ülkeler ve yönetimleri hakkında Washington'a gönderdikleri kriptolardan (şifreli yazılar) oluşan bu belgelerin sayısı yüz binlerle ifade ediliyor. GİZLİ BELGELERİ SIZDIRIP YAYINLIYOR 20 Kasım 2010'da biten NATO zirvesinin ardından patlak veren WikiLeaks skandalı, ABD istihbaratının gizli yazışma ve bilgilerini açığa çıkardı. Kuruluşundan bir yıl sonra organizasyonun ve wikileaks.org'un veri tabanında 1,2 milyondan fazla doküman yayımlandı. WikiLeaks 26 Temmuz 2010'da Amerikan ordusunun 2004-2009 yılları arasında Afganistan Savaşı'nda tutmuş olduğu 92 bin belgeyi, The Guardian, The New York Times ve Der Spiegel gazeteleriyle birlikte açıkladı. WikiLeaks, son olarak 19 Haziran 2015 tarihinde The Saudi Cables kod adıyla, "çok gizli" olarak tasnif edilmiş 500 bin Suudi Arabistan dokümanını paylaştı. MİLLİ GAZETE'NİN ETKİSİ BÜYÜK ABD Ulusal Güvenlik Ajansı'nın (NSA) istihbarat bilgilerini ve gizli yazışmalarını ifşa eden WikiLekas'in yayınladığı belgelerdeki çok önemli bir ayrıntı dikkat çekiyor. Belgelerin Türkiye kısmında yer alan ayrıntı Millî Gazete'nin ABD tarafından satır satır, en ince detayına kadar okunarak arşivlendiğini ortaya çıkardı. Belgelerde Millî Gazete'de çıkan haberlerin ve köşe yazarlarının yazdığı makalelerinin İngilizceye çevrilmek suretiyle ABD'ye gönderildiği ve burada değerlendirmeye tabi tutulduğu anlaşılıyor. Bu belgeler Millî Gazete'nin sahip olduğu misyonun önemine ve yaptığı haberlerin toplumda oluşturduğu etki gücüne dikkat çekiyor. Gazetenin yazarlarından Abdülkadir Özkan ve Doğan Bekin'in makalelerinin İngilizceye çevrilerek, ABD'ye gönderildiği ve üzerlerine notlar düşüldüğü belgelerle görülüyor. Kaynak: Milli Gazete <http://www.yeniakit.com.tr/haber/milligazete.com> [status publish] [geotag on] [publicize off|twitter|facebook] [category güvenlik] [tags AMERİKA & NSA DOSYASI, ABD, istihbarat, Millî Gazete, arşiv] |
|
"Özel Büro (Dig.Security.İŞNET)" <digi.s...@isnet.net.tr>: May 24 09:28PM +0300
ABD İHA'larının Pakistan'da bulunan Taliban liderini öldürdüğü iddiasına Afganistan istihbaratından doğrulama geldi. Afganistan istihbarat servisi Taliban lideri Molla Ahtar Mansur'un ABD'nin insansız uçakla düzenlediği bir saldırıda öldüğünü doğruladı. Saldırıda Mansur'un içinde bulunduğu araç, Cumartesi günü Pakistan'ın güneybatısında, Afganistan sınırına yakın bir noktada vurulmuştu. BBC Türkçe'de yer alan habere göre, ABD Dışileri Bakanı John Kerry, Mansur'un "Amerikan personeli için sürekli tehdit oluşturduğunu" söyledi. Mansur, liderliği Temmuz 2015'te Taliban'ın kurucusu ve manevi lideri Molla Ömer Muhammed'den devralmıştı. Afgan Ulusal Güvenlik Müdürlüğü, Mansur'un Belucistan vilayetinin Dalbandi bölgesinde öldürüldüğünü açıkladı. Bu, Taliban liderinin ölümünü teyit eden ilk resmi açıklama oldu. [status publish] [geotag on] [publicize off|twitter|facebook] [category terör] [tags TALİBAN ÖRGÜTÜ DOSYASI, Afgan istihbaratı, ABD, Taliban lideri] |
|
Bu grubun güncellemelerine abone olduğunuz için bu özeti aldınız. Ayarlarınızı grup üyelik sayfasından değiştirebilirsiniz. Bu gruba aboneliğinizi iptal etmek ve gruptan artık e-posta almamak için Turkiye-icin-el...@googlegroups.com adresine e-posta gönderin. |