Re: [Türkiye] Turkiye-icin-el-ele@googlegroups.com adlı grubun özeti - 11 konu konuda 11 güncelleme ileti

0 views
Skip to first unread message

Hakkı KARĞIN

unread,
May 19, 2015, 6:35:18 AM5/19/15
to Turkiye-i...@googlegroups.com

HALKIMIZA ÇAĞRI !!!!
******************
ULUSAL MANİFESTO
Çağımızdaki çalkantıları çözemeyen, Kemalist sistem ile yüz yüze gelmeye cesaret edemeyen siyasi partiler, her türlü akımlar, bilinçli ya da bilinçsiz olarak emperyalizmin değirmenine su taşımanın ötesine gitmediler, gidemezler de.
Sosyal sınıflar arasında yapılmayan hiçbir tahlil doğru değildir. Sosyolojik, siyasal ve ekonomik toplum yapısını belirleyen bilgidir. Bilgi insanın maddi üretimini, tabiat olaylarını, tabiatın özelliklerini, kanunlarını ve kendisi ile tabiat arasındaki ilişkileri anlaması demektir.
Üretim ve üretici güçlerin tarzı ele alınmadan sadece ve doğrudan doğruya üst yapı üzerinden yapılan araştırmalar daima eksik kalır. Bu araştırmalara göre tayin edilen, sosyal politika hedefleri toplumsal ve ekonomik sorunları hiç bir zaman çözemeyeceği gibi esas amaç olan toplum yapısını değiştirmek görevini de yerine getiremez.
Diğer taraftan din; toplumumuzun ya da toplumların her değişim döneminde sınıfsal çıkarlar temelinde erozyona uğrayarak özünden çıkartılmış, mülkiyet ve üretim ilişkilerine göre şekillenip yorumlanmıştır. Milliyetçilik ise ulus devletlerin oluşumunda devrimci bir karakter taşırken, kapitalizm emperyalist aşamaya geçince ırkçılığa dönüşmüştür.
Bu aşamada BCP programını ana çizgileri ile göz önünde tutarak; ülkenin içinde bulunduğu durumu, karşı karşıya kaldığı sorunları ve tıkanmış olan çözüm yollarını ayrıntılı bir biçimde açmak zorundayız. Ayrıca bugünkü koşullara belli bir değişim sonunda gelindiğini de göz önünde bulundurmak, geçmişten günümüze olan gelişmeleri doğru değerlendirmek ve bunun geleceğe olan yönünü tayin etmek de diğer bir zorunluluktur.
Bugün dünyada yaşanan ve karmaşık gibi görünen çelişkiler, sistemler arası savaştan başka bir şey değildir. Buna 1914 - 1924 yılları arasında yenilen emperyalizmin ‘rövanş alma isteği’ de diyebiliriz.
1900’lü yıllarda Avrupa'da devrimci sürecini tamamlayan kapitalizm, emperyalist yapıya dönüştüğünde, ilk olarak Avrupa ve tüm batıda devrimci gelişmelerin önüne set çekerken, Doğu henüz kapitalizm ile yeni tanışmakta ve imparatorluklar ile yönetilmekte idi. Doğuda kapısı ilk çalınan Osmanlı İmparatorluğu oldu. Çünkü Osmanlı dağılma sürecine girmiş ve bu dağılma sürecinde İngiliz ve Fransızlar, Rus çarı ile 16 Mayıs 1916’da Sykes Picot Antlaşması’nı imzalamıştı (bkz.http://tr.wikipedia.org/wiki/Sykes-Picot_Anla%C5%9Fmas%C4%B1) . Bu antlaşmaya göre Osmanlının çekileceği topraklar bu iki ülke arasında paylaşılacak, Güneydoğu’da Kürdistan ve Ermenistan olmak üzere iki devlet kurulacaktı. Paylaşım haritası çizilince Suudi Arabistan ve Ürdün Osmanlıya karşı ayaklandırıldı. Ayaklanmanın komutanı İngiliz Generali Alenby, komutasındakiler ise İsrail Yahudileri idi. Bu antlaşmanın karşılığında 2 Kasım 1917’de yapılan Balfour Deklarasyonu ile Filistin Yahudilere verilecekti (bkz.http://tr.wikipedia.org/wiki/Balfour_Deklarasyonu_%281917%29).
1917 Ekim Devrimi'ni yapan Lenin, bu planı deşifre edince oyun bozuldu. Fakat İngiliz ve Fransız orduları Orta Doğu'ya girmiş, savaş Anadolu topraklarına yayılmıştı. Bu çağ aynı zamanda Asya'da ‘milli kurtuluş devrimleri’ çağıdır. Biz de bu çağdan Milli Kurtuluş Savaşı'nı vererek çıktık.
Milli savaşı kazanmak uluslaşmak değildir. Uluslaşmak Türkiye'de anayasal düzenin kurulması, yani bireyin Türkiye Cumhuriyeti'nin karşısında eşit haklara sahip olmasıdır. Diğer bir deyişle; bireyin hakları esas, diğer sorunlar talidir.
Evet, genç Türkiye'nin sınırları çizilmiştir, fakat esas çelişki yeni başlamıştır. Dışa karşı esas, içe karşı tali olan sorun tersine dönmüş; içe karşı esas, dışa karşı tali sorun halini almıştır. Çünkü ülke içinde toprak, Osmanlının hızlı çöküşünün başladığı dönemlerde kontrol edenlerin elinde kalmış, toprağı kontrol eden derebeylikler; ağa, bey ve aşiret örgütlenmesi içerisinde toprağın yeni sahipleri oluşmuştur. Bu nedenle Kemalist sistemde toprak reformu (demokratik devrim) zorunlu hale gelmiştir. Bir yandan toprak ağaları ve aşiret beylerine karşı savaşı sürdüren Mustafa Kemal, diğer yandan da üretim çiftlikleri oluşturuyordu (bkz.http://ziraat.akdeniz.edu.tr/ataturk-ve-tarim). Her biri yüzlerce dönüm arazi üzerine kurulan çiftlikler, üretim ihtiyaçlarına göre tesislerle inşa ediliyor, topraksız köylüler bu yerlere yerleştiriliyordu. Toprak reformu yapılmadı diyenler, bu kurum ve kuruluşları araştırıp yeniden değerlendirsinler. Toprak reformu tabii ki bundan ibaret değildir. Toprak reformunun gerçekleşmesi, feodal ilişkilerin ortadan kalkması ve büyük toprak sahiplerinin (bize Osmanlı'dan kalan) köy emekçileri üzerinde uyguladıkları tefeci-bezirgân sermayenin tahakküm ve sömürüsüne son verilmesi demektir. Toprak devrimi; devlet denetimindeki kredi kurumlarının, topraksız ya da az topraklı köylülerin yararına işletilecek duruma getirilmesi demektir. Diğer bir deyişle, bu köylüleri toprak ve tarım aracı sahibi haline getiren bir sistemdir.
Devrim, gerçek birlik, beraberlik, dayanışma; bütün halkın (Doğulu-Batılı) her türlü baskıdan kurtulmuş olarak, eşitlik ve kardeşlik içinde özgür Türkiye'nin ilerlemesine katkı sağlamasıdır. Bu da yeni bir yapılanmayı gerektiririr.
Cumhuriyet'in feodalizmi tasfiye etmek için oluşturduğu ekonomik yapılanmanın, banka, tarım ve sanayi ilişkilerine bakıldığında görülecektir ki; kooperatifler, birlikler, devlet malzeme ofisleri, bankalar ve benzeri kuruluşlar ekonomi ile iç içe ve kalkınmada da itici güçtür. Ekonomide böyle bir yapılanma, politikada yabancı bağımlılığını ortadan kaldıracağından, sömürünün sahibi olan üst yapı kurumlarını da söküp atmakla yükümlüdür. Devrim denilen kavram da budur. Bu devrim ile üretim araçları halka verilmiş, üretimin sahibi olan halk iktidara getirilmiş, ülkenin kaderinin tayin edilmesinde rol oynayan demokratik düzen gerçekleştirilerek, feodal üretim ilişkileri ortadan kaldırılmış ve sanayi toplumuna geçilmiştir.
Emperyalizm ve Asya'da Kapitalizm, I.Dünya Savaşı şafağında ortaya çıkmıştır. ‘Asya'da Kapitalizm nasıl olacak?’ sorusuna bir yandan Sovyetler Birliği kafa yorarken, bir yandan da Mustafa Kemal kafa yormaktadır. Bu sorunu Sovyetler'de işçi sınıfı üstlenirken, Kemalizm’de ise Mustafa Kemal bunu halkın sırtına yüklemiş ve böylece halk kavramını ortaya çıkarmıştır. Halk kavramının çeşitli ülkelerde ve her ülkenin çeşitli dönemlerinde ayrı anlamı vardır. Örneğin, Türkiye’de, Kurtuluş Savaşı yıllarında emperyalizme karşı olan her kesim, halkı (toprak ağası, aşireti, toprak beyi, yoksulu, köylüsü, işçisi v.b.) temsil ediyordu. Savaş bitip sınırlar çizildiğinde ise halk kavramı değişmiştir. Buradaki yeni çelişki; emperyalizmin içeride kalan kırıntıları ile kurulacak sisteme karşı koyan kesim arasındaki çelişkidir.
Kemalist sisteme göre; hukümet parlamenter sistem ile kurulmaz, halk meclisi tarafından atama ile kurulur. Yine bu sisteme göre; Cumhurbaşkanı devletin değil, hükümetin başıdır. Ve meclis, hükümeti görevden alma yetkisine sahiptir (1924 Kurucu Anayasa’nın 3. ve 5. maddelerinde bu devlet yapısı anlatılmaktadır). Halk meclisi ise yapılan ekonomik altyapının kurum ve kuruluşlarından seçilir. İktidar ise halk iktidarıdır.
Bu farklı iki tip devrim Asya'da imparatorlukların çöküşünü ve ulus devletlerin oluşumunu sağlarken, emperyalizme vurduğu darbe ile Avrupa ve ABD'de krize neden olmuştur. 1929 bunalımından Keynes modeli (liberal sistem) ile çıkan emperyalizm, yeni sömürgecilik anlayışını Kurtuluş Savaşımızdan aldığı dersten sonra değiştirmiş, fiili işgal yerine, sermaye ihracı ile tek dünya din imparatorluğu üzerine inşa etmiştir (bkz.http://tr.wikipedia.org/wiki/Keynesyen_ekonomi). Tek dünya din imparatorluğu; Sosyalist sistemlerde sermayenin işçi sınıfının elinden alınarak, Kemalist sistemlerde ise halkın elinden alınarak, şahıs ve şahıs şirketlerine verilmesiyle sağlanacaktır. Yukarıdaki söylemimizde ‘sistemler arası savaş’ diye söz etmemizin nedeni de işte budur.
Bunun hayata geçirilmesi için, önce görünmeyen hükümet CIA kuruldu. Bakınız, yazar David Wise ve Thomas Ross “Görünmeyen hükümet CIA” (bkz. http://bianet.org/bianet/kultur/13936-gorunmez-hukumet-cia) isimli kitaplarında ABD'yi şöyle tarif ediyor: Bugün ABD'de iki hükümet vardır. Birincisi, vatandaşların gazetelerden, çocukların ise yurttaşlık kitaplarından öğrendikleri hükümet; ikincisi, soğuk savaşta ABD politikasını yöneten birbiri ile iç içe girmiş gizli mekanizmadır. İkinci hükümet istihbarat toplar, casusluk yapar, bütün dünyada gizli hareket planlar ve bu planları uygular. Dış ülkelerin başkentlerinde Amerikan elçileri sözde Amerikan temsilcileridir ama, bunlara görünmeyen hükümeti denetleme yetkisi verilmiştir.''
Bilindiği gibi soğuk savaşta CIA’nın en önemli silahı dindir. Çünkü liberal sistem, laik olmayan kilise ve sinagoglardan oluşan bir ekonomik yapılanma biçimidir. İslam dininde Tanrı ile kul arasında hiçbir güç yok iken, laik olmayan kilise ve sinagoglarda Tanrı ile kul arasında 12 tane seçilmiş kişi vardır. Bu seçilmişlerin görevi ise; Tanrı ile yapılan akde (sözleşmeye) göre yeryüzünü liberal sistem altında yönetmektir. AB’yi temsil eden bayrakta bulunan 12 yıldız tesadüfi değil, seçilmişlerin bir temsilidir. Kutsal cephe; “Komünizm, Kemalizm din tanımaz” propagandaları ile başlayan soğuk savaş stratejisinin sonuçlarını, 1946-1949 yılları arasında İsrail devletini kurarak, Türkiye’de halk iktidarını parlamenter liberal sisteme dönüştürüp NATO içerisinde yapılanarak elde etti. Mustafa Kemal'in vefatını fırsat bilen ve Kemalist sisteme içeriden diş bileyen muhteşem ikili, (biri Alman uşağı İsmet İnönü, diğeri ise ABD uşağı Celal Bayar) Kemalist sistemi bizlerden gizleyerek çok partili bir dönemi başlattı. Bu yeni dönem, anti Kemalist dönemi başlatacak, yeni bir CHP ve DP programından oluşacaktır. Celal Bayar’ın Washington'da, 25 Ocak 1954’de düzenlediği basın toplantısında söylediği şu sözleri ibretle okumakta fayda var: ''Türkiye'ye yapılan iktisadi yardım, zaten yükselmekte olan ekonomik büyümeye kuvvetli bir müzahir olarak gelmiştir. Memleket, Türk milletinin satın alma kudretinin artması ve hayat standartlarının yükselmesi ile mamul maddeleri için büyük bir pazar haline gelmiştir. Yabancı sermayenin Türkiye'ye en müsait şartlar altında akmasını mümkün kılacaktır. Hülasa, denebilir ki Türkiye'de sarf edilen her dolar, mümbit bir toprağa ekilmiş refah ve bereket filizleri verecek bir tohum gibidir.".
(bkz. https://www.facebook.com/suaykaraman1/posts/521607157899039)
Celal Bayar'ın 1954’te, Türkiye’yi, mamul maddeleri ve tüketim maddeleri için büyük bir pazar olarak peşkeş çeken bu demeci; karşı devrimin tamamlanmış olduğunun, Kemalist düşüncelerin geri itildiğinin ve ülkenin emperyalist asalak işbirlikçi sınıfın eline geçtiğinin kesin kanıtıdır.

