13 KASIM 2006 PAZARTESI GUNLU GAZETELERDEN BASINDA YARGI HABERLERI

21 views
Skip to first unread message

Metin OZDERIN

unread,
Nov 13, 2006, 2:12:42 PM11/13/06
to [ O Z D E R I N ]
 

13 KASIM 2006 PAZARTESI GUNLU GAZETELERDEN BASINDA YARGI HABERLERI

OZDERIN,M.

msn : ozd...@hotmail.com

 

 

 

13 Kasım 2006 Tarihli ve 26345 Sayılı Resmî Gazete   

                                                     MEVZUAT

YÜRÜTME VE İDARE BÖLÜMÜ

 

BAKANLIĞA VEKÂLET ETME İŞLEMİ

— İçişleri Bakanlığına, Milli Savunma Bakanı M. Vecdi GÖNÜL’ün Vekâlet Etmesine Dair Tezkere

 

YÖNETMELİK

—  İstanbul Bilim Üniversitesi Avrupa Florence Nightingale Hastanesi Araştırma ve Uygulama Merkezi Yönetmeliği


Erdoğan'a 301 için sitem

 

RADİKAL - ANKARA - Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV) Başkanı Yavuz Önen, ifade özgürlüğü önündeki engeller için Başbakan Tayyip Erdoğan'a sitem mektubu gönderdi ve 'samimiyet istiyoruz' dedi. Önen, mektubunda şöyle dedi: "İşveren, işçi ve bazı meslek örgütlerinden oluşan değerli bir grupla yaptığınız çalışma son derece olumludur. Ancak böyle bir toplantıya, hiçbir insan hakları örgütünün çağrılmaması yönündeki tavrınızı da anlamakta güçlük çekiyoruz. Bu konuda her tür görüşmeye hazır
olduğumuzu bir kez daha belirtmek istiyoruz."


 Yargıda huzursuzluk

 

Savcıların kararları, başsavcının 'görüldü' onayı olmadan işleme konulmuyor. Yargı bağımsızlığına aykırı görülen uygulamaya son verilmesi isteniyor

 

ADNAN KESKİN (Radikal)
ANKARA - Asker ve mahkûm mektuplarının simgesi olan 'görülmüştür' damgası, şimdi de yargıda gündeme geldi. Buna göre savcıların iddianameleri ve diğer kararlar, başsavcılardan 'görüldü' onayı almadıkça işleme konulmuyor.
Son AB İlerleme Raporu'nda da yeterli güvenceye kavuşturulmadığı olumsuz notu düşülen 'yargı bağımsızlığı' konusunu bir kez daha tartışma konusu yapılan düzenleme, Bakanlığın ödüllü Ulusal Yargı Ağı Projesi (UYAP) kapsamında gündeme geldi. Cumhuriyet savcılarının her türlü işlemleri (kararları) Cumhuriyet başsavcıları veya başsavcıvekillerinin onayına tabi tutuluyor. Bu onay verilmeden ve 'görüldü' şerhi konulmadan hiçbir karar sisteme işlenemiyor.

Savcıların isyanı
Savcıların tüm işlemlerini denetime tabi tutan bu uygulamanın UYAP haricinde de, başsavcılarca kullanıldığı ileri sürüldü. Savcılar, "Sistem savcıların takdir yetkisine müdahale niteliği taşıyor, hukuk vesayet altına alınıyor, savcıları evrak memuruna dönüştürüyor" tepkileriyle konuyu tartışmaya açtı. YARSAV Başkanı Ö. Faruk Eminağaoğlu, uygulamaya son verilmesi için Adalet Bakanlığı'na başvurdu. YARSAV, uygulamaya yönelik eleştirilerini şöyle sıraladı:
Yasalarda yok: Yasalarla diğer mevzuattaki düzenlemelerde başsavcılara bu konuda verilmiş açık bir görev ve yetki yoktur. Yasalarda başsavcı ve başsavcıvekilinin sayılan görevleri arasında iddianame ya da kovuşturmaya yer olmadığına dair kararların 'değiştirilmesine' ilişkin düzenleme yok.
Emir-komuta: Cumhuriyet başsavcısının isteğiyle savcılarının iradelerine aykırı biçimde resmi belge düzenlemelerine yol açabilen uygulamalar yargı bağımsızlığına uygun düşmemekte.
Bağımsızlık: Savcıların işlemleri için söz konusu edilen uygulama, savcıları idari ve hiyerarşik bir yapıya sokmanın ötesinde, soruşturma ve işlemlerine açıkça yasaya aykırı müdahaleyi de doğurmakta.
Anayasa'ya aykırı: Anayasanın 137. maddesinde 'yasaya aykırı emir-konusu suç oluşturan emir' düzenlenmiştir; Anayasal buyruğa aykırı uygulamalardan özellikle yargıda kaçınmak durumundadır.
Suç: Yasaya aykırılığı tartışmasız olan bu uygulama, TCY'nin 24/3. fıkrası ile 257 ve 288. maddelerinin uygulanmasını da söz konusu edebilecek niteliktedir.
Bakanlıktan olumsuz yanıt alınması durumunda YARSAV, uygulamayı yargıya taşıyacak.


Ders gibi beraat


Oğlunun tedavisi için başkasına ait yeşil kartı kullanmak isteyince nitelikli dolandırıcılıktan mahkum olan kadını Yargıtay kurtardı: Basit yalan hile değildir, başkasına zarar vermemiştir


YARGITAY oğlunu tedavi ettirebilmek için komşusunun yeşil kartını kullanan annenin ‘nitelikli dolandırıcılık’ suçundan mahkumiyetini bozdu ve beraat istedi. Yargıtay emsal sayılacak kararında nitelikli dolandırıcılığın tarifini de ayrıntılarıyla açıkladı. Karara konu olan olay Konya’da yaşayan S.K. adlı kadının 1990 doğumlu oğlu H.K’nın elinden yaralanmasıyla başladı. Sağlık güvencesi olmayan S.K, komşusunun 2000 doğumlu oğluna ait yeşil kartı alıp kendi oğluna aitmiş gibi tedavi için Konya Devlet Hastanesi’ne gitti. Ancak doğum tarihlerindeki farkı anlayan doktor ihbar edince ‘nitelikli dolandırıcılık’ suçundan dava açıldı ve çaresiz anne mahkum oldu.

# BAŞKASINA ZARARI YOK

Annenin imdadına Yargıtay 11. Ceza Dairesi yetişti. Daire mahkumiyet kararını bozarak oybirliğiyle anne S.K.’nın beraatine karar verdi. Emsal teşkil edecek kararda; ‘belgeyi denetleme görevi olan doktorun ilk bakışta durumu anlaması nedeniyle dolandırıcılık suçunun yasal unsurları itibariyle oluşmadığına’ dikkat çekilerek nitelikli dolandırıcılık suçunun nasıl oluşacağına şöyle açıklık getirildi:

‘Dolandırıcılık suçunun oluşabilmesi için fiilin hileli davranışlarla bir kimseyi aldatıp, onun veya başkasının zararına olarak, kendisine veya başkasına bir yarar sağlaması gerekmektedir. Hile nitelikli bir yalandır. Yalan belli oranda ağır, yoğun ve ustaca olma, sergileniş açısından mağdurun denetleme olanağını ortadan kaldırmalıdır. Kullanılan hile ile mağdur yanılgıya düşürülmeli ve bu yanıltma sonucu kandırıcı davranışlarla yalanlara inanan mağdur tarafından sanık veya bir başkasına haksız çıkar sağlanmalıdır.’

# DAVRANIŞ ALDATICI OLMALI

‘Hilenİn kandırıcı nitelikte olup olmadığı olaysal olarak değerlendirilmeli, olayın özelliği, mağdurun durumu, fiille olan ilişkisi, kullanılan hilenin şekli, kullanılmışsa gizlenen veya değiştirilen belgenin nitelikleri ayrı ayrı dikkate alınmalıdır. O halde hileli davranışın aldatacak nitelikte olması gerekir. Basit bir yalan hileli hareket olarak kabul edilemez. Olaysal olarak değerlendirme, hileli hareketin ne olduğu, mağdur üzerindeki etkisi, kandırabilecek bir hareket olup olmadığı, mağdurun iyi niyeti ve güven duygularının suiistimal edilip edilmediği araştırılmalıdır.’


# YASEMİN GÜNERİ - Star


CHP kanun dışı okullara ceza istedi
CHP İzmir Milletvekili Ahmet Ersin ve bir grup CHP milletvekili, kanuna aykırı eğitim kurumları açanlara 3 yıl hapis cezası verilmesini öngören yasa değişikliği teklifini TBMM Başkanlığı'na verdi.
13 Kasım 2006 14:52
Yazı boyutunu büyütmek için           

Teklif, Türk Ceza Kanunu'nda 'Kanuna aykırı eğitim kurumu' başlıklı 263. maddenin değiştirilmesini öngörüyor. Teklif, 'Kanuna aykırı olarak eğitim kurumu açanlara, bunları çalıştıranlara ve bu kurumlarda kanuna aykırı olarak açıldığını bildiği halde öğretmenlik yapanlara, bir yıldan 3 yıla kadar hapis cezası verilmesi' hükmünü taşıyor.



Atatürk'ün Kürtlere özerklik vaadi!
Sabancı Üniversitesi öğretim üyesi Doçent Cemil Koçak, Neşe Düzel ile yaptığı röportajada, "Atatürk'ün 'Kürtlere özerklik verilecek' dediğini söyledi.

 

Neşe Düzel'in röportajı

NEDEN? Cemil Koçak

Geçenlerde, Taner Akçam'ın Ermeni sorunuyla ilgili yazdığı son kitabında yer alan Atatürk'ün bir sözü çok tartışıldı. Atatürk'e ait bu sözlerin Meclis kayıtlarında bulunamadığı ileri sürüldü. Aynı günlerde Türk Tarih Kurumu'nun Atatürk'ün dinle ilgili bazı sözlerini sansür ettiği basına yansıdı. Bu, anlaşılması çok zor bir çelişkiydi. Cumhuriyetimizin kurucusu olan ve devletin bütün kurumlarıyla 'ilkelerine' bağlı olduğu Ulu Önder'in sözleri yine devlet tarafından sansür ediliyordu. Devletin bazı kurumları niye Atatürk'ün bazı sözlerini sansür ediyordu? Saklanmaya çalışılan neydi? Niye yakın tarihimiz hep böyle sırlarla doluydu? Yakın dönem siyasi tarih üzerine çalışan Sabancı Üniversitesi öğretim üyesi Doç. Cemil Koçak'la Cumhuriyet dönemini, bu dönemin sırlarını, Atatürk'ün kişiliğini, devletle Atatürk'ün ilişkilerini ve bugünkü durumu konuştuk.

***

Geçen gün tuhaf bir gerçek ortaya çıktı. Taner Akçam, Ermeni sorunuyla ilgili yazdığı kitaba, Atatürk'ün 'Utanç verici olay' diye bir sözünü başlık almıştı. Atatürk'ün bu konuşmayı Meclis'in gizli oturumunda yaptığı da söylendi... Bu konuşmanın Meclis zabıtlarında sansürlendiği de söylendi... Hangi görüş doğru?
Atatürk, 24 Nisan'da Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin açılışı nedeniyle yaptığı ilk Meclis konuşmasında bu sözü söyledi. Atatürk, bu sözün geçtiği bölümde, 'Karşıtlarımız (İtilaf devletleri) bize tehditte bulunuyorlar. Memleket dahilinde katliam yapılmamasını istiyorlar. Bu iddia geçersizdir... Memleketimizin hangi kıtasında Ermenilere karşı katliam yapılmıştır veya yapılmaktadır' diyor. Ve hemen sonra da, ekliyor. 'Harbi Umumiye'nin (Birinci Dünya Savaşı'nın) başlangıç safhalarından bahsetmek istemem. Zaten İtilaf devletlerinin bahsettikleri de bittabi maziye ait fazahat' diyor.

