Askeri hekimligin kisa tarihcesi ve gerekliligini anlatan guzel bir yazi...
Prof. Dr. Süleyman Çelik (GATA ve Ondokuz Mayıs Üniv. E. Öğrt.Üyesi, scel...@gmail.com)
Osmanlı savaşlarda yenilmeye ve toprak kayıplarına başlayınca yıkılmayı önlemek için çare aramaya başladı
Önce, müneccimlerin belirlediği eşref saatinde hücum etmek gibi, birçok akıl dışı yollar/ yöntemler denendi. Sonunda yabancı danışmanların yardımıyla, yenilgilerin subay ve komutanların bilgisizliğine (cahilliğine) bağlı olduğu kabul edildi.
Bilgisizliklerini gidermek için subayların, zamanın tek eğitim kurumları olan medreselerde eğitilmeleri düşünüldü. Fakat medrese müderrislerinin de, bir üçgenin iç açılarının toplamını bilmeyecek kadar cahil oldukları görülünce, modern/ bilimsel eğitim verilen askeri okullar açılmaya başlandı. Halkın cahil olmasının sakıncası bilinmediğinden sivil okullara gereksinim duyulmadı. Bu şekilde Deniz Harp Okulu ve Kara Harp Okulu ile bu okullara öğrenci yetiştirmek üzere askeri ilk ve orta öğretim okulları açıldı.
Askerlerin sağlık hizmetlerini yürütecek bilgili hekimlere de gereksinim olduğunun anlaşılması üzerine II.Mahmut, Avrupa’dan öğretim üyeleri getirterek 14 Mart 1827’de Askeri Tıp Okulu’nu açtı. Sivil Tıp Okulu bu tarihten çok sonra, 1864’de açılmış olmasına karşın, bilimsel tıp eğitiminin başlangıcı olan bu tarih günümüzde, sivil- asker tüm hekimlerce ‘Tıp Bayramı’ olarak kutlanmaktadır.
XIX.Yüzyılın sonlarına doğru Osmanlı Almanya’nın güdümüne girince, Ordu’da Alman danışmanların önerileri doğrulturunda yeni düzenlemeler yapılmış; bu kapsamda Askeri Tıp Okulu’na da el atılmıştır. O zamanki deyişle “Mekteb-i Tıbbıye-i Askeriye-i Şahane’nin sureti mükemmel iş görmesini ve fünun-u cedide (bilimsel yenilik) düzeyi yüksek, mükemmel ve muktedir hekimler” yetiştirecek hale getirilmesine karar verilmiştir. Bu amaçla Bon Üniversitesi’nden Prof. Rieder getirilmiş ve Paşa rütbesi verilerek kendisinden gerekli düzenlemeleri yapması istenmiştir.
Rieder Paşa, yaptığı gözlemler sonucu okuldaki öğretim üyelerinin çoğunun Saray’ın adamları olduğunu görmüş ve bunları düzeltmenin ya da uzaklaştırmanın olanaksız olduğunu anlayınca okulda “esaslı bir ıslahat” yapılamayacağına karar vermiş; bunun yerine kadrosunu kendisini kuracağı ve kendisinin yöneteceği bir uygulama hastanesi kurulmasını istemiş; “okulu bitiren hekimlere burada bir yıl staj yaptırarak gerekli kaliteyi kazandırabileceğini” bildirmiştir. İstek kabul edilmiş, Gülhane Parkı içinde yeni bir hastane yapılmış ve “Gülhane Askeri Tababet Tatbikat Hastanesi ve Seririyatı” adı verilerek, açılışı II.Abdülhamit’in doğum günü olan 30 Aralık 1898’de yapılmıştır.
Rieder Paşa Almanya’dan başka uzmanlar da getirerek kadrosunu kurmuş; seçtiği yetenekli öğrencileri eğitim yapmak üzere Almanya’ya göndermiş; bunlar eğitimlerini tamamlayarak yurda dönünce Gülhane’nin asıl kadrosunu oluşturmuşlardır. Daha sonra stajyer eğitiminin yanında uzmanlık eğitimine de başlanmış ve Osmanlı’nın referans hastanesi olmuştur.