İşbirlikçi sermaye, sömürgeciliğe bağlı liman burjuvazisi demektir. İthalat - İhracat alanında, ithalatın daha kurnazca bir şekli olan montaj ve ambalaj sanayiinde, bankacılık ve sigortacılıkta yabancılar ile ortaklıkları ya da Türkiye’de kayda değer tüm zenginliklerini eline geçirmiş olan ya da geçirme çabasında bulunan emperyalizmin baş dayanağı, yabancı firmaların ajanlığı altında doğrudan doğruya egemendir. Amaç; iktisadi hayatımızın bu kilit noktalarına sirayet ederek, Türkiye'nin tüm ekonomisini tahakkümü altına almaktır. İşbirlikçi sermaye Türkiye'de gerçek sanayileşmeye, gerçek iktisadi kalkınmaya karşıdır. Emperyalistlerin uygun gördüklerinin dışında, Türk vatandaşının mülkü olan fabrikaların kurulmasına engel olunmaktadır. İşbirlikçi sermaye toplumdaki asalak zümrenin en güçlü olanıdır.
Öte yandan, kutsal cephe temsilcileri olan kilise ve sinagog 1962 yılında tek din olmak için anlaştı. Bu anlaşmaya göre SSCB yıkılacak, kilise sinagogdan özür dileyecekti. Bu aynı zamanda BAP (Büyük Asya Projesi)’nin birinci aşaması olacaktı. Kutsal cephe geçici olarak radikal İslam ile ittifak yaparak, bilindiği gibi 1980-1985 yılları arasında SSCB’yi çökertti ve liberal ekonomik yapıya dönüştürdü. SSCB’nin çöküşünden sonra 2002 yılında St.Petersburg Kilisesi’nde yapılan kutsal cephe toplantısı, papa II. Jean Paul tarafından şu sözlerle açıldı: "Herhangi bir insana yöneltilen herhangi bir zulmü reddeden kilise, Yahudiler ile paylaştığı mirasın farkında olarak ve politik sebeplerle değil, İncil’in ruhani sevgisi ile hareket ederek, onlara karşı herhangi bir yerde ve zamanda yöneltilen kini ve antisemitik tutumu reddeder. Bizim sahip olduğumuz çok şey var. Cennetin ve dünyanın Tanrısı, hepimizin iyiliği için karşılıklı sevgi, saygı ve diyalogun olduğu yeni ve bereketli bir çağa yönlendirir bizi’’ diyerek beklenen özür diledi.
(bkz. http://www.kutluyol.org/SecilmisYazilar.php?id=916 ).
Papa II.Jean Paul’un, ‘yeni ve bereketli çağ’ dediği BAP’ın ikinci aşaması BOP (Büyük Ortadoğu Projesi)’dur. II.Jean Paul, BOP’da yapılacak işleri şöyle sıralar.
a) Çevrenin sorumlu bir şekilde yönetilmesi ve bilinç oluşumuna katkı sağlanması
b) İnsan hakları, özgürlük ve saygınlıktan yoksun yerlerde, bunların inşa edilmesi 
c) Bütün bunların gerçekleşmesi için Vatikan-İsrail arasındaki ilişkilerin kurulması, Yahudi düşmanlığına son verilmesi, ırkçılık ve dini hoşgörüsüzlüğün bütün biçimleri ile mücadele edilmesinin sağlanması.
SSCB ve Kemalizm'in yıkım projeleri ve 70’li yıllarda Fethullah Gülen’in okullarına akıtılan paralar BOP’un altyapıları ve 1976-1981 yıllarının hazırlık aşamaları idi. O yıllarda ülkemizde yaşanan kaos tesadüfi değil, görünmeyen hükümet CIA'nın işi idi. 12 Eylül darbesi yapıldığında, bundan daha Türkiye basını bile habersizken, ABD basını darbeyi sabah saat 05’te manşetten ''Bizim çocuklar bu işi başardı'' diye veriyordu (http://www.milliyet.com.tr/…/dunyadetay/04.06.2011/1398393/…). '12 Eylül, ulusal solcu ve ulusal sağcıları işkence tezgâhlarında, İsa'nın öcünü alırcasına, çarmıhlardan çarmıhlara gererken, ümmetçi toplumu yaratacak olan Özal ABD’de kampa alınmış ve Kemalizm'in tasfiyesi için 1976’da Kemal Derviş tarafından yazılan ‘24 Ocak Kararları”nın hayata geçirilmesi için eğitiliyordu (24 Ocak Kararları Kemalizm'in tasfiye kararlarıdır.).
Irak ile sınırımızda tampon bölge açılarak çekiç gücü yerleştirilecek, ‘Güneydoğu sorunu’ adı altında APO görevlendirilecek ve PKK güçlendirilecekti. Onların çocukları başarılı oldu, silahlarımız yenilendi, yeni açılan üslerimiz Ortadoğu’ya yönlendirildi ve böylece bir taşla iki kuş vuruldu. SSCB’nin yıkılması için kutsal cephe ile ittifak yapan radikal İslam, ikiz kulelerin havaya uçurulması ile yerini ılımlı İslama bıraktı. Nehri geçerken at değiştirmeye kalkışan Batı emperyalizmi, Bin Ladin'i Afganistan'da karşısına aldı. Bin Ladin şöyle diyordu; “Bizim gerçek düşmanımız SSCB değil, ABD imiş”. Bir yandan Bin Ladin ile savaşan ABD, öte yandan sünnilerin önderliğinde “Ilımlı İslam” adı altında ruhani lider Fethullah Gülen'i Ortadoğu'nun halifesi gibi lanse etmeye başladı. Bill Clinton, İstanbul Çırağan Sarayı’nda şöyle demişti; ‘’Yahudilerin Haham’ı, Hristiyanların Papa’sı var ama Müslümanların bir ruhani lideri yoktur.’’
Özal’ın zamansız ölümü sonrası iktidara gelen Ecevit - Devlet Bahçeli hükümeti BOP’u suya düşürecekti. Özal hükümetinin devamı gerekiyordu. Görünmeyen hükümet devreye girdi, dönemin İstanbul Belediye Başkanı olan Recep Tayyip Erdoğan’ı hazırlamaya başladı. Arkasından ‘24 Ocak Kararları’nın sahibi olan Kemal Derviş’i göndererek Ecevit hükümetini devirdiler. AKP ile eş başkan Tayyip Erdoğan’ı iktidara taşıdılar ve suyu yoluna koyan görünmeyen hükümet 2003’de BOP girişimini başlattı. ‘’Yeni dünya düzenini ben kuracağım, benim ile gelen payını alır’’ sloganı ile ortaya çıktı. Ardından ‘’Saddam kimyasal silah ile dünyayı tehdit ediyor’’ gerekçesi ile 10 Mart 2003’de Saddam’ı vuracağını açıkladı. Böyle bir müdahaleyi ancak BM yapabilirdi. Çünkü dünyanın düzenini sağlayan karakol BM’dir. Dünyayı böyle bir tehlikeye atan ülkenin sorununu, silahlı kanadı olan NATO gücünü göndererek çözer. 20 Mart 2003’e kadar ABD’ye ‘bekle, ben sorunu çözerim’ derken, ABD bu kararı tanımadı ve aynı tarihte Irak’ı işgal etti. Bu tarih yeni dünya düzeninin başlangıcı olacaktı. Bu işgal AB’yi ve BM’yi parçalarken, dünyada da yeni müttefikleri oluşturdu
a) ABD ve İngiltere’nin başını çektiği, Irak işgaline katılan grup
b) Almanya ve Fransa’nın başını çektiği, Irak işgaline katılmayan grup
c) ŞİÖ (Şangay İşbirliği Örgütü)
Fas, Tunus, Cezayir ve Libya’dan sonra Irak işgali ile ‘Arap Baharı’ adım adım ilerlerken, diğer yandan Batıda Kuran'lar yakılıyor, Hz.Muhammed’in karikatürleri yapılarak alay ediliyor ve ‘’Büyük Asya Projesi’’nin patronları, arka arkaya şu açıklamaları yapıyordu.
- ‘’Tek Dünya düzeni ister istemez kurulacaktır, tek sorun bu sonuca güzellikle mi, yoksa zorla mı ulaşılacağıdır’’ –James Paul Werburg- (bkz.http://www.millicozum.com/mc/kasim-2004/deccalin-sovalyeleri).
- ‘’Tek bir dünya devleti oluşturduğumuzda modern dünya daha mükemmel ve daha istikrarlı olacaktır. Halkların kendilerini yönetme hakkı, artık dünya bankerleri ve entellektüelleri olan elit otoritesi altına girecektir.’’ –David Rockofeller-‘’(bkz. http://blog.milliyet.com.tr/gizli-orgutlerin-ortak-hede…/…/… ).
- “ABD’nin misyonu ulus devletleri gömmek, halklarını daha küçük birimlere bölerek yaşatmaktır. Gelecek Amerika’nın mıdır? Yeni dünya düzeni Amerika İmparatorluğu ve tüm insanların rakip olmadığı evrensel düzenin adıdır.’’ –R. Strausz Hupe- (bkz.http://huseyinguzel.blogcu.com/emperyalizmin-amaci…/13788667).
Batı bu gelişmeleri yaşarken Tayyip, ‘’bu bir medeniyetler buluşması, ben Ortadoğu’nun eş başkanıyım’’ diyerek, yüz yıllık dostlukları bir kenara itip, Suriye işgali için efendilerinin talimatını yerine getiriyordu. Fakat Suriye işgali başlamak üzere iken kurbağa gözünü açtı. Putin; ‘’bu bir haçlı seferidir, biz Çin’i yanlış tanımışız’’ diyerek Karadeniz’de Çin, Kazakistan ve Rusya’dan oluşan üçlü tatbikatı başlattı. Bu tatbikat, üç guruba bölünmüş dünyaya, ayrı ayrı mesajlar veriyordu (http://www.tarafsizhaber.com/…/dr-mehmet-hakan-saglam-batil…). Bu, birinci guruba bir gövde gösterisi, ikinci guruba uyarı, gurupların dışında kalan ve stratejik önem taşıyan ülkelere de ‘’gözünüzü açın’’ mesajı idi. Söz konusu tatbikat ile Suriye işgalinin yolunu kapayan ŞİÖ, bedelini Rusya üzerinden Ukrayna ve Kırım ayaklanmaları ile ödüyordu. Bu saldırıları da ŞİÖ nezdinde bertaraf eden Putin, Batı emperyalizmini bunalımdan bunalıma sürüklemeye başladı. Bunalıma düşen emperyalizm, çareyi iç ayaklanma ve Sünni radikal İslam örgütlerini, Alevi Esad’ın üzerine kışkırtmakta buldu. İç ayaklanmanın temsilcisi olarak seçilen SUK ‘'Suriye Ulusal Koalisyon’’, eş başkan Tayyip tarafından İstanbul Maltepe’de, ÖSO ise Antakya’da kuruldu. Destekçileri; PYD, El-Nusra ve el altından PKK İdi. Esad’a karşı bunlar yetersiz kalınca, 1500’e yakın radikal örgütleri Suriye üzerine göndermek için Ortadoğu’da toparladılar. Toparlanan ruh hastalarının finansmanlarını Suudi Arabistan, Katar, Ürdün ve BAE üstlenirken, silahlarını da İsrail ve ABD tedarik ediyordu. Tarihte benzerine rastlanmayan iğrenç saldırılara rağmen Esad devrilmedi. Dünyada yapılan 3.Devrimi (elektronik) de kaçıran Batı emperyalizmi, pazarı Çin’e kaptırınca bölgesel kontrolü elinden kaçırmaya başladı. Boşluktan yararlanan PKK güç kazanmaya, 1500’e yakın ruh hastaları kontrolden çıkmaya başlarken, Esad direndikçe Tayyip kuduruyor, güvendiği efendilerinin elinden bir şey gelmeyeceğini ve piyon olarak kullanıldığını anlayınca, bölgedeki ruh hastası örgütlerden bir kısmını yanına alarak bir kısmına da el altından yardım ederek, ‘’RABİA’’ işaretini yapıyordu. Bu şu anlama geliyordu; ‘Gülen ile birlik olarak beni kullandınız, ya ben ya Gülen’ kozunu masaya sürerek, Süleyman Şah rolüne soyunmak. Yıllar önce planlanan ve bunun için Gülen okullarına ve Zaman Gazetesi’ne para akıtılarak ‘ılımlı islam’ yatırımı yapan ABD, Tayyip’in blöfü ile bunları çöpe atamazdı. Bu nedenle 17 – 25 Aralık operasyonu düzenlendi ve ABD Gülen’i tercih etti. 10 yıllık ortaklık bir günde yok oldu. Efendiler ve işbirlikçiler birbirine düştü. Böylece bölgede radikal örgütler, (PKK’dan sonra Tayyip de kontrolden çıkınca) ABD ve İngiltere kısmen geriye çekilmeye başladı.
Karşılıklı restleşme (blöf) yeniden başladı. Tayyip ŞİÖ’nün ve Almanya’nın kapılarını çalarken, ABD de İran’ın kapısını çalmaya, Mısır’da iktidardan indirdiği Sisi’yi yeniden iktidara getirmeye, yani alevi cemaat ile görüşmelere başladı. İkisinin de kapılar suratına kapanınca; Tayyip, Barzani ve PKK ile ilişkileri sıklaştırdı. ABD ise radikal grupların bağımsız örgütlenmeleri için, yıllardır hapishanelerde yetiştirdiği Bağdadi’ye yol verdi. Bunu bir fırsatmış gibi gören Bağdadi, ruh hastalarından oluşan örgütlerin büyük bir bölümünü IŞİD altında toparlayarak halifeliğini ilan etti. Bu bir emperyalist yönlendirme idi ama Bağdadi bundan habersizdi. Emperyalizm böylece bir taş ile üç kuş vuracaktı.
1.Kontrolden çıkmış olan PKK ve uzantısı PYD, AKP ve IŞİD’ı tekrar kontrol altına almak.
2.Müslümanları müslümanlara kırdırmak.
3.BOP’u hayata geçirirken devre dışı bıraktığı BM’yi yeniden toparlayarak yeni müttefikler oluşturmak ve devreye sokmak.
Tüm bunların hayata geçmesi için önce Ortadoğu’da eş başkan Tayyip’in, Katar hariç tüm destekçilerini devre dışı bıraktı. AKP’yi bölgede yalnızlaştırdı. Arkasından IŞİD’in bölgede sınır tanımaz, insanlık dışı kelle kesme eylemlerine seyirci kalarak KOBANİ’ye gelmesini sağladı. Kobani’ye geldiğinde PKK ve PYD’nin gücü kırılmaya başlayınca, dünyayı ayağa kaldırarak ‘IŞİD benim sorunum değil, BM’nin sorumluluğundadır’ demeye başladı ve BM’yi yeniden toparladı. Yeni müttefikleri 40 ülke ile oluşturdu. Putin ile ters düştü, Putin’e yaptırım kararı çıkartırken, AKP’ye de ‘’yabancı asker yetiştirmek’’ için teskereyi çıkarttırdı. 40 ülkeden oluşan yeni bir haçlı seferi başlatarak IŞİD’in üstüne seferber etti. Amaç IŞİD’i kontrol altına almaktı. Ama iş işten geçmiş, cehennemin kapıları ardına kadar açılmıştı. Çünkü Tevrat’a göre iki nehir arası ve iki nehrin birleştiği havza ‘’vaad edilmiş topraklar’’ idi. IŞİD’e göre ise aynı bölge, ‘’kıyametin gerçekleşeceği yer’’ idi.