'Fazahat' ın anlamı nedir?
Kaynak Yayınları'na göre 'fazahat'ın Türkçesi, 'utanç verici işler, alçaklık' tır. Dolayısıyla Atatürk, Ermeni olaylarıyla ilgili olarak 'utanç verici işler' diyor. 'Bugün böyle bir olay yok ama, dün vardı. 1915'te utanç verici bir şey olmuştur ve İtilaf devletleri de zaten bugünden değil; geçmişe ait utanç verici, alçakça işlerden bahsediyor' diyor.

Peki Atatürk'ün bazı sözleri toplumdan bilinçli bir şekilde saklanmış olabilir mi?
Şu olabilir. Atatürk'ün bazı sözleri, konjonktüre uygun düşmeyebilir. Biz, Atatürk'ü 'büyük devlet adamı, büyük kumandan, ulu önder' sıfıtlarıyla anıyoruz. Oysa en önemli özelliği olan siyasetçi tarafını unutuyoruz.. İsmet Paşa, 'Atatürk'ün siyasetçiliği kumandanlığından üstündür' diyor. Gerçekten Atatürk öngörüsü yüksek olan çok iyi bir siyasetçi. Ve bir siyasetçi, yerine ve zamanına göre aynı konuda farklı şeyler söyleyebilir, kurduğu ittifakları değiştirebilir. Bu, siyasetin doğasında var. Atatürk'ün de farklı zamanlarda aynı konuda farklı görüşleri var.

Hangi konular bunlar?
Mesela Atatürk'e Osmanlı devletinin Birinci Dünya Savaşı'na girmesi hakkında ne düşünüyorsunuz diye soruyorlar. 1919'da sorduklarında 'Savaşa girilmemesi diye bir ihtimal yoktu' diyor. Çünkü Atatürk o zaman İttihatçı'larla birlikte davranmak zorundaydı ve onları koruyor. Zaman geçiyor, Cumhuriyet kuruluyor. Aynı soru yine soruluyor. İttihatçılar için,'Bunlar cahildir. Birinci Dünya Savaşı'na girip memleketin altını üstüne getirdiler' diyor. Atatürk'ün Sovyetler Birliği'yle ilişkisini ve sözlerini alın, emperyalizme ve kapitalizme karşı çıkan çok Bolşevik Che Guevera tarzı bir Atatürk kurabilirsiniz kafanızda. Ama aynı Atatürk camiden çıkıp Meclis'i açıyor. Hocalarla birlikte dua ederek kurbanlarla, besmelelerle Meclis'i açıyor. Meclis Osmanlı'da böyle hiç açılmadı.

Atatürk bugün Meclis'i böyle açabilir miydi? Açsaydı ne olurdu?
İrtica denirdi buna. Atatürk siyasetçi olarak böyle yapmak zorunda olduğunu düşündü. Çünkü o dönemde İslami bir dayanışmaya ihtiyacı vardı.

Atatürk'ün dinle ilgili sözlerinin de Türk Tarih Kurumu tarafından sansür edildiğini okudum gazetelerde. Bu mümkün mü?
Mümkün. Atatürk'ün meşhur Medeni Bilgiler kitabındaki dinle ilgili bazı sözleri sansürlenmiş. Atatürk bu kitabında, 'İslam Arapların dinidir... Biz ise Türküz... İslam bizi geriletti... Bizden uzak dursun' havasında bir söz ediyor. 1930'larda söylenmiş bir söz bu. Bizim için hangi Atatürk geçerli, bunu söyleyen Atatürk mü, Meclis'i duayla açan Atatürk mü? Atatürk gidip camide halka hutbe de okuyor. Balıkesir'de bir camide konuşuyor. Yapacaklarını, İslam da bunları emrediyor diye anlatıyor. Atatürk ondan sonra hiç camiye gitmiş mi? Gitmemiş.

Bir yandan devlet bütün kurumlarıyla Atatürkçü, bir yandan devletin kurumları Atatürk'ün sözlerini sansürleyip saklıyor. Bu çelişki nereden kaynaklanıyor?
Çünkü farklı konjontürlerde farklı Atatürkçülük versiyonları var. Herkesin kendine göre içini doldurabileceği boş bir kutudan bahsediyoruz. Atatürk'ün aynı konuda farklı yaklaşımları var. Eğer Atatürk'ün siyasetçi olarak söylediği bir söz, o günkü konjonktüre uymuyorsa sansür ediliyor.

Atatürkçülük, Atatürk'ün ölümünden sonra mı ortaya çıktı?
Aslında Atatürkçülük diye bir şey yok. Atatürk var. Atatürkçülük diye bir ideoloji hiçbir zaman olmadı. Atatürk'ün aklından bir ideolojik paket hazırlamak hiç geçmedi. Atatürk'ün siyaseti, duruma göre hareket etmek oldu. Mesela iktisat siyasetinde, özel sektör de devletçilik de arka arkaya denendi. Atatürkçülük bir pragmatizmdir. Dolayısıyla biz bunu söyledik, angaje olduk, bu programın dışına çıkamayız gibi teorik bir platformdan tamamen uzak bir sistemdir. Kazanmak için gereken neyse o yapılır. Gerekirse ittifaklar kurulur ve bozulur. Mesela Türk Tarih Kurumu, Atatürk'le ilgili başka şeyler de sansür etti.

TTK başka neyi sansürledi?
Atatürk'ün 1923'te İzmit'te basın mensuplarıyla yaptığı çok uzun bir görüşme var. Atatürk orada Kürt meselesine değiniyor. 1960'larda Atatürk'ün söylev ve demeçleri toplanırken, o tarihte gazetelerde yayımlanmış olan konuşmasının bu bölümü çıkarılıyor. O konuşmasında Atatürk, Milli Mücadele'nin başında da, Teşkilat-ı Esasiye'de de olduğu gibi 'Kürtlere yerel özerklik, otonomi ya da ona benzer bir şey verilecek' diyor. Zaten 'Türk milleti' ve 'Bu memlekette Türkler yaşar' tanımlaması da 1925'teki Şeyh Sait isyanından sonra ortaya çıkıyor.

Niye?
Şeyh Sait isyanı dönüm noktasıdır. Bu isyanın ikili bir yüzü var. Kürtler hem Cumhuriyet'in reformlarına karşı ayaklanıyorlar, hem de bir Kürt milliyetçiliği ayaklanmasını gerçekleştiriyorlar. 1925'e dek Atatürk Meclis'teki konuşmalarında, 'Türk, Kürt, Çerkez hepimiz İslam'ın unsurlarını oluşturuyoruz' diyor. 1925'ten sonra ise 'Türkiye'de yaşayan herkes Türk milletidir, herkes Türktür. Cumhuriyet'i Türkler kurdu' deniyor. Yani, 'Herkes kendine Türk diyecek ve Türkçe konuşacak' deniyor. Oysa Atatürk'ün 1925'e kadar bir Türk tanımı yoktu. Kanunlarda da Türk tanımı yoktu, çoğu zaman 'Türkiye halkı' diye geçiyordu ve Atatürk de çok defa böyle diyordu.

Atatürk Kürtlerle yapmış olduğu ittifakı bozdu mu?
Şeyh Sait ayaklanmasının temel nedeni, bu ittifakın bozulmasıdır zaten. Bu ittifakın bozulmasına tepkidir ayaklanma. Kürtleri yanına alarak verdiği Milli Mücadele'yi başarıyla sonuçlandırdıktan sonra Atatürk, bir siyasetçi olarak Kürtlerin desteğine ihtiyacı kalmadığını düşündü. Bu ittifakı, ileride yapmak istediklerine engel olarak görmeye başladı ve muhtemelen de kafasında nihai hedef olarak Kürtlere özerklik vermek gibi bir şey yoktu. Onun nihai hedefi bizim bugün anladığımız üniter devletti. Aslında Atatürk'ün Kürt sorununa bakışı, bugünkü resmi politikadan farklı değildi.
Eğer her dönem konjonktüre uygun farklı bir Atatürkçülük varsa, bugünkü Atatürkçülük nedir?
Bugün Atatürkçülerin dile getirdiği bir 'cumhuriyet ilkesi' var. Oysa cumhuriyetçilik, devlet başkanının hanedan üyesi olmayıp, bir şekilde seçimle gelmiş olmasından ibaret bir yönetim şeklidir. Yani saltanata son vermektir. Cumhuriyeti bu şekilde tanımlarsanız, 'cumhuriyetçi' olmanın manası pek yok. Ama bizde bir de 'cumhuriyetin temel ilkeleri, değerleri' diye bir lakırdı var. Cumhuriyetin içi, kendisiyle ilgili olmayan laiklik meselesiyle doldurulmaya çalışılıyor. Aslında Atatürkçülük, laiklik meselesidir. Bugün Atatürkçülük'ten geriye ne kaldı derseniz, laiklik meselesi kaldı. Atatürkçülüğün içinde demokratik bir mesele hiç yok.

Atatürkçülük'te niye demokrasi yok peki?
Aslında demokrasi ve laiklik ayrılamaz. Laiklik demokrasi için ne kadar gerekliyse, demokrasi de laiklik için o kadar gereklidir. Atatürk hayatı boyunca aslında özgür aklı vurguluyor. İslam'ın getirdiği zihniyet dünyasını, dinin sosyal baskısını yıkmadan, insanların özgür bir akla sahip olmasının mümkün olamayacağını ve din hâkimiyetini yok etmeden demokra-tik bir düzenin kurulamayacağını düşünüyor. Dinin insanlar üzerindeki baskısının ancak otoriter bir düzende ortadan kaldırabileceğine inanıyor. Atatürkçülük esas itibarıyla budur ve tipik bir aydınlanma felsefesidir. Atatürkçülük siyasi felsefe olarak otoriterliğin dışında asla tanımlanamaz.

Atatürkçülük çağdaş demokrasiye izin verir mi?
Korkarım vermez.

Bugünkü Atatürkçülük'le, Atatürk'ün gerçek kimliği ve sözleri ne kadar örtüşüyor?
Atatürkçülük, Atatürk'e çok haksızlık ediyor. Atatürk böyle ayet düzeyinde birtakım sözlerden ibaret bir insan değil. Onun Birinci Meclis'te milli mücadeleye yön verebilmek ve insanları ikna edebilmek için yaptığı konuşmalar çok önemli. Çok akıllı, öngörü sahibi, kararlı iyi bir siyasetçi Atatürk. Eğilip bükülmüyor mu? Evet eğilip bükülüyor. İnanılmaz bir eğilip bükülmesi var, esnekliği çok yüksek Atatürk'ün. Atatürk iyi bir siyasetçi. Ama biz Atatürk'ü bizim yaptıklarımızı yapmayan insan üstü bir varlık, bir süpermen olarak düşünüyoruz.

 Atatürk'ün pek çok sözü niye topluma yansıtılmıyor?
'Nutuk' dahil, Atatürk'ün yaptığı konuşmaların geniş kesimlerce okunduğunu söyleyemeyiz. Biz, Atatürk'ün söylediklerini, 'İstikbal göklerdedir. Hayatta en hakiki mürşit ilimdir' gibi, 'ayetler' tarzında biliyoruz. Mesela 'Nutuk', yıllardır en çok basılan kitaptır. Bir üniversite mezununun önüne koysanız, ne anlattığını anlatamaz. Çünkü 'Nutuk'u tam anlayamaz.