Osmanlı’nın ilk üniversitesi olan Darülfünun’un kurulması üzerine asker ve sivil tıp okulları birleştirilerek, Gülhane’den transfer edilen hocalarla Tıp Fakültesi oluşturulmuştur (1909).
Gülhane’den Tıp Fakültesi’ne geçen hocalar arasında, daha sonra rektörlük de yapacak olan Tevfik Sağlam’ın yanında, Süleyman Numan, Mazhar Osman, Tevfik Recep, Hamdi Suat, Hulusi Behçet ve M. Kemal Öke gibi Türk tıp tarihine geçmiş önemli isimler vardır. Tıp Fakültesi’nin ilk dekanlığına da bir Gülhaneli olan Cemil Paşa (Topuzlu) getirilmiştir.
1933 Üniversite Reformu’ndan sonra Tıp Fakültesi’nin kadrosu, Almanya’dan gelen hocalarla birlikte Gülhane’den alınan hocalardan oluşturulmuştur.
Gülhane Ankara’ya taşınınca 1945’de Ankara Tıp Fakültesi’ni kurmuş ve 1953 yılına kadar iç içe çalışmışlardır. 1953 yılında ayrılmışlar, Gülhane hocalarının çoğunu ve Kurtuluş Savaşı’ndan beri asker hastanesi olarak kullanılan Cebeci’deki tesislerini Ankara Tıp Fakültesi’ne bırakarak, kendisi Yücetepe’deki Yedek Subay binasına (şimdiki Kara Kuvvetleri Komutanlığı) taşınmıştır. Ancak 1971 yılına kadar Gülhane’nin hocaları Ankara Tıp Fakültesi’nde de öğretim üyeliklerini sürdürmüşler; 12 Mart Darbesi’nden sonra Genelkurmay bu izni iptal etmiştir.
Gülhaneliler İstanbul ve Ankara tıp fakültelerinin dışında, daha sonra Anadolu’da açılan birçok tıp fakültesinin kuruluşuna da öncülük etmişlerdir.
Uludağ Üniversitesi’nin kurucu rektörlüğünü bir Gülhaneli (Fethi Tezok) yapmış ve Tıp Fakültesi’ni Gülhane’den getirdiği hocalarla kurmuştur. Diyarbakır (Dicle), Gazi, Adana (Çukurova), Gaziantep ve Mersin üniversitelerinin tıp fakültelerinin kuruluşuna da Gülhaneliler öncülük etmişler ve dekanlık, rektörlük yapmışlardır.
Türkiye’deki tıp fakültelerinin dışında Afganistan’da Kabil Tıp Fakültesi’nin kuruculuğunu da Gülhane yapmıştır.
Gülhane Türk Tıp Tarihinde birçok ilkin öncülüğünü yapmıştır.
Osmanlı’da kadının toplum içine çıkması yasak olduğu için hemşirelik hizmetini, hiçbir eğitimi olmayan hizmetliler yapıyordu. İlk kez Gülhane’de hastabakıcılık kursu açılmış ve hasta bakımı eğitimli kişilerce yapılmaya başlanmıştır.
Diyet mutfağı, acil servisi ve kan bankası ilk kez Gülhane’de açılmıştır.
Bulaşıcı hastalıklara karşı ilk aşı uygulaması Gülhane’de yapılmıştır. Cumhuriyet’ten sonra salgın hastalıklarla mücadeleye öncelik verilmesi, Sağlık Bakanı Refik Saydam’ın Gülhaneli olmasına bağlıdır. Cumhuriyet’in halk sağlığı alanında kazandığı en önemli başarı olan salgın hastalıkların kökünün kazınmasında büyük emeği olan Refik Saydam, kendi adıyla anılan Hıfzısıhha Enstitüsünü kurarak yerli aşı ve serum imalatını da başlatmıştır.
Osmanlı’da ilk bilimsel toplantılar, 1908 yılında “Gülhane Müsamereleri” adı altında, Gülhane’de yapılmaya başlanmış ve perşembe günleri öğleden sonrası bilimsel toplantılar için ayrılmıştır. Bu toplantılarda sunulan bildiriler her yıl, “Gülhane Külliyatı Mesaisi” adı ile kitap şeklinde yayımlanmıştır.