IŞİD’e göre, 80 ülkeden ordular gelecek, Müslüman ordusu ile Halep ve Azra arasındaki Mercidabık ve Hatay Amik Ovası arasında bir yerde karşılaşacaktı. Yine Bağdadi, hadis yorumunda “bu karşılaşmada İslam ordusunun üçte biri kaçacak, üçte biri şehit düşecek ve geri kalanlar gâvur ordularını yendikten sonra, İslam orduları İstanbul’a gelerek buradan dünyaya yayılacak, sonunda Şam’a yürüyecek, Emevi Camisi’nde mehdinin gelişini bekleyecek. Bize karşı kurulan 80 ülkenin katılacağı koalisyon bunun kanıtıdır’’ diyor ve devam ediyordu; “Fırat kutsal bir nehirdir. Kıyametin yaklaştığı dönemde nehir suları çekilecek ya da havza değişecek ve bunun sonucu olarak, altınlar ortaya çıkacak. Bu altın için insanlar birbirlerini boğazlayacak, 100 kişiden 99’u ölecek, kalacak olan bir kişi 'Halife Bağdadi' olacak, o da mehdinin gelişini bildirecek. IŞİD’e göre bu yerler Fırat’ın doğduğu Anadolu toprakları ile Suriye’nin Cerap, Ayn-el Arap (Kobani) ve Rakka kasabasını da içine alıyor. Bu nedenle IŞİD’in büyümesinin önüne geçilemiyor, hem AKP hükümeti hem de ABD ve işbirlikçileri ile istediği gibi oynuyor. Hatırlarsak, Osmanlı’nın parçalanması için hazırlanan Sykes-Picot antlaşmasına göre buraya bir ‘’Kürdistan’’ kurulacaktı (16 Mayıs 1916).
Eşi benzeri görülmemiş bir yıkımdan sonra kanlı baharın ağzı kan kokan emperyalistleri ve işbirlikçiler ganimet bölüşümü için birbirlerine düştüler ve birbirlerini suçlamaya başladılar. Böylece hem emperyalistler, hem de işbirlikçiler arasında ayrılıklara uzanacak çatlaklar oluştu. Bu çelişkilerin çözülmesi için önce restleşme ve gövde gösterileri başladı. AKP Zaman Gazetesi operasyonunu gerçekleştirdi. Suriye’ye muhalif örgütlerin komutanlarını (100 kadar) Gaziantep’te bir araya getirerek, “Devrim Komuta Konseyi’’ adı altında güçlerin birleştirilmesini istedi. ABD ise önce Ortadoğu’da (Katar hariç) AKP’yi destekleyen tüm ülkeleri AKP’den uzaklaştırdı. IŞİD’e tüm destekleri Türkiye üzerinden AKP’nin yaptığını açıklamaya ve açıklattırmaya başladı. Böylece bir anda Doğu – Batı arasındaki çelişki, yerini, emperyalizm ile işbirlikçileri arasındaki çelişkiye bıraktı. Bu da doğu temsilcilerinden biri olan Putin’in Ankara’ya gelmesine yol açtı. Çünkü Erdoğan ABD’yi, ‘Suriye’ye girerim’ diye tehdit ediyordu. Bu da üçüncü dünya savaşının başlaması demekti. Bu yüzden Putin, Papa ve Biden aynı günlerde Ankara’da idiler. Papa ve Biden son uyarılarını yaptıktan sonra, Tayyip’in tek dostu kalan Tamim, Ankara’ya geldi. Ankara’ya ABD’nin son mesajını getiren Tamim, ‘’Erdoğan, kusura bakma ama bu saatten sonra ben de yokum’’ diyerek Ankara’dan ayrıldı.

Dünyada ve özellikle de Ortadoğu’da, kimin elinin kimin cebinde olduğunun belli olmadığı bir sürecin içerisindeyiz. Bu kaostan en karlı çıkan şu anda IŞİD. Nedeni ise, hem Batı emperyalizminin hem de eş başkanlık döneminde AKP’nin tüm pisliklerini o biliyor.
Daha önce BMGK toplantısı ile 60’a yakın IŞİD karşıtı koalisyon güçleri başarılı olamayınca, yeni koalisyon ve Orta Doğu'ya daha önce götüremediği AB ülkelerini götürmek ve Tayyip ile yeniden uzlaşma yolunu açmak için Fransa’da eylem gerçekleştirildi.

22 Ocak’ta Londra’da ev sahipliğini ABD Dışişleri Bakanı Kerry ve İngiltere mevkidaşı Philip Hammond’un yaptığı ve aralarında Türkiye' nin de bulunduğu 24 ülkeden oluşan IŞİD karşıtı koalisyon bunun meyveleridir.
Dünyada ve ülkemizdeki gelişmelerin özeti bu. Bu gelişmeler de gösteriyor ki, dünyanın en tehlikeli ve pimi çekilmiş bomba gibi ne zaman patlayacağı belli olmayan tek ülkesi Türkiye.
Peki; durum böyle iken, ‘akıl tutulması’ içerisinde olan halkımız, içinde bulunduğu koşullardan nasıl kurtulacak? ‘1920 yıllarında boynumuza boyunduruk vuramadınız, gelin şimdi vurun’ mu diyecek? Yoksa silkinip ayağa mı kalkacak?

Mustafa Kemal; ‘Bu Türkiye’ nin ihtiyaçlarından doğmuş, Türkiye’ye has bir sistemdir’ diyerek kurduğu Türkiye Cumhuriyet'ini gençliğe emanet ederken şunları söylüyordu: ‘Bu sistemi koruyamazsanız, yüz kat daha güçlenerek gelecek ve elinizden alınacaktır’.
Gün o gündür. Ordularımız dağıtılmış, kalelerimiz cebir ve hile ile ele geçirilmiş, iktidara sahip olanlar gaflet, delalet ve ihanet içindedirler.
Bu nedenle; biz MAVİ GÜNEŞ’in çocukları, ‘’Bağımsız Cumhuriyet Partisi’’ çatısı altında; ‘’YA BİR YOL BULUNUR, YA DA BİR YOL AÇILIR’’ sloganıyla Atatürk’ün izini sürerek, bağımsızlık için yola çıktık.
Bizim söylemimiz bu iken, düşman ne diyor; ‘Bize karşı çıkan devletleri komşuları ile birbirine düşürecek durumda olmalıyız. Ancak, eğer karşı çıkan devlet ve komşuları birlik olarak bize karşı çıkarlarsa, o zaman dünya savaşı çıkaracak güçte olmalıyız. –Siyonist Protokol/7- 
(http://www.google.com.tr/url…)

GENEL SEKRETERLİK
Bağımsız Cumhuriyet Partisi



19 Mayıs 2015 01:46 tarihinde <Turkiye-i...@googlegroups.com> yazdı:
"Doğan Kapkıner" <dkap...@gmail.com>: May 19 12:11AM +0300