Niye? 'Nutuk' o kadar anlaşılmaz mı? Biz yakın tarihimizi 'Nutuk'tan öğrenemez miyiz?
Öğrenemeyiz. 'Nutuk' sekiz yıllık bir otobiyografidir. Atatürk 'Nutuk'ta, 1919'da Samsun'dan başlayarak 1927'ye kadar geçen sekiz yıllık hadiseleri, sadece kendi açısından anlatıyor. 'Nutuk', sadece telgrafnamelerden kurulu bir metindir. 'Nutuk'u profesyonel tarihçinin dışında kimsenin anlaması mümkün değlidir. Ortalama bir vatandaş 'Nutuk'tan bir sonuç çıkaramaz. Bu yüzden biz 'Nutuk'un 'Ey Türk Gençliği' diye başlayan sadece son satırlarını biliyoruz ve onu da 'ayet' gibi asıyoruz.

Tarihçiler geçmişte ne olduğunu araştırmakta zorlanıyorlar mı?
Arşivlerin hepsini kilitli bir dolaba koysanız da, yakın tarihle ilgili yeterince malzeme var. Yazılmış kitapları, o gün basılmış gazeteleri profesyonel bir gözle okursanız, yakın tarihte ne olduğu anlaşılıyor. Mesela Milli Mücadele yıllarının gazetelerine bakıyorsunuz, İstanbul'da işgal altında çıkan gazeteler Mustafa Kemal'i alkışlıyor, Anadolu hareketini destekliyor. Yayımladıkları karikatürlerde Yunan subaylarıyla, diğer yabancı askerlerle dalga geçiliyor. Normal koşullarda işgal altında bunlar mümkün değildir.

Peki nasıl olabiliyor bu?
Demek ki o kadar da bir işgal yok. Eğer hakiki bir işgal olsa, insana nefes aldırmazlar. Anadolu çok büyük bir işgal yaşamadı. İşgal asıl Güneydoğu'da Fransızlar tarafından Gaziantep, Kahramanmaraş ve Urfa'da yaşandı. Batı Anadolu'da da Yunan işgaline karşı savaşıldı. İtalyanlar ve İngilizler geldi ama hiç savaşmadık. Birinci Dünya Savaşı'nın galipleri İstanbul'a yüz bin kişilik orduyla geldiler ama, İstanbul'da Kartal'dan öteye geçmediler. Kaltal'dan sonrası Kuvayi Milliye'den soruluyordu. Çünkü onların Osmanlı devletini tamamen ortadan kaldırma niyetleri yoktu. Zaten İngilizler Musul ve Kerkük'ü almıştı. Anadolu'yla ilgilenecek durumda değillerdi. Çünkü kuzeyde Rusya'da Bolşevikler bambaşka bir sistem kuruyordu. Asıl hedefleri Rusya'ydı. Rusya daha büyük tehditti ve oraya asker göndermek istiyorlardı.

Biz Kurtuluş Savaşı'nı kime karşı yaptık?
Mücadelenin ana hattı, batıda Yunanistan'ın ittirilmesi, doğuda da Ermenistan'ın ittirilmesidir. Kazım Karakarabekir'in ordusu doğuda Ermenilerle savaştı. Osmanlı Ermenileri değil bunlar. Rusya'da Bolşeviklerle de savaşan Beyaz ordu taraftarı Menşevik Ermeniler bunlar. Doğu Anadolu'yu istiyorlardı. Türk ordusu Güneyde Fransızlarla, batıda da yüz binin üzerindeki Yunan askeriyle savaştı. İngilizlerin Musul ve Kerkük'ü alması üzerine Fransızlar da hiç olmazsa güneydoğuda bir yer edinmeye çalışıyordu. Kurtuluş Savaşı üç yıl sürdü ve şehit-yaralı toplam 30 bin kişilik zaiyatımız oldu. Kurtuluş Savaşı'nın pırıltılı hale getirilmesinin nedeni, Cumhuriyet'e ve Cumhuriyet'le birlikte yapılanlara bir meşruiyet kazandırmak içindir.

Toplum yakın geçmişin gerçeklerini öğrenirse çok mu şaşırır?
Şaşırır fakat çok rahatlar. Bu toplum rahatlamaya ihtiyacı olan bir toplum.

Toplumdan saklanan sırların kaynağında İttihatçılar mı var? Onları mı korumaya çalışıyoruz?
Cumhuriyeti kuran kadronun İttihatçı olmasının da payı var tabii. Normalde cumhuriyetçilerin Osmanlı saltanatında olan her şeyi suçlaması gerekirken, savunmak durumunda kalıyorlar. Çünkü İttihatçılar, geçmişlerini silip atamıyorlar. Çünkü Cumhuriyet bir kopuş değil, bir geçiş aslında. Fransız ihtilalindeki gibi gelenler gidenleri giyotinle kesmiş olsalardı, önceki dönemle bir kopuş olurdu. O zaman Enver Paşa, Sarıkamış'ta ölen 90 bin asker için 90 bin kere didiklenirdi. Ama durum öyle değil. Enver Paşa'nın yaveri, Cumhuriyet'te Atatürk'ün yaveri. Yaverler düzeyinde bir devamlılığı var işin. Aynı kadro, aynı zihniyet Cumhuriyeti devam ettiriyor. İşte o zaman da rejim değişikliği olmuyor, iktidar değişikliği oluyor.
Osmanoğulları'nın saltanatı bitiyor, Cumhuriyet kuruluyor. İttihat Terakki Partisi isim değiştiriyor ve ittihatçılar Cumhuriyet Halk Partisi oluyor. İttihatçılar Osmanlı'yı batırıyorlar ama Cumhuriyeti de kuruyorlar.

Osmanlı'nın son döneminde yaşanan acı olayları gizlemenin nedeni de, Cumhuriyeti kuran kadronun İttihatçı olması mı?
Evet. Kopuş olmadığı için, Ermeni katliamı da bu yüzden tartışılamıyor.

1915'teki olayları siz tarihçi olarak nasıl tanımlıyorsunuz?
Ben eskiden de 1915 olaylarına katliam derdim hâlâ öyle diyorum. Tapu kayıtları, bu meselenin özüne ilişkin bilgi kaynağıdır. Çünkü 1915 çok sayıda Ermeninin öldürülmesiyle sınırlı değildir. Aynı zamanda büyük miktarda servet de el değiştirdi. Ne boyutta servet değişimi olduğu, Müslümanlara ne boyutta mülk devri gerçekleştiği anlatımdan çıkmaz. Bu ancak tapu kayıtlarından okunabilir. Yaklaşık bir milyon Ermeni yerinden alınıyor ve bir daha dönmüyor. O bağlara, bahçelere, dükkânlara, işyerlerine birileri sahip oluyor. Tapu kayıtlarında bu ortaya çıkıyor. 1915'ten 18'e kadar ki tapu kayıtlarından Ermenilerin o sıradaki mülk toplamı ve bunların kimlere geçtiği rahatlıkla görülebilir. Bunun ortaya çıkmasından çekiniliyor...

(Radikal)


Katil zanlısı polisin dehşet sözleri
Afyomkarahisar'da eşi 28 yaşındaki Seviye, 4 yaşındaki oğlu Özer, kayınvalidesi 57 yaşındaki Semiha Kılınçaslan ve baldızı 23 yaşındaki Hanife Kılınçaslan'ı öldüren polisin geçen yıl cep telefonuyla çektiği görüntü ve fotoğraflar ortaya çıktı.
13 Kasım 2006 17:14
Yazı boyutunu büyütmek için           

Sezer KÜÇÜKKURT'un haberi

Başaran'ın sevgilisine, “7 kişiyi öldüreceğim, bana cani diyecekler, ama sen o zaman benimle gurur duyacaksın” sözleri tüyler ürpertti.

10 Kasım Cuma günü meydana gelen olayda, İstanbul’da görev yapan ve Tunceli’ye tayini çıkan polis memuru 31 yaşındaki Zafer Başaran, eşi Seviye, oğlu Özer Başaran ile kayınvalidesi Semiha ve baldızı Hanife Kılınçaslan’ı yol ortasında silahla vurarak öldürmüştü. Katil zanlısı Başaran yasal işlemlerin ardından sevk edildiği adliyede çıkarıldığı nöbetçi mahkeme tarafından tutuklanarak cezaevine gönderilmişti.

Uyuşturucu hap kullandığı ve eşini aldattığı iddia edilen Başaran’ın, cinayeti sevgilisine anlattığı ortaya çıktı. Cep telefonuyla çekilen görüntülerde, Öznur adlı sevgilisiyle görülen Başaran’ın, “Çocuğumuzun ilk tohumlarını attık. Mutlu ve mesut olacağız. Söyle senin için kaç kişiyi öldüreyim? Bana cani diyecekler. Otobüste giderken gazete okuyan bir adam ‘Vay anasına, adam 7 kişiyi öldürmüş’ diyecek. Sen de o zaman gururla ‘Ben bu adamı tanıyorum. Geçen akşam beraberdik. Yemek yedik’ dersin” ifadeleri yer alıyor. Kadının “Sen ıslah olmazsın. Düzgün şeyler yap. Niye kötü şeyler düşünüyorsun” demesi üzerine Başaran'ın “Yamukları düzelteceğiz. Ben düzeldim, ama başkalarını düzelteceğiz” ifadeleri dikkat çekti.

Katil polis memurunun öldürdüğü eşini ayrıca Angelina adlı yabancı uyruklu bir kadınla da aldattığı belirlendi.

GEÇEN YIL BOŞANMA DAVASINDA SUNULMUŞTU

Seviye Başaran, geçen yıl Eylül ayında eşinden boşanmaya karar vermiş ve mahkemeye başvurmuştu. Geçen yıl Kasım ayındaki duruşmada eşi Zafer Başaran'ın, adının Öznur olduğu belirtilen sevgilisiyle çekilen cep telefonu görüntülerini mahkemeye delil olarak sunmuştu. Ancak mahkeme hakimi çifti barıştırarak boşanma davasından vazgeçirmişti.

Hürriyet


Korsan yüzde 10 düşerse yazılım sektörü 5.3 milyar dolara çıkar

 

Bilgisayar programlarından doğan telif haklarının korunması konusunda kamuoyunda bilinç oluşturulması için eğitim ve bilgilendirme faaliyetleri yürüten Business Software Alliance`nin (BSA) Avrupa ve Orta Doğu Hukuk Direktörü Sarah Coombes, Türkiye`de korsan yazılım kullanım oranının sadece yüzde 10 düşürülmesiyle, yazılım sektörünün yüzde 120 büyüterek 5.3 milyar dolar büyüklüğe ulaştırılabileceği
Coombes, korsan yazılımla mücadele konusunda yaptığı açıklamada, dünyanın ve Türkiye`nin önde gelen yazılım şirketlerinden oluşan BSA katılımcılarının, korsan yazılım olarak adlandırılan yasa dışı yazılım kullanımının önüne geçmek için dünya genelinde resmi ve özel kurum ve kuruluşlar ile işbirliği yaptığını anlattı.

KORSAN BÖLGENİN ÜZERİNDE Yazılım telif haklarının, dünya genelinde tüm ülkelerde korunma altına alındığını, ayrıca aralarında Türkiye`nin de bulunduğu birçok ülkenin uluslararası anlaşmalara taraf olarak, yazılım ve diğer fikir ve sanat eserlerinin hukuka uygun olarak kullanılmasını sağlamak için işbirliği yoluna gittiklerini belirten Coombes, BSA`nın da tüm dünyada faaliyetlerini bu sözleşme ve yerel kanunlardan aldığı güçle yürüttüğünü söyledi. Türkiye`de telif haklarının 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu ile korunduğunu, bu kanunun bölgedeki ve Avrupa Birliği`ndeki (AB) en kapsamlı kanunlardan bir tanesi olduğunun altını çizen Coombes, bununla birlikte Türkiye`de korsan bilgisayar programı kullanımının, bölge ortalamalarından bile çok yüksek olduğunu bildirdi.

