---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
HASBİHÂL MEHMET ŞÜKRÜ BAŞ
BAYRAM MEKTUBU
Bir mübarek bayramı daha geride bıraktık.
Dün bilgisayarıma gelen iletilere bir göz atarken Ahmet Kalkan Beyefendinin Rıfat Serdaroğlu’ndan kendisine gelen ve kendisinin de bizlere iletmek istediği “Bayram Mektubu” başlıklı bir yazısıyla karşılaştım.
Kendisine teşekkürler ediyorum.
Dikkat çekici ve çok enteresan bir yazıydı. Denizli’den Fadime Teyze torunu vasıtasıyla Cumhurbaşkanımıza yazdırdığı bir mektuptu bu. Bu mektubu bizde siz değerli okurlarımızla paylaşmak istedik.
İşte o yazı:
***
Tayyip yavrıım benim ben, Denizli’den Fadime Deyzen!
Torunuma yazdırdığım ilk namenin üzerinden yıllar geçti be bizim oğlan!
Ne aradın ne sordun! İyicene hayırsızmışsın len. İnsan deyzesini hiç arayıp sorma mı? Gerçi senin başın bu aralar iyice belada amma, bi tilifon da mı edemedin a hayırsız oğlum!
Abooovv, len sen ne olmuşsun öyle! İlk Başbakan olduğunda bana verdiğin resme bakıyon, bir de şimdiki haline bakıyon, sen iyice göçmüşsün yavrıım! Yazık sana. Saçlar kalmamış, yüzün gözün yamulmuş, suratın hepten sirke satan adamlara benzemiş be!
Tayyip yavrım, biliisin seni severim. Emme işler iyi değel! Bizim buralarda ahali senden iyicene soğumuş! Nele neler diyola, bi duysan sen de şaşarsın!
Yok, sen çok ama iyicene çok zengin olmuşsun, senin çocukla da köşe olmuşla! Cavır paralarını pek sever olmuşsunuz. Hepiniz saraylarda oturur olmuşsunuz, villaların hesabını sen bile bilmezmişin…
Ben onlara; Yalan deyonuz! Benim Tayyibim demişti ki, “aha bu yüzük benim tüm servetimdir, duyarsanız ki ben çok zengin olmuşum bilin ki hırsız olmuşum” dediydi dedim!
Bana bi güldüler, bi güldüler sorma gari, çok utandım yavrım çok…
Ben bunlara cüvap veremiyon, ya sen gel ya da bi adamını gönder de, o deyiversin!
Bak Tayyip, bu diyecekelerim aramızda kalsın. Ben etrafımda gördüklerimi sana diyeyim;
Yavrım sen işbaşına geldin geleli, ahalinin kıçındaki dondaki yamalar arttı! Köyde herkes borçlu! Köyün erkeklerinin yarısı sayende icralık olup, yirmişer gün hapis yattıla!
Köyü bi görcen, aynen filim gibi! Sarı taksi harman yerinden göründü mü, kaçan kaçana! Tilki görmüş tavukla gibi adamların her biri bi yana dağılıyo!
Gülmekten ölüyom gari…
Sen geldiğinde yani 13 sene evveli, ekmeğin kilosu 1 kayme (lira) idi. Şimdi tam tamına 4 kayme oldu!
13 sene evvel köylü mazota 1 kayme 10 kuruş verir idi, şimdi mazot 4 kayme 7 kuruşa çıkıverdi.
Etin yüzünü de tadını da unuttuk gari. Taa kurbandan kurbana et yiyoz.
Etin okkası 5,5 kaymeden, 30 kaymeye fırladı. Gübre- ilaç desen, onlarda aynı!
Hepsi iyi hoş da, köylü milletinin sattığı malların fiyatları hep yerinde saydı be kızanım!
Artık kimse ekmeyo! Ekip de zarar etçeme, hiç ekmeyeyim diyola! Ahali bölük-bölük böyük şehirlere iş bakmaya gidiyo! Gelinlerin gözleri yaşlı…
Bak benim bahtı kara yavrıım. Ben senin durumunu heç beğenmiyom. Kendine mukayyit ol!
Buradaki insanlar senin için “Bi daha ona nah oy vercez” diyola. Sen buradan alsan alsan bi benimkini alabilin. Sana başka oy yok gari…
Yavrıım, bi dahaki bayramı görür müyüz, bilemeyon. Ben iyice kocadım, senin de benden farkın kalmamış. Sakın insan içine çıkma, hepsi homur homur homurdanıyola!
Boş ver gari, ettiğin keyifler, sürdüğün sefalar yanına kâr kalıvesin. Hadi bana eyvallah…
Bana bak, beni aramanı evdekiler mi istemeyo? Gelirsem oraya, hepiciğinin saçını yolarım, beni delirtmesinle! Sen onlara Denizli’li deli fadimeyi bi anlatıver…
Not; Biliyon bende okuma yazma yok. Nameyi toruna yazdırıyom. Benim laflarımı düzeltip yazıyomuş, kusura kalma, iyi mi yavrıım…
***
Mektup bu kadardı değerli okurlarım. Ben bu mektubun içeriğinden çok gelecek cevabını merak ediyorum. Acaba bu mektuba cevap verilecek mi?...Verilecekse nasıl bir cevap verilecek bekleyip görelim. Eğer ki Sayın Serdaroğlu gelen cevabi mektubu burada yayınlarsa söz siz değerli okurlarıma ileteceğim…
Sağlıcakla kalın, esen kalın efendim.
***///***
Mehmet Şükrü Baş 21 Temmuz 2015 Elazığ Nurhak Gazetesi
-----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
----- Özgün İleti -----
Kimden : kalk...@windowslive.com
Kime :
Gönderme tarihi : 17 Temmuz 2015 Cuma 17:57
Konu : "ÖNCE VATAN" BAYRAM MEKTUBU: Rıfat Serdaroğlu
--
"BU ÖBEK;TÜRK-TÜRKÇE-ATATÜRKÇE,DÜŞÜNEN,EBEDİ BAŞKOMUTAN ATATÜRK DEVRİMİ VE İLKELERİNE RUHUYLA BAĞLI,HER ŞEY VATAN İÇİN DİYENLER VE KAHRAMAN TÜRK ORDULARINA,TÜRK POLİSİNE KANIYLA CANIYLA BAĞLI"NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE-DÜNYA DURDUKCA ÜLKÜSÜNDE
BİR ÖBEKTİR.."
.........................KURULUŞ TARİHİ 28.12.2007
---
Bu iletiyi Google Grupları'ndaki ""NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE"" grubuna abone olduğunuz için aldınız.
Bu grubun aboneliğinden çıkmak ve bu gruptan artık e-posta almamak için ne_mutlu_turkum_...@googlegroups.com adresine e-posta gönderin.
Bu gruba yayın göndermek için, ne_mutlu_t...@googlegroups.com adresine e-posta gönderin.
Bu grubu http://groups.google.com/group/ne_mutlu_turkum_dyene adresinde ziyaret edebilirsiniz.
Daha fazla seçenek için https://groups.google.com/d/optout adresini ziyaret edin.
67 VİLAYETE DÖNÜŞ
“Önce ekmekler bozuldu, sonra her şey…” diye başlayan kitabında Oktay Akbal “Çünkü yeryüzünde savaş vardı, İnsanlar sebebini bilmeden ölüyor, öldürüyorlardı. Barış günlerinin insanları artık yok. Nice tanıdığım insanların şimdi hepsi bana yabancı geliyor. İyileri kötü, cömertleri hasis, duyguluları katı yürekli oldular. Ah, o ekmeğin bozulması, insanların mayası muhakkak ki ekmektir.” Der.
Ekmeğin bozulması, insanın mayasını ve insanı da bozmuştu.
Peki, bundan “dönüş” mümkün mü idi.
“Geleceğe Dönüş” özgün adı ile “Back to the Future” filminde yönetmen; bir delikanlının, yanlışlıkla geçmişe döndüğü zaman, müstakbel anne ve babasının tanışmalarını ve aşık olmalarını engellediği için, bu hatasını düzeltmek amacıyla geçmiş ve gelecek arasında yaptığı gidiş gelişleri konu edinir.
Yaşadığımız günlerdeki “kaos”u görünce insan düşünmeden edemiyor.
Geçmişte yapılan hata nerede idi diye...
“Önce ekmeklerin bozulduğu” gibi “Önce Türkiye’nin
idari yapısı ve zihniyeti bozulmuştu.”
Kısaca “kimyası”
bozulmuştu.
Bu bozukluğu düzeltmek için bir “Back to the Future” yaparak 1989 yılına “67 Vilayet” dönemine gidilmesini zorunlu görürüm.