---------- Yönlendirilmiş ileti ----------
Gönderen: Ahmet Mümtaz İDİL <ahmetmu...@gmail.com>
Tarih: 18 Mayıs 2015 23:02
Konu: Fwd:
Alıcı: "birgül a. güler" <keli...@gmail.com>, "Aylin Z. ÇALIŞKAN" <
aylinzehr...@gmail.com>, Hasan Vasfi Altay <hva...@gmail.com>,
Abdullah Dörtlemez <abdullah...@mynet.com>, Pınar Akgül Doğusoy <
avpa...@yahoo.com>, Cuma Hikmet <cumah...@gmail.com>, ayşegül
cankurtaran <aysegul-c...@hotmail.com>, Dara COLAKOGLU <
da...@superonline.com>, Müfit Bayram <ege...@yahoo.com>,
enismu...@gmail.com, Ahmet Yıldız <edebiy...@gmail.com>, Bülent
Esinoğlu <bulente...@gmail.com>, harun...@mynet.com, bulent serim <
hbs...@hotmail.com>, Emrehan Halıcı <emr...@halici.com.tr>, İklim
Bayraktar <a.iklim....@gmail.com>, in...@gaziantephaberler.com, "K.
Murat YILDIZ" <jeun...@hotmail.com>, TUGBA KOSEBAS <tkos...@hotmail.com>,
Ceyda Pırıl Köstem <ce...@benceajans.com>, Doğan Kapkıner <
dkap...@gmail.com>, Alaz Tarhan <lzt...@hotmail.com>, Lale Edguer <
lale....@gmail.com>, Latıfe Tuhan <ltu...@yahoo.com>, Yaşar Seyman <
yasar...@gmail.com>, nafiz şahin <nafiz...@gmail.com>, Seyhan Livaneli
<sey...@ada.net.tr>, Melike Yerli <melike...@gmail.com>, Nahit Duru <
onahi...@gmail.com>, Mehmet necati Akinbingol <necatiak...@icloud.com>,
Emrah ÖZDEMİR <emrah....@politikadergisi.com>, Cengiz Özdiker <
cengiz...@hotmail.com>, Necdet Pamir <necdet...@yahoo.com>, Ali Rıza
Ucer <ali...@gmail.com>, Ali Rıza Aydın <aliriza...@gmail.com>, r m <
rasih...@googlemail.com>, Rafael Sadi <arvi...@gmail.com>, zeynel <
zyes...@yahoo.com>
 
 
 
---------- Yönlendirilmiş ileti ----------
Gönderen: dogancangal <dogan...@gmail.com>
Tarih: 18 Mayıs 2015 18:22
Konu:
Alıcı:
 
 
 
 
 
Samsung Mobile tarafından gönderildi
"Hasan ÖZÇELİK" <altay...@gmail.com>: May 19 12:08AM +0300

<http://www.Altayli.Net/wp-content/uploads/2015/05/Ataturk012.jpg> Ataturk012
 
_____
 
MİLLÎ MÜCADELE İÇERİSİNDE "19 MAYIS 1919"
 
1. GİRİŞ
 
Milletlerin geçmişlerinde, onların kaderlerini değiştiren, geleceklerini aydınlatan, toplumu bütünüyle kavrayarak köklü bir değişim ve gelişime, yeni bir yapı ve oluşuma yönelten önemli olaylar ve tarihler vardır. Bu tarihler ve olaylar eğer, bir büyük inkılâbın, parlak geleceğin hareket noktası, başlangıcı olabilmişlerse, gittikçe önem kazanarak bayramlaşır ve kalıcı hale gelirler.
 
Millî gelenek ve görenekler içinde şüphesiz toplulukların birlikte kutladıkları bayramlar, ilk sırada yer alır.[1] <> Millî Mücadele içerisinde 19 Mayıs 1919, büyük inkılâbın ilk adımı olması münasebetiyle, 19 Mayıs günü, 1938’de “ Gençlik ve Spor Bayramı” olarak kabul edildi. “19 Mayıs Atatürk’ü Anma Gençlik ve Spor Bayramı” da Türk milletinin kutladığı önemli bayramlardan biri olarak ölümsüzleşmiştir.
 
Milletlerin geçmişinde yol bulmanın, iz seçmenin, aydınlığa çıkmanın imkânsız görüldüğü, bulanık, fırtınalı, karanlık dönemler vardır. Böyle günlerde çoğunluk bir kısır döngü içinde olmakta, Atatürk’ün de dediği gibi, kimileri kurtuluşu düşmanla birleşmekte, kimileri bir büyük devletin koruyuculuğu ve güdümünde, kimileri de bölük pörçük mahallî direnme teşkilâtları kurmakta görürler. İşte, 19 Mayıs 1919 tarihi, onursuz ve zillet altında yaşamaktansa onurluca ölmenin esas alındığı, kendisinden sonra cereyan eden olaylar zincirinin başlangıcı olan,[2] <> karanlık bir dönemde aydınlık bir tarihtir.
 
2. MUSTAFA KEMAL PAŞA’NIN 19 MAYIS 1919’DA ANADOLU’YA GEÇMESİ VE SEBEPLERİ
 
XVII. yüzyılın sonlarından itibaren başlayan Osmanlı Devletinin paylaşılması ve parçalanması yönündeki çabalar, 10 Ağustos 1920 Sevr Antlaşmasına kadar devam etmiştir.[3] <> Rusya ve Avusturya’nın başlattıkları sözü edilen bu çabalara sonradan İngiltere, Fransa, Almanya ve İtalya gibi devletler de dâhil olmuşlardır. Batılı bu devletlerin, Osmanlı Devletini, parçalama ve paylaşma amaçlarını gerçekleştirmeye yönelik niyetleri, 1815’de Viyana Kongresinde “Şark Meselesi” adıyla bütün çıplaklığı ile ortaya çıkmış[4] <> ve Osmanlı Devletindeki Müslüman olmayan unsurların himayesi için kullanılan “Şark Meselesi” tabirinin anlamı genişlemiştir.[5] <> Batının önemli güç ve avantajlara sahip olduğu bir dönemde “Türkler Avrupa’dan silinmelidir, hatta küre-i arzdan kaldırılmalıdır” sözleri de sarf edilmekte idi.
 
Mustafa Kemal, 1905’te kurmay yüzbaşı olarak Şam’da bulunan V. Orduya katılacağı sırada Beyrut’taki arkadaşlarına şunu söylemekte idi: “Asıl mesele yıkılmak üzere olan imparatorluktan bir Türk devleti çıkarmaktır”. Ayrıca, Mustafa Kemal, Türklerin çoğunluk olarak yaşadığı topraklar üzerinde bir Türk devleti kurulması gerektiğine ilişkin görüşlerini 1907 yılında şu şekilde ifade etmekte idi: ‘‘Meşrutiyet... Türk çoğunluğunun yaşadığı kısım üzerinde, düşmanların yani büyük devletlerin yapacağı bir tasfiye yerine, kendi başına Türk devleti kurmalıdır. Nüfusun yarısı Türk olmayan ve hâlbuki geniş bir saha işgal eden devletin bütün varlığı ve müdafaası Türk’ün omuzlarına yüklenmiş, Hıristiyan azınlıklar ise yalnız kendi çıkarlarını sağlamakla kalmıyor, komşu ve aynı ırktaki devletlerle birleşmek için fırsat kaçırmak istemiyorlardı. Geriye kalan Türkler ve Araplar, ayrı ayrı devletlerin sömürgeleri haline getirilecek, Türk’ten başka unsurlar, düşman devletlerin tarafını tutacaklar. Şu halde devlet gövdesinin çökmesiyle hasıl olacak enkazın altında ezilip perişan olacak mı, yoksa çoğunluğu Türk olan millî sınırlara çekilerek burasını mı savunmak daha doğru ve hayırlı olmak mı? Ben selameti ikinci fikrin tatbikinde görüyorum” .[6] <>
 
Mustafa Kemal’in Birinci Dünya Savaşından hemen önce ileri sürdüğü isabetli fikirler, Osmanlı Devletinin son on yılda, iktidara sahip İttihat ve Terakki Hükümeti tarafından başarılı bir şekilde tatbik edilebilseydi devlet, henüz o zaman kurtarılabilirdi.[7] <>
 
Osmanlı Devletinin İtilâf Devletleri nezdinde ittifak arayışına karşılık, İtilâf Devletleri de, “cenazeyi sırtımızda taşımanın anlamı yok” diyeceklerdir. Balkan bozgunundan çıkmış bir orduyu ittifaklarına alacak da ne yapacaklardı. O kadar geniş cephede Osmanlı İmparatorluğu yenildi, fakat direndi. Bu direniş, yani sönen bir kibritin son alevi gibiydi. Zillete tahammüllerinin kalmadığı noktasında bir isyan söz konusuydu.[8] <>
 
1914 yılı başlarında Osmanlı Devleti için İngiltere veya Almanya safında savaşa girmekten başka çare kalmıyordu. Tarafsız kalmak kabul edilebilir bir fikir olarak ortaya konmuşsa[9] <> da, bu fikrin tatbiki zor, hatta imkânsızdı.
 
İttihat ve Terakki yöneticilerine göre, “İngiltere ile Rusya’nın yayılmacı emellerine set çekmek için savaşa girmek âdeta kaçınılmaz bir durumdu. İtilâf Devletlerine nispetle iktisadî ve siyasî üstünlüğe sahip olan Almanya, savaştan ancak zaferle çıkabilirdi. Tabiatıyla zafer günü de Türkiye mükâfatlandırılacaktı”.[10] <> Almanya’nın savaşı kaybedebileceği ihtimali düşünülmeden, Türklerin son yüzyılda kaybettiği vatan topraklarını geri almak, Rus imparatorluğunu parçalamak ve büyük bir Türk devleti kurmak fikrinin hâkim olduğu psikoloji içerisinde Birinci Dünya Savaşına girilmişti.
 
Birinci Dünya Savaşına girilmekle, büyük kayıpların yanı sıra âdeta devletin sonu gelmiş, şartlar son derece zorlaşmıştır. Mondros Mütarekesinin 7. maddesi ile müttefikler güvenliklerini tehdit edecek bir durum olduğunda her hangi bir stratejik yeri işgal etme hakkını elde etmişlerdi. İtilâf kuvvetlerinin gayelerine uygun bir şekilde Osmanlı ülkesini işgale başlamaları, onların bu mütarekenin hükümleri[11] <> ile yetinmeyeceklerini ve birbirleriyle imzaladıkları ikili ve gizli anlaşma hükümlerini uygulayacaklarını açıkça göstermekteydi.[12] <>
 
Mondros Mütarekesi sonrası İstanbul’da bulunan Mustafa Kemal, devletin içinde bulunduğu durumun muhasebesini yaparak, üstleneceği görevlerde problem çıkmamasına büyük bir itina ve çaba gösteriyordu.
 
Kafkaslarda bulunan 9. Ordu lağvedilerek 15. Kolordu haline getirilmiş, Kâzım Karabekir Paşa’nın komutasına verilmişti. Kâzım Karabekir Paşa’da İstanbul’da Mustafa Kemal Paşa ile görüşüp, ona fikirlerini söyledikten sonra giderek bu kolordunun başına geçmişti.
 
Öte yandan İtilâf Devletleri, Mondros Mütarekesinin hükümlerine riayet etmemişler, askerî kuvvetlerini ve donanmalarını İstanbul, Adana, Urfa, Maraş, Antep, Antalya, Konya, Samsun ve Merzifon gibi devletin önemli merkezlerine göndererek, işgal hareketini başlatmışlardı.
 
