Bu haftaki KÖŞE YAZI'mı ekte gönderiyorum.
İyi çalışmalar dilerim.
https://bagimsizozgurmedya.com/rumlarin-ab-donem-baskanligi-ruyasi-29288.html
Bu e-posta mesajı kişiye özel olup, gizli bilgiler içeriyor olabilir. Eğer bu e-posta mesajı size yanlışlıkla ulaşmışsa, içeriğini hiçbir şekilde kullanmayınız ve e-postayı siliniz. Hacettepe Üniversitesi bu e-posta mesajının içeriği ile ilgili olarak hiçbir hukuksal sorumluluğu kabul etmez. --------------------------The information contained in this communication may contain confidential or legally privileged information. Hacettepe University doesn't accept any legal responsibility for the contents and attachments of this message. The sender does not accept any liability for any errors or omissions or any viruses in the context of this message which arise as a result of internet transmission.
Aile Birliğimiz Tehlike Altında
Prof. Dr. Ata Atun
“Aile düzeninin bozulduğu an bir topluluğun düzeni alt üst olur.”
Bu cümle, basit bir öğüt gibi görünse de aslında bir milletin kaderini özetleyen ciddi bir gerçek. Çünkü millet dediğimiz yapı; yalnızca sınırlarla, bayrakla, marşla ayakta duran bir şey değil. Millet; evlerin içinden başlar, sofradan yükselir, anne-babanın çocuğuna verdiği terbiye ile şekillenir. Devlet, en sağlam kurumlarını bile inşa etse, eğer temelindeki aile çatırdarsa o bina eninde sonunda sarsılır.
Aile, bir milletin var oluş sürecinde başka hiçbir yapının veremeyeceği sevgiyi, sorumluluğu ve vatan sevgisini veren en temel kurumudur. Türk toplumunun geçmişine baktığımızda en güçlü tarafımızın, zor zamanlarda bile dağılmayan aile yapımız olduğunu görürüz. Savaşlarda, yokluklarda, göçlerde, baskılarda; Türk Milleti “aile” dediği o küçük ama sağlam kale sayesinde ayakta kalabilmiştir. Çünkü Türk ailesi, yalnızca aynı çatı altında yaşayan insanlar topluluğu değil, bir kültür aktarım merkezidir, bir ahlak mektebidir, bir dayanışma ocağıdır. Bu yüzden devletin ve ordunun temeline “Türk ailesi”nin konduğu gerçeği, tarihimizin bize defalarca gösterdiği bir gerçektir. Evlatlarımız sağlam bir karakter kazandığında, inançla, ahlakla, adalet duygusuyla büyüdüğünde o milletin geleceği korunmuş olur. Anayasamızda “Aile Türk toplumunun temelidir” hükmü yer alırken, bu cümle sadece resmî bir ifade, bir temenni değil, uyarıdır.
Ancak günümüzde bu hakikat göz ardı edilmeye başlandı.
Çoğu evde artık çocuğun masrafı, okul başarısı, teknolojik imkanları konuşuluyor ama
ahlak, namus, kardeşlik, vatan, devlet, millet ve bayrak gibi değerler önemini yitirmiş gibi.
Boşanmaların çoğalması, doğurganlığın azalması, çocuk sayısının düşmesi, komşuluk bağlarının zayıflaması, kardeşin kardeşe yabancılaşması tesadüf değil, sosyal medya vasıtası ile bizlere empoze edilmeye başlanan küresel bir şekillendirme çalışmasının, bir zihniyet değiştirme programının sonucu.
Ki geldiğimiz noktada insanlar artık birbirini akraba, komşu, yoldaş değil, rakip, yabancı, hatta yük gibi görmeye, toplum içi dayanışmamız zayıflamaya ve milli menfaatlerimiz geri plana ittirilmeye başlanmış durumda.
Burada anne ve babalara düşen sorumluluk çok büyük. Anne babalar çocuklarını iyi bir meslek sahibi yapmakla, altlarına son model araba almakla ebeveynlik görevleri tamamlanmış olmuyorlar. Evlatlarımızın geleceğini güvenceye almak için önce ülkenin geleceğini güvence altına alınması gerekiyor.
