Sırt çantamı alıp saat 09:00 gibi evden çıktım. Hemen Kamer Hanım ve Gökay Bey’e mesaj attım; 09:20 gibi Üsküdar meydanında olacağımı. Oldum da… Erken geldiğim için meydanda birkaç volta attım. Çiçekçi kadınları ve işine koşuşturan insancıkları izlerken büfeden aldığım çayımı yudumluyordum. Pek de eğlenceliydi, herkes işi için vapura koşarken benim avarelik lüksüm. Evet! Bencilce olabilir ama eğlenceliydi ne yalan söyleyeyim! İlk gelen Selehattin FİDAN’ ın ablası Zeliha oldu.
Zeliha’dan sonra Kamer Hanım geldi. Onlara da çay istedim büfeden. Ayılmaya çalışıyoruz tabi bu arada. Önceki akşam 21:30’da yattığım için yüzüm gözüm şiş içinde, 11 saat uyumuşum. Neyse hep beraber çayımızı içtik sonra Gökay Bey ve Ufuk Bey’ler de geldiler. Hoş geldin beş gittin derken hep beraber Kabataş motoruna atladık, oradan da Tophane’ye geçtik tramvay ile…
Ahmet de geleceğini söylemişti önceki gün ama hiçbirimiz ihtimal vermiyoruz geleceğine. Ama geldi nasıl olduysaJ Hep beraber toplanınca “acıktım kahvaltı yapalım yaa” sızlanmaları gelmeye başladı herkesten. Ben sahil kenarına gitme taraftarıydım ama olmadı nedense, yakında bir börekçiye girdik 11 kişiyle (bu ekspedisyonda rekor katılım sayısına ulaştık) Ünümüz her geçen gün artıyor, insanlar bizimle olmak için can atıyor. Yağmur çamur kış günü sabahın köründe kalkıp bizimle yollara düşüyorlar. Ötesi var mı? Neyse lafı dolaştırdım yine. Börekçide tıka basa yedik güldük eğlendik çayımızı içtik açıldık biraz (ben hala uyuyorum ama anlaşılmaması için arada bir sahte gülücükler atıyorum)
Buraya kadar her şey normaldi ve de eğlenceliydi. Ama buradan Ortaköy’e kadar olan kısım tam bir kepazelikti! Evet abartmıyorum! Öyleydi. Neden mi? Biz börekçiden çıktıktan sonra yağmur olanca gücüyle yağmaya başladı. Yağmur olsa yine iyi, çamur yağıyordu resmen. Aslında bu çamur olayı ekspedisyonun kötü geçeceğine işaretti hemen orda dağılmalıydık. Anlayamadık! Montlarımızda çamur lekeleri vardı. Şaşırdık! Havanın güneşli olacağını düşünerek ince montumu aldığım için buz tuttum tabi, ıslandım, üşüdüm. Ahmet’den montlarımızı değiştirmemizi istedim. Reddebilir mi hiç beni! Isındım birazJ
Tophane’den ayrılmadan Kılıç Ali Paşa Camiini ziyaret ettik…Biraz detay vereyim, camiyi ziyaret ettiği halde eserin kime ait olduğu bilmeyenlerimiz olabilir; Kılıç Ali Paşa Camii
Kaptan-ı Derya Kılıç Ali'nin
Mimar Sinan'a yaptırdığı
İstanbul'un
Tophane semtinde bulunan
camidir.
1580 yılında yapılmıştır.
Türbe,
medrese ve
hamamdan oluşan bir de külliyesi vardır.
Kubbenin iki yanındaki yarım kubbeler, diğer iki yanındaki kemerler ve destek duvarlarıyla cami
Ayasofya'nın küçük boyutta bir kopyasıdır.
Mihrap tarafındaki
çiniler İznik'in parlak döneminin ürünüdür. Ayasofya'nın model alınmasının ardındaki sebep bilinmemektedir.
Bu arada Kamer Hanım camiye girmek için beyaz bir eşarp bağladı ki görmeliydinizJ
O kadar sessiz ve huşu içinde bir camiiydi ki, içinde yağmur sesleriyle ne güzel uyunur dedik. Arada bir böyle camilere girip sessiz kalmanın kendimize iyi geleceğini düşündük. Bundan başka bir anlam çıkaramamış olmamız ne kadar ilginç… Sonradan anladım.