Mustafa Kemal’in 9. (III.) Ordu Müfettişliği göreviyle Samsun’a çıkışı, Millî Mücadele yönünden çok önemli bir olaydır. Bu atamanın ana sebebi; Samsun’un İngilizler yönünden stratejik bir bölge olması, çoğunluğu Rum olan elli kadar Rum ve Ermeni çetesinin bölgede sürekli karışıklık çıkarması karşısında Samsundaki makineli tüfek bölüğünden teğmen Hamdi’nin, komutasındaki askerlerle birlikte dağa çıkarak, Türk milis kuvvetleriyle birleşmesi ve bu olayların İngilizleri kuşkulandırması, karışıklığın önlenmesi için İngilizlerin, hükümetten önlem alınmasını istemesidir.[13] <> İngilizlerin “Samsunda Hıristiyanları toptan öldürmek için Müslüman ahalinin silahlandırıldığı” yönünde şikâyetleri olmakla birlikte, 9 Mart 1919’da Samsun’un, 30 Martta Merzifon’un İngilizler tarafından işgalinin, Pontusçu çetelerin tecavüzlerini ve taşkınlıklarını artırdığı, İngiliz İstihbarat Bürosu raporlarında da yer almaktaydı.[14] <>
 
Mustafa Kemal, dönemin en önemli komutanlarından biridir. Ülkeyi Birinci Dünya Savaşına sokan İttihatçılara, onların politika ve tavırlarına karşıdır. İstanbul’da iken yaptığı görüşmelerde padişah ve hükümetin yakın çevresinde, güven verici bir izlenim bırakmıştır.[15] <> Mustafa Kemal ve arkadaşları Anadolu’ya geçişin anlam ve önemini, bu geçişle başlayacak asıl görevin ne olduğunu bilmektedirler.[16] <>
 
Mustafa Kemal’in 9. (III.) Ordu Müfettişliğine atanması, 30 Nisan 1919’da Padişah Vahdettin’in onayından geçmiş; 6 Mayıs’ta Mustafa Kemal’in yetki ve görev alanı ile ilgili yönerge kendisine verilmiş, ayrıca tüm kolordulara, sivil yöneticilere bildirilmiştir. Bu yetki ve görev yönergesi zamanın Genelkurmay İkinci Başkanı Albay Kâzım (İnanç) tarafından hazırlanmıştır.[17] <> Mustafa Kemal Paşa’ya, bu kadar geniş yetki veren bu tarihî tayinin sıkı kontrole rağmen nasıl hazırlanıp kabul edildiği bir muammadır.[18] <>
 
Dokuzuncu (sonradan Üçüncü) Ordu Müfettişliğine ait görevler, yalnız askerî olmayıp müfettişliğin kapsadığı bölge içinde aynı zamanda sivil yönetime (mülkî) ilişkindir.
 
Mustafa Kemal’in çok büyük yetkilerle donatıldığını gösteren yönergenin muhtevası şu şekildedir:
 
1. Bölgede iç güvenliğin sağlanması, düzenli hale getirilmesi ve bu düzensizliğin çıkış sebeplerinin tespit edilmesi.
2. Bölgede dağınık bir halde varlığından söz edilen silah ve cephanenin bir an önce toplattırılarak uygun depolara konması ve korunması.
3. Çeşitli yerlerde bir takım sivil teşekküllerin varlığı ve bu teşekküllere yönelik ileri sürülen, asker topladığı, ordunun el altından bu teşekkülleri koruduğu şeklindeki iddialar araştırılmalı, doğru ise yasaklanmalı ve bu gibi teşekküllerin kaldırılması.
 
Bu görevler için; iki tümenli Üçüncü ve dört tümenli Onbeşinci kolordular, Müfettişlik buyruğuna verilmiştir. Kolordular, harekât ve güvenlik konularında doğrudan doğruya Müfettişlikle ve olağan işlemler, yani özlük işleri, genel kuvvet (ordu birliklerinin er, subay, silah, cephane, hayvan gibi araç ve gereçlerinin) sayısını gösteren durum ve belgeleri vs. gibi konularda önceki gibi Savaş Başkanlığıyla (Harbiye Nezâreti) haberleşeceklerdi.
 
Tümen veya Bölge Komutanlığı tarafından bir göreve ya da özel bir göreve atanacak subayların ataması veya değiştirilmesi, Müfettişliğin uygun görmesi ve isteğiyle olacaktır. Öbür konularda ihtiyaç veya yarar görerek, Müfettişliğin verdiği yönergeyi Kolordu Komutanlıkları aynen uygulayacaklardır. Özellikle sağlık işleri pek önemlidir. Bu konudaki inceleme ve yapılan işlerin halka da yayılması gerekir. Müfettişlik bölgesi Trabzon, Erzurum, Van illeriyle Erzincan ve Canik bağımsız liva (sancak) larını içine aldığından, müfettişliğin yukarıda sayılan görevleri yürütmek için vereceği tüm yönergeleri iş bu illerde mutasarrıflıklar,[19] <> doğrudan doğruya yerine getireceklerdir.
 
Müfettişlik sınırına yakın il ve bağımsız iller; Diyarbakır, Bitlis, Elazığ, Ankara, Kastamonu illeri ile Kolordu Komutanlıkları da Müfettişliğin yürüteceği görev sırasında kendi başına yapacağı başvuruları dikkate alacaklardır.
 
Müfettişliğin askerî konularla ilgili muhatabı Savaş Bakanlığı (Harbiye Nezâreti) olmakla beraber öbür konular için ilgili yüksek makamlarla haberleşecek ve işbu haberleşmelerden Savaş Bakanlığına (Harbiye Nezâreti) da haber verecektir.[20] <>
 
Bu yönerge Mustafa Kemal’e üstlendiği asıl görev için başlangıçta çok büyük kolaylıklar sağlamış, kendisine asker-sivil tüm yöneticilerle görüşmek, karar vermek, verdiği kararları uygulatmak imkânı kazandırmıştır.
 
Mustafa Kemal, İstanbul’dan Samsun’a hareket etmeden önce kendisiyle birlikte çalışacak arkadaşlarını, müfettişlik görevlilerini de seçmiştir. Kendisi ile birlikte Samsun’a çıkanlar değişik rütbe ve sınıftan onsekiz subaydır.[21] <>
 
Mustafa Kemal Paşa’nın Anadolu’da başlattığı hareket başlangıçta önemsenmemiş, ancak Sivas Kongresinden sonra İngiliz basınında, Millî Mücadele aleyhtarı yazıların yazıldığı ve Mustafa Kemal Paşa’nın âsi bir general olarak gösterildiği anlaşılmaktadır.
 
Ancak, Sivas Kongresinden çok önce, 6 Haziran 1919’da Karadeniz’deki İngiliz Deniz Kuvvetleri Komutanı General Milne (daha sonra Amiral Calthorpe), bu Ordu Müfettişininin faaliyetleri hakkında Osmanlı Savaş Bakanlığı (Harbiye Nezâreti) na şikâyette bulunarak geri çağrılmasını istemiştir. Savaş Bakanlığı (Harbiye Nezâreti) tarafından bu isteğe uyularak Mustafa Kemal’in en kısa zamanda İstanbul’a dönmesi emredilir. Fakat Mustafa Kemal, azledildiğine dair telgrafı almadan müfettişlik görevi ve ordudan istifa ettiğini bildirir.[22] <> Artık o, sade bir vatandaştır. Birlikte yürüyeceği milletini çok iyi tanımaktadır. Mustafa Kemal, daha sonra bu durumu şu sözleriyle ifade eder; “Ben 1919 senesi Mayıs ayı içinde Samsun’a çıktığım gün elimde hiçbir kuvvet yoktu. Yalnız büyük Türk milletinin asaletinden doğan ve benim vicdanımı dolduran yüksek ve manevî bir kuvvet vardı. İşte ben bu ulusal kuvvete, bu Türk milletine güvenerek yola çıktım”.[23] <> Kısa bir süre sonra her taraftan sevgi ve bağlılık mesajları gelir. Kâzım Karabekir Paşa, bizzat gelerek, “üniformanızı çıkarsanız da mukaddesatım üzerine söz veriyorum ki, size üstüm olduğunuz zamandan daha bağlı kalacağım paşam”[24] <> der.
 
3. MUSTAFA KEMAL PAŞA’DA BAĞIMSIZ YENİ BİR TÜRK DEVLETİ KURMAK FİKRİ
 
Atatürk, Nutuk’ta “1919 yılı Mayısının 19’uncu günü Samsun’a çıktım. Genel durum ve görünüş: Osmanlı Devletinin içinde bulunduğu topluluk, genel savaşta yenilmiş, Osmanlı ordusu her tarafta zedelenmiş, şartları ağır bir ateşkes anlaşması imzalanmış, Büyük harbin uzun yılları boyunca millet yorgun ve fakir bir halde.” diye başlayıp durum tespitinde bulunduktan sonra düşünülen kurtuluş çarelerini[25] <> sıralayarak şunları söyler: “Efendiler, ben bu kararların hiçbirini yerinde bulmadım. Çünkü bu kararların dayandığı bütün deliller ve mantıklar çürüktü, temelsizdi. Gerçekte içinde bulunduğumuz o günlerde, Osmanlı Devletinin temelleri çökmüş, ömrü tükenmişti. Osmanlı ülkesi tamamen parçalanmıştı. Ortada bir avuç Türk’ün barındığı bir ata yurdu kalmıştı. Son sorun bunun da paylaşılmasını sağlamak için uğraşılmaktan başka bir şey değildi; Osmanlı Devleti, onun bağımsızlığı, padişah, halife, hükümet bunların hepsi anlamını yitirmiş bir takım sözlerdi... Sağlam ve gerçek karar... Millî egemenliğe dayanan tam bağımsız, yeni bir Türk devleti kurmak. Ne denli zengin ve gönenmiş olursa olsun bağımsızlıktan yoksun bir millet, uygar toplumlar karşısında uşak durumunda kalmaktan öteye gidemez.. .Aşağılık durumuna düşmemiş olanların isteyerek başlarına bir emir veren getirmeleri hiç düşünülemez.... Türk’ün onuru, kendine güveni ve yetenekleri, çok yüksek ve büyüktür. Böyle bir millet tutsak yaşamaktansa yok olsun daha iyidir.[26] <>
 
Anadolu’yu baştan başa yakan ateşin, üzerine oturduğu felsefî temel; yalnız yedi devlete karşı değil; yere göğe, talihe, kadere karşı bile isyan etmek,
"Ahmet Kılıçaslan Aytar" <ahmetkilic...@gmail.com>: May 19 12:02AM +0300

* MESUD BARZANİ*
 
 
Irak Kürt Bölgesel Yönetimi lideri (IKYB) Mesut Barzani'nin 3 Mayıs'ta
ABD'ye yaptığı haftalık ziyaretin detayları belli oldu.
Barzani, Başkan Obama ve Yardımcısı J.Biden'a "Artık komşu ülkelerin bizle
nasıl bir ilişki geliştireceklerini bekleyecek değiliz. Kendi geleceğini
belirleme fırsatının referandumla Kürt halkına verilmesi ama bunun da
şiddetten uzak, barış, koordinasyon ve anlayış içinde olması gerekiyor"
demiştir.
 
*
Bunun üzerine Başkan Obama, "Biz Kürt milletinin taleplerini öğrenmek
istedik. Taleplerinize karşı değiliz ancak şu durumda bizim için öncelik
IŞİD örgütünün bitirilmesidir" derken,
Joe Biden'ın, Mesud Barzani'ye, "İkimizin de ömrü Kürt devletini görmeye
yeter" dediği bildiriliyor.
J.Biden 1942'lidir ve 73, Mesut Barzani 1946'lı ve 69 yaşındadır...
Nitekim Barzani, Washington'da Atlantik Konseyi'ndeki konuşmasında, "Ne
zaman olacağını söyleyemem ama bağımsız Kürdistan geliyor" açıklamasında
bulunuyor.
 
*
Ortadoğu'da Sykes-Picot anlaşmasıyla çizilen yapay sınırların, Suriye ve
Irak'ta kan akıtılarak yeniden çizilmeye yazdığı,
Gelişmelerin zorunlu taksimin sonsuza dek sürmeyeceğini gösterdiği, Suriye
ve Irak'ın yapısının değişmeye zorlandığı bir süreçten geçiliyor.
 
*
İşte, M.Barzani Obama ile IŞİD'le savaşı konuşurken,
Kürtlerin IŞİD ile Kobani'den Hanekin'e 1500 kilometre uzunluğunda bir
alanda savaştığını,
IŞİD ile mücadelede 1200 peşmergenin öldüğünü, 7000 yaralı verildiğini,
maddi ve moral kayıplar yaşandığını, IŞİD'den kaçan insanlarla Suriyeli
mülteciler için güvenli bölge haline geldiklerini ve şu anda yerlerinden
edilenler ile Suriyeli mültecilerin sayısının yerel nüfusu geçtiğini
anlatıyor.
Bu mücadelenin de bir bedeli olduğuna dikkati çekiyor...
 
*
Barzani'yi anlamak için biraz geriden almak gerekiyor.
Son Irak Parlamentosu seçimlerine Şiiler iktidardaki paylarının artması,
Sünniler merkezi hükümetin yapısının ve Başbakanın değişmesi, Kürtler ise
statülerinde yükselme talepleriyle girmişti.
Seçim sonuçları taleplerin karşılanmasına yetmedi, her talep Irak'ın
birliği ve dirliğini belirleyecek bir çatışma ortamı oluşturdu.
 
*
M. Barzani merkezi hükümeti zayıflatmak için BAAS Partisi liderleriyle
işbirliğine girişti.
Öte yanda IŞİD'in varlığına itiraz etse de Musul'un düşmesindeki rolüyle
Irak'ın fiili olarak üçe bölünmüş halinin sürmesini hedefleyen bir
stratejiyi izledi.
 