İSTİHDAM POTANSİYELİ: Toplumun eğitilmesi ve kanunların etkin şekilde uygulanmasının bunu değiştirebilecek önemli parametrelerden biri olduğunu ifade eden Coombes, korsan bilgisayar programlarının, Türkiye`de genç nüfus için önemli bir istihdam potansiyeli olan bilişim sektörünün gelişmesini ve yenilikçiliği engellemesi açısından önem taşıdığını anlattı.
Hürriyet 2006-11-12 14:09:01


Çocuk tacizcisi rahibe hapis

İspanya'da 12 yaşındaki bir erkek çocuğuna cinsel tacizde bulunmaktan yargılanan rahip 2 yıl hapis cezasına çarptırıldı.

Madrid'in Aluche ilçesi rahibi Rafael Sanz Nieto'nun 1999-2001 yılları arasında, o dönemde 12 yaşında olan bir erkek çocuğuna cinsel tacizde bulunmasıyla ilgili dava bugün Madrid Mahkemesi'nde karara bağlandı. Mahkeme, ilk defa bir rahibi, cinsel taciz suçundan 2 yıl hapse mahkum ederken, olayları bilmesine rağmen sessiz kalan Madrid Başpiskoposluğu'na da sorumluluğunu yerine getirmemekten 30 bin avro tazminat cezası verdi. Cinsel taciz olayının ortaya çıkartılıp, mahkemeye taşınmasından sonra söz konusu rahip, Katolik Kilisesi'nden ihraç edilmişti.

AA


Amerikalı gizli ajanlar İngiltere’de terörist avında

Mail on Sunday, ajanların İngiltere’de ABD’ye iadesi istenen suçlularla ilgili izinsiz olarak operasyon yaptığını öne sürdü


İNGİLTERE’DE yayımlanan Mail on Sunday gazetesi Amerikan ajanlarının İngiltere’de operasyon yaptığını öne sürdü. En son operasyonda Amerikalı ajanların alıcı gibi davranarak İran’a gece görüş dürbünleri satmak isteyen bir şebekeyle temasa geçtiklerini iddia eden gazete, ABD ajanlarının daha önce hiçbir dönemde İngiltere’de bu tür operasyonlara kalkışmadığını yazdı. İngiliz hükümetinin söz konusu operasyonlar hakkında bilgi sahibi olup olmadığının bilinmediğini de belirten gazete, ‘Eğer İngiliz hükümetinin bu operasyonlar hakkında bilgisi varsa yabancı ajanların kendi topraklarında suçlulara tuzak kurması konusunda sorulara muhatap olacaktır. Yoksa hükümet bu kez de topraklarında yabancı ajanlar faaliyet gösterirken, bundan haberdar olmamakla suçlanacaktır’ diye yazdı. İngiltere’de faaliyet gösteren insan hakları dernekleri iddia üzerine, İngiltere İçişleri Bakanı John Reid ve Dışişleri Bakanı Margaret Beckett’tan bu konuda açıklama istedi. Hükümetten özellikle Amerikan ajanlarının bu operasyonlarda İngiliz yasalarında yeri olmayan yöntemler kullanıp kullanmadığının açıklanması istendi. AA


Cinayeti temizlikten sonra bildirdiler

İstanbul’da bir gece kulübündeki silahlı kavgada işletme müdürü ve müşterilerden biri öldü, dört kişi yaralandı. Yerleri temizleyip üzerlerini değiştirdikten sonra olayı ihbar eden bar personeli hakkında ‘delilleri yok ettikleri’ iddiasıyla soruşturma açıldı


OLAY İstanbul Yenikapı sahilindeki ‘Club RA’da meydana geldi. Arkadaşlarıyla eğlenmeye giden Emrah Yasin Dirier ile işletme Müdürü İsmail Dinç arasında mekána girme meselesi yüzünden tartışma çıktı. İçerideki silahlı çatışma dışarı taştı. Dirier’in arkadaşı Mahmut Aktaş olay yerinde, İsmail Dinç ise hastanede öldü. Dirier ile birlikte müşterilerden Ramazan Karataş (28) Hikmet Bayram (21) ve Elena Aytepe (23) yaralandı.

# UYUŞTURUCU ŞÜPHESİ

ÇATIŞMA sonrası olay yerine gelen polisler mekánın temizlendiğini fark etti. Personelin de üzerlerindeki elbiseleri değiştirdiği iddia edildi. Bunun üzerine savcılık talimatıyla personel hakkında delilleri yok etmekten soruşturma açıldı. Polis mekánın önünde bulunan lüks otomobilleri incelemeye aldı. İsmail Dinç ile Mahmut Aktaş’ın uyuşturucudan arandıkları öğrenildi. Soruşturma çok yönlü sürüyor.


Baba oğul cinayetinde 5 tutuklama

Çanakkale'nin Ezine ilçesinde, iki gün önce baba ile oğlunun öldürüldüğü silahlı saldırıya karıştıkları iddiasıyla aynı aileden 5 kişi tutuklandı.

Silahlı saldırının ardından görgü tanıklarının ifadelerine başvuran Ezine İlçe Emniyet Amirliği ile Çanakkale Emniyet Müdürlüğü Asayiş Şube Müdürlüğüne bağlı ekipler, evlerinin önünde uğradıkları silahlı saldırıda ölen Erol Neşvat ve oğlu Hüsamettin Neşvat ile aralarında daha önceden husumet bulunduğu ileri sürülen Sevim ve Reşat Bakır ile oğulları Erol, Hamit ve Zülfikar Bakır'ı gözaltına aldı. Ekipler, Cumhuriyet Savcılığından aldıkları arama izniyle Reşat Bakır'ın kızı C.Ö'nün evinde yaptıkları aramada da bir adet ruhsatsız silah ele geçirdi. Zanlılardan Sevim ve Erol Bakır ''adam öldürmek'', Hamit, Reşat ve Zülfikar Bakır ise ''cinayeti azmettirmek'' suçlarından Ezine'de çıkarıldıkları mahkemece tutuklandı.

Erol ve Hüsamettin Neşvat'a, 2 gün önce, Seferşah Mahallesi'ndeki evlerinden çıktıkları sırada sokağa yanaşan bir araçtan silahla ateş edilmiş, Hüsamettin Neşvat olay yerinde hayatını kaybetmişti. Baba Erol Neşvat ise ağır yaralı olarak kaldırıldığı Çanakkale Devlet Hastanesinde yapılan müdahaleye rağmen kurtarılamamıştı.

 


Menderes’i kurtarabilirdim

1960’ta İstanbul Cumhuriyet Savcısı olan ve döneminde ‘Yılın Hukukçusu’ seçilen Mehmet Feyyat 46 yıl sonra star’a açıkladı: Menderes usüle aykırı olarak idam edildi


YIL1961... 16 Eylül’de Dışişleri eski Bakanı Fatin Rüştü Zorlu ve Maliye eski Bakanı Hasan Polatkan idam edildi. Menderes o gün idam edilenler arasında yoktu, çünkü bir gün önce intihara teşebbüs etmişti. İnfaz bu nedenle bir gün sonra gerçekleştirildi. Dönemin İstanbul Cumhuriyet Savcısı Mehmet Feyyat idamın üzerinden 46 yıl geçtikten sonra o gün yapılan kanunsuzluğu star’a açıkladı:

‘İmralı Cezaevi’nin yönetimi İstanbul Cumhuriyet Savcılığı’na aitti. İnfaza ben bakabilirdim veya başka bir arkadaş. Menderes intihara teşebbüs ettiği için getirildiğinde yarı baygın vaziyetteydi. İhtilal Başsavcısı Ömer Altay Egesel yetkisi olmadığı halde infazı gerçekleştirdi. İnfaz İstanbul Savcılığı’nın idaresinde olmalıydı. Başsavcı Nedim Demirel usül yerine gelsin diye bir savcı gönderdi, ama o savcı mübaşir gibi görev yaptı. Oysa yasaya göre esas yetkili o. Menderes’in idamı gardiyanın nasılsa ölecek diye idam mahkumunun kafasına silah dayayıp öldürmesine benziyor.’

# Telefonlarımızı kestiler

‘Orada ben olsaydım, yarı baygın birini asmak yerine onu Adli Tıp Kurumu’na gönderir ve rapor aldırırdım. Bir-iki gün beklenseydi rapor için bambaşka bir durum yaşanırdı. Zaten İsmet Paşa ve Cemal Gürsel ‘Asılmasın’ diye telefon ediyorlardı. Ama irtibat bürosu telefonları kesti. Egesel de boşluktan yararlanıp yaptı. Ertelenseydi Menderes asılmayacaktı. Celal Bayar gibi evde ceza çekebilirdi. Türkiye’de evde ceza çekme durumu ilk kez onun için kullanıldı. Ben de bir sene sonra sıradan biri için aynısını yaptım. Bakanlık ‘Nasıl gönderirsin’ dedi, ‘Bayar nasıl evinde cezasını çekiyorsa bu insan da çeker’ dedim. Belki Menderes’e de bu ceza verilecekti.’ ÖZKAN GÜVEN - Star


'Tecavüz kesin, Demirkol ceza almalı!'

Gamze Özçelik'e ‘tecavüz’ suçundan 10.5 yıl hapis istemiyle yargılanan eski basketbolcu Gökhan Demirkol, Antalya'da 8'inci kez hakim karşısına çıktı. Savcısı tecavüzün kesinleştiğini belirterek Demirkol'un cezalandırılmasını talep etti.
13 Kasım 2006 14:13
Yazı boyutunu büyütmek için           

Soner KOCAER'in haberi

Ayrıca, olay sırasında odada üçüncü bir kişinin olmadığı kesinleşti. Duruşma, 25 Aralık'a ertelendi.

Antalya 3'üncü Ağır Ceza Mahkemesi'nde bugün görülen 8'inci duruşmaya 10 bin YTL kefaletle serbest kalan Gökhan Demirkol katılırken, avukatları Ömer Yeşilyurt ve Rıdvan Yıldız da duruşmada hazır bulundu. Duruşmaya katılmayan Gamze Özçelik'i ise avukatları Fatih Volkan ve Makbule Tanış temsil etti. Duruşmada ilk olarak, otel odasında bulunan kültablasının içerisindeki maddenin ne olduğunun ve görüntülerin çekildiği sırada odada başka birinin olup olmadığının araştırıldığı bilirkişi raporu okundu. Raporda, kültablasındaki maddenin esrar olup olmadığının belirlenemediği, odada Özçelik ve Demirkol dışında bir üçüncü kişinin ise olmadığının tespit edildiği açıklandı.

3'ncü Ağır Ceza Mahkemesi Savcısı Mustafa Piroğlu'nun mütalaasında, Gökhan Demirkol'un Gamze Özçelik'in içeceğine onu rahatsız edip kendisinden geçmesini sağlayacak madde attığı, Demirkol'un Gamze Özçelik'i odasına bıraktığı, bilinçsiz halinden yararlanarak isteği dışınca cinsel ilişkide bulunarak cep telefonu ile bu görüntüleri kayıt ettiği ifadeleri yer aldı. Savcı Piroğlu, ‘rıza dışında ırza geçmek’ suçundan Gökhan Demirkol'un Türk Ceza Kanunu'nun 416/1, 33, 31, 36, 40 maddeleri gereğince cezalandırılmasını istedi. Demirkol'un avukatı Ömer Yeşilyurt, dosyayı incelemek ve savcının iddialarına göre savunmak üzere süre istedi. Bu talebi dikkate alan mahkeme heyeti, duruşmayı 25 Aralık'a erteledi. 9'uncu duruşmada kararın çıkması bekleniyor.

SUÇSUZ OLDUĞUNU YİNELEDİ

Savcının mahkeme heyetinden istediği cezaları duyan Gökhan Demirkol, “1 Temmuz günü Gamze öğleden sonra, daha doğrusu saat 09.40'ta uyandıktan sonra beni 9 kez cebimden aradı. Bunun kayıtlarının alınmasını öneriyorum. Daha önce de size söyledim, tecavüz suçlamasını kabul etmiyorum, hayatın doğal akışında gerçekleşen bir ilişkidir. Esrar almadığımız düşüncesi doğru değildir. Gamze'nin kullandığı otomobille dönerken Barış'ı otele bıraktık sonra savunmalarda bahsi geçen taksicinin söylediği yerden esrarı aldık ve kullandık. Zorla ırza geçmedim, suçsuzum” dedi. Duruşma, 25 Aralık'a ertelendi.