Vatan yoksa okul da, eğitim de yok. Bağımsızlık yoksa kazandığımız para da güvende değil. Bu yüzden aile içinde “ev hesabı” yapılırken, devlet hesabı da yapılmalı. Bayrağı, toprağı, milleti hesaba katmayan ev ekonomisi belki günü kurtarır ama uzun vadede geleceğini kaybeder.
Bugün televizyonlarda, sosyal medyada, sokakta milletin aklıyla alay eden, kendi fikrinde olmayanları en galiz küfürlerle aşağılayan kişiler arttıysa, evlatlar ana babalarını bayramdan bayrama aramaya başladıysa, insanlar artık birbirlerinin zorluklarından, hastalıklarından haberdar olmuyorsa, kimse kimsenin sıkıntısını umursamıyorsa; bunun sebebi sadece dış güçler değil, aile yapımızın zayıflaması ve empati yeteneğiyle şekillenen toplum yapısındaki çözülmedir. Aileden başlayan bu çözülmenin sonucu insanlar savunmasız kalmakta, iç ve dış saldırılara karşı yeterince koyamamakta.
Sorunun çözümüne gelecek olursak öncelikle yapılması gereken eğitim yoluyla ailenin eski kutsiyetinin, eski itibarının yerine konulması. Ardından aile yapısının güçlendirilmesi ve mutlaka eski aile sistemine dönülmesi gerekmekte. Büyüklerin sayıldığı, küçüklerin sevildiği, dayanışmanın bireysel değil, toplumsal yapıya yayıldığı, birbirini dinleyen/anlayan, birbirine omuz veren, milli menfaatleri önceleyen bir aile yapısı kurabilirsek bu yalnızca evlerimizi değil, ülkemizi de koruyacak, vatan toprakları üzerinde varlığımızı sürdürmeyi garanti altına alacaktır…
Prof. Dr. (İnş. Müh.), Doç. Dr. (UA. İliş.) Ata ATUN
Akademisyen,
KKTC Cumhuriyet Meclisi 1. Dönem Milletvekili

Avrupa’da Yüzleşme: GKRY’nin Prestij Kaybı
Prof. Dr. Ata Atun
Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY), uzun yıllardır Kıbrıs meselesini yalnızca müzakere masasında değil, Avrupa Birliği’nin sağladığı siyasi ve hukuki imkânlar üzerinden yürütmeye çalışıyor. Rum liderliği, AB üyeliğini genellikle bir “hak arama zemini”nden çok, karşı tarafı sıkıştıracak bir “baskı aracı” gibi kullanmayı tercih etti. Ancak son dönemde yaşanan gelişmeler, bu stratejinin Avrupa’da ciddi bir güven ve prestij kaybına yol açtığını açıkça gösteriyor.
Fransız Yargıtayının, Rum Yönetimi’nin iş insanı Behdad Jafari hakkında çıkardığı Avrupa Tutuklama Müzekkeresi’nin uygulanmasını reddeden Aix-en-Provence İstinaf Mahkemesi kararını kesinleştirmesi, sadece bir dava dosyasının kapanması değildir. Bu karar aynı zamanda, GKRY’nin Kıbrıs’taki mülkiyet meselesini bireyler üzerinden kriminalleştirme çabasının Avrupa’da karşılık bulmadığının ilanıdır.
Dahası, kararın “net ve kesin” şekilde sonuçlanması, Rum yönetiminin bu dosyayı daha ileri taşıma, siyaseten büyütme ve Avrupa kamuoyunda yeni bir baskı alanı oluşturma beklentisini boşa çıkardı. Burada asıl dikkat çekici olan şudur: Avrupa’nın en yüksek yargı mercilerinden biri, GKRY’nin “hukuk” üzerinden kurmaya çalıştığı anlatıya dolaylı biçimde sınır çizmiştir.