Türkiye’de kardiyoloji, gastroenteroloji ve nefroloji klinikleri ilk kez Gülhane’de kurulmuş; elektron mikroskobu, ekokardiyografi ve diyaliz uygulamaları ilk kez Gülhane’de yapılmıştır.
İlk Yanık Merkezi Gülhane’de kurulmuş ve -bildiğim kadarıyla- Türkiye’de tek olma özelliğini hala korumaktadır.
Eczacılık alanında da Gülhane birçok ilke imza atmıştır. Osmanlı’da ilaç fabrikası olmadığı için, askerin gereksinimini karşılamak üzere Gülhane’de ampul, tablet ve diğer ilaç şekilleri ile damar yolundan uygulanan büyük hacimli infüzyon sıvıları üretilmeye başlanmıştır. Kurtuluş Savaşı başlayınca bu tesisler Anadolu’ya kaçırılmış ve Konya’nın Sille ilçesinde faaliyete geçirilerek Ordu’nun gereksinimi karşılanmıştır. Kurtuluş’tan sonra Ankara’ya taşınmış ve bugünkü MSB İlaç Fabrikası’nın temelini oluşturmuştur.
1960’ların başında başlayan diyaliz uygulaması, Gülhane Eczacılık Bilimleri Merkezi’nde üretilen periton ve hemodiyaliz çözeltileri ile yapılmıştır. Gülhane’den sonra diyaliz uygulamasına başlayan diğer tıp fakülteleri, bu çözeltilerin formülünü ve yapılışını Gülhane’den öğrenmişlerdir. Diyaliz merkezlerinin yaygınlaşması üzerine sanayiciler bu işi Gülhane’den öğrenerek fabrikasyon üretime başlamışlardır.
Yetim ilaç adı verilen, çok az tüketilmeleri nedeniyle karlı bulunmadıkları için sanayide üretilmeyen, ancak gerektiğinde yaşamsal önemi olan ilaçlar, ihtiyaç olduğunda bugün hala Gülhane’de üretilmekte ve Gülhane’de yatan hastaların gereksinimi dışında Ankara’daki diğer hastanelerin istekleri de çoğu kez karşılanmaktaydı.
Gülhane’nin Türk hekimliğinin öncüsü olmasının ötesinde, elbette ana misyonu Askeri hekimliğin ocağı olmasıdır. Askeri Sağlık hizmetleri ile Nükleer Biyolojik ve Kimyasal Savaşa karşı önlemler Gülhane olmazsa öğretilemez. Gülhane’nin kapatılması askeri hekimliğin kökünü kesilmesi demektir. Gülhane asker hekimlere, hekimlik bilginin yanında bir ruh aşılar. Bu ruhu taşımayan hekimler Mehmetçiğin ruhunu anlayamaz ve ona gereği gibi hizmet edemez.
1974 Kıbrıs Barış Harekatı ve daha sonra başlayan PKK terörü üzerine Gülhane savaş yaralıları konusunda büyük deneyimler kazanmıştır. Gülhane’de yalnız askerler değil yaralı polisler ve korucular, hatta siviller de tedavi edilmektedir. Kuruluşundan beri Genel Cerrahi içinde Harp Cerrahisi kürsüsü var olmakla birlikte günümüzde konu genel cerrahi, ortopedi, beyin cerrahisi, plastik cerrahi, psikiyatri, fiziksel tıp ve rehabilitasyon ile gerektiğinde gözden diş hekimliğine kadar diğer kliniklerin ortak çalışmasını gerektiren multi disipliner konuma gelmiştir. İşte 40 yılın üzerindeki deneyim ve birikimiyle, Gülhane’de bu işler çok uyumlu bir eşgüdüm içinde yapılır olmuştur. Gülhane’nin kapatılması, üstelik sevk zincirinin bozulması, gazilerimizi yetim bırakır ve şehit sayısını artırır. Bunun vebali kapatanların omzunda olacaktır.