*
Üstelik merkezi hükümetin, seçimlerin ardından ABD liderliğinde Suudi
Arabistan ve Türkiye'nin desteklediği IŞİD'e karşı Sünnilerin yaşadığı
bölgede yürüttüğü mücadelede yetersiz kalışı ve Sünni halk üzerinde kurduğu
baskı karmaşık etnik ve dini gruplar arasında ayrışmalara hız veriyordu.
Hükümet hem siyasi karmaşa ve istikrarsızlığın önüne geçmek, hem İŞİD'in
ele geçirdiği fakat henüz etkinliğini tam olarak kuramadığı bölgelerde
örgütü pasifize etmenin yöntemlerini arıyordu.
 
*
Ama Barzani, birincisi; Musul'un merkezi hükümetin kontrolünden çıkarılması
için BAAS'çılarla doğrudan işbirliğindeydi.
Nitekim Musul'un düşmesinden sonra İŞİD tehditini ileri sürerek en önemli
petrol havzasında yer alan Kerkük'ü kontrolüne aldı.
İkincisi; IŞİD'le de dolaylı olarak işbirliği yapıyordu...
Mesela, Barzani Musul'un düşmesinden bir hafta önce ABD, İsrail, Suudi
Arabistan, Ürdün ve Türkiye'nin öngörüsüyle Ürdün/Amman'da yapılan bir
toplantıda KDP ile temsil edilmiş ve BAAS'çılarla birlikte Musul'un
düşüşünü planlamıştı!
 
*
Sonra Anayasa'nın 140. maddesinin kendiliğinden uygulandığını ve Kerkük'ün
Kürdistan Bölgesi'ne katılmış olduğunu, bunun müzakere konusu bile
olmayacağını açıkladı.
Sonra BBC televizyonunda "Bağımsızlık Kürdistan halkının doğal hakkıdır.
Son gelişmelerin ardından artık şunu saklamayacağız; Kürdistan'ın nihai
hedefi bağımsızlıktır. Bağımsızlık referandumuna gideceğiz ve Kürdistan
halkının kararına saygı duyacağız" ifadesiyle, o gün- bugün Irak'ın her
saat daha fazla siyasi karmaşaya ve istikrarsızlığa boğulmasına katkı
koyuyor...
 
*
O gün Barzani'nin referandum kararı zorlu bir durum yaratıyordu.
Birincisi; Barzani, eğer Kerkük'ü Kürdistan bölgesi içine alan ve böylece
ekonomisi kendine yeten bağımsız bir Kürdistan kurguluyorsa,
Irak, İran, Rusya, Çin gibi muhaliflere koz veriyordu ki, bu durumda
Kürdistan'ın tanınması çok zordu.
İkincisi; Barzani eğer Kerkük ve diğer tartışmalı bölgelerde askeri
varlığını tutarak sadece Kürdistan bölgesinde bağımsızlık ilanını
kastediyorsa,
Bu defa da Kürdistan ekonomisini ayakta tutabilmek için yaşanılan kaosu
gerekçe gösterecek ve Irak Anayasasını ihlal etmek pahasına Kerkük
petrollerinin satışına devam edecekti.
Bu durum da Kürdistan-Irak arasında sorunlu tartışmalı bölgelerin
uluslararası platforma taşınması sonucu oluşacaktı...
 
*
O yüzden o günlerdeki referandum ve bağımsızlık kararı askıya alındı.
Rağmen Barzani, IŞİD'in Irak'ı fiilen parçalayan saldırısını fırsata
dönüştürdü ve tartışmalı bölgeleri ilhak etmeye yönelik adımlarını
pekiştirdi.
Hatta tartışmalı bölgeleri ele geçirmek için Peşmerge güçlerini özellikle
Kerkük'te yoğunlaştırırken, Erbil'in güvenliği konusunda ciddi açıklar
meydana getirdi.
Sonra IŞİD, Erbil'e yaklaşınca Kürdistan'ın bağımsızlığı bir yana
varlığının bile büyük bir tehlike altında olduğu gibi bir görüntü
oluşturarak ortalığı yangına verdi...
 
*
Barzani, güya IŞİD'e karşı kullanmak bahanesiyle "Biz tüm dostlarımızdan
silah talep ettik. Askeri destek talebimiz karşısında bize ilk yardım eden
İran İslam Cumhuriyeti oldu. Bize silah verdi ve askeri işbirliğinde
bulundu" dedi.
Ve Erbil'e ilk müdahale hâlâ o bölgede bulunan İran birliklerinden geldi.
Bugün, Irak'ta IŞİD işgaline karşı kısa sürede ve kesin sonuç alabilecek
tek gücün bölge ülkeleri tarafından oluşturulan Şii milisler olduğu
görülüyor.
 
*
Bu sırada Batı'da nükleer programına ilişkin elde edilen anlaşmanın realize
olması halinde İran'ın dünya politikasına eklenmesi ve Ortadoğu'da
istikrarın oluşması gibi fikirler hızla gelişiyor.
Ağır yaptırımların iptali halinde İran'ın kendi doğal kaynaklarını
kullanacağı, ekonomik olarak ayağa kalkacağı ve Ortadoğu'da etki gücünü
arttıracağı düşünülüyor.
 
*
Bu noktadan hareketle,
Birincisi; dünyanın en tehlikeli bölgesi Ortadoğu'da yer alan tümü
stratejik derinlikten yoksun, saldırıya açık petrol ülkelerinin
ekonomilerinin bağlı olduğu petrol ve gaz akışının Hürmüz Boğazı, Doğu
Akdeniz ve Türkiye'deki su yollarından serbest olarak yapılması ve bölgede
istikrar,güven, barışın oluşması öngörülüyor.
İkincisi; Batı, enerji güvenliği için Avrupa ülkelerinin enerji alımında
Rusya'ya olan bağlılığı önlemeyi hedefliyor.
Eğer Avrupa pazarlarına ulaşan enerji kaynakları çeşitlendirilirse enerji
güvenliği temin edilir düşüncesi işletiliyor.
 
*
O yüzden,
Birincisi, Ortadoğu'yu Rusya ile paylaşma fikri terkedilmektedir.
İkincisi, Ortadoğu'daki gücün Suudi Arabistan ve İran arasında dağıtmanın
yöntemleri oluşturuluyor.
Üçüncüsü, Ortadoğu'da kimi bölünmeler göze alınarak Suriye'de 35. paralel
üstünde güvenli bölge, uçuşa yasak bölge başlıklarında Sünni bir kuşak
oluşturmanın alt yapısı yapılıyor.
Dördüncüsü, bölünmelerden Kürdistan'ın da yararlanması ve bağımsız bir
devlet olarak enerji kaynaklarını "Büyük Ermenistan İdeali "parantezinde
İran ve Azerbaycan enerji kaynaklarıyla birlikte Doğu Anadolu-Karadeniz
güzergahından Avrupa'ya aktarması hedefleniyor...
 
*
Merkezde İsrail-Filistin arasında barış, çevresinde Suriye iç savaşının
önlenmesi, savaşı radikal boyuta taşıyan terörist unsurların yok edilmesi,
yeni Suriye'nin kurulması,yeni Irak ve yeni İran derken,
Nihayet Ortadoğu'daki gücün Sünni-Şii ekseninde dengelenmesi sağlanmış,
Rusya ile cepheleşilmemiş, Avrupa'nın doğusunda Batı ile Rusya arasında
genel bir savaşa dönüşme potansiyeli soğuk savaşın durgunluğuna
bırakılmıştır...
 
*
Kabak Türkiye'nin başında mı patlayacaktır?
 
19.5.2015
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
Ahmet Kılıçaslan AYTAR
ahmetkilic...@gmail.com
"Gülsev Eyüboğlu" <gulseve...@gmail.com>: May 18 11:34PM +0300

"Zeki Sarıhan" <zekis...@gmail.com>: May 18 09:19PM +0300

*EN GÜZEL 19 MAYIS ŞİİRİ HANGİSİDİR?*
 
 
 
*Zeki Sarıhan*
 
 
 
Mustafa Kemal Paşa’nın Dokuzuncu Ordu Birlikleri Müfettişi olarak 19 Mayıs
1919 günü Samsun’a çıkması, o tarihte önem atfedilen bir olay olmasa da
Kurtuluş Savaşı’ndan sonra büyük bir gün olarak anılmaya başlanmıştır.
Birçokları tarafından Kurtuluş Savaşı’nın başladığı tarih olarak kabul
edilen 19 Mayıs, 1930’lu yollarda Mustafa Kemal Paşa tarafından da doğum
günü kabul edilmiş ve Gençlik ve Spor Bayramı olarak millî bayramlar
arasında yerini almıştır.
 
 
 
19 Mayıs’ın Mustafa Kemal Paşa için gerçekten siyasi olarak bir doğum, bir
büyük başlangıç günü olduğunu Onun 1927’deki Büyük Nutku’na Samsun’a
çıkışıyla başlamasından da anlıyoruz.
 
 
 
Mustafa Kemal Atatürk için Türk şairlerinin yazdıkları şiirler, kitaplar
dolusudur. Bu şiirlerden en ünlüleri millî bayramlarda radyo-tv spikerleri
tarafından, meydan ve okul kutlamalarında öğrenciler tarafından
okunmaktaydı. Bunların hemen hepsi, Mustafa Kemal Paşa’nın Samsun’dan bir
güneş gibi nasıl doğduğu, milletin başına nasıl geçtiği, zaferdeki rolü,
Cumhuriyet devrimlerini nasıl yaptığı ve milletin ona olan minnet borcunu
konu almaktadır.
 
 
 
*CEYHUN ATUF KANSU FARKI*
 
 
 
Atatürk şiirlerinden biri vardır ki, diğerlerinden tamamen farklıdır:
Ceyhun Atuf Kansu’nun kaleminden çıkan “Havza Yollarında Mustafa Kemal.” Bu
şiirde ulaşılmaz, yanına yaklaşılmaz, adeta gökten inmiş bir ilahi kahraman
değil, halkın içinde, halkı seven, onunla sohbet eden eşitlikçi, halkla
beraber hareket ettiği sürece zafere inanan bir Mustafa Kemal tasvir
ediliyor.
 
 
 
Bir Türkçe öğretmeni olarak 19 Mayıs günlerinde bu şiiri pek çok sınıfımda
okuttum. Öğrencilerin defterlerine yazdırdım. Onu açıkladım ve açıklattım.
Onu düzyazıya çevirttim hatta bazen oyun olarak yazdırdım. Memlekete her
gidip dönüşte Samsun-Havza yollarından geçerken o şiiri hatırlar ve
mırıldanırım.
 
 
 
Mustafa Kemal Paşa, Samsun’a çıktığı tarihte, Samsun’dan Havza’ya Amasya’ya
giderken bu şiirde tanımlanan eşitlikçi ve halkla iç içe bir anlayış
taşıyor muydu? Bunu anlatan bir anekdot yoktur, yalnızca yol üzerinde bir
çiftçiye rastladığı, çiftçinin “Yunan bu tarlanın başına gelmedikçe benden
hayır yok” dediği, Mustafa Kemal Paşa’nın İzmir’in işgali üzerine Haza’da
yapılan bir mitingi kaldığı otelin penceresinden izlediği ve halk
temsilcileriyle görüştüğü yazılmıştır. Fakat onun Amasya’ya vardıktan sonra
İngilizlerin Türkiye’yi parçalama planlarına karşı Bolşevik olmakta bir
sakınca görmediklerini Kâzım Karabekiré yazdığı mektuptan biliyoruz. Yani
en azından sosyalist görüşlerle tanıştığı bir dönemdir bu.
 
 
 
Fakat şiirin görevi tarih anlatmaktan çok şairin kendi duygularını Mustafa
Kemal Paşa üzerinden ifade etmiş olmasıdır.
 
 
 
Aşağıda tam metnini vereceğim *“Havza Yollarında Mustafa Kemal” *şiirinin
girişinde şair, Mahmur dağlarını çıkarken Mustafa Kemal’in büyük düşünceler
nedeniyle sıkıntılar içinde olduğunu Onu Mahmur Dağı’na, sıkıntılarını da
dağın başındaki dumana benzeterek anlatıyor.
 