Yağmur olanca gücüyle yağmaya devam ediyorken modern sanatlar galerisine girmeye karar verdik. Güzeldi ama çok çok beğendik diyemeyeceğim. Yani kendi adıma olağanüstü bir eser görmedim. Diğerlerinin de öyle düşündüğünü tahmin ediyorum. Güzel eserler vardı ama çok çok etkileyici şeyler yoktu. Gördüğüm kadarıyla diğer arkadaşlarım da benim gibi düşünüyorlardı. Belki de bizim sanat anlayışımız yetersiz kaldı. Yine de bazılarımızın “hııım ilginç bir tema, çok başarılı bir eser’” gibi sanatçıvari yorumlar yaptıklarını gördümJ Belki de ben anlayamadım neyse ne! Bir saat kadar gezdik sonra nargileciye girdik. Çay içtik Ahmet’le Sezgin tavla oynadılar. Duygu’nun evlere şenlik ablası Çiğdem (sağolsun kendisi Ortaköy ekspedisyonumuza damgasını vurmuştur) bana ateş bastı orda, boğulacaktım. İlgi ve alakanın bende toplanmasını istemesem de ne kadar, dönüp dönüp bana geliyor kahrolasıca! Olsun ama Ortaköy’de çıkardım acısını, Çiğdem’i sinirlendirecek ne varsa yaptım, başarılı da oldum. En etkili olanı, Duygu’nun ailesinden ayrı eve çıkmak istediğini ve buna da pekala hakkı olduğunu düşündüğümüzü söyledik Ahmet ve ben. O yetti ona, gözünü nefret bürüdü.
Tophane’den taksilere gruplar halinde binip Ortaköy’e geçme kararı aldık ama karar almakla olmadığını anladık. Çünkü durakta beklerken çamurla karışık yağmur (karla karışık yağmurun yeni versiyonu) yağmaya devam ediyordu. Geçen taksilerin hiçbiri yüzümüze bakmıyordu. Hatta bakmamakla kalmayıp lastiklerinden su sıçratıp hepimizin paçalarını ıslattılar. İlk taksiye binen grup Ahmet, Nursel, Fatma ve Zeliha’ydı. Çok alakasız ve birbirini tanımayan şahsiyetler diye güldük ilk gruba. Bu tespit Gökay Bey’e aitti. Ortaköy’e vardık nihayet. İlk iş kumpirciye girmek oldu. Çünkü kahvaltının üstünden 4-5 saat geçmişti. İlk acıkan Nursel oldu. İlk kendisi acıktığı için biraz imtina ederek söyledi. Olsun ama biz ayıplamadık hiç! Metabolizması bizimkinden hızlı ise bu onun suçu olmamalı diye düşündüm ben kendi adıma. Arkadaşlarımda öyle düşündüler.
Kumpirciden çıktık ve nihayet güneş yüzümüze gülmüştü! Sabahki kabusu biraz olsun unutturmuştu. Sevindik! Ortaköy’ün o inanılmaz constantinapolis manzarasına daldı bizim 4Göz. Bu arada ben yeni yeni ayılmaya başlıyordum. Fatma ve Nursel biraz manzara izledikten sonra müsaade isteyip gittiler. Yine bekleriz. Gelsinler şeref versinler. Fotoğraflar ve videolar çektik Ortaköy meydanında, güneş çok güzel olsa da hava hala çok soğuktu.
Gündüz fotolarımızı çektikten sonra vafıl yemeye karar verdik. En istekli Ahmet’ti her zamanki gibi… Çünkü onun yemeye geldiği çok belliydi. Sanat galerisi, resimler fotoğraflar falan pek ilgisini çekmiyordu aslında. Bu gerçeği hepimiz biliyorduk o da hiç saklamıyordu zatenJ Bence doyduğunu anlamıyor bu adam! Bu ciddi bir hastalık olabilir belki, midesi doygunluğunun sinyallerini beynine göndermiyordur falan... Sürekli mi yemek ister bir insan!