Bu tablo, GKRY açısından daha da ağır bir anlam taşıyor. Çünkü GKRY Başkanı Nikos Christodulidis’in, AB Dönem Başkanlığı gündemi yaklaşırken üye ülkeleri Türkiye’ye karşı yaptırım uygulamaya zorladığı bir atmosferde, Fransa’dan gelen bu ret kararı Rum yönetiminin elini zayıflatmıştır. Bir başka ifadeyle, Rum liderliği siyasi baskı kurmaya çalışırken, Avrupa’da kendi güvenilirliğini tartışmalı hale getirmiştir.
Mahkemenin gerekçelerine ilişkin paylaşılan değerlendirmeler de dikkat çekicidir. Rum tarafının sunduğu bilgilerin “iddia düzeyinde” kalması ve Fransız hukukuna göre suç değerlendirmesi yapılmasına imkân vermemesi, dosyanın hukuki değil, siyasi amaçlarla taşındığı kanaatini güçlendirmiştir. Ayrıca iddiaların, AB hukukunun uygulanmadığı ve Kıbrıs Cumhuriyeti’nin etkin kontrolü dışında kalan Kuzey Kıbrıs’ta yaşandığı vurgusu, Rum yönetiminin Avrupa mekanizmalarını hangi sınırların ötesine taşımak istediğini de göstermiştir.
Bu durum, Rum Yönetimi’nin AB içinde moral üstünlük kurma çabalarını da baltalamıştır. AB Dönem Başkanlığı gibi sembolik gücü yüksek bir konuma doğru ilerlerken böylesi bir kararın gündeme gelmesi, GKRY’nin Avrupa’da “hak arayan” değil, “siyasi baskı aracı üreten” bir aktör olarak algılanmasına yol açmıştır.
Bu kararın yarattığı prestij kaybı yalnızca Brüksel koridorlarında değil, adadaki çözüm ikliminde de hissediliyor. Cumhurbaşkanı Tufan Erhürman’ın işaret ettiği gibi, çözümsüzlükten kaynaklanan sorunların bedelini tek tek bireylere ödetmeye çalışmak, mülkiyet meselesini ceza dosyalarına indirgemek ve uluslararası mekanizmaları bir “sindirme yöntemi”ne çevirmek, güveni zedeler, tansiyonu artırır ve çözüm umutlarını zayıflatır.
Sonuç olarak Fransız Yargıtayı kararı, GKRY’nin AB üyeliğini siyasi hedeflere hizmet eden bir araca dönüştürme çabasının Avrupa’da itibar kaybına uğradığını göstermiştir.
Hukuk, propaganda diliyle yönetilemez. Baskı stratejileri ise bir süre sonra sahibini yalnızlaştırır. Rum liderliği bu süreçten bir ders çıkaracaksa, o ders açıktır: Kıbrıs’ta mülkiyet dahil hiçbir başlık, bireyleri hedef alarak değil; ancak kapsamlı, adil ve karşılıklı kabul edilebilir bir siyasi çözümle ele alınabilir.
Bu haftaki KÖŞE YAZI'mı ekte gönderiyorum.
İyi çalışmalar dilerim.
Orta Doğu’da Bilek Güreşi
Prof. Dr. Ata Atun
Ortadoğu yine dünyanın nabzının attığı coğrafya haline geldi.
ABD’nin İran’a yönelik artan askeri baskısı, yalnızca bölgesel bir gerilim değil; aynı zamanda küresel güç dengelerinin yeniden tanımlandığı bir sürecin parçası olmaya başladı. Bugün mesele sadece İran ile Washington arasındaki bir kriz değil, çok kutuplu dünyanın nasıl şekilleneceğine dair büyük bir sınav.
Son yıllarda Çin ve Rusya’nın İran’a verdiği destek, klasik “karşıtlar karşıtı” dayanışmanın ötesine geçmiş görünüyor. Açıklamalar, ekonomik anlaşmalar ve askeri iş birliği girişimleri, Avrasya merkezli yeni bir stratejik eksenin oluştuğuna işaret ediyor. Bu durum, ABD’nin uzun süredir sürdürdüğü tek kutuplu güç algısına karşı bir denge arayışını da beraberinde getiriyor.