 
 
İkinci bölümde şair, Mustafa Kemal’i “zenginden alıp yoksula veren” halk
kahramanı eşkıya Köroğlu’na benzetiyor. O da Köroğlu’nun yol kesiciliği
gibi denizlerin yolunu kesmeyi, dağlarda gezmeyi ve en önemlisi de
“Gemilerin getirdiği güneşi” eşitçe dağıtmayı istemektedir.
 
 
 
Mustafa Kemal; sabah vakti, Çakal Dağı’nın etiğinde eşkıyanın toplandığı,
semaverin kaynağı bir kahveye iner ve oradakilerin halk olduğunu tanır.
Onlarla çay içip sohbet eder. Sabah güneşiyle birlikte kahvedekilerin yarı
karanlık yüzleri tek tek ışır.
 
 
 
Kavak yaylasına çıkınca Mustafa Kemal’in içine bir ferahlık düşer. Vatan
sevgisi olanların ölmeyeceğini söyler. Çünkü güller çemenlerden gelen koku
gibi halkın kokusunu almıştır. Mahmur Dağı’nın dumanları dağılır, bir türkü
olup dere ışıltısıyla akar.
 
 
 
Havza’ya varınca halkın onun sesine ses vereceğine inancı artar. Bu
dörtlükteki şiirler de diğerleri gibi gerçekten şiranedir. Mustafa Kemal,
halkı çağırdığında, onların ormanlardan gizli gizli gelip, yaktığı ateşinin
çevresinde toplanacağına inanmaktadır. Son bölüm ise gene Mustafa kemal’in
halka olan güvenini yansıtmaktadır. “Halk olmak ne güzel şeydir arkadaşlar”
diyen Mustafa Kemal, onlarla birlikte olduktan sonra kendisi için
darağaçlarının kurulmasından korkmamaktadır.
 
 
 
*“GÖNLÜM ÖYLE İSTEDİĞİNDEN…”*
 
 
 
Şiirleriyle ilk karşılaştığımdan beri kanımın kaynadığı, 1978’de aramızdan
ayrılan “Şairlerin cumhurbaşkanı” Ceyhun Atuf Kansu ile Kızılay’da bir
karşılaşmamızda koluna girerek biraz yürüdük. Ona dedim ki:
 
 
 
—*Üstat, yazılarınızda Atatürk’ü hep halkın arasında gösteriyorsunuz. Savaş
ve Cumhuriyet’in ilk yıllarında bu doğru idi. Dönemin tanıkları 1930’lu
yollarda Atatürk’ün Çankaya’ya çekildiğini ve halkla temasının çok
azaldığını yazıyorlar.*
 
Omzumu okşadı:
 
*—Bilmez miyim, bilmez miyim?* dedi. Gönlüm öyle istediği için öyle
yazıyorum… (18/19 Mayıs 2015)
 
 
 
 
 
 
 
*HAVZA YOLLARINDA MUSTAFA KEMAL*
 
Muhmur dağın başında bir duman, bir duman,
Mustafa Kemal'in başında daha bir duman
Dağ düşünür gündüz gece başından duman gitmez,
Mustafa Kemal düşünür gündüz gece başından duman gitmez,
 
Dağların başında duman eksik olmaz,
Soy yiğidin başından duman eksik olmaz.
 
 
Mahmur dağının dumanlarına baktı da dedi.
Mustafa Kemal, Köroğlu olmak ne güzel şu dağlarda,
Tutmak gece gündüz denizlerin yolunu, yol vermemek,
Üşümek, ateş yakmak, yola düşmek ne güzel,
Bölmek orta yerinden gemilerin getirdiği güneşi,
Bir sana bir bana vermek ne güzel!
 
 
Çakal dağının eteğine vardı ki Mustafa Kemal,
Vakit alaca karanlık, dağın eteğinde bir kahve,
Kahvede düze inmiş eşkıyalar, Karadeniz uşakları,
Kaynıyor Erzurum işi semaver, çay demleniyor.
Uyanmış su, gözleri adamların, susuz gözleri sıcak,
Mustafa Kemal baktı, tanıdı, hepsi halk.
 
 
 
Oturdular, hep beraber çay içtiler,
Ordan burdan, dereden tepeden konuştular,
Sabah güneşi gelip bağdaş kurdu bir yana,
Yarı karanlıktı yüzleri birden aydınlandılar,
Acı çekmiş, susamış, dağ çizgileri sert
Mustafa Kemal'in gözlerinde tek tek ışıdılar.
 
 
 
Çıktı kavak yaylasına "oh!" dedi, Mustafa Kemal,
Ölmez be, insan bu vatanı sevince,
Halk kokusudur, güller çimenlerden gelir,
Ovaları sürenler aşağıda, ormanlarda bıçkı sesleri,
Dağılmış Mahmur dağının dumanları
Çekip cümle türküleri bir dere ışıltısıyla akar.
 
 
 
Havza'ya vardım ki, kulağımızı koyalım bir,
Bağımsız yaşamak diyelim bir, dinle ne ses verir?
Havza pazarına inmiş allı morlu köylüler,
Çıkarlar ormanlardan gizli gizli çağıralım, bir,
Gelirler toplanırlar ateşimize, onlar için yaktık,
Özgür yüreklerin soluğunu üflesinler bir.
 
 
 
Sevelim dedi, Mustafa Kemal, sevelim bir,
Selâm verelim bir, selâm alalım bir,
Halk olmak ne güzel şeydir arkadaşlar,
Şu sabah çayını içelim bir, kardeşçe sıcak.
Yüzümüzü yunalım şu dereden bir,
Sonra kursunlar darağacını kavgamıza,
Asarlarsa assınlar bizi düşlerimizden!
 
 
*Ceyhun Atuf KANSU*
"Haluk TARCAN" <haluk...@haluktarcan.com>: May 18 08:40PM +0300

ÇOK çok ö.n.e.m.l.i.!!!!!!....
 

 

 
From: mukerrem kinik [mailto:mukn...@hotmail.com]
Sent: Monday, May 18, 2015 8:28 PM
Subject: KANAL İSTANBUL
 

 
M. KINIK
 
Subject: KANAL İSTANBUL
 

 
çok çok önemli ÜLKE KİRALIK,UYANALIM.
"Hayri BALTA" <ha...@tabularatalanayalanabalta.com>: May 19 05:27PM +0300

99-OKOUME AĞACI…
 
 
 
Okoume ağacı konusu geçtiğimiz pazar TRT 1. Kanalında bilim adamlarımızca tartışıldı. Okoume'nin Türkçe karşılığı kavakmış. Bu kavak ağacı Afrika'da Gabon'da yetişirmiş. Gabon'da yetişip kesildikten sonra Danimarka'dan ithal edilen bu ağaç Türkiye'de bir fabrikanın hızarından geçirildiğinde görülmüş ki "Bismillahirrahmanirrahim Muhammed" yazıları var. Ağaçtaki yazı kulî stilindedir. Kavak ağacının boyu 340 cm, eni ise 65 cm.
 
Bu kavak ağacı kesilince Şener Aykuteli tarafından Topkapı Saray Müzesine bağışlanmış. Müzeye bağış tutanağında Ağaçta "Samet" ve "Taha" sözcüklerinin de yazılı olduğu belirtilmektedir. Ne var ki televizyonda Barış Manço yönetiminde yapılan tartışmada "Samet" ve "Taha" sözcüklerinden hiç söz edilmedi. Buna da bir türlü aklım ermedi.
 
Bilim adamlarımızın bir bölümü ağaçtaki yazının doğal olmadığı konusuna değinirken bir kısmı bilim adamları ise doğal olduğu görüşünde direttiler. Ben bu tartışmaları izlerken İstanbul'un Fethi sırasında papazların tartışmasını anımsadım. Fatih'in askerleri surları aşarken Hıristiyan papazları da melekler dişi mi erkek mi onu tartışırlarmış. Fatih'in askerlerini karşılarında gördükleri zaman akılları başlarına gelmiş ama iş işten geçmiş.
 
Bizde yaşam pahalılığı çekilmez duruma gelmişken, paramızın değeri her yıl % 75’i aşkın değer yitirirken. Güneydoğu Anadolu'da anarşi her gün can alırken, Kıbrıs, Trakya, Bulgaristan sorunları bizi zorlarken kavak ağacındaki yazı ile meşgul oluyoruz...
 
Bu kavak ağacı bundan 6 ay kadar önce Suudi Arabistan Büyükelçiliğince Hilton Oteli’nde gösterildi. Bu gösteride Erdal İnönü'de, Erbakan da, Arap ileri gelenleri de vardı. Ben de oradaydım…
 
Ağaç ışıklandırılmış olarak sahnede gösteriliyordu. Her bakana bilgi veriliyordu. Ancak benim dikkatimi ağaç değil de Hilton Oteli salonunda ziyaretçiler için hazırlanmış yiyeceklerle meyveler çekmişti. Sofrada kuş sütü eksikti. Ağaca şöyle bir göz atan yiyeceklere ve meyvelere gömülüyordu. Ben bu yüksek tabakanın aç gözlülüğünü izledikçe Tevfik Fikret'in "Aksırıncaya kadar tıksırıncaya kadar yiyin!" şiirini mırıldanıyordum.
 
Bir ara Şener Aykuteli ile karşılaştık. Birlikte ağacı izledik. Şener Aykuteli'ye bir soru yönelttim: "Allah mucizesini niçin Arapça yazı ile göstermiş. Türkçe olmaz mıydı?" dedim. Bu sorum Şener Aykuteli'yi şaşırttı. Öyle ya bu denli kelli felli adamlar gelmiş. Bakanlar gelmiş. Hepsi bakmış bakmış hayretini dile getirmiş de bir ben pişmiş aşa soğuk su katıyorum. Ortalığı karıştırıyorum. Bana şöyle yanıt verdi "Allah'ın işine akıl sır ermez!"...
 
Bu arada başımıza birkaç kişi toplandı. Ben ortalarında tek kaldım. İnanmamış olduğumu göstermekle dine karşı gelmiş gibi oldum. Akılları bir türlü almıyordu, benim inanmamış olmamı. Oysa ben başıma toplanmış bulunan kelli felli adamların Allah konusunda böylesine bilgisizlik içinde oluşlarının nedenini araştırıyordum. Hiç diyordum: “Allah inancı sağlam olan insan Allah'tan mucize bekler mi?” Her gün çevremizde gördüğümüz her canlı, her cansız ve dünyamızda oluşan oluş (zuhur) bir mucize değil mi? Daha ne mucize bekliyorlar bunlar, bilmem ki?
 
Bu gerçek Kuran'da şöyle açıklanıyor. "12/105: Göklerde ve yerde nice belgeler vardır ki, yanlarından yüzlerini çevirerek geçerler" (Diyanet Çevirisi).
 
Allah’ın varlığını göstermesi için mucizeye gereksinimi yok ki? Her şey gözümüzün önünde akıp gidiyor. Bakınız Kuran, 57/3’te “Görünen ve görünmeyen (Zahir ve Batın) Tanrı…” diyor…
 
Bir toplum Tanrı konusunda bu kadar bilgisiz olamaz…
 
Gaziantep, Bugün, 16 Mart 1990
 
100- İRTİCANIN KESTİĞİ PARMAK
 
 
---
Bu e-posta virüslere karşı Avast antivirüs yazılımı tarafından kontrol edilmiştir.
http://www.avast.com
Mustafa Nevruz SINACI <gercek....@hotmail.com>: May 18 01:45PM

SEYYAHLAR ve
SIR KATİPLERİYalçın KOÇAK
 
Roma Vatikan’dan
gelen özel bir ulak Saraya bir mektup getirir. Mektup İstanbul’u fethedip
adının önüne Fatih yazdıran Fatih Sultan Mehmet Hana dır.
 
Mektup ismi
lazım olmayan bir sipahidendir. Yolda yakalanma riskine karşı sadece padişahın okuyabildiği bir kripto ile yazılmıştır ve şöyle demektedir.
 
“ Hünkarım
saçım sakalım ağardı artık müsaadenizle döneyim, son nefesi memlekette
vereyim. Kardinal Marcus.'' İmanın içinde de bir İman vardır, diyenler has söylemiş, doğru söylemiş. İşte tezahürü.
 
Evet ;
Vatiakan’a tımarlı sipahi giden fedai, papaz efendi kılığıyla girdiği vazifesine
de Kardinalliğe kadar yükselir yıl 1461. İstanbulun cevabını mı merak ettiniz; Zinhar, işimiz daha yeni başlıyor. Atımı Sen Piyer Kilisesinin mihrabında yemleyeceğim, bekle ki geleceğim...
 