Neyse, ben ve Çiğdem hariç herkes vafıl yedi. Bu arada hava kararmıştı. Tekrar çıktık Ortaköy meydanına. Tripotları sırt çantamdan çıkarıp (tripotların taşıyıcısı benim, kendimi takdir etmeden geçmem burayı) ve makinelerin gece ayarlarını yapıp gece çekimine başladık. Gece çekimi bitmeden Zeliha titreyerek eve gitmek istediğini, ayak parmaklarını hissetmediğini söyledi. İnandırcıydı. Ve hepimizle vedalaşarak evinin yolunu tuttu. İstikrarlı bir katılımcı tekrar gel demiyorum gelecek zaten. Buyursun gelsin hep bekleriz.
Gece çekimi bitmişti artık. Ortaköy’den ayrılıp Beşiktaş’ta bir yerlerde oturup tekrar yemek yeme kararı aldık. (Fikir Kamer Hanım’a aitti) Bu kararı almamız çok zor oldu. 8 kişi birden kaldırımı kapatıp şimdi ne yapsak diye düşünüyorduk. Günün yorgunluğunun vermiş olduğu dağılmışlıktan olmalı ki kaldırımı kapadığımızı geç fark etmiştik.
Beşiktaş meydanında bir yere girdik (isim vermiyorum reklam olmasın). Fikir Kamer Hanım’dan geldi. Çok yaratıcı ve planlıdır kendisi. 2 saat kadar oturduk. Çok üşüdüğümüz için bu sıcak mekandan kalkmak da işimize gelmedi. Nihayet ısındığımızı hissettik. Yedik içtik muhabbet ettik. Çiğdem yurtdışına da ekspedisyon düzenlemek için aklımıza girdi. Turizm şirketinde çalışıyor kendileri. Bir sürü ülke konuştuk gidebileceğimiz. Ama bu ekspedisyonun belki de en güzel olayı Sezgin’den geldi. İkinci biradan sonra 4Göz’ü çok sevdiğini ve 4Göz ekspedisyonlarını çok özlediğini söyledi. Duyguluydu. Kalkıp herkesi öpecek sandık biz ama yapmadı. Yapsaydın be Sez! Tam olurdu vallaJ Bu arada sabah yine 15 dakika geç kaldın arada kaynadı sanma. Ahmet’in hatırına bişey demedik sana.
Bu mekanda yeterince dinlenmiştik artık. Bana enerji geldi birden. Tutturdum MOJO’ya gidelim diye. Ama anladım ki enerji bir tek bana gelmiş. Kimsede tık yok! Çırpınışlarım boşunaydı anladım! Beşiktaş meydanında evli evine köylü köyüne oldu. Öpüştü herkes ayrıldık sonra. Aaaaaaaaa kapanış fotosu çekmeyi unuttuk, şimdi aklıma geldi! Tüh!
Gökay AKSOY: Her zamanki gibi şen şakrak ve espiriliydi. Eğlendiği her halinden anlaşılıyordu. Enerjisiyle herkesi neşelendiren isim oldu ekspedisyon boyunca.
Kamer Ece ÇELİK: Sabahki çamurla karışık yağmur faciasından dolayı morali çok bozuldu, fotoğraf çekemeden eve döneceğimizi sandı. Umutsuzluğa kapıldı. Ortaköy’de güneş açınca kendine geldi, fotoğraf çekimine dalınca yüzü güldü nihayet.
Duygu ÖZCÜLER: Kabus gibi karakter olan ablasının katılımı nedeniyle rahat olamadığı her halinden belliydi. Sessiz ve içine kapanık bir kişilik örneği sergiledi ekspedisyon boyunca. Vermek istediğim mesajın anlaşıldığını umuyorum…
Sezgin KURT: Yine gece 03:00 sularında yattığı için geç geldi. Yorgun ve uykusuzluğundan şikayet etti belli aralıklarla. Tek başarısı Ahmet’i tavlada devirmiş olmasıydı.
4Gözlüler, sevgi selinizle bizi boğmaya devam ediyorsunuz. Belki farkında değilsiniz ama aranızda tarifi zor bir sevgi bağı oluşmuş. Bize unutulmayacak birgün daha yaşattığınız için öpüyorum sizi cup cup. Sağolun varolun! Hiç dağılmayın, hep gezin, bizi de gezdirin! İyi ki varsınız. Sağlıcakla kalın J…
5. Gözünüz :)
Gökhan TEKBAŞ
--
3/09/2009 02:22:00 PM tarihinde ega tarafından
4Göz adresine gönderildi