Ancak burada önemli bir gerçek var: Moskova ve Pekin’in desteği sanıldığı gibi koşulsuz değil. Her iki ülke de İran’ın tamamen yalnız kalmasını istemese de doğrudan bir askeri çatışmanın içine girmek istememekte. Bu nedenle ortaya çıkan tablo, ideolojik bir ittifaktan ziyade çıkar temelli bir ortaklık görünümünde.
İran cephesinde ise farklı bir strateji dikkat çekiyor. Tahran yönetimi, klasik askeri güç yarışında ABD ile rekabet edemeyeceğinin farkında olduğu için “asimetrik savaş” tercihi gündeme gelecek gibi. Hürmüz Boğazı gibi dar ve stratejik geçitlerde kullanılan gemisavar füzeler, insansız hava araçları ve hızlı deniz unsurları, pahalı ve büyük platformlara karşı düşük maliyetli ama etkili bir caydırıcılık aracı olarak görev yapmaya hazırlanıyor.
Burada önemli olan, bir uçak gemisi filosunun yenilmez olması değil. Modern savaş doktrinleri artık sadece ateş gücüne değil, maliyet dengesine de bakıyor. Milyarlarca dolarlık sistemlerin, çok daha ucuz ama hassas silahlarla tehdit edilebilmesi, savaşın doğasını kökten değiştirmekte. İran’ın verdiği mesaj tam da bu noktada şekilleniyor: “Büyük güç olmak zorunda değilsiniz; doğru yerde doğru araçlara sahip olmanız yeterli.”
ABD tarafında ise farklı bir hesap var. Bölgeye yapılan askeri yığınak, yalnızca olası bir saldırı hazırlığı değil; aynı zamanda diplomatik baskının bir uzantısı. Washington’un amacının, askeri gücü masadaki pazarlıkların bir unsuru olarak kullanmak olduğu çok açık. Ancak bu tür hamlelerin bazen beklenmedik aksi sonuçlara da yol açtığı biliniyor.
Bana göre, gerilimin tırmanması halinde en kritik başlıklardan biri enerji güvenliği olacak. Hürmüz Boğazı’nda yaşanacak bir kriz, yalnızca bölge ülkelerini değil, küresel ekonomiyi de doğrudan etkileyecek. Bu nedenle Körfez’de atılan her adım, petrol fiyatlarındaki oynama nedeni ile bölgeden en uzakta olan ve konu ile ilgisi olmayan ülkelerin ekonomilerine dahi olumsuz etki yapacak.Tam da bu noktada Türkiye’nin pozisyonu, ilgi ülkelerle dostluğu ve ara buluculuk yeteneği öne çıkacak zira Türkiye, bir yandan NATO üyesi olarak Batı ittifakının parçası, diğer yandan bölgesel istikrarı önceleyen bölge lideri bir ülke konumunda. Olası bir savaş durumunda, Türkiye’nin, göç hareketlerinden, ekonomik dalgalanmalara kadar olumsuz etkilenme durumu olabileceği için Türkiye’nin “aktif tarafsızlık” olarak tanımlanabilecek bir denge politikası izlemesi hiç şaşırtıcı olmayacak.
Sonuç olarak, bugün Ortadoğu’da yaşananlar sadece askeri bir güç gösterisi olmayıp, perdelerin arkasında yeni dünya düzeninin sınırlarının nerede çizileceğine dair bir ön yoklama olduğu açıktır. Savaş olasılığı konuşulsa da diplomasinin ve müzakerelerin tamamen devre dışı kalmayacağı da bellidir. Asırlardır politikada, siyasette ve iş hayatında uygulanmakta olan stratejinin, güçlü olanın bazen savaşmak için değil, pazarlık masasında kazanım elde etmek için savaş olasılığını/tehdidini kullanarak rakibine gözdağı vermek olduğu da bir başka gerçektir.
Dünya eksenindeki her dalga da, aslında küresel siyasetin geleceğine dair bir mesaj olup, güç gösterisi kadar denge arayışını da gözler önüne sermektedir.
Prof. Dr. (İnş. Müh.), Doç. Dr. (UA. İliş.) Ata ATUN
Akademisyen, Girne Amerikan Üniversitesi
KKTC Cumhuriyet Meclisi 1. Dönem Milletvekili