29.Ekim.1923’de Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan sonra idari sistemde değişikliklere gidilmiş ve nihayetinde 67 Vilayet (İl) kurularak, uzun seneler boyunca bu idari yapı ile oynanmamıştı.
Alfabetik sıraya göre “Zonguldak” taşıdığı plaka numarası ile 67’nci son İl idi.
1989 yılında eklenen yeni il’lerle ne alfabetik sıra kaldı ne bir şey.
Bu düzenleme Milli Selamet Partisi kökenli, Anavatan Partisinden gelen Turgut Özal’ın Başbakanlığı döneminde yapılmış, idari, adli ve düşünce alanındaki çözülme süreci de böylece başlamıştı.
Türkiye büyük bir sinema platformuna dönüştü, herkesin kaseti herkesin cebinde idi.
Devletten en büyük ihaleleri, kıyakları alanlar, milletin anasına avradına sövdü, bir şey olmadı.
En yüksek maaşı alanlar, devletin kuyusunu kazdılar, kimse aldırmadı.
Gericilik, bölücülük, soygunculuk “geçerli” , Atatürkçülük, vatanseverlik “geçersiz” oldu.
Sonraki süreçte yalnız İl’ler değil, “İl’lerin adı” bile değişti. Türkçe dışında, bilinmeyen bir dil oldu.
Daha sonra çuvallarla gelen torba yasaların, demokratik, laik Cumhuriyet düzenine verilen zararların; bürokraside, idari, adli yapıdaki “paralel” ve “dikdörtgen” yapılanmaların, artık, tek tek düzeltilmesi mümkün değildir.
Hangi kanunu kaldırıp, hangisini düzelteceksin.
“Pislik ve bozulma bulaşıcıdır, temizlik ve düzen ise bakım ister.”
Önce ekmeklerin mayasının bozulması gibi, Türkiye’nin ve Türk halkının mayası, çağdaş kafası ve idari yapısı bozuldu.
Geleceği düzeltmek için; önce geçmişi, sonra bu günü düzeltmek gerekir.
Geçmişe gidip, 67 İl’den sonraki tüm yapılanları silmek gerekir.
Av.A.Erdem Akyüz
Sy.Suat Gunes, Hain,alcak ve nankorler’e saygi duymak zorunda degilim. İsminiz gecmedigine ragmen neden alindiniz. Her zaman her yerde tartismaya hazirim. Mustafa Kemal’i sevmeye bilirsiniz, Onu kücülterek kücülmemenizi tavsiye ederim. Hain ve alcaklara nankorlere yanitim devam edecektir.
Ali Nejat
Sy.Suat Gunes, Hain,alcak ve nankorler’e saygi duymak zorunda degilim. İsminiz gecmedigine ragmen neden alindiniz. Her zaman her yerde tartismaya hazirim. Mustafa Kemal’i sevmeye bilirsiniz, Onu kücülterek kücülmemenizi tavsiye ederim. Hain ve alcaklara nankorlere yanitim devam edecektir.
Ali Nejat
İZMİRLİ VARLIKLI BİR AİLENİN ÇOK ŞIMARIK KIZI ,
SENİN ALLAH BELÂNI VERSİN!... CEBİMDEKİ NUMARALARIN ÇOĞUNU SİLMİŞSİN , SANA YÜZ VERMEYECEĞİM.
CEHENNEMİN DİBİNE KADAR YOLUN VAR . DEVAM EDERSEN SENİ ADINLA YAZACAĞIM VE UCU BABANA DOKUNACAKTIR.
HALÛK TARCAN

LOZAN ANDLAŞMASI VE BİR ANI
İsviçre’nin Lozan kentinde 24.Temmuz.1923 tarihinde, imzalanan Lozan Andlaşmasının 92. yılı nedeniyle Lozan’da Türk heyetini temsil eden İsmet İnönü ile olan bir anı’mı nakletmek istiyorum.
Henüz bir kaç yıllık genç bir Avukat idim. Bir kaç arkadaşımla beraber CHP Genel Merkezinde İsmet İnönü’yü ziyarete gitmiştik.
İnönü oldukça mütevazi bir odada, toplantı masası gibi bir masanın baş tarafında oturmakta idi. Biz etrafına sıralandık. Hemen sağ tarafında ben oturmakta idim.
İnönü sıra ile isimlerimizi sordu.
Hafif kısık ve genizden gelen bir sesle ve zaman zaman nefesini çekip yutkunarak konuşmakta idi.
Son olarak sıra bana geldiğinde, bana döndü:
-Senin adın ne?
-Erdem, dedim.
Başını hafifçe yukarı kaldırdı, düşünür gibi bir süre boşluğa baktı.
-Erdem, Erdem, diye tekrar etti
Hepimiz merak etmiştik. Tekrar bana döndü:
-Cumhuriyetin ne kadar yol aldığını, bu isimle daha iyi gördüm, daha yakından anladım, dedi.
-Eskiden böyle bir isim kullanılmazdı. Artık bu kadar çağdaş ve Türkçe isimler kullanılıyor. Demek ki Cumhuriyet bu kadar yol almış, Erdem.
Dedi ve ailemle, benimle ilgili sorular sordu. Sonra eliyle dizinin dibini işaret ederek:
-Erdem, buraya gel, yanıma otur, dedi.
Sonra görevlilere seslenerek:
-Fotoğrafçıyı çağırın, Erdem’le birlikte resimlerimizi çeksin. Dedi.
Önce benimle, sonra toplu fotoğraflar çekildi.
İşte bu fotoğraf, o günün bir anısıdır.
Av.A.Erdem Akyüz
https://www.facebook.com/erdem.akyuz.167
--
SEÇİMDEN SONRA ALINAN
BAKANLAR KURULU KARARLARI GEÇERLİ Mİ
7 Haziran 2015 günü yapılan Genel seçimlerden hemen sonra Resmi Gazete’de yayınlanan Başbakanlık yazısına göre, yeni bir hükümet kurulabilmesi için, mevcut Hükümet istifa ediyordu.
Aynı gün 10 Haziran 2015 günü gene Resmi Gazete’de yayınlanan Cumhurbaşkanlığı yazısına göre; Bakanlar Kurulunun istifası kabul edilmiş ve yeni Hükümet kuruluncaya kadar mevcut Hükümetin göreve devamı rica edilmekteydi.
PARLAMENTO DIŞI BAKANLAR
Ancak mevcut Hükümetin Bakanlar Kurulunda bulunan sekiz kişi milletvekili seçilememiş ve milletvekilliği görevleri son bulmuştu. Bu kişiler; Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, Ekonomiden Sorumlu Devlet Bakanı Ali Babacan, Tarım ve Hayvancılık Bakanı Mehdi Eker , Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik, Gümrük ve Ticaret Bakanı Nurettin Canikli, Dışişleri Bakanı Mevlut Çavuşoğlu ile Enerji ve Tabii kaynaklar Bakanı Taner Yıldız idi.
Milletvekili seçilemeyen ve vekillik görevleri biten bu kişiler, Parlamento ve Milletvekilleri dışından seçilen Bakan konumuna gelmişlerdi.
Seçildikleri zaman milletvekili idiler, milletvekili olarak yemin ettiler ve daha sonra Bakan olarak seçilerek görevlerine milletvekilliğinin yanında, Bakan olarak devam ettiler.
Şimdi milletvekili değiller. Parlamento dışından, Bakan olarak seçilmiş kişiler durumundalar. Milletvekili olmadığı halde, Bakan olarak seçilmiş olan kişilerin prosedürüne tabidirler.
ATAMA VE YEMİN
Anayasa’nın 112. maddesine göre; “Bakanlar Kurulu üyelerinden milletvekili olmayanlar; 81 inci maddede yazılı şekilde Millet Meclisi önünde and içer” ve görevlerine ancak bu şekilde başlarlar.
Milletvekili sıfatı olmayan bu kişiler, vekillik görevleri düştükten sonra, Bakan sıfatıyla; Millet Meclisi önünde and içerek göreve başlamadıkları ve devam etmediklerine göre, o tarihden itibaren yapılan tüm Bakanlar Kurulu toplantıları ve bu toplantılarda alınan kararlar geçersiz bulunmaktadır.
Ayrıca bu kişiler daha önce milletvekili olarak kabinede yer almışlardır. Vekillik sıfatları sona erdiğine ve meclis dışında kaldıklarına göre Anayasa’nın 109. maddesine göre yeniden Başbakan tarafından önerilmeleri ve Cumhurbaşkanı tarafından onay verildikten sonra yemin ederek göreve devam etmeleri veya başlamaları gerekecektir.