Terör bölgesindeki asker hastanelerine, operasyonların yoğunlaştığı zamanlarda, gerektiğinde Gülhane’den akademisyenler de dahil, geçici görevle asker hekimler görevlendiriliyordu. Sağlık Bakanlığı çatışmaların içine geçici görevle gönderebileceği sivil hekim bulabilecek mi? Ki asker hastanesi olmayan çatışma yaşanan ilçelerdeki Bakanlık hastanelerine bile sivil hekim bulunamadığı için asker hekimlerin görevlendirildiği bilinmektedir.
Askeri Tıbbiye’nin kuruluşunu da katarsak 200 yıla yakın birikimi olan, gelenekleri oluşmuş, kurumsallaşmış, Türkiye’nin en büyük tıp kurumunun kapatılıp; yönetici ve öğretim kadrosunun çoğu, iktidarın güdümündeki YÖK’ün zorlamasıyla akademik unvanlar almış olduğu öne sürülen; devşirme fakültelerle daha dün kurulmuş bir üniversiteye bağlanmasının akıl, mantık ve bilimle bağdaşır yanı yoktur. İlgili rektörün sözleri de konuya ne kadar yabancı olduklarının göstergesidir. Sayın Rektör, “kuvvet komutanlarıyla sürekli görüşüp gereksinimlerini öğrenecek ve gereğini hemen yapacağız” gibi bir demeç vermiş. Askeri sağlık hizmetlerini komutanlar bilmez, askeri hekimler bilir. Ordu ve kuvvet komutanlıklarının barış zamanı hazırlanan savaş planları içindeki, sağlık hizmetlerinin planlamasını askeri sağlıkçılar yapar. Çünkü bu işleri piyadeler, ya da topçular değil, onlar bilir. Bu nedenle askeri hekimliğin kaldırılması TSK’nın savaş gücüne büyük zarar verir.
Sağlık Bakanlığı’nın bu hastanelerde Askeri İrtibat Büroları açma kararı da, tepkilere karşı gaz alma girişiminden başka bir şey değildir.
Tarihten ders almasını bilenler, her şeyden önce tarihe saygılı olurlar. Tarihe saygılarını tarihi eserleri ve kurumları, hatta yaşlı ağaçlar gibi doğal anıtları koruyarak gösterirler. Ranttan başka bir şey düşünmeyen yandaş müteahhitlerin,”kentsel dönüşüm” adı altında, tarihsel değerine bakmaksızın anıtsal eserleri bile yıkmaları gibi, iktidar da köklü kurumları yıkmaktan çekinmiyor.
Öyle görünüyor ki iktidar askerliği bilmediği gibi tarih de bilmiyor. Tarih bilmeyenler günümüzü anlayamaz ve geleceği öngöremez. İzledikleri dış politikayla ülkeyi açmazlara sokması, iktidarın tarih bilmediğini göstermiyor mu? Cumhuriyet’in anıtsal eserlerini yıkmaları, Cumhuriyet karşıtlıklarına bağlanıyordu. Oysa Osmanlıcı olduklarını söyleyenler Osmanlı’nın eserlerini de yıkıyorlar.
Bilindiği gibi, bizde bir ay askerlik yapanlar bile, sürekli eklentiler yaparak ömür boyu askerlik anılarını anlatırlar. Bazılarını dinlerken başkomutanlık yaptıklarını sanırsınız. Bunlar kahve geyiği olarak kalırsa iyi de, kişi askerliği bildiğine kendisini de inandırarak TSK’yı yeniden yapılandırmaya çalışırsa, sonuç ülke için çok tehlikeli olabilir!
Çözüm, alınan kararın iptal edilip, başta Gülhane olmak üzere asker hastanelerinin yeniden açılmasıdır. Dünyada askeri hastanesiz ülke var mı? ABD’de Washington’da GATA benzeri Walter Red Army Hospital’in yanında, her eyalette kapatılan GATA Haydarpaşa’ya benzer bir askeri tıp merkezi ve askeri birlik bulunan kentlerde de asker hastaneleri vardır.