Demirkol, avukatı Ömer Yeşilyurt ve Rıdvan Yıldız'la birlikte duruşma çıkışında gazetecilerin sorularını yanıtlamazken, sinirli tavırları ile dikkat çekti. Avukat Yeşilyurt gazetecilerin, “Konuşmama kararı mı aldınız?” sorusuna, “Hayır biz her zaman konuşuyoruz. Öyle bi karar almadık. Mahkeme karara vardıktan sonra konuşacağız” yanıtını verdi.

24 YIL HAPİS İSTEMİ

Manken- oyuncu Gamze Özçelik'e tecavüz ettiği iddiasıyla yargılanan eski basketbolcu Gökhan Demirkol için savcının istediği cezalar şöyle;
“Türk Ceza Kanunu'nun 416/1 maddesine göre 15 yaşından büyük kadın ya da kıza tecavüz etmek, buna bağlı olarak 7 yıldan aşağı olmamak şartıyla 24 yıla kadar hapis cezası. Kamu hizmetlerinden mahrumiyetin yanı sıra olayda kullanılan ve olay görüntülerin çekildiği cep telefonuna devletin el koyması. Gökhan Demirkol'un cezaevinde yattığı sürenin alacağı cezadan düşülmesi.”


Hürriyet


Polise pasif direniş suç değil


ADNAN KESKİN (Arşivi)ANKARA - Yargıtay, `polise pasif direnme`nin suç olmadığını belirterek polise kimlik göstermeyen, ardından polis arabasına bindirilmek istenmesine direnip kaçmaya çalışan vatandaşa, `polise mukavemet` suçundan verilen cezayı kaldırdı. Beraat kararı veren Yargıtay, bunu, `eski TCK`da suç olduğu halde, yeni TCK`da `polise pasif direnme` eyleminin suç olarak düzenlenmediği` gerekçesine dayandırdı.

Mevzuatta `polise mukavemet` olarak tanımlanan suçlamayla ilgili yeni bir dönem başlatacak Yargıtay kararına konu yargılama, İstanbul Beyoğlu`ndaki olayla yaşandı. Polise kimlik göstermeyen, ardından bu nedenle polis arabasına bindirilmesine karşı zorluk çıkaran ve kaçmaya çalışan vatandaş, eski TCK uyarınca `polise mukavemet` suçundan mahkum edildi.

Adli para cezasına çevrildikten sonra kesinleşen cezaya itiraz, Adalet Bakanlığı`ndan geldi. Adalet Bakanlığı yeni TCK`da pasif direnme (mukavemet) suçunun yer almadığını belirterek cezasının kanun yararına bozulması istemiyle Yargıtay`a gitti.

Yargıtay Başsavcılığı bakanlık gibi düşündü, cezanın bozulmasını istediği tebliğnameyle dosyayı Yargıtay 4. Ceza Dairesi`ne gönderdi. Ceza Dairesi de bu görüşlere katıldı, cezayı kaldırıp beraat kararı verdi.

Yargıtay 4. Ceza Dairesi`nin verdiği karar polis veya jandarmanın görevleriyle ilgili olarak, yaygın biçimde yaşanan benzer olaylar için de yol gösterici olarak gösterildi.

Şiddet ve tehdit varsa suç

Kararda, polise mukavemet etmek (direnme) suçu nedeniyle cezanın ancak `polise şiddet kullanılması veya polise tehditte bulunulması` halinde verilebileceğine dikkat çekildi.

Yargıtay 4. Ceza Dairesi`nin kararı özetle şöyle: `... 1. 6. 2005 tarihinde yürürlüğe giren 5237 sayılı TCY`nin 265. maddesinde cebir ve tehditle görevi yaptırmamak için direnme suçu düzenlenmiş olup, kişilerin görevliye karşı gerçekleştirdikleri cebir ve tehdit içermeyen pasif nitelikteki eylemlerinin suç olarak belirlenmediği anlaşıldığından tebliğnamedeki düşünce yerinde görülmüştür. Pasif direnme eylemi yeni TCY ile suç olmaktan çıkarıldığından sanığın yüklenen suçtan beraatına, hükmolunan cezanın çektirilmemesine oybirliğiyle karar verildi. ( Radikal )


Kardeşler mirasın saklı payından çıkarılıyor

 

      TBMM Adalet Komisyonunda, kardeşlerin mirastaki saklı paydan çıkarılmasını öngören yasa teklifi kabul edildi.
      Komisyonda, AK Parti Adana Milletvekili Zeynep Tekin Börü’nün, Medeni Kanunda değişiklik içeren yasa teklifi görüşüldü.
     Teklif, Medeni Kanunda mirasın saklı payında tasarrufu düzenleyen maddesinde değişiklik yapıyor. Buna göre, mirasçı olarak kardeşleri dışındaki altsoyu, ana babası ve eşi bulunan miras bırakan, mirasının saklı paylar dışında kalan kısmında, ölüme bağlı tasarrufta bulunacak. Mevcut düzenlemede kardeşler de bu kapsamda yer alıyordu. Kardeşlerden her biri için "yasal miras payının sekizde biri" olarak düzenlenen saklı pay, yasa metninden çıkarılıyor.
   Teklifin gerekçesinde, kardeşlerin mirasçılık durumunda değişiklik yapılmadığı belirtilerek, "Miras bırakanın, mirasçılarından kardeşlerin, şayet kişi ölüme bağlı bir tasarrufta bulunmuşsa, saklı pay için dava açma hakkı ortadan kaldırılıyor" denildi. [ Milliyet ]


y a z a r l a r

Kriminal yayıncılığın çıkmaz sokaklarında
EKREM DUMANLI - ZAMAN
e.du...@zaman.com.tr
 
Uzun bir zamandan beri kriminal olaylar manşetlerden inmiyor. Televizyonların da özel ilgi gösterdiği hadiseler, kapkaç ve hırsızlıkla başladı, gasp ve darp ile devam etti. Seri cinayet haberleri meseleye yeni bir boyut kazandırdı.
 
Ve ardından tecavüz haberleri... Baliciler, hapçılar, katiller derken psikopatlar, caniler, vahşiler çıktı ortaya. Tüyler ürperten olaylar, mide bulandıran vakalar, tiksindiren ayrıntılar...
 
Polisiye olayların haber değeri taşıdığında kuşku yok. Halk bu tür hadiseleri öğrenmek; hatta yazılan ve söylenenlerden yola çıkarak kendine göre tedbir almak ister. İbret alınacak vakalar gözüyle de bakılabilir kriminal olaylara. Suç dosyaları raflardan birer birer indikçe aileler, okullar, kurumlar tedbir alma imkânı bulur... Bütün bu sosyal faydalara rağmen çok net bir soruya cevap bulmak zorundayız: Tüyler ürperten hadiseleri haberleştirirken medya, belli kurallara ve disiplinlere uymak zorunda değil midir? Bir başka deyişle, dünyanın her yerinde vuku bulan bu tür hadiseler, en ince ayrıntılarına, en vahşi detaylarına varıncaya kadar haber metinlerine taşınabilir mi?
 
Malum olduğu üzere, Türk gazeteciliği adli olayları üçüncü sayfaya taşıyarak kendine özgü bir tarz oluşturdu. Adliye koridorlarında çınlayan kavgaların özel bir sunumu var Türk medyasında. Namus cinayetleri, arazi kavgaları, cinayetler, yaralamalar... Hepsi üçüncü sayfanın müdavimleri tarafından takip ediliyor. Yalnız, bu sayfalardaki haber tarzı çoktandır magazinel bir boyut da kazandı. Çok ciddi olayların yanında çok sıradan; ama merak uyandıran haberlere de rastlanıyor. Son dönemdeki kriminal olaylar, üçüncü sayfa boyutunu aşarak hem daha sert bir çehreye kavuştu hem de birinci sayfayı işgal edecek güce erişti. Hal böyle olunca meselenin berrak bir zekâ, duru bir mantıkla bir kez daha değerlendirilmesi gerekiyor.
 
Cinayet haberleri neden dikkat ister?
 
Son günlerde birinci sayfalardan eksik olmayan haberler sıradan suçlar değil. Karşımızda bir cinnet manzarası var. Vahşet ve dehşet sınırları çoktan yıkılmış. Arsızlığın, yüzsüzlüğün çok daha gerisine düşülmüş ve vicdansızlığın örnekleri sunulmuş. Gözünü kırpmadan yedi cinayet işleyen ve yakalanmadığı takdirde buna devam edecek olan katillerden ne insaf beklenir ne iz'an. Herhangi bir olay ya da husumeti takıntı haline getiren, hedef seçtiği kişiyi öldüren caninin kendine göre (saçma ve anlamsız bile olsa) sebepleri vardır. Ancak hiç tanımadığı insanları katlederken sadistçe haz alan adamın uydurma bir gerekçesi bile yoktur. Ortada soğukkanlılıkla işlenen cinayetler var. İşte tam bu çerçevede şu değerlendirmeyi yapmak gerekiyor: Bu tür sistemli suç işleyenler, kendilerinde sapık bir güç hatta misyon vehmediyor ve yaptıklarının uzun uzun anlatılmasından müthiş bir haz duyuyor. Ruhen bu tür suçlara yatkın ve vicdanen bu cinnet çukurunun etrafında gezinenler ise ayrıntılı suç haberlerine manasız bir özenti ile bakabiliyor. Normal insanların midesi bulanırken bir şekilde azgınlık ve sapkınlık sınırını zorlayan şaşkın ruhlar, kendilerine yeni rol modeller bulabiliyor; en azından vahşet ve dehşeti böyle algılayabiliyor. Medya, meselenin bu kısmıyla da ilgilenmek zorunda. Ne normal insanın tiksindirici haberler ile gazeteden kaçırılmasına gerek var ne de potansiyel suçlulara örnek oluşturacak kadar suçun detaylandırılmasına.
 
Tecavüz haberleri de öyle! Nedir Allah aşkına şu 17 aylık bebeğe tecavüz haberleri! Bu bebeğe de yazık, bu vahşi görüntüye katlanmak zorunda kalan kamu vicdanına da. Bu kadar vahşi bir olayı tekrar tekrar görüntülere taşımak, tekrar tekrar fotoğraflandırmak; ve bütün bunları en ince teferruatına kadar nakletmek doğru mu? Seri cinayet ortaya çıkınca bazı gazeteler dünyaca ünlü seri katiller üzerine yazı dizileri başlattı ve uzmanlıklarını konuşturdu(!); Türk toplumunun bu konudaki bilgisizliğini(!) izale etti. 17 aylık bebeğe tecavüz olayı da öyle ayrıntılandı ki; dikkatli okurda merak uyandı 'acaba birileri de çıkacak dünyadaki en meşhur bebek tecavüzcülerini mi yazacak' diye. Değmez ki!
 
Nuray Mert, suç duyurusunda bulunuyor
 
Radikal yazarı Nuray Mert konuya daha net ve sert bir yaklaşımda bulunarak (7 Kasım), "Bu kez ve bu kadarının cezasız kalmasını istemiyorum, buradan suç duyurusunda bulunuyorum. Bunun kadar rencide edici, müstehcen, mide bulandırıcı bir olay olabilir mi? Bu haberi yapanın gözü, tecavüzcünün veya tacizcininkine benzemiyor mu?" diye soruyor. Nuray Mert eleştirilerinde haklı. Benzer bir tenkidi Hıncal Uluç (Sabah, 29 Ekim) da yapmıştı. Uluç'un yaklaşımındaki polisiye haber arayışları üzerinde cidden durmak gerekiyor.
 