Bu Anayasal ve hukuki zorunluluk yerine getirilmediği sürece, seçim tarihinden itibaren yapılan tüm Bakanlar Kurulu toplantıları ve bu toplantılarda alınan kararlar hakkındaki geçersizlik devam edecektir.
ONLAR PARKLARDA BİZ SINIRDA
Bunlara ek olarak “kurulması” veya “kurulmaması” planlanan koalisyon görüşmeleri arasında kendimizi, bizi hiç de ilgilendirmeyen bir savaşın içinde bulduk.
Kim olduğu, nerede olduğu, ne yaptığı, sayısı bilinmeyen Suriyeli-arap, bölücü ve gerici; Türkiye’ye çeşitli bulaşıcı hastalıklar, adı unutulan çocuk hastalıkları, işsizlik, güvensizlik, tehlike getirmesinin yanında; parklarda, deniz kenarında yatarken, bizim askerimiz, bizim polisimiz onlar adına şehit düşmeye başladı.
Bölücü ve gericilere verilen tavizlerle yollar kevgire döndükten sonra, sıra; sınır bölgesine ihaleyle barikat yaptırmaya geldi.
Av.A.Erdem AKYÜZ
------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Bu yazıyı izinsiz paylaxtığım ve Elazığ Nurhak Gazetesindeki köşemde yayınladığım için umarım beni hoş görürsünüz....Selam ve saygıyla efendim
------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
HASBİHÂL MEHMET ŞÜKRÜ BAŞ
AKİL ADAMLAR
28 Temmuz 2015 tarihinde internetteki sayfama baktığımda Sayın Ahmet Kalkan’ın Rifat Serdaroğlu’nu ait bir yasını e - postama gönderdiğini gördüm. Kendisine teşekkür ediyorum.
İşte o yazı:
***
“Hatırlar mısınız, bir zamanlar her biri diğerinden değerli (!) Akil İnsanlarımız vardı? Bu fedakâr insanlar, devlet parasıyla şehir-şehir dolaşıp, beş yıldızlı otellerde yatarak, “Çözüm Sürecinin” ne kadar güzel-tatlı ve faydalı bir şey olduğunu anlatırlardı.
Ne bereketli, şanslı insanlardı bunlar!
Görevlerini yerine getirenler içinde Milletvekilliğini kapanlar oldu. TRT ye bol sıfırlı rakamlar karşılığı dizi yapanlar oldu. Yandaş kanallarda iş tutanlar oldu. Reklam yıldızı olanlar oldu. Haber kanallarında Türk Milletini salak sanıp akıl
vermeye kalkan üçkâğıtçılar oldu. Velhasıl oldu da, oldu…
Bu heyet, şimdilerde hiç görünmüyor! Erdoğan’ı yere göğe sığdıramayan, televizyonlarda AKP’yi parlatmak için dokuz takla atan bu Akiller sanki buhar olup uçtular!
Hâlbuki şimdi onlara çok ihtiyacımız var. Kendilerini, kabuklarından çıkarak bıraktıkları yerden göreve devam etmelerini bendeniz, sizler adına rica ediyorum.
Bu kez peşin-peşin ücret ödenmesini öneriyorum. Kiziroğlu Ahmet para bulamazsa, emeklilere yapılacak zammın Akil İnsanlara aktarılması yeterli olacaktır sanırım. Emekliler nasılsa açlığa alıştılar, varsın biraz daha aç kalsınlar. Alt tarafı
da, üst tarafı da emekli değil mi?
İzninizle birkaç görevlendirme ben yapayım, gerisini siz getirirsiniz nasılsa!
***
Kezban Hatemi;
Takma dişleri büyük geldiği için arada bir çıkan nineler gibi konuşan Akil Kezban
Hanım Teyzenin görev yeri Diyarbakır olsun. Akil Kezban Teyze, evlerinde uyurken kafalarına birer kurşun sıkılarak öldürülen iki Polisimizin eşlerine-çocuklarına ve yakınlarına “Çözüm Sürecini” bir defa daha anlatıversin bir zahmet.
Özellikle çocuklarına, babalarının PKK tarafından Çözüm Sürecine katkı sağlamak için öldürüldüklerini açık ve net olarak açıklasın. İsyan eden olursa, öz oğluna yaptığı gibi, şehit ailelerinin tamamını “Akıl Hastanesine”
kapattırıversin gari…
***
Rifat Hisarcıklıoğlu;
Omurgası alındığı için sürekli öne
doğru eğik olarak gezen “Saatçi Zafer’in” arazi işlerindeki ortağı Hisarcıklıoğlu da, daha dün şehit edilen iki askerimizin silah arkadaşlarının yanına gitsin. Uzaktan kumanda ile patlatılan bomba yüklü kamyonun patlatılmasının sebebinin, “Çözüm Sürecine” katkı için olduğunu, ölen askerlerin boşuna ölmediklerini, aksine bu ölümlerin askerliğin fıtratında olduğunu da bir güzel anlatıversin…
***
Yılmaz Erdoğan;
Türk Milletinden kazandığı paralarla,
Kürtçü-Bölücü harekete destek veren “Mükremin Çıtır” da Kandile gidip, oradaki okumuş çocuklara “Çözüm Süreci” nedir diye ders versin!
Belki onları ikna eder de silah bile bıraktırabilir! Niçin olmasın ki?
***
Etyiyen Mahçupyan;
Bu kişi hem Akil hem de Başdanışmandır. Yani sözü iki defa daha fazla kıymetlidir!
PKK silahlı kadrolarının üçte birini oluşturan Ermeni militanların yanına gidip, “Çözüm Sürecini” açıklamalı, onları aydınlatmalıdır. Mahçupyan ’ın mahcup tazeler gibi, mahcup-mahcup konuşması inanıyorum ki, yürekleri yumuşatacak ve Ermeniler yıllardır yaptıkları Türkleri öldürme alışkanlığından
gönül rızası ile vazgeçecektir…
***
Bunların yetmediği yerde, Kadir İnanır’ın, Hülya Koçyiğit ile birlikte PKK dağ kadrolarını
ziyaret edip, “Na’ber, nassınız nevlatlarım” demeleri, olaya ayrı bir güzellik katacaktır!
Akil İnsanların yanına, “Öcalan’ın olayları okuma kabiliyeti ve tecrübesi var” diyen Yalçın Akdoğan,
“Öcalan’ın mesajları bizim de düşüncemiz” diyen genetik harikası Beşir Atalay,
“Öcalan dünyanın geleceğini çok iyi okuyor” diyen ilahi okuma ustası Yasin Aktay’da katılmalıdırlar.
Akil İnsanlar ve yanındakiler eğer görev yerlerinden sağ dönerlerse, muhtemelen bir yıl popolarının üzerine oturamayacaklardır!
Eh o kadar sıkıntıyı da bu kutsal görev (!) uğruna çeksinler artık, değil mi?
Canları çok yanarsa Akil gillerden Orhan Babaya
takılsınlar. “Böyle acı olur mu” ve “Batsın bu dünya” şarkılarını beraberce okuyup, teselli bulsunlar…
Hadi bakalım Akil İnsanlar, şimdi görev zamanıdır.
Görev yerlerinize marş, marş…”
***
Sayın Rifat Serdaroğlu’nun kaleme aldığı okunması, bilinmesi ve öğrenilmesi gereken bu satırları hiçbir yorum yapmadan siz değerli okurlarımla paylaşmak istedim.
Takdir sizlerindir.
***///***
Mehmet Şükrü Baş 13 Temmuz 2015
-----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
----- Özgün İleti -----
Kimden : kalk...@windowslive.com
Kime :
Gönderme tarihi : 27 Temmuz 2015 Pazartesi 21:18
Konu : "ÖNCE VATAN" AKİL İNSANLAR GÖREVE - Rıfat Serdaroğlu
BU GİBİ YAZILARI (Gerçekliği yüzde yüz doğru olsa da) OKUDUKÇA üzülüyorum...Benim ülkem,,,,benim askerim bu kadar aciz olmamalıdır...Benim milletim ayaklarının üzerinde durabilen "bir Türk Dünyaya bedeldir" sözünü hayata geçiren bir millet olmalıdır.
--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
----- Özgün İleti -----
Kimden : kalk...@windowslive.com
Kime :
Gönderme tarihi : 28 Temmuz 2015 Salı 19:04
Konu : "ÖNCE VATAN" Kandil -Yılmaz ÖZDİL - SÖZCÜ
ANAM, ANAM, ANAM, ANAM
Yolsuzluk ve israf konusunda konuşmak tehlikelidir.
Neden tehlikeli olduğunu bir fıkra ile anlatalım:
“Üst düzey bir yönetici, memleket gezisinde Erzurum’da bir üniversiteye gitmiş, ülke sorunları hakkında yaptığı konuşmanın ardından
-Sorusu olan var mı? diye sormuş.
NAİM isimli öğrenci ayağa kalkmış ve
-Size bir sorum var, demiş;
-Yolsuzluk ve israf konusunda bu kadar yıpranmış olmanıza rağmen seçimi nasıl kazandınız?
Tam bu sırada zil çalmış ve Bakan
-İkinci derste devam ederiz, diyerek çıkmış. Derse yeniden girince;
-Nerede kalmıştık, diye sormuş.
Bu defa bir başka öğrenci ayağa kalkmış;
-Bizim sorularımızı cevaplayacaktınız, size üç sorum var, demiş.
Bir; yolsuzluk ve israf konusunda bu kadar yıpranmış olmanıza rağmen seçimi nasıl kazandınız,
İki; ders zili neden yarım saat önce çaldı,
Üç; NAİM nerede?.
Onun için biz bu konuda konuşmayalım ancak daha önce konuşanları ve konuşulanları şöyle bir anımsayalım:
Bir televizyon kanalında yapılan canlı yayın ve söyleşi de konuk, senelerin milletvekili Burhan Kuzu idi. Yönetici bayan; Türkiye’deki israfın boyutlarını sorunca, başını iki yana defalarca sallayarak ve kendine özgü konuşması ile aynen “Anam, anam, anam, anam…” dedi.
Böylece “boyutlarını” anlamış olduk.
Bir başka söyleşide konuk sanatçı, gene senelerin milletvekili Bülent Arınç idi. Program yöneticisinin; Türkiye’deki israfın yani gereksiz ve boşa harcanan paranın boyutlarını sorması üzerine “Türkiye’de israf önlense, vatandaştan vergi almaya hiç gerek olmaz” demişti.
Böylece yolsuzluk ve israfın “eni boyu” iyice meydana çıkmıştı.
Bunları biz söylemiyoruz.
Ülkeyi, devleti ve milleti, on üç seneden beri –güya- yönetenler söylüyor.
Durum böyle olduktan sonra, Türkiye’nin uğraştığı “tüm sorunların” altında başka bir neden aramak gereksiz olur.
Şimdi adama sormazlar mı:
-Yolsuzluk ve israf konusunda bu kadar yıpranmış olmanıza rağmen seçimi nasıl kazandınız?
Ama merak etmeyin, eninde sonunda kazananlar Atatürk’çü güçler olacaktır.
Yağmacılar İran’da!
Bülent ESİNOĞLU
Batı kendi çıkarları için, İran’ı Türkiye’ye düşman yaptı.
Amerika ambargolar uygulattı. Türkiye İran ticaretini önemli ölçüde engelledi.
Diplomasi yaptı. İran Türk ilişkilerini baltaladı.
Amerika’nın, İran’a karşı hileli ve pis siyasetlerini en iyi uygulayan ülke olduk.
İran’dan acil petrol ihtiyacımızı karşılarken bile, yasal yolların dışına çıkmak durumunda kaldık.
Ne yaptılar ettiler, İran ile Türkiye’nin arasına girdiler.
İran, “Batının dize getirme ve askeri baskılarına” karşı direndi. İran halkı çok büyük sıkıntılar çekti.
İran Batıya karşı direnirken, biz hep Batının ve Amerika’nın yanında yer aldık.
İran, direnişinden başarıyla çıkınca, İran’a giden ilk diplomatlar ve iş adamları Fransız ve İngilizler oldu.
Bizim elimizde ise, sadece Şii ve Sünni anlaşmazlığı kaldı.
Elin Hristiyan’ı İran’ı dost yaptı. Biz İslam âleminin içindeki çatışmalarla baş başa kaldık.
Şimdi tüm Batı İran’a koştu. Koştu ve bağırmaya başladı. Benim otomobilim, uçağım, malım mülküm herkesinkinden daha iyidir diyor.
İran gibi koskoca bir pazarı ve girişimcilerinin olduğu bir fırsatı kaçırmamak için var gücü ile İran’a seferler yapıyorlar. Bizim diplomatımız da Erbil’e gitti.
Bu pazarda bizim elimizde kalan tek mal; Şii düşmanlığıdır.
Bu o kadar öyledir ki; Suriye’de kurulan Şii/Sünni pazarında kavga ve savaş en güzide malımız oldu.
Batı İran’dan silahını çekerken, Suriye’de kalan son hesabını bize temizletmek üzere bıraktı.
Hiç kuşkunuz olmasın. Batı İran ile her türlü ilişkiye girerken, asıl mirası olan Şii/Sünni çatışmasını bize miras olarak bırakmak için her çabayı sürdürür.
Eğer bizler, hala ortaçağdan kalma siyasetlerle yol almaya devam edersek, İran pazarından elimizde sadece, Şii/Sünni çatışması kalacaktır.
İran Batının askeri ve siyasi baskısından, toprak kaybetmeden çıktı.
Orada da etnik farlılıklar vardı. İran’da da PEJAK vardı.
Amerika ve Türkiye dostluğundan bize kala kala üç Kürt Başkenti kaldı. Erbil, Kamışlı, Diyarbakır.
Suriye sorunu sebebiyle, öyle anlaşılmaktadır ki; Batılılar İran pazarından sonuna kadar yararlanırlarken, bize Batının artıkları kalacaktır.
Suriye sorununun çözümünde, Türkiye ABD’nin yanında değil de, Suriye, İran Rusya ve barışın yanında olsaydı, asıl kazançlı çıkan Türkiye olacaktı.
5.8.2015, bulente...@gmail.com
TAŞ YERİNDE AĞIRDIR
Saygın şeyler, yerinde ve zamanında kullanılırsa güzelliğini korur. Gelişigüzel, çok sık ve niteliğine uygun olmayan yerlerde kullanılması halinde saygınlığı ve güzelliği zarar görür. Bu bakımdan yer seçimi çok önemlidir. Bu yer seçiminin bir deha ölçeğinde kullanıldığı bir sanat eserine aşağıda yer vereceğiz. Ancak daha önce uygun olarak kullanılmadığı yerlere birer örnek vermek istiyoruz.
HATALI ÖRNEKLER
Geçenlerde basında da yer aldığı üzere; tarihi Rumeli Hisarı’nda bulunan antik tiyatro sahnesinin ortasına bir mescit yapıldı.
Tiyatro sahnesinde bir mescit ve cami !
Ankara’nın tarihi mekanlarından Opera Meydanında İller Bankasının binası sökülerek yerine kocaman bir cami yapıldı.
Opera Meydanında Cami !
Yüz metre ilerisinde tarihi ve muhteşem Hacı Bayram Camii, Zincirli Cami, Kurşunlu Cami var.
Ankara Atatürk Orman Çiftliği olarak anılan yerde, Başbakanlık binası olarak başlayan ve Cumhurbaşkanlığı Külliyesi (!) olarak adlandırılan yerin girişine kocaman bir cami yapıldı.
Her akşam projektörlerle aydınlatılıyor.
İstanbul’un tarihi taksim Meydanı, tarihi Atatürk Anıtı çevresi ve Gezi Parkı allak bullak edilerek bir cami yapılmak üzere.
Biraz ilerisinde muhteşem Sultan Ahmet Camisi var.
YER SEÇİMİNDEKİ DEHA
Cami gibi kutsal mekanların yeri ve konumu iyi seçilmelidir.
Tarihimiz; bu yer seçimine dünya çapında bir dehanın gizlendiği muhteşem eserler ile doludur.
Tarihimize ve insanlığa değer kazandıran, sıradan yapılar değil, bu gibi eserlerdir:
Kanuni Sultan Süleyman’ın isteği üzerine, Mimar Sinan; Üsküdar’da bir cami yapımına başlar. Kanuni’nin kızı Mihrimah Sultan adına yapılan caminin inşaatı 1540 yılında başlar ve 1548 yılında muhteşem bir eser meydana getirilir.
Aradan tam 14 yıl geçtikten sonra 1562 yılında Mimar Sinan’dan ikinci bir cami ve külliye yapması istenir. Mimar Sinan; gene Mihrimah Sultan adını taşıyan bu ikinci eserin yapılacağı yer olarak bu kez Edirnekapı’yı seçer.
Mimar Sinan; Edirnekapı surlarının yanında, pek kimsenin uğramadığı ıssız ama İstanbul’un en yüksek tepelerinden birinde, ikinci bir eser yapmaya koyulur.