Böyle
çalışan bir fedailer topluluğu önünde hangi batı devleti durabilirdi. Berlin de Türk şehitliği diye bilinen ve bu gün muhteşem bir kubbeli minareli cami ile şereflenen kabristanlık. Bizim Almanyanın o bölgesinde hiç harbimiz olmadı ki, şehitliğimiz olsun. Kanuni'nin Berlin'e Martin Luther'e gönderdiğimiz özel görevli, gizli vazifeli muhafız bölüğünün kabristanlığı olmasın?? Bir kaç doktora tezi konusudur, bu mesele.
 
İşin birde
İngiltere cephesi var;
 
Abdullah
Quilliam Hiristiyandı, Müslüman oldu 1889 da. Liverpool İslam Enstitüsünü
kurdu, İngiltere’de ilk camiyi yapan ilk İslam kolejini kuran ve haftalık Hilal
gazetesi ile Müslümanların manevi dünyasını besleyen Abdullah Quilliam o da repliğini
rolünü çalışıyordu. Elbette bağlı olduğu bir yerler vardı. Bir tane değildiler
İskoçya’da da, İrlanda’da da vardılar.
 
İrlanda’da
ki açlık, Londra’da ki kraliçenin İrlandalılara ikinci sınıf muamele yapması,
yardım etmemesi yeni bir tavır değil 17. Yüzyıldan beridir, İngiliz ne
İskoçları, ne İrlandalıları, ne de Keltleri kendinden saymamıştır.
 
İstanbul
İrlanda’da ki patates krizini nereden bilecek, gemilerle yiyecek gönderecek.
 
Piri Reisten
beri denizlerde İngilizlerin üstünlük kurma mücadelesi kaynağından takip
edilmiş, İngiltere’nin tüm limanlarında göz ve kulak olan özel ulaklarımızdan
biriside Giritli Bünyamin hikayesidir. Denizcidir iyi lisan bilir, ticareti ve
deniz adamlığında uzmandır. O da İrlanda’da görevlidir. İrlandalıların Amerika’ya
göçü başlayınca Divan bu işe kayıtsız kalmaz ve Bünyamin’e emir gelir o da
Amerika’ya göç eder artık adı Benjamin dir. ABD’de evlenir ve altı çocukları
olur.
 
Çocuklarından
en şöhretlisi tam bir Türk’tür. Cevval atak,ölüm korkusu olmayan Alperen çok
iyi bir eğitim alır ve ABD Mason Locasının üstadı azamlığına kadar yükselir. Alperen’in
adı Albert Pike’dir. Girit’in Peyke köyünden Bünyamin’in oğlu Albert Pike; Dünyayı şekillendiren metinlerden birisini belki de en önemlisini yazan adamdır. Girit muhaciri Bünyaminin oğlu Alperen; I.Dünya savaşının ve bitmemesi sebebiyle II.sinin ve sonrasında soğuk savaş ile günümüzde devam eden Asimetrik savaşı ve
Terörizmin hasmını diz çöktürmek için kullanıldığı bir kuralsız dönemi 1871 yılında İtalyan devrimci Manzini'ye yazdığı mektupla yöneten Albert Pike.
 
Arşivlerimizi
ve tarihimizi okuyamadığımız için gurbette unuttuklarımızdan yalnızca bir kaçı.
Balkanda, Rumeli’de Trablus , Şam’da Sina’da , El Cezire’de , Yemen’de , Mısır’da,
Hicazda vazifeli bıraktığımız yüzlerce kişi ve aile var.
 
İzi
kaybolmuşları, bulmak bizim vazifemiz. Cumhuriyet Bürokrasisi geçmişe dair
hangi vazifesini yaptı ki bunları yapsın.
 
Gelelim
Albert Pike’nin Türkiye’de ki akrabalarına.
 
Onlar kendi
işlerinde halim, selim insanlar, en şöhretlileri uluslararası bir reklam ajansı sahibi ünlü bir iletişimci ; Annesi ile Giritli Bünyamin aynı ocaktan akrabalar. Hala, Dayı torunları kadere bak biri İslam biri İsevi; neslimizi koru, kolla yarabbi…
"Celal Çelik" <celal...@gmail.com>: May 18 04:26PM +0300

*Günün Menkıbesi: Ecelini bilen var mı?*
 
------------------------------
*Şaban Dede* “rahmetullahi aleyh”, Denizli Evliyasından gönül ehli bir
zattı.
Dünyaya rağbet etmez, ahiretini düşünürdü devamlı.
 
Sevdikleriyle tek mevzu üzerinde sohbet ederdi ekseri:
*“Ölüm”* ve *“Ahiret”*.
 
Bir gün sordu cemaatine:
- Ecel vaktini bilen var mı?
………..!?
 
- Bir saat yaşamaya senedi olan?
………..!?
 
Buyurdu ki:
- İkisi de mümkün değil. Öyleyse neden *“Sonra yaparım”* diyor bu insanlar?
 
Biri kalktı ve;
- Efendim, ilk yapılacak şey nedir? diye sordu.
 
Cevaben;
- İslamiyet’i öğrenmek, buyurdu.
 
- Ondan sonra efendim?
- Öğrendiğiyle amel etmektir.
 
- Sonra hocam?
- Sonra da onu başkalarına öğretmeye çalışmaktır.
 
Ve ekledi:
- Müslüman, bir anını bile boşa geçirmez. Dünya, hayaldir. Önce yok idi.
Sonunda da yok olacak. Ama ahiret sonsuzdur. Hiç yok olmaz.
 
 
* Haydi “Allah” de!*
Bir gün de bir eve çağırdılar kendisini.
Kalkıp gitti.
 
İçerde ölmek üzere olan bir hasta vardı.
 
Yakınları rica etti:
- Efendim, hastamıza *“kelime-i şehadet”*i telkin etseniz. Biz bir türlü
söyletemedik.
 
Mübarek yanaştı hastaya.
- Haydi *“Allah”* de!
…………..
 
- *“La ilahe illallah”* de!
…………..
 
Israr edince, hasta gözlerini açtı ve;
- Diyemiyorum, dedi. Boşuna uğraşma!
 
Mübarek zat sordu:
- Neden diyemiyorsun?
 
- Dilim dönmüyor, dedi.
Ve öldü o haliyle.
 
*Şaban Dede* sordu yakınlarına:
- Önceki hayatı nasıldı bu kişinin?
- Her gün şarap içerdi.
 
- Namaz kılar mıydı?
- Hayır.
 
- Üzülür müydü?
- Hayır.
 
- Tövbe eder miydi?
- Maalesef.
 
Başını eğip usulca mırıldandı:
*- Nasıl yaşarsak, öyle ölürüz!*
 
 
http://celal1973sevdikleri.blogspot.com.tr/2015/05/gunun-menkbesi-ecelini-bilen-var-m.html
"Celal Çelik" <celal...@gmail.com>: May 18 04:57AM +0300

*YENİ YAZI: Kavanoz Hikayesine Yorum*
 
 
*İnternette dolaşan meşhur Kavanoz hikayesini duymuşsunuzdur. Zamanı iyi ve
üretken kullanmanın yönteminin ipucunu veriyor hani... Önce hikayeyi
okuyalım. *
 
 
 
*Hikayenin sonunda ise naçizane yorumumuzu okursanız seviniriz. *
 
 
 
*Hikaye: KAVANOZ*
 
 
 
*Zamanın iyi ve üretken olarak kullanıma konusunda zaman zaman kurslar
düzenleniyormuş. *
 
 
 
*İşte bu kurslardan birinde zaman kullanma uzmanı öğretmen, çoğu hızlı
mesleklerde çalışan öğrencilerine: “Hadi, küçük bir sınav yapalım” demiş. *
 
 
*
<http://2.bp.blogspot.com/-qWyqNQbVrTw/VUhzQKWTlDI/AAAAAAAAbig/5Ocd0ZdoPnE/s1600/kavuntitled.png>*
 
 
*Ve masanın üzerine kocaman bir kavanoz koymuş. Sonra bir torbadan irice
kaya parçaları çıkarmış, dikkatle üst üste koyarak kavanozun içine
yerleştirmiş. *
 
 
 
*Kavanozda taş parçası için yer kalmayınca sormuş: “Kavanoz doldu mu”
Sınıftaki herkes, “Evet, doldu” yanıtını vermiş. *
 
 
 
*“Demek doldu ha” demiş hoca. Hemen eğilip bir koca küçük çakıl taşı
çıkartmış, kavanozun tepesine dökmüş, kavanozu eline alıp sallamış, küçük
parçalar büyük taşların sağına soluna yerleşmişler. *
 
 
 
*Yeniden sormuş öğrencilerine: “Kavanoz doldu mu?” İşin sanıldığı kadar
basit olmadığını sezmiş olan öğrenciler, “Hayır, tam da dolmuş sayılmaz”
demişler. *
 
 
 
*“Aferin” demiş zaman kullanım hocası. Masanın altından bu kez de bir koca
dolusu kum çıkartmış. Kumu kaya parçaları ve küçük taşların arasındaki
bölgeler tümüyle doluncaya kadar dökmüş. *
 
 
 
*Ve sormuş yeniden: “Kavanoz doldu mu?” “Hayır dolmadı!” diye bağırmış
öğrenciler. Yine “Aferin” demiş hoca. Bir sürahi su çıkarıp kavanozun içine
dökmeye başlamış. *
 
 
 
*Sormuş: “Bu gördüklerinizden nasıl bir ders çıkardınız?” Atılgan bir
öğrenci hemen fırlamış: *
 
 
 
*“Şu dersi çıkarttık. Günlük iş programınız ne kadar dolu olursa olsun, her
zaman yeni işler için zaman bulabilirsiniz.” *
 
 
 
*“Hayır” demiş öğretmen. “Çıkartılması gereken asıl ders şu: *
 
 
 
*Eğer büyük taş parçalarını baştan kavanoza koymazsanız daha sonra asla
koyamazsınız.*
 
 
 
******
 
 
 
*O kavanoz, hergün bize verilen yirmidört saattir.* Kavanoza öncelikle
konacak *büyük kaya parçalarının eş, çocuklar gibi ailemiz olması gerektiği*ni
belirtiyorlar bazı sitelerdeki yorumlarda...
 
 
 
*Doğrudur fakat Naçizane bu fakirin de büyük kaya parçaları beş vakit
namazdır.* Önce namazımı kılarım, diğer işlerimi ona göre ayarlarım. Önce
namaz, sonra internet, maç, yazı, ...
 
 
<http://2.bp.blogspot.com/-hgktRZDFJjY/VUhzjRSe0eI/AAAAAAAAbio/N-kDBuXaGhs/s1600/celal-yatarak-namaz2.jpg>
 
 
Dışarıya gideceksem namaz saatlerine göre plan yaparım. Cumayı şu camide,
ikindiyi AVM’nin mescidinde kılarım, akşam ezanı okunmadan eve dönelim
gibi...
 
 
 
*Namaza öncelik vermeyenlere bakıyorum. Facebook, maç, AVM, dizi gibi çakıl
taşlarıyla kavanozlarını dolduruyorlar. Sonra da namaz gibi kaya
parçalarına yer kalmıyor. *
 
 
 
*Ve tabii, herkesin kendi kendisine sorması gereken soruyu şu: *
 
 
 
*“Hayatımızdaki büyük taş parçaları hangileri? *
 
 
 
*Onları ilk iş olarak kavanozumuza koyuyor muyuz? *
 
 
 
*Yoksa kavanozumuzu çakıllarla, kumlarla ve suyla doldurup büyük
parçalarını dışarıda mı bırakıyoruz?” *
 
 
 
 
 
*Celalin Penceresinden*
 
 
 
 
 
Sevgilerimle...
 
Allah'a emanet olun.
 
 
 
Celal...@gmail.com Ankara ( Yazları: Konya-Ereğli )
 
*http://celal1973.blogspot.com/ <http://celal1973.blogspot.com/>*
"Süleyman Çelik" <scel...@gmail.com>: May 18 04:40AM +0300

DÜNYANIN DÖRT BİR YANINDAN FOTOĞRAFLAR
Bu grubun güncellemelerine abone olduğunuz için bu özeti aldınız. Ayarlarınızı grup üyelik sayfasından değiştirebilirsiniz.
Bu gruba aboneliğinizi iptal etmek ve gruptan artık e-posta almamak için Turkiye-icin-el...@googlegroups.com adresine e-posta gönderin.



--
Reply all
Reply to author
Forward
0 new messages