Hep söylüyoruz; Türkiye'de medya, meslekî disiplinlere dönmek zorunda. Bu, bir fazilet ya da ekstra bir hamle değil; olmazsa olmaz nevinden bir zarurettir. Habercilik özen ister; öyle ki bazen bir haberde suç kınanıyor, suçlu aşağılanıyor sanırsınız; oysa durum hiç de o kadar basit değildir. Her suçun psikolojik, sosyopsikolojik sebepleri vardır. Suçu habere dönüştürürken bu unsurları göz önünde bulundurmak, aynı maraza müptela ruhları benzer davranışlara özendirmemek; ayrıca, toplumda ruhî bir yıkıntıya neden olmamak, sosyal dokuyu bütünüyle zedelememek, herkesi kuşatacak hatta içten içe kemirecek vehimlere yol açmamak gerekiyor. Kriminal vak'alar linç kültürüyle de haberleştirilemez! Gaz odasından bahsederken, elektrikli sandalyeyi resmederken, yağlı urganı naklederken bile bazı sapkın ruhları suça özendiriyor ya da kontrolsüz bir öfkenin kanunsuz sonuçlarına zemin hazırlıyor olabilirsiniz. Üstelik böyle bir maksadınız da yoktur. Ayrıca oluşturulan o korkunç kuşkuyla insanlar aile bireylerinden, komşularından, iş arkadaşlarından vs. bile kuşkulanacak hale gelebilir. Dikkatli olmak, dengeli olmak gerekiyor vesselam. Bunun ötesi çıkmaz sokak, üstelik kriminal vahşetin öbek öbek üstümüze çullanacağı bir çıkmaz sokak bu!

Kutsal ile hukuk
Yıldırım Türker- Radikal
 
Yürümeyen hayatımızın düsturunu kutsala bağladık. Hayatımızın
kutsal sacayağı Türklük, İslam ve törelerdir.
Bu üç kutsalın örgütlenmesi, birbirlerini korumak, gözetmekle çatılmıştır.
Bu kutsalların bekçileri farklı kesimlerdenmiş gibi görünse de aralarında olağanüstü bir dayanışma vardır. Sonuçta bu kutsal üçlemenin tapınak bekçiliğini üstlenenler aynı 'hassasiyete' sahip devlet sözcüleridir. Aralarındaki pazarlıktan doğan gerilim aslında halk kesimlerine nüfuz etmeyen, seyirlik satranç hamleleridir.
'Hukuk devleti' ülküsünün, bu kutsallar gölgesinde gerçekleştirilebilmesi mümkün olmadığı için memleketimizde hukukun işleyişi de çoğunluk tapınak yazıtlarının yorumlanması şeklinde seyreder.
Türklük konusundaki kanamanın tamponu olarak gırtlağımıza tıkılmış olan, 301'dir.
Türklüğün asal bekçisi militarizm, hayatımızın her kesimine şablonlarını dayatmıştır.
Sanatçı olmaya soyunmuşların dahi içtimaa çıkıp 'örnek vatandaş' misyonunu üstlenmeye hazır olduğunu ilan ettiği bir alanda özgürlük-özerklik-sivillik gibi konulardan söz etmek bile insanı tekinsiz kılmaya yeter.
Siyasetin de 'halktan kopuk olmamak', 'halkın değerlerine ters düşmemek' gibi başlıklar altında ürettiği; halkın şişirilmiş milli ve dini hassasiyetlerini belirleyici varsayan bir uyarı, bir gözdağıdır. Töreler de bu hassasiyetlerin yüzyıllardır yorumlanış biçimi olarak resimde yerini alır. Hukuk, açıkta kalır.
 
Güldünya'nın katli
Kardeşleri Güldünya Tören'i öldüren İrfan ve Ferit Tören'in avukatlarının savunmalarında kullandığı dil, gazetelere haber oldu. Avukatlardan Mehmet Seyhan, şöyle demiş: "Türkiye'deki yasalara göre namus mevhumu mukaddes bir şeydir. Mahkemelerdeki sanııklara, yasaları çıkaran milletvekillerine bile namuslarıyla ilgili yemin ettirilmektedir. Namus kavramı ne şekilde ele alınırsa alınsın, cinsellik Türkiye şartlarında başı boş bir olay değil. Boşanma sebebi bile sayılmakta."
Hatırlayalım. Anayasa Mahkemesi'nin 'namus temizleme' amacıyla işlenen öldürme ve yaralama suçlarına büyük ceza indirimi öngören Türk Ceza Kanunu'nun 462. maddesinin iptalini reddettiği kararın gerekçesi
5.5 yıl gecikmeyle 2003'te ancak yayımlanabilmişti. Oysa bu madde,
AB sürecinde çıkarılan 6. uyum paketiyle 2002'nin Temmuz ayında zaten kaldırılmıştı. 462. madde, bir yakınını zina halinde yakalayan kişi tarafından işlenen öldürme veya yaralama suçlarına büyük ceza indirimi öngörüyordu. Yani namus temizliği amacıyla işlenen suçlara müebbet yerine dört seneden sekiz seneye kadar hapis cezası veriliyor, diğer cezalar ise sekizde birine kadar indiriliyordu. Bakırköy 2. Ağır Ceza Mahkemesi, maddenin Anayasa'nın yaşam hakkı ve eşitlikle özgürlükleri düzenleyen maddelerine aykırı olduğunu belirterek 1997'de iptali için Anayasa Mahkemesi'ne başvurmuştu. Mahkeme de 16 Temmuz 1998'de iptal istemini dörde karşı yedi oyla reddetmişti. Anayasa Mahkemesi'nin değerli gerekçeleri şöyleydi: "Yasa önünde eşitlik herkesin her yönden aynı kurallara bağlı olacağı anlamına gelmez. Kimi yurttaşların haklı bir nedene dayanarak değişik kurallara bağlı tutulmaları eşitlik ilkesine aykırılık oluşturmaz. Maddede kız kardeş ile belirtilen hallerde yakalanan veya görülen cinsel ilişki ortağına karşı gerçekleştirilen suçlarda failin cezasından indirim yapılması öngörülürken, failin erkek veya kadın olması gibi cinsiyet ayrımı yapılmadığından Anayasa'nın eşitlik ilkesine aykırılık yoktur. İstem reddedilmeli." Bu hayli gecikmeli olarak yayımlanan, zaten kaldırılmış bir maddeyi onaylayan gerekçe, hukuki açıdan bir ağırlık taşımıyor elbette. Ama 'efendim, kadınlar da namus cinayeti işlesin, onlara da indirim yapalım, dolayısıyla eşitsizlik bunun neresinde' mantığının ardında yatan vahşeti unutmayalım. Bu gecikmeli yayımlanan kararın altında sevgili Cumhurbaşkanımız Ahmet Necdet Sezer'in şanlı imzasının da bulunduğunu mutlaka, ama mutlaka bir yerlere kaydedelim.
Güldünya'yı katledenlerin sayın avukatları hukuk terazisinin bir kefesine hâlâ namus gibi muğlak bir kavramı koymaya çalışıyor. Şaşıracak ne var?
Bu arada Şemdinli'nin kovgun savcısı hakkında çıkan karar, onu hayatı boyunca avukatlık yapmaktan bile men ediyor. Evlere temizliğe gitsin. Açlıktan ölsün. Yüce Türk adaletinin canı sağ olsun.
 
Polisler demokratmış
Geçen hafta tam da bir polisin katledilmesi üstüne Yargıtay'ın kararı açıklandı. Yargıtay 2000 yılında 2 polisin bir saldırı sonucu şehit edilmesine tepki olarak izinsiz yürüyüş yapan polis memurlarına verilen mahkûmiyet kararlarını bozdu. Gerekçede, "...seslerini duyurmak amacıyla yaptıkları eylem, içinde bulundukları üzüntü nedeniyle demokratik tepki niteliğindedir" deniliyor. O eylemi hatırlamakta da yarar var.
Aslan polisimizin gerçekleştirdiği, Cumhuriyet tarihimizin en şanlı, en gösterişli ve güçlü isyanıydı. Örnek alınası bir disiplin içinde caddeleri, meydanları dolduran, üniformaları içinde gözalıcı, çakı gibi delikanlıların sık saflar halinde yürüyüşü, kâh silahlarını kâh berelerini sallayarak attığı sloganlar en mangal yürekli vatandaşı hizaya getirip en yüce devleti ürkütecek bir gücün sergilenişiydi.
Polisin tuhaf makamlı "Dişe diş, kana kan, intikam intikam!" sloganı atarak silah sallamasını alkışlarla destekleyen halkımıza ve olanlar üstüne söz alan yorumcuların dediklerine bakacak olursak memleketin bu isyanı şaşkınlıkla karşılamadığı görülüyordu. Bu tarihin en büyük polis operasyonunu provokasyon kelimesinin loş ışığı altında incelemek aymazlıktan öte bir tavır olurdu. Yoksa dönemin Emniyet Genel Müdürü Turan Genç'in ceza indirimine ilişkin yasanın Meclis'ten geçmesi üzerine verdiği demeci kaydetmemiş olmak mümkün müydü? "İşkenceci Hizbullahçılar affediliyor, işkenceci polisler affedilmiyor. Böyle adaletsizlik olur mu? Bu tepki yaratır." sözleri yabana atılır bir mesaj değildi.
Polisin attığı sloganların menşei bu memlekette yaşayan herkesin malumuydu ne de olsa. 12 Eylül öncesi 'Emniyet Kuvvetlerinin yardımcısı' olarak rütbelendirilip koruma altına alınan ülkücülerin aynı gün resimdeki yerlerini alıvermeleri; linç girişimleriyle polise destek verip "Bu vatan bizim, bizim olacak.", "Çevik kuvvet her şeyimiz" sloganlarıyla saf tutmaları kimi şaşırtacaktı? Türk polisi 12 Eylül'den sonra gediksiz olarak sıkı ülkücü bir örgütlenme olarak güçler dengesindeki yerini almıştı. Öldürülen polislerin cenazelerinde binlerce polisin önüne geçip, törenin gidişatını yönlendiren ülkücü gruplar da bu gerçeğin en bariz dışavurumuydu. Polislerin "Bizi satanı biz de satarız" sloganıyla ne tür bir alışverişin hesabını sordukları belliydi. En üst düzeydeki polisin açıkça itiraf ettiği gibi işkencenin emir-komuta zinciri içinde sistemli olarak uygulandığını inkâr etmek çok güçtü. Emniyet Genel Müdürü'nün işkencecilerin affı konusunda Hizbullahçılarla polisler arasında kurduğu koşutluk kimseyi şaşırtmadı. Bu sözlerde, "Devlet elverdi, izin verdi, emir verdi, bizim çocuklar da uyguladı. AB'nin insanlık ülküsü adına onlar kurban edilmemeli." dışında bir anlam okunamaz. Kaldı ki gösterici bir polisin gözyaşları içinde "Biz günah keçisiyiz" diye haykırması her şeyi anlatmaya yetiyordu.
Polis, affa, ölüm orucuna girenlerle uzlaşma çabasına, gönlünce silah kullanamamaya, işkencecilerin affedilmemesine karşı tepki
gösterdiğine göre isyanın ardından hemen her muktedirin onların tepkilerini doğal ve anlaşılır bulması ortaya ilginç bir resim çıkarıyordu.
O zaman sormuştuk: Şayet maaşlarının yetersizliği söz konusuysa bu, bütün memurların ortak sorunu değil mi? Polis yürüyüşünün ana teması bu ise onların toplum dirliğini bozan bu gösterilerinin üstüne
eli coplu işçileri, memurları, öğretmenleri mi salmak gerekir?
Polis, o şanlı nümayiş sırasında göstericilere karşı cop ve silah kullanması yasaklandığında stresini nasıl atacağını soruyordu.
O gün, şanlı ve demokrat Türk polisi, devlete dişini göstermişti. Gösterecek dişi vardı. Kutsalın bekçiliğini yaparken eli kolu bağlansın istemiyordu. Örgütlü bir şekilde silahlarını sallayarak, intikam yeminleri ederek izinsiz yürüyüş yapan binlerce polis böylelikle 'demokratik eylemci' ilan edilmiş oldu. Kazanacaklarını biliyorlardı. Kazandılar.