Ancak bu yerin seçimi, gelişi güzel yapılan bir yer tayini değildir. Yeni cami ve külliye yapılacak bu yerin seçimi; ilmin ve fennin, sanatla kucaklaşmasına yol açacak, dünyada en büyük örneklerden birini oluşturacak gerçek bir dehanın eseridir. Bu yer seçimine büyük bir sır gizlenmiştir.
GÖKYÜZÜNDE DANS
Yeni yapılan Cami oldukça küçüktür ancak minaresi otuz sekiz metredir. Bir adet incecik kubbesi üzerinde bulunan 161 pencere, caminin iç güzelliğini aydınlatır. İçerdeki sarkıtlar ve minare kenarlarındaki işlemeler güneş ışığında adeta yanar ve pırıltılar saçar. İçerisini ve etrafını bir ışık cennetine çevirir.
Bu iki Cami ve külliyelere adını veren ve onun adına inşa edilen Sultan Mihrimah’ın adı, Farsça’da; “Mihr,Mehr-Güneş” ve “Mah-Ay” yani “Güneş ve Ay” anlamına gelmektedir.
Yılın bazı günlerinde; her iki Cami’nin de göründüğü hakim bir tepeden; Üsküdar’daki Mihrimah Sultan Camisine ve Edirnekapı’daki Mihrimah Sultan Camisine baktığınız zaman göreceğiniz manzaranın tarifi mümkün değildir:
Her iki caminin yeri, minare ve kubbesi o şekilde hesaplanmıştır ki; Edirnekapı Camisinin tek minaresi ardından tepsi gibi kıpkırmızı bir güneş batarken, Üsküdar’da ki Caminin ardından ay doğmaktadır.
Ay ve güneş yani “Mihrimah” aynı anda gökyüzünde beraberce ve aynı isimli iki caminin üzerinde süzülmektedirler.
Bu emsalsiz görüntünün en net olarak izlenebileceği tarihlerden biri olarak verilen ve gece ile gündüzün eşit olduğu 21 Mart tarihi, aynı zamanda Mihrimah Sultan’ın doğum günüdür.
Bu durum; yeryüzünde örneği az görülen bir matematik, mimari ve sanat dehasının sonucudur.
Laf olsun veya reklam olsun diye yapılan inşaatların dışında kalıcı ve kullanım amacına uygun muhteşem bir yapımdır.
Av.Ahmet Erdem Akyüz
TERÖR OLAYLARINDA YÖNETİCİLERİN
SİYASİ, HUKUKİ, CEZAİ SORUMLULUĞU VARDIR
Uzun süreden beri terör olayları tırmanış göstermektedir. Yollar kesilmekte, karakollara roketatarlı saldırılar yapılmakta, bombalar atılmakta, araç ve evler yakılmakta, teröristler üst ve hüviyet kontrolü yapmakta, insanlar kaçırılmakta, polis, asker ve vatandaşlar öldürülmektedir.
Bütün bunlardan çıkan sonuç; Devletin ve her kademedeki yönetici ve görevlinin Anayasa ve yasalarla kendilerine yüklenen görevlerini yapamadıklarıdır.
Her yetki ve görevin karşılığı ve sorumluluğu vardır. Görevini yerine getirmeyen, getiremeyen kuruluşlardan başlayarak, her kademedeki yetkili, yönetici ve görevlinin siyasi, hukuki ve cezai sorumluluğu vardır.
Bu durum; “Kanı yerde kalmayacak” edebiyatı ve yapılan “Şehit Törenleri” ile geçiştirilemez.
Her kademedeki yetkili ve sorumlu için hukuki, cezai, siyasi işlem yapılmalıdır.
Av.A.Erdem Akyüz
Hukukun Egemenliği
DerneğiO.Genel Başkanı
Akla ziyan uygulama örneklerinde bu hafta bu kadar. Kısmet olursa haftaya devam ederiz.
“Aklınıza mukayyet olun”
https://www.facebook.com/erdem.akyuz.167
Av.A.Erdem Akyüz
-------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
TEŞEKKÜRLER ÜSTADIM GÜNDEMİ EN İYİ TAHLİL EDEN BİR YAZINIZI OKUDUK...EPEYCEDE AYDINLANDIK....TEŞEKKÜRLER EDİYOR SELAM VE SAYGILAR SUNUYORUM EFENDİM.
--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
----- Özgün İleti -----
Kimden : y.ars...@gmail.com
Kime : Undisclosed-Recipient
Gönderme tarihi : 19 Ağustos 2015 Çarşamba 03:20
Konu : "ÖNCE VATAN" BU YAZI SADECE GERİZEKÂLILAR(!) İÇİN YAZILMIŞTIR
EFENDİLER BU SERPUŞUN İSMİNE ŞAPKA DENİR.
Atatürk; çağdaş uygarlık yolundaki görüşlerini açıklamak üzere 25 Ağustos 1925 gününde İnebolu’ya gelir. İlçe girişinde “İlk Zafer Yolu İnebolu’ya sefa geldiniz Sevgili Gazi” yazılı Zafer Tak’ı altında ve 21 pare top atışı ile karşılanır.
26 Ağustos Salı sabahı saatlerinden itibaren halk caddelere doluşmuştur. Öğle saatlerinde Atatürk Mareşal üniformasıyla yürüyerek Belediye binasına giderken Kurtuluş Savaşına katılan balıkçıların oynadığı ve söylediği “Heyamola Yelese” oyununu beğeni ile izlemiş, bunu gören kayıkçılar büyük bir coşkuya kapılmışlardır.
27 Ağustos 1925 Perşembe günü Mustafa Kemal Atatürk, tarihi “Şapka Nutku”nu İnebolu Türk Ocağı binası önünde söylemiştir.
Tarihi bir belge olduğu kadar bir “ibret belgesi” olan bu konuşmasında özetle :
“Efendiler, Türkiye Cumhuriyeti’ni tesis eden Türk halkı medenidir. Tarihinde medenidir, hakikatta medenidir. Ancak medeniyim diyen Türkiye Cumhuriyeti halkı; fikriyle zihniyle medeni olduğunu isbat ve izhar etmek mecburiyetindedir.
Bizim kıyafetimiz milli midir? (Hayır sesleri). Bizim kıyafetimiz medeni ve beynelminel midir (Hayır, hayır sedaları). Size iştirak ediyorum. Tabirimi mazur görünüz, altı kaval üstü şişane diye ifade olunabilecek bir kıyafet ne millidir ve ne de beynelmileldir. O halde kıyafetsiz bir millet olur mu arkadaşlar? (Hayır, hayır, katiyen sesleri).
Medeni ve beynelmilel kıyafet bizim için, çok cevherli milletimize layık bir kıyafettir. Onu iksa edeceğiz. Ayakta iskarpin veya fotin, bacakta pantolon, yelek, gömlek, kravat, yakalık, ceket ve bittabi bunların mütemmimi olmak üzere siperi şemsli serpuş.
Bunu açık söylemek isterim:
Bu serpuşun ismine “şapka” denir.
İşte şapkamız. Buna caiz değil diyenler vardır. Onlara diyeyim ki, çok gafilsiniz ve çok cahilsiniz.
Efendiler, bu hitabe münasebetiyle ufak bir noktayı tekrar edeyim. “Efendiler” dediğim zaman başka yerde olduğu gibi burada da kasdettiğim anlam; Hanımefendiler ve Beyefendilerdir.
Seyahatim
esnasında köylerde değil, bilhassa kasaba ve şehirlerde kadın arkadaşlarımızın
yüzlerini ve gözlerini çok kesif ve itina ile kapatmakta olduğunu gördüm.
Bilhassa bu sıcak mevsimde, bu
tarz, kendileri için mutlaka mucibi azab ve ızdırap olduğunu tahmin ediyorum.
Erkek arkadaşlar, bu biraz bizim hodbinliğimiz eseridir. Çok afif ve dikkatli olduğumuzun icabıdır. Fakat; muhterem arkadaşlar, kadınlarımızda bizim gibi müdrik ve mütefekkir insanlardır. Onların mukaddesatı ahlakiyeyi telkin etmek, milli ahlakımızı anlatmak ve onların dimağını nur ile, nezahatle teçhiz etmek esası üzerinde bulunduktan sonra fazla hodbinliğe lüzum kalmaz.
Onlarda yüzlerini cihana göstersinler ve gözleri ile cihanı dikkatle görebilsinler. Bunda korkulacak bir şey yoktur.
Medeniyetin coşkun seli karşısında mukavemet beyhudedir. İptidai hurafelerle yürümeğe çalışan milletler mahvolmağa veya hiç olmazsa esir ve zelil olmağa mahkumdurlar. Halbuki Türkiye Cumhuriyeti halkı mütekamil bir millet olarak ilelebet yaşamağa karar vermiş, esaret zincirlerini ise tarihte namesbuk (benzeri görülmemiş) kahramanlıklarla parça parça etmiştir.”
Atatürk’ün, İnebolu Türk Ocağı binasında tarihi Nutku’nu söylerken ve yürüyüşü sırasında tam arkasında bulunan kişi ve Türk Ocağı binasının merdivenlerinde Atatürk’ün Mareşal üniformalı fotoğrafında sol başta bulunan kişi, Deniz Kurmay Albay Ali Rıza Bey’dir. İnebolu Karaca Mahallesinde 1880 yılında dünyaya gelen, 1921 ve 1925 yılları arasında Kastamonu Milletvekili olarak görev yapan, Çanakkale Başarı Madalyası sahibi Ali Rıza Bey; Av.Sevil İnci Akyüz ve kardeşi Ender Kırsekizoğlu’nun babaları Albay Hüseyin Kırsekizoğlu’nun dayılarıdır.
Yukarıda görüldüğü üzere; Atatürk’ün hayatı, diğer söylev ve eserleri gibi, İnebolu’da irad ettiği tarihi Şapka Nutku, günümüze de ışık tutan bir tarih ve ibret belgesidir.
Av.A.Erdem Akyüz
ZAFER BAYRAMI-TAM DAVALIK BİR DURUM
Bu gün Resmi Gazete’de yayınlanan Başbakanlık Genelgesi ile Zafer Bayramı Kutlamaları iptal edildi. Gerekçe “terör olayları” gösterildi.
Devletin Radyo ve Televizyonlarında şarkılar, türküler, eğlence programları gırla gidiyor.
İmamlarla, müftülerle, muhtarlarla, partili il ilçe başkanları ile, belli gazeteci ve yazarlarla yemekli toplantılar yapılıyor. Hatta Abdullah Gül’ün oğlunun düğünü bile yapıldı.
Bütün bunlar yapılırken terör yok mu idi.
Aslında Cumhuriyet Bayramı Törenlerini iptal etmek, teröre ve hükümet ortağına tam olarak taviz vermek demektir.
Şehitlere saygısı olanlar, bu bayramı daha büyük etkinliklerle kutlarlardı.
Başbakanlık Genelgesi de son gün yayınlanıyor. Eğer arada bir çalışma günü olsa idi, mutlaka iptal davası açardık.
--
İRLANDALI TURİST
İrlandalı turist bir fenomen haline geldi.
Şöyle “fenomen” gibi yabancı bir sözcük kullanalım da biraz aydın (afedersiniz) münevver görünelim dedik.
Ancak artık Avrupai sözcükler değil; fıtrat, istikşafi gibi Arabi kelimeler prim yapıyor.
Binaenaleyh biz, İrlandalı turisti “fevkalbeşer” olarak yani insan üstü diye tanımlayabiliriz zira öyle tanıtılıyor.
Ne yapmış bu İrlandalı turist:
İstanbul’un Aksaray semtinde güya su almak için bir markete girmiş. Doğrudan büfeye yönelmiş. Su dolabının kapısını nasıl çekip açmışsa içindeki bütün şişeler yere dökülmüş ve dükkan sahibi ile aralarında tartışma çıkmış.
Önce olayın bu kadarlık kısmına bakalım.
Bir dükkana girince, selamsız sabahsız, büfe sahibinden istekte bulunmaksızın, doğrudan büfeye yönelip, dolabın kapısını çekip açmak nerede var. İçindekileri yerlere dökecek kadar dikkatsiz ve kaba davranmak nerede var.
İrlanda da bu işi bir yabancı yapsa, sınır dışı ederler. Bizde baş köşeye koyuyorlar.
Olayın devamında, turist ile esnaf arasında tartışma çıkmış. Esnaf, adamın sarhoş olduğunu ve içki almak istediğini söylüyor ama olayın bu kısmına hiç kimse dikkat etmiyor. Üstelik İrlandalı savunmasında, gittiği başka ülkelerde de kavgalara karıştığı söylüyor.Yani pek de “hırlı” biri değil.
Ayrıca esnaf, bu kişinin karşı otelde kaldığını, birkaç kişi ile geldiğini, tartışmadan sonra otele girip, bir şeyler alarak tekrar dışarı fırladığını ifade ediyor ama haberciler bu kısma da önem vermiyor.
Turistin kolunun kırıldığını türlü çeşitli ifadelerle yazıyor ancak bir esnafın damağının patladığını ve dişlerinin kırıldığını hiç nazara almıyor.
Üstelik insanlık dışı bu durumu, İrlandalı turistin boksör oluşuna bağlayarak bir başarısı ve esnafa hak ettiği bir dersi vermesi olarak görüyor.
Ağzı burnu kanamış, kaşı gözü morarmış uydurma resimlerle; altında “caps” denilen saçma ifadelerle övülerek 15 esnafı dövdüğü anlatılıyor. 30 tane olsa sanki daha çok mutlu olacaklar.
El insaf… bu kadar mı düşmansız milletinize ve bu kadar mı yabancı hayranısınız. Bu durum bir “aşağılık kompleksinden” başka bir şey değildir.
Bunun altında; elinde pala ile insanlara saldıran esnaf bozuntuları, gezi olayı gibi yürüyüşçülere bazı esnafın yaptığı saldırılara duyulan tepki yatıyor ama bu da yanlış bir intikam modeli. İlgisiz bir olayda, zararı, ülkemize ve insanımıza veriyor.
İrlandalı turistin adı “Mohammed Fadel Dobbousi” , bu nasıl İrlandalı ise.
Turistin sağlık sigortası da yokmuş. Vizesi var mı, kaçak işçi mi, ne zaman, nasıl, niçin gelmiş, ne yapıyor. Bunlar hiç belli değil.
Polisimiz arasa bunun altında bir çok şeyler bulacağına eminim.
Gene gazete ve ajans haberlerine göre;
Türkiye Turizm Yatırımcıları Derneği (TYD); bu arap bozması İrlandalı turisti, yaşanan olayı unutturmak için, Antalya veya İstanbul’da ağırlamak istiyormuş.
Adama sormazlar mı? Daha deniz görmemiş binlerce yoksul köylü çocuğu, lösemili çocuk var, hangisini Antalya’da, İstanbul’da konuk ettin.
Türkiye Seyahat Acentaları Birliği (TÜRSAB) bu saldırganın İstanbul’da ki özel bir hastahanede bütün tedavi giderlerini üstlenecekmiş,
Adama sormazlar mı? Babanın parasını mı harcıyorsun, kimin parasını kime veriyorsun.
Türkiye Esnaf ve Sanatkarları Konfederasyon (TESK) de “Çok üzgün olduğunu meslekdaşları ve Türk Halkı adına özür dilediğini” söylemiş.
Adama sormazlar mı, sen hangi hak ve yetki ile Türk Halkı adına özür dilemeye kalkıyorsun.
Dayak yiyen, mağdur olan, ağzı burnu kırılan senin esnafın. Git ondan özür dile, ona yardımcı ol.
O esnaf, 50 kuruşa su satıp, oradan aldığı 5 kuruş ile ailesini geçindirecek.
Ben de buradan söz veriyorum: Bu esnafın benimle temasa geçmesi halinde bir hukukçu olarak, davalarına fahri olarak yardımcı olacağım. Ankara ve İstanbul’daki tedavi giderlerine, mütevazi bütçemle katkıda bulunacağım.
N’aber, Kuveyt asıllı İrlandalı, keyfin yerinde mi?
Av.A.Erdem Akyüz
http://www.hukukihaber.net/irlandali-turist-makale,4220.html
https://www.facebook.com/erdem.akyuz.167
YUNAN ORDULARI BAŞKOMUTANI ESİR ALINDI
Savaş planını mükemmel bir titizlik ve dikkatle hazırlayan Atatürk, Ordularımızın son saldırısına bizzat kumanda etmek üzere Batı Cephesi Karargahına gitmeden önce Hakimiyet-i Milliye gazetesinin kurucusu Recep Zühtü Soyak’ı çağırarak bir gün sonraki gazetede şu haberin çıkmasını istedi.
“Çankaya’da Gazi Hazretleri bir çay ziyafeti vermiş ve toplantıda hükümet erkanı hazır bulunmuştur”
Atatürk bu davranışı ile cepheye hareketinin gizli tutulmasını istiyordu. Ertesi gün gazeteler haberi verdiğinde ve herkes Atatürk’ü bir çay partisinde zannettiği sırada, O cepheye varmıştı bile. 25 Ağustos 1922 de Kocatepe yakınındaki Çadırlı Ordugahında idi. Atatürk; düşman kuvvetlerini ezerek başkomutanını esir alacağı büyük Türk saldırısına buradan, bizzat kumanda edecekti.
2 Eylül gecesi, bir keşif için Elmadağ’a tırmanan Afyonkarahisarlı Ahmet Çavuş ve beraberindeki iki er, Yunan Orduları Başkomutanı Trikopis ile yanındaki iki kolordu komutanını, kurmay başkanını ve Tümen Komutanlarını esir almıştı.
Atatürk, savaş alanında görüşmesi sırasında Trikopis’e “Bundan birkaç ay evvel başkomutanınız Hacı Anesti cepheyi teftişten avdetinde, gazetecilere vâki beyanatında ‘Mustafa Kemal mi? Fakat bu isimde bir kumandan tanımıyorum, cephede hiç bir yerde rast gelemedim’ demişti. Şimdi bir haftadır meydan-ı muharebedeyim. Başkumandanınızı göremedim. Nerededir?” diye sorar.
Trikopis bu suretle, hatların kesilmesinden ötürü alamadığı haberi yani kendisinin Yunan Orduları Başkomutanlığına atandığı haberini bu sırada öğrenir.
Trikopis, içinden “Bizim burada ne işimiz vardı” diye düşündüğünü ve Atatürk’ün, kendisine: “Üzülmeyiniz General. Burada misafirimsiniz. Buyrun, istirahat edin. Yakında her şey düzelecektir.” Dediğini ifade eder.
Daha sonraki yıllarda General Trikopis ülkesine döndükten sonra evinin duvarında Atatürk’ün bir resminin asılı olduğu ve Trikopis’in, her Cumhuriyet Bayramında Atina’daki Türk Büyükelçiliği’ne giderek Atatürk’ün resmi karşısında saygı duruşunda bulunduğu bilinmektedir.
Bu gün, Trikopis’le diğer generallerin esir alındığı ve Halit Bey’in Karargâhı olan Göğem köyü kuzeyindeki Bölmelik (Çakmaklı) Tepesinde, 3,5 metre yüksekliğinde mütevazı bir anıt yükselmektedir.
Anıtın kitabesinde şunlar yazılıdır:
“Ey Türk Oğlu…
Burası 2/3 Eylül 1922 Cumartesi saat 22.30’da Yunan Orduları Başkumandanı General Trikopis ile maiyetinde bulunan İkinci Kolordu Kumandanı Albay Vangelis, Albay Kalinalis ve kurmay başkanları ile yaverlerinin muzaffer Türk Ordularının Beşinci Kafkas Tümeni Komutanı Kurmay Albay Dadaylı Halit Bey — Akmansü — tarafından teslim alındığı yerdir.
Burada çevreni gururla seyret… Türklüğün istiklâl aşkına ve Türk Ordularının kahramanlığına inan ve güvenini tazele. Türklüğün geleceğine hız alarak ayrıl.”
Av.A.Erdem AKYÜZ
Yunan orduları Baş Komutanı Esir Alındı
MERAK EDİYORUM....ÖNÜMÜZDEKİ SEÇİMLERDE AKP'YE 400 MİLLET VEKİLİ VERİLMEZSE BU KANLAR ARTARAK DEVAMMI EDECEK?....BU MİLLET İLLEKİ RTE TEK ADAM SEÇMEK VE KABULLENMEK ZORUNDAMI?...BU MİLLET KANLA İRFANLA KURULAN CUMHURİYETİMİZDTEN VAZ GEÇMEĞE MECBUR MU?...
----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
----- Özgün İleti -----
Kimden : siber....@gmail.com
Kime : ne_mutlu_turkum_dyene <ne_mutlu_t...@googlegroups.com>
Gönderme tarihi : 06 Eylül 2015 Pazar 23:41
Konu : Re: "ÖNCE VATAN" Dağlıca'da saldırı ve Şehitler var
Sayın Cumhurbaşkanımız diyor ki: 400 Milletvekilini bir parti alsaydı bunlar olmazdı..... İşte yanlız adamlık budur. Yalnız bırakılmış adamlık budur. Biz de diyoruz ki Eğer AKP nn açık bütçeli ve laik eğitimden uzaklaşmış açık bütçelerle 345 Milyar TL yı milletimizden zorla alınmış bir dönem ve açılım saçılım saçmalıkları olmasaydı bu acıları yaşamazdık. Allah size emrediyor. Oku. Peygamberimiz bunları açarak size hadis-i Şerifler olarak miras BIRAKIYOR. " BEŞİKTEN MEZARA BİLİM OKUYUN" ve "BİLİM ÇİN'DE BİLE OLSA GİDİN ALIN." Biz de diyoruz ki eyyyy sayın AKP yöneticileri bu ilkelerin adamı olsaydınız bunlar yine olmazdı. Allah bilim yolundan ayrılanlara bilim, akıl yolundan ayrılanlara akıl ihsan etsin. Ne diyelim Allah şehitlerimize rahmetini esirgemesin.
Cumhurbaşkanı Erdoğan: 400 milletvekili olsaydı bunlar olmazdı
06.09.2015 22:25 - Son Güncelleme: 6.9.2015 23:17:23
Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, Dağlıca'daki terör saldırısıyla ilgili 'Zırhlı araçlara mayınlı saldırı yapıldı' dedi. Erdoğan, 'Eğer 400 milletvekilini alacak ve Anayasa'yı değiştirecek bir sayıyı bir parti almış olsaydı, bugün bunlar olmazdı' ifadelerini kullandı.
PaylaşTweetPaylaşGönderYazdırAADağlıca'da PKK tarafından gerçekleştirilen saldırısı sonrasında birçok askerin yaralandığı ve şehit olduğu yönünde gelen haberler sonrasında Cumhurbaşkanı Erdoğan'dan bir açıklama geldi.
İşte Erdoğan'ın Dağlıca saldırısı hakkında yaptığı o açıklama:
Cumhurbaşkanı Erdoğan, Hakkari'deki terör saldırısına ilişkin, "Her şeyden önce tabi, üzüntülüyüz. Şu anda Silahlı Kuvvetlerimiz, Genelkurmay, Dağlıca'yla, Hakkari ile gerek Valimiz, gerekse oradaki kolordu komutanı kendileriyle görüşmeler devam ediyor. Öyle zannediyorum ki kesin netice an be an alınabilir. Şu anda Sayın Başbakan'ın da Ankara'ya dönüşüyle birlikte Ankara'da bir güvenlik toplantısını yapacaklar. O ana kadar da herhalde kesin neticeleri almış olurlar. Bu kesin neticeyi aldıktan sonra durumu açıklayacaklar. Tabi şu anda orada hava şartları vesaire, o da çok çok kötüymüş ve bu kötü hava şartları altında orada böyle bir mücadele var ve Dağlıca'da yapılan bir temizlik neticesinde böyle bir olay gerçekleşiyor. Oradaki zırhlı araçlarla ifade edildiği kadarıyla mayınlarla kurulmuş olan tuzaklar neticesinde bir olay burada art ardına oluşuyor. Tabi şu anda bu konuyla ilgili Genelkurmay Başkanımızın izahatları hakikaten üzücü. Temennim odur ki şu anda yapılacak açıklama ve onun ardından da tabi oradaki devam edecek olan mücadele çok daha farklı çok daha kararlı olacaktır. Hepimizin başı sağolsun. Milletimizin başı sağolsun, Allah sabırlar versin" dedi.
Cumhurbaşkanı Erdoğan, "Çözüm Süreci aslında bunlar tarafından bir ihanetle değerlendirildi. Çözüm Süreci'ni bunlar adeta Güneydoğu'da, kısmen doğuda kendileri için silah stoklama süreci olarak değerlendirdiler ve çok ciddi bir silah stoklaması yaptılar. Burada bu süreç içerisinde, güvenlik güçlerimiz tabi 'herhangi bir çatışmaya, şuna buna girmeyelim' dediler ama daha sonra anladık ki bu süreç içerisinde bunlar bunu yaptılar" dedi.
Cumhurbaşkanı Erdoğan, "Eğer 400 milletvekilliğini alabilecek veya bir anayasayı inşa edebilecek sayıyı bir siyasi parti yakalamış olsaydı durum bugün çok daha farklı olurdu. Her şeyden önce bir yeni Türkiye hareketini, bir adımını atmak için böyle bir şey çok çok önemliydi. Diyelim ki ben Başbakanımıza hükümeti kurmayla ilgili görev verdim. CHP'yle görüşmeler yapıldı. Eğer CHP'yle mutabık kalınabilseydi, iki partinin sayısı bir anayasayı inşa etme noktasında yeterli bir sayıydı ama maalesef belli yerlere takılmak suretiyle bu olmadı. Daha sonra MHP ile görüşmeler oldu. O tabi belki anayasayı kurmaya yeterli değildi ama en azından millete gitme noktasında, bir referandum noktasında böyle bir imkanı sağlayabilirdi fakat MHP ile de böyle bir anlayış maalesef görülemedi. Bir taraftan teröre karşı olduğunu söyleyeceksin. Teröre karşı olduğunu söyleyenler, kalkıp da elini, vücudunu taşın altına koymayacak. Şimdi böyle bir anlayış olamaz, böyle bir milli duruş, bir milli yaklaşım olamaz. Maalesef bunlar da yaşandı. Tabii ki ondan sonra da ben anayasanın bana vermiş olduğu yetkiye dayanarak süratle ülkemizi seçime götürmenin gayreti içerisinde oldum" dedi.
Anadolu Ajansı Erdoğan'ın sözlerini böyle duyurdu...
Cumhurbaşkanı Erdoğan, "Bakın ne diyorlar 'Seçim yapılmayabilir' şu yaklaşıma bak. Yani sen demokrasiye inanacaksın ve 'seçim yapılmayabilir' diye böyle bir yaklaşım ortaya koyacaksın. Böyle bir saçmalık olabilir mi? Bu işin tek çıkış yolu sandıktır. Seçim tabii ki yapılacak. Şartlar ne olursa olsun yapılacak" dedi.
(AA)• Cumhurbaşkanı Erdoğan'a hakaret ettikleri iddiasıyla 2 kişi tutuklandı
• Cumhurbaşkanı Erdoğan’dan engelli gazeteci Cüneyt Arat'a ikinci dava
• Cumhurbaşkanı Erdoğan seçimin yenilenmesine karar verdiHaberin Konuları: hakkari, pkk, şehit, patlama, saldırı, dağlıca, cumhurbaşkanı erdoğan, haberler, son dakika, seçimPaylaşTweetPaylaşGönderYazdırAA
--
"BU ÖBEK;TÜRK-TÜRKÇE-ATATÜRKÇE,DÜŞÜNEN,EBEDİ BAŞKOMUTAN ATATÜRK DEVRİMİ VE İLKELERİNE RUHUYLA BAĞLI,HER ŞEY VATAN İÇİN DİYENLER VE KAHRAMAN TÜRK ORDULARINA,TÜRK POLİSİNE KANIYLA CANIYLA BAĞLI"NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE-DÜNYA DURDUKCA ÜLKÜSÜNDE
BİR ÖBEKTİR.."
.........................KURULUŞ TARİHİ 28.12.2007
---
Bu iletiyi Google Grupları'ndaki ""NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE"" grubuna abone olduğunuz için aldınız.
Bu grubun aboneliğinden çıkmak ve bu gruptan artık e-posta almamak için ne_mutlu_turkum_...@googlegroups.com adresine e-posta gönderin.
Bu gruba yayın göndermek için, ne_mutlu_t...@googlegroups.com adresine e-posta gönderin.
Bu grubu http://groups.google.com/group/ne_mutlu_turkum_dyene adresinde ziyaret edebilirsiniz.
Daha fazla seçenek için https://groups.google.com/d/optout adresini ziyaret edin.
Yetmiş senelik ömür güzerganhımda bazılarından nefret ettiğim kadar hiç kimseden nefret etmedim....Hiç bu kadar çaresiz ve kadar umutsuz olmadım...Yarınlara olan bütün güvenimi yitirdim....Yereğimde yanan insan sevgisi yerine insanlara olan sevgisizlik ve güvensizlik yeşerdi...Müslümlanın müslümanlığından insanların insanlığından utanır oldum.... NE OLACAK BENİM HALİM...NEDİR BUNUN ÇARESİ NE YAPMALIYIM?...
------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
BURASI NERESİ, BİLİYOR MUSUNUZ
Yedi gündür çatışmaların devam ettiği,
Sokağa çıkma yasağının uygulandığı
Polis ve askerin sokaklara giremediği,
Barikatların kurulduğu,
Gece gündüz silah seslerinin eksilmediği,
Evlerin, insanların, araçların yakılıp, yıkılıp, kurşunladığı,
Adeta bir iç savaşın yaşandığı ve giderek yayıldığı,
Resmi sıfatı olan bölücülerin, gericilerin kışkırttığı,
Bu yer herhalde Türkiye’de olamaz.
Irak, Suriye, Afganistan’da olabilir mi?
Bu yer nerededir, bilir misiniz.
(CİZRE-Türkiye)
Peki…
Sorumlusu kimdir, bilir misiniz?
-----------------------------------------------------------------------------------------------------
BİZDENDE ÜLKEMİZİN BU GÜZİDE EVLADI AYTEKİN BEY'E SELAMLAR SAYGILAR OLSUN.
-----------------------------------------------------------------------------------------------------
----- Özgün İleti -----
Kimden : draer...@hotmail.com
Kime : "ulugteki...@hotmail.com" <ulugteki...@hotmail.com>
Gönderme tarihi : 19 Eylül 2015 Cumartesi 21:07
Konu : "ÖNCE VATAN" RE: Çok değerli Aytekin Beyefendiye...
----- Original Message -----Sent: Friday, September 18, 2015 4:56 PMSubject: {AtatürkMilliyetçileri} MHP’YE OY VERİN, BAHÇELİ’Yİ DESTEKLEYİN !
MHP’YE OY VERİN, BAHÇELİ’Yİ DESTEKLEYİN !Bugün Yüksek Seçim Kurulu’(YSK)na partiler milletvekili aday listelerini veriyorlar.1 Kasım seçimleri sıradan bir seçim olmayacak. Bu seçimde Türk Milletinin, bu coğrafyada kaderi belirlenecek.Türk Milletinin, Türk Yurdu Türkiye’de yok edilmek istendiği, bu satırları yazanı okuyanların malumudur.Siyaset bir satranç oyunu olduğundan, şartlar neler olursa olsun bu oyun Türk Milleti tarafından iyi oynanmalıdır.Onun için Türk Milleti; duygulardan arınarak ve aklıyla hareket ederek doğru bir tercihte bulunmalıdır.Bu saatten sonra Türk Milleti için, milletvekili adaylarından ziyade, partilerin fikir ve duruşları ile liderlerin söylemleri ve eylemleri çok önemlidir.Türk Milletini ve Türkiye’yi, içinde bulunduğu açmazlardan çıkaracak olan, MHP’nin ortaya koyduğu fikirler ile Devlet Bahçeli’nin söylemlerine uyan eylemleri olacaktır.Bu sebeple kızgınlıklarınızı, eleştirilerinizi ve duygularınızı derin bir dondurucuya koyarak, Türk Milletinin yegane kurtuluş umudu olan MHP’ye oy verin ve Türk Milletini düzlüğe çıkaracağı iddiasını ortaya koyan Devlet Bahçeli’yi yalnız bırakmayarak destekleyin.Türk Milletinin; “Allah’ın ipine sımsıkı sarılın” mealindeki ayette olduğu gibi Türk vatanının son kalesi MHP’ye ve onun komutanı Devlet Bahçeli’ye sımsıkı sarılması elzemdir.Çünkü aklın gösterdiği doğru yol budur!Yoksa sonumuz Suriye ve Iraklı mültecilerin sonuna benzeyecektir.O aday olmuş, bu aday olmuş bunlara takılmayın. Eğer siz mazeret üretirseniz, destekten mahrum bırakacaklarınızda, sizlerin vermediği destekleri mazeret olarak gösterecektir.Türkiye’yi yönetme şansını ve imkanını MHP ve Bahçeli’ye vermelisiniz. Bundan hangi nedenle olursa olsun kaçmayınız ve kaçınmayınız.Eğer aksi bir şekilde davranırsanız, tarih MHP ve Bahçeli’yi iktidar yapmaktan kaçınanları çıkacak sonuçlara göre olumlu veya olumsuz olarak yazacaktır.Türk Milleti, 50 yıla yakın bir zamandır iktidarına talip olan bir siyasi partiyi böylesine ağır koşullarda mutlaka iktidar yapmalıdır. Aksi halde MHP ve Bahçeli’ye bir şey söylemek, kimsenin hakkı olmayacaktır.Onun için diyorum ki; oylarınızı MHP’ye verin ve Devlet Bahçeli’ye destek verin.Özcan PEHLİVANOĞLU
--
--
'' SİYASİ VE ASKERİ ZAFERLER NE KADAR BÜYÜK OLURLARSA OLSUN, EKONOMİK ZