ian anderson için prelüd
Bir aşkı şiddetlendirmek olabilir mi
Bir sesi, bir bakışı, bir sarılışı
Ayaklarımız yerdeyken ama, suda
Ya da salda gidiyoruz ırmak ağzına
Ağız dediysek o da bir çağrışım, içinde
Hurma kokusu bir dil taşıyan, gökdil
Gözlerinin renginde bulutlar gibi
Durmadan yer değiştiren, ama yürek
Bulur ya diğer yüreğin atışını, hızla
Kırk yıl, kırk yıl sonra döndüğünde
Çocukluğunun kentine, ayak nasıl
Bulursa kendi yolunu, kuru dere yatakları
Yasemin kokusuyla bulayıp alnını, aynı
Rengin peşine takılırsa, keşfedememişti
O an'a kadar onun o olduğunu, güzelleme
Varlığını kaldırsın yataktan, sabah
Serinliğinde ıslak verandada, çıplak
Bedenden taşan ısıyı emdirsin taşlara,
Tiz ve ince bir anı gibi akıyorsa da yaşam
Neden peşinden gideriz adımlarımızın
İzlerimizin, bizi önümüzde takip eden?
Önümüzde takip eder adımlarımız bizi
Flütünün ezgisi gibi ve çaldığında kavallı
Ne zor, ne zor büyüsünden kurtulmak
Bir aşkın, bir aşkın, bir aşkı anar gibi
Peşpeşe taşlar, dokunuşlar, oynak bir kızın
Topuğu kaldırıma basan, tozlu, sevgili
Geceleri göğsümüzde seken, göğüsleri
Basma entari altında iki tomur, baharat
Küpesi gibi zümrüt gözleri, çıplak
Bedenimize dikilir, kuru otlar arasında kendi
Aranışını gerçekleştirir, inşaat tahtası oyun
Dansederken, kendi parçalarını tutacak çiviyle
Anılarını pekiştiren, anıların ve acıların çivisi
Şimdi senin ezgin nasıl da iyileştirir
Yarayı, bazen takılıp ardına imamla rahibin
Kendi çarmıhını taşıyan bir mesen: Ey
Halk, siz dilencilerim Koparıp parçalarımı
Ruhumdan, sadakamı sunuyorum size, işte
Sizi öldürecek küçük ezgi, minik nota, arsız
Motifi tüm bir yaşam bestesinin: Aşk
Divinities, Twelve Dances With God; Mayıs '98
Varlık Dergisi, Ağustos 1998
Kar ve Su
Karın bildiği var beyaza bulamakta her yeri, serin günler,
peçeli ve çarşaflı insanlar, uçuşan yapraklardan sonra tepeyi
tırmanırken bulutlar telaşla, tipinin seyreldiği çitleri yıkıp
kervan yolları üzerine, patikaları silip, vadileri yutup,ağaçları
tortop edince, su gibi bereketi var karın, parmağın döküm bir
harfte soğuması gibi görevbilir dokunuşu, kurşunun keskin kenarları,
kurşuni buz kalıbının altında şırıltısı duyulmakta ya baharın,
üşür ya gece, üşür ya yolcunun tini geceyarısı dolunay altında…
Karın bir bildiği var buzu kaplamakta, kumrunun karnı üşümesin diye,
ah nedir kavuşmak zaten kösnünün yüze yansıması,gövdeyle buzun
arasında kar erimeye hazır beklesin ve kanıtlasın diye kösnünün
hep orda olduğunu ayaklar altında, peçeli ve pençeli insanlar
ve ömrüm, bir bilya kadar parlak, çamurda.
Soluğum karla gitmiyor, bekliyor sıcağını aşkın, onun bitişini,
gözyaşının akışını ve soğüumasını kendisinin, o zaman olurum diyor,
o zaman işte karın bir bildiği var buzu kaplamakta, kendi varlığının
garantisidir buz, yazıyorum işte karın üzerine, parmağımla silerek onu:
Ben seni kullandım o kurşun kalıbı buza dokunmakta, sense
kullanmaktasın beni, küflenmesin diye duvar, yosunlanmasın diye
taş, kokmasın diye toprak, suya dönüşerek, aşağılara sızarak,
yüreğimin derinliklerinde buharlaşıp bir el sıkışma, fettan bir
gülümseyiş, candan bir sarılış, mızrak gibi bir usavurma filan
olarak ben oluveriyosun işte.
Gri kar ve şuramda lıkır lıkır akan bir özsu, içimde hep bir
Ergin Günçe tortusu.
(Yeni Biçem, 12)
HIRÇIN BİR YÜREK
Desinler, çılgın yürek çarptı tam yirmi beş yıl
yaşama girmeye çalıştı hep
karınca yuvalarına, kelebeklerin karıncıklarına
Desinler, uslu ve durgun gözükerek. Ondandır
Desinler, ayaklarını bir yay gibi gererek yürümesini
yerdeki karıncayı bile ezmek istemediğinden
Desinler, ezdi kendi çılgın yüreğini tam yirmibeş yıl
Desinler, tam yirmibeş yıl, insanları hoşgörerek.
Son ikibuçuk yıl zaten burda değildi,
Desinler, bulutların üstünde görürdük onu çoğu kez
dünyanın en sade ve akıllı kızıyla gezerken
anılarını günde üç kez tazeleyerek
Desinler, çayı bile acıydı, şekersiz içerdi
Desinler, "Allah kahretsin"di en sevdiği, kullandığı sövgü
allah'ın olmadığını da biliyordu çünkü,
Desinler, içleri biraz olsun titreyerek.
Başının eğriliğine ve diline aldırmadı
Desinler, yaşamın en büyük olduğunu görerek.
Biri de vardı adı dişi geyik anlamına
Desinler, ama o geç kavramıştı neden o şiiri sevdiğini
tabii neden sonra. Ve hep böyle anlayışsızlıklarla
sevdiklerini uzaklaştırdı kendisinden
Desinler, her keresinde, kendisinden çok sevdiğinden.
Garip bir çocuktu zaten, tam yirmibeş yıl
Desinler, yüreğini çiğneyerek geçirdiği, anlardık
gözlerinden:
- Kötülük etmek istemeyen ilk insandı -
Desinler, onun için sevdiklerinin sayısıyla övünmedi,
nitelikleriyle, kavgacı oluşlarıyla övündü
Desinler, başkalarının dediklerine aldırmayarak
yaşadı tam yirmibeş yıl ve anladı son günlerinde
bir şiiri, bir olguyu başkaları için yazdığını
Desinler, son isteğiydi burnunu burnuna dayamak
siyah saçlı, siyah gözlü esmer bir kızın
Desinler, yaşadıkça aynı çatı altında beraker olmak
ölürken dağlardan tek bir kaya gibi yuvarlanmak.
Yüzme bilmezdi ama sanki hep bir yarıştaydı
Desinler, şiirleri suyun yüzüne son çıkıslarıydı.
NOT: Desinler diye, hiç insan kıyar mı kendine.
Modern Türk Şiiri, Yönelimler, Tanıklıklar, Örnekler
Ahmet Necdet, Broy Yayınları, 1993
SOLFASOL OTOBÜSÜ
Haydi gel, bir daha deniyelim,
Mutluluk hakkını kaptırma başkasına.
Solfasol otobüsüne binelim sıkışıktır,
Yakın olmanı istiyorum bana.
Asu gel, bir kere daha deniyelim.
Bu otobüs en kalabalık, en coşkunu,
Yollarda hemen hergün kaza,
Ama olsun, biz yine ona binelim.
ªöyle geç, hem biraz daha sokul,
Duymak isterim o kızoğlan kokunu.
Senin ellerin ne küçükmüş ki,
Tuttuğub bir ölü gövde olmasın.
Derin nefes al, geleceği düşün.
Bilincini sık, yaşlar dolmasın,
Senin gözlerin ne büyükmüş ki.
Asu gel, bir kere daha deniyelim.
Asu gel, solfasol otobüsüne binelim.
Modern Türk Şiiri, Yönelimler, Tanıklıklar, Örnekler
Ahmet Necdet, Broy Yayınları, 1993
HAYDARPAŞA BURASI
Kaç kere yanaştın bu minyatür iskeleye
Kaç kere bağlandın ve çözüldün, saçlarınla
Kaç kere lastiklerin ezildi, palamarın koptu
Kaç kere düdük çaldın, bir çocuk istedi diye
Kaç kere öptün o kızı, dudağının üstünden
Kaç kere sarıydı içerisi, sıcak ve rahat
Kaç kere çarptı yüzüne o tuzlu yağmur
Kaç kere yanaştın, eli yanağında sandın
Kaç kere sarsıldın, bir karanfil elinde.
Kaç kere yaşadın, duydun ve eskidin
Kaç kere merdivenlerden indin, Glasgow 1859.
İskeledeyim; atlarken gördüm yeşil denizi
Her yan yeşil, yine de kimlik denetimi…
18 Kasım 1981, Ankara
Varlık Dergisi, Sayı 910, Temmuz 1983
HAYAT BAHÇESİ
Bahçe tarumar. Ama gözler önüne serilen
Görüntünün sesi mi olmalı sözler? Serçe
Cıvıltıları, çan sesleri, at pislikleri,
Rüzgârın kuru yapraklarda bıraktığı
Hışırtı yapışıyor sanki yirmi yıldır
Kullanılmayan bahçeye, babanın ölümüyle.
Toplumsal arkeoloji mi ırgalayan beni
Tahrik eden, edilen bir leş kargası gibi?
Meraklıyım. Budanmamış güller çılgın
Palmiyelerin kuru dallarının altında,
Kendiliğinden ölen çiçekleri toplanmamış
Zakkumun. Gübre ve çürüyüş. Tohumdaki ev
Kale gibi gözlüyor şimdiki ve geçmişteki
Yaşantıyı: Kız ve erkek çocuklar burada
Denge buldular nilufer yapraklarında, çember
Çevirmişti büyükler havuzda, sonra fırladı
Resimden haylaz damat ve gelinler. Ama
Onlar bir kez kapıdan girdiler mi
İçeri, gözleri parlardı babanın, ayrıldılar mı
Bir kaptan bakışını giyer, şapkasını geçirir
Sözüne, kimse evde durmak istemezdi
Tanışmamak için gözü dönmüş yalnızlıkla.
Oysa ölümün görevi ne, gelir padişah
Tekillik. Tek, sonra birden aynı
Merdiven basamakları, aynı işçilik, aynı
Anlamı bulunca evin biçeminde, dünya
Ne kadar acı dolu, herkesin kendi
Kefesine uygun dağılan. Acı aynı,
Zevk de, ama kefen ne kadar geniş
İse, ağırlığın ne kadar fazla ise
O kadar götürüyorsun işte öteye.
Kavram Karmaşa, Aralik 1997