Yeni cumhurbaşkanı
Yaman TÖRÜNER- Milliyet
 
Cumhurbaşkanını Meclis seçecek.
# Meclis çoğunluğu AKP'de olduğu sürece, AKP cumhurbaşkanını belirleyecek.
# Cumhurbaşkanı seçim tarihine kadar AKP bölünmediği veya bir başka siyasi gelişme olmadığı takdirde, cumhurbaşkanı AKP'li veya ona çok yakın bir isim olacak.
# Yani, yeni cumhurbaşkanının eşinin türbanlı olma olasılığı çok yüksek.
# Yeni cumhurbaşkanının eşi türbanlı olmasa bile, kafa yapısı "türbanlı" olacak.
# Bu durum, "eşi türbanlı Başbakan oluyor da, cumhurbaşkanı neden olmasın" denilerek savunuluyor.
# Bu sayede, AKP sonraki 2 seçimi kaybetse bile, ülke siyasetinde söz sahibi olacak.
# AKP, Hıristiyan âlemi olarak tanımladığı Avrupa Birliği'ni (AB) içine hiç sindiremedi. Ama, AB sayesinde, orduyu baskı altında tutabileceği düşüncesinde. Bu nedenle, AB ilişkileri sürdürülecek.
# Erken seçim yapılmamasının asıl amacının, cumhurbaşkanının AKP tarafından seçilmesi olduğu artık rahatça anlaşılıyor. Yani, cumhurbaşkanı seçimi, AKP'ye göre AKP'nin oy kaybından daha mühim.
# Üstelik, cumhurbaşkanının AKP'li olmasının AKP'ye ilave oy kazandırabileceği de hesaplanıyor. "Her şeye rağmen istikrar" peşinde olanların, AKP'ye oy verebilecekleri düşünülüyor.
# Diğer bir bakış açısı ile, AKP'nin adayının Cumhurbaşkanı seçilmesi engellenebilirse, AKP'nin genel seçimlerden çoğunlukla çıkması da engellenebilecek.
# Tayyip Bey, etrafına fikir soruyor ama cumhurbaşkanı olmak için çoktan karar vermiş durumda.
# Böyle bir fırsat insanın eline bir kez geçer. Boş kaleye gol atmamak, Kasımpaşalı'lığa sığmaz.
# Zaten, cumhurbaşkanlığına aday olmazsa, "Cesaret edemedi" derler ve Tayyip Bey'in liderliği sorgulanmaya başlanır.
# Kısacası, cumhurbaşkanı seçimi genel seçimden daha önemli.
# Her şey beklendiği ve planlandığı gibi giderse, Tayyip Bey rahatlıkla cumhurbaşkanı olur.
# Ordu korkutmaya, muhalefet eleştiriye dozu arttırarak devam edecektir. Ancak, bunlar beklenilen şeylerdir.
# AKP bölünmedikçe veya bir ekonomik kriz gelmedikçe, Tayyip Bey'in planı bozulmaz.
# Ekonomideki en büyük risk, "cari açık". Ama, bu riskle 2007 ilkbaharına kadar karşılaşılması zor.
 
Sonuç: Yeni cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan'dır.
 

'Türkiye laik kalacak'
Taha AKYOL - Milliyet
 
ECEVİT'İN cenaze töreni ile AKP kongresi aynı güne tesadüf etti. Provokasyondan, taşkınlıktan korkulan cenaze töreninde on binlerin muhteşem olgunluğunu kutlamak gerekir.
Şunu da belirteyim: On binlerin içinde bir grubun, cenaze törenine katılan bakanları yuhalaması, hem âdabına, hem merhumun bilinen nezaketine yakışmayan bir kabalıktı.
Öbür yanda, 'muhafazakâr' iktidar partisinin olgun davranışını da kutlamak gerekir. 'Devlet mezarı' isteğini süratle yerine getirdiler, kongrelerindeki eğlenceleri iptal ettiler.
Siyaseti kan davasına dönüştürmek kabile geleneklerinin bir marazıdır. Bunun büyük acılarını az mı yaşadık? Siyasetin tabiatında var olan çatışmanın centilmence yürütülmesini biz de öğreniyoruz.
 
Muhafazakâr kadın
"Türkiye laiktir, laik kalacak!" Demek ki on binlerde laikliğin elden gidebileceği kaygısı var.
Bu sloganlar söylenirken, partisinin kongresinde Başbakan, liberal bir laikliği savunan konuşmasını yapıyordu.
Peki, AKP'nin tabanı, delegeler, tribünler nasıldı?
Sosyal analiz yeteneğini bildiğim Ayşe Böhürler'le konuştum. Böhürler'in "Duvarların Arkasında, Müslüman Ülkelerde Kadın" adıyla hazırladığı belgesel Kanal 7'de yayımlandı. Koyu muhafazakâr çevrelerden eleştiri aldı. "Duvarların arkasında" sözü zaten yeterince anlamlı!
Erbakan'dan beri kongreleri izleyen Böhürler AKP kongresini anlatıyor:
- Özellikle Anadolu'dan gelen kadınlara baktım. Eski çekingen, ürkek, erkeklerin uzağında duran kadın yok. Başı örtülü veya açık, serbest hareket ediyorlar, girişken, sosyalleşmiş kadınlar... Profil değişmiş!
Bu 'profil değişmesi' sayesinde, kadınlar, oturma düzeninde de oy verme kuyruklarında 'ayrı' durmuyorlar, harem selamlık yok!
Medyadaki haber ve görüntüler de Böhürler'in gözlemlerini doğruluyor.
Ayşe Böhürler'in 1194 oy alarak, hemen Ali Babacan'ın ardından parti yönetimine seçildiğini de belirtmeliyim.
 
Hangi laiklik?
Ama Anadolu'da falanca yerdeki AKP kongresinde kadınlar ayrı oturmuştu! Evet öyle, çünkü kadını sosyalleştiren şehirleşme, meslekleşme, kitlevi eğitim, piyasa ekonomisi, dışa açılma gibi modernleşme dinamiklerinin oralara ulaşması çok gecikmiştir. Türkiye'de kaç yılık tarihi var bu dinamiklerin?!
Bizde laiklik varlıklı kesimlerin yaşayabileceği belli bir tek hayat tarzıyla özdeşleştirilerek topluma sunuldu, üstelik 'resmi itikat' haline getirildi. Merhum Ecevit "Atatürk ve Devrimcilik" adlı kitabında bu laiklik anlayışını çok eleştirir. Onun için "inançlara saygılı laiklik" terimini geliştirmişti.
Şehirleşen, dışa açılan, okuyan, ekmeğini piyasadan kazanan Türkiye'de kaçınılmaz olarak inanış ve yaşayış biçimleri çoğulcu hale geliyor. Kadını asıl sosyalleştiren, bu sosyolojik dinamiklerdir; devletin sopası veya tankları değil!
Sosyolojik dinamiklerle çoğulculaşan bu toplumda laiklik elden gitmiyor, aksine modernleşme gelişiyor, tabana yayılıyor. Muhafazakâr kadının sosyalleşmesi bunun en iyi kanıtıdır.
Tartışma şeriat ile laiklik arasında değil, laikliğin kalıplaşmış resmi yorumuyla gelişen liberal yorumu arasındadır.
Türkiye laik kalacak ama laiklik donup kalmayacak! Laiklik liberalleşecektir; Türkiye modern, demokratik bir ülke olacaksa!
 

Hakkını arayan bir öğretim üyesi
Oral Çalışlar
 
Üniversite Öğretim Üyeleri Derneği Başkanı Profesör Tahsin Yeşildere, YÖK'ün yıldönümü nedeniyle yaptığı değerlendirmede; "YÖK üniversiteyi militarize etti" dedi. YÖK'ün örgütlenme ve yetki düzeyi askeri bir hiyerarşiye uygun olarak kuruldu. Askeri darbe döneminin cuntacılarının zaten başka türlü yapması da mümkün değildi.
 
Ancak, herhalde "asker millet" olduğumuz için gelen bütün iktidarlar bu askeri düzeni sevdiler. Kimse YÖK'ü kökten değiştirmek gibi bir çaba içine girmedi. Otorite ve disiplin içinde eğitim yapmak dışında fazla bir derdi olmayan tüm siyasi güçler asıl olarak YÖK'ü değiştirmeyi değil YÖK'e egemen olmayı tercih ettiler.
 
Üniversitelerimizin bilimsel düzeyinin oldukça geri olduğunu herkes biliyor. Bunun da ötesinde üniversiteler bugün daha çok egemen ideolojilerin çarpıştığı ve çarpıştırıldığı yerler haline geldi. Öğretim üyeleri ve üniversite yöneticileri de kaçınılmaz olarak bu ideolojik kamplaşmanın unsurları haline dönüştüler. Hangi üniversitede "Kim kimdendir" meselesi bilimsel birikimin, akademik özgürlüğün önüne geçti.
 
Üniversitede iktidar olmak aynı zamanda ranta dönüştü. Çünkü her türlü yetkiyi elinde toplayan yöneticiler, üniversitelerinin maddi olanaklarını da kendi iktidarlarının bir aracı olarak kullanmayı seçtiler. Bu sistem en çok da öğrencileri ve öğretim üyelerini ezdi, onları mutsuz etti. Kavganın bir parçası olmak istemeyen, bilimsel çalışma yapmak, akademik alanda ilerlemek isteyen öğretim üyeleri birçok üniversitede itilip kakıldılar, mağdur edildiler. Bir kısmı okullarını, kürsülerini terk etmek zorunda kaldılar.
 
***
 
Sizinle bir öğretim üyesinin, bir profesörün başına gelenleri paylaşmak istiyorum.. Profesör Dehen Altıner 'in. Dostum olduğu için çektiği sıkıntıların yakın tanığıyım. Olaylar 15 aralık 2003'te başladı diyebiliriz. Marmara Üniversitesi Eczacılık Fakültesi'ndeki bir bölüm toplantısında kürsüsüyle ilgili sorunları dile getiren Dehen Altıner'in bakın başına neler geldi:
 
O gün bölüm başkanı toplantıya başkanlık ediyordu. Fakülte dekanı, dekan sıfatıyla değil, bölümün bir öğretim üyesi olarak toplantıda bulunuyordu. Herkes gündemle ilgili görüş ve önerilerini bildiriyordu. Prof. Dr. Dehen Altıner de söz alarak kendi biyokimya anabilim dalındaki araştırma görevlisi kadrosu sorununu ve bununla ilgili mağduriyetini dile getirdi. Dekan, Prof. Altıner'in bu konuşmasından hoşlanmadı ve sert bir dille Altıner'e karşılık verdi. Hakarete uğrayan Altıner, bölüm başkanından toplantının resmi bir şekilde yürütülmesini ve tutanak tutulmasını talep edince de dekan tarafından toplantıdan kovuldu.
 
Prof. Altıner, uğradığı kötü muamele nedeniyle üniversitenin rektörlüğünden dekan hakkında disiplin soruşturması talebinde bulundu. Rektörlüğün bu başvuruya sessiz kalması üzerine ayrıca savcılığa başvurdu. Savcılık hem onun hem de toplantıda bulunan üç öğretim üyesinin ifadelerini aldı. Şahitler Prof. Altıner'in lehinde ifade verdiler.
 
Olaydan üç buçuk ay sonra rektör, Prof. Altıner'e, şikâyetinin yapılan ön incelemede mesnetsiz bulunduğunu bildirdi. Ancak bu arada 31 Ağustos 2004'te rektörlükten başka bir yazı daha geldi. Prof. Altıner'in savcılığa yaptığı şikâyet nedeniyle rektörlüğün soruşturma açtığı, bu nedenle ifade vermesi gerektiği bildirildi. YÖK Kanunu'na göre savcılığın kovuşturma açması için rektörlükten izin alması gerekiyormuş. Rektörlük savcılığın isteği üzerine bu izne karar vermek için soruşturma açtı. Prof. Altıner, ifadesini verdikten sonra 2006 yılına kadar ne rektörlükten ne savcılıktan haber alamadı.
 
***
 
Uğradığı haksızlığın peşini bırakmayan Dehen Altıner bir de manevi tazminat davası açtı.
 
Manevi tazminat davasının sonunda mahkeme, dekan Prof. Dr. Mürşit Pekin 'in, söz ve davranışlarıyla Prof. Dr. Dehen Altıner'in kişilik haklarına saldırıda bulunduğu, davacının küçük düşürüldüğü, zor durumda bırakıldığı, itibarının zedelendiği, manevi tazminat şartlarının lehine oluştuğu ve bunun tüm dosya kapsamı ile sabit olduğuna karar verdi. Dekanın tazminat ödemesini hükme bağladı. Yargıtay da dekanın temyiz istemini reddedince karar kesinleşti. Bu kesinleşmiş mahkeme kararı, Dehen Altıner'in Dekan Mürşit Pekin'in hakaretine uğradığını da belgelemiş oldu.
 
Dehen Altıner, rektörlüğe ve Üsküdar Savcılığı'na yaptığı şikâyetlere ise aradan geçen üç yıla yakın süreye rağmen hâlâ bir cevap alamadı. Savcılık ise yıllar sonra Altıner'e rektörlüğün men-i muhakeme kararı aldığını, bu nedenle kovuşturma yapılmasına gerek olmadığını bildirdi. Dehen Altıner hakarete uğradığını mahkeme kararıyla belgeledi, ama bence başına da büyük bir dert aldı. Çünkü üniversitede iktidar güçleriyle karşı karşıya gelmiş oldu.
 
Bir dönem de İstanbul Üniversitesi'nde Bülent Tanör'ün, Tahsin Yeşildere 'nin neler çektiğini bildiğim için bunu da tahmin edebiliyorum. YÖK sistemi üniversitede iktidar sahiplerine öylesine büyük bir güç ve yetki veriyor ki, bunun karşısında durabilmek, direnebilmek mümkün değil.
 
Ona sabırlar diliyorum.

Bu değirmenin suyu nereden?

Zuhal KIZILOT  - Star

zkiz...@yaklasim.com

2007 yılından itibaren ‘Bu değirmenin suyu nereden’ sorgulaması başlıyor. Çocuğunu özel okulda okutanlara, yurtdışında ya da yurtiçinde lüks tatil yerlerinde tatil yapanlara, kredi kartı ile yüksek harcama yapanlara, kendisi, eşi ve çocuğuna ev ya da otomobil alanlara ‘Bu değirmenin suyu nereden geliyor’ diyerek harcamalarının, kaynağı sorulacak.

Bununla ilgili yasanın en geç aralık ayında çıkması ve 1 Ocak 2007 tarihinden itibaren yürürlüğe girmesi hedefleniyor.

Sorgulamanın nedeni

Ülkemizde kayıtdışı ekonominin kayıtiçine alınması için IMF’den gelen ısrar üzerine birkaç maddelik yasa tasarısı hazırlandı.

Bu yasanın çıkması ile birlikte Maliye asgari ücretli kadar dahi gelir beyan etmeyen ancak kendisi ve ailesinin yaşantısı için çok yüksek harcamalar yapanları sorgulamaya alıp harcamalarının kaynağına yönelik sorular yöneltebilecek.

Örneğin; asgari ücretli kadar vergi ödemeyen ya da o civarda gelir gösterip vergi ödeyen kürkçü, diş hekimi, doktor, avukat, kuyumcu, mobilyacı, konfeksiyoncu gibi kişilerin o yıl içindeki harcamaları araştırılacak. Asgari ücretlinin geliri civarında kazanç gösterip çocuğunu özel okulda okutan, yıllık kredi kartı harcamaları, söz gelimi 20 bin YTL olan, otomobili bulunanlar ve lüks tatil bölgelerinde tatil yaptığı saptananlar çağrılıp;

‘Arkadaş, sen yıllık altı bin YTL kazancım var diye beyanda bulunmuşsun. Oysa çocuğunu özel okulda okutuyorsun. Sadece okulun ücreti 10 bin YTL. Ayrıca senin ve ailenin yıllık kredi kartı harcamaları toplamı 30 bin YTL. Otomobilin var, yazın tatile gitmişsiniz. Hepsini birlikte değerlendirdiğimizde sizin yeme içme de dahil yıllık gideriniz 90 bin YTL. Peki altı bin YTL gelir elde edip de 90 bin YTL harcamışsınız. Bu nasıl oluyor? Bu değirmenin suyu nereden geliyor’ diye sorgulama yapılabilecek.

Miras, toto, piyango ve benzeri gerekçelerle, aradaki fark açıklanamazsa, o mükellefin harcamaları kadar gelir elde ettiği kabul edilip vergi alınacak.


Hayat standardı vergisi


Daha önce Gelir Vergisi Kanunu’nda ‘Hayat Standardı Esası’ adı altında benzeri bir müessese vardı. Etkin bir şekilde uygulanamadığı için yürürlükten kaldırılmıştı.

Şimdi bu müessesenin benzeri ancak daha kapsamlı bir ‘vergi güvenlik önlemi’ getirilmek isteniyor. Vergi mükellefleri kazanç beyan ederken harcamalarını da ayrı bir tabloda bildirecekler. Maliye kendi veri tabanlarından hareketle o mükellefin gizlediği harcaması bulunup bulunmadığını da araştırıp harcamaları ile geliri arasında bir uyum bulunup bulunmadığını araştıracak. Arada ciddi bir fark varsa önce ‘Bu değirmenin suyu nereden geliyor’ diye soracak. Makul bir açıklama yapılamazsa aradaki farkın vergisi alınacak.


Kayıtdışılık artabilir mi?

İlk bakışta ilginç gözüken bu uygulamanın kayıtdışılığı artırabileceğini öne sürenler de var. Harcamalarının izleneceğini bilen bazı mükellefler; kredi kartı yerine nakit para kullanmak, bazı harcamaları nedeniyle fatura almamak ya da başkalarının adına fatura almak gibi yollara başvurabilirler.

Uygulamanın en yumuşak karnı vergi mükellefi olanları denetlemeye yönelik oluşu... Vergi mükellefi olsun olmasın, herkesin harcamalarının kontrol edilmesi ve sorgulamaya alınması, kredi kartı kullanma alışkanlığı ya da zorunluluğunun yaygınlaştırılması, Maliye’nin veri tabanını genişletmesi, uygulamanın başarı şansını artırabilir.


TCK 301’e dair

Mustafa ERDOĞAN  - Star

merd...@stargazete.com


Öyle görünüyor ki hükümet TCK’nın 301. maddesinin uygulamada yarattığı sakıncaların ortadan kaldırılması için genellikle önerildiği gibi, bu maddenin ifade özgürlüğünü genişletecek şekilde düzeltilmesi düşüncesine sempatiyle bakmaktadır. Bu yazıda bu sorunu gözden geçirmek istiyorum.

Her şeyden önce şunu belirtmeliyim ki 301. maddede öngörülen suçun ‘aşağılama’ kavramını merkeze almış olması isabetsizdir ve hüküm bu haliyle eski kanundakinin bile gerisindedir. Çünkü eski kanunda kullanılan ‘tahkir ve tezyif’ şeklindeki ibare eleştirel ifadeleri daha az kısıtlama potansiyeli taşıyordu. Oysa ‘aşağılama’ kelimesi, ‘tahkir ve tezyif’ sayılacak kadar ağır olmayan eleştirel ifadeleri bile kapsayacak şekilde yorumlanmaya elverişlidir. Onun için madde bu haliyle politik eleştiriyi neredeyse büsbütün ortadan kaldırabilecek niteliktedir.

İkinci olarak, bazı devlet kurumlarına ille de böyle bir koruma sağlanacaksa, bu korumanın hiç değilse Türkiye Büyük Millet Meclisi ve yargı organlarıyla sınırlı kalması daha doğru olur. Aynı korumanın yürütme ve idare alanına da teşmil edilmesi, en fazla eleştiriye açık olması gereken kamu kurumlarına dokunulmazlık sağlanması anlamına gelir. Bu arada yürütme ve idare içinden sadece askeriyenin ve güvenlik teşkilátının korunmasının tercih edilmiş olması talihsiz olarak, karakteristik vasfı cebire başvurabilme olan devlet araçlarına özel olarak değer verildiğini de ima etmektedir.

Maddenin son fıkrasında yer alan eleştiri amacıyla yapılan düşünce açıklamalarının suç olmadığına ilişkin hüküm de işaret edilen sakıncaları ortadan kaldıramaz. Nitekim kaldırmıyor da. Çünkü mesele, ‘eleştiri amacıyla’ yapılmış olmayan devlete yönelik rahatsızlık verici ifadelerin niçin yasak olması gerektiğinde ve böyle bir ayrımın gerçekte yapılıp yapılamayacağındadır. Sanıldığının aksine, öyle bütün ‘haricî’ veya ‘ilgisiz’ unsurlardan arınmış, saf akılcı bir eleştiri de yoktur. Onun için eleştiriyi eleştiri olmayandan net bir biçimde ayırmak imkânsızdır. Kamu otoritelerini rahatsız eden ifadeler zaten aynı zamanda eleştiriyi de içerirler ve çoğu eleştiri de başka haşin veya saldırgan sözlerle içiçe geçmiş olarak karşımıza çıkar.

Daha temelde devletin kurumlarının ‘aşağılanması’ düşüncesinin kendisinin isabetini sorgulamamız gerekir. Kurumları ve makamları soyut olarak yani kişilere atıf yapmaksızın ‘aşağılamak’ herhangi bir insanî değere saldırı teşkil etmez. Çünkü kurumlar insan değildirler, onlar sadece insanların yaptığı veya yarattığı araçlarıdır. Cisimleşmiş politik iktidardan başka bir şey olmayan devlet -dolayısıyla kurumları- kutsal bir varlık değildir, onun için dokunulmazlığı da olmamak gerekir.

Kaldı ki insanların devletin uygulamalarından hayal kırıklığına uğramaları veya haksızlıklar karşısında kızgınlık duymaları gayet insanî bir durumdur. Bir demokraside bu gibi hayal kırıklıklarının veya kızgınlıkların devlete yönelik öfkeli sözlerle dile getirilmesini doğal karşılamak gerekir. Devletin bunları cezalandırmak yerine, yaptığı yanlışları düzeltmesi için birer uyarı veya vesile olarak alması gerekir.

Onun için daha önce de yazdığım gibi, devleti aşağılamak gibi gerçekte bir mağduru olmayan suçlar ihdas etmekten kaçınmalıyız. En doğrusu, kamusal tartışma ve eleştiri imkánını ortadan kaldırmaya elverişli olduğunu da göz önüne alarak, devlete ve onun kurumlarına dokunulmazlık sağlayan 301. maddeyi tamamen kaldırmaktır.

13.11.2006


 

Basinda Yargi Haberleri...

 

Canım Babam Hasan ÖZDERİN in Aziz Hatırasına,

( 13 Aralık 2004 – Söz Eylemini Yitirdi...)

Derleme : Metin OZDERIN

OZDERIN,M.

msn: ozd...@hotmail.com

 

 

Reply all
Reply to author
Forward
0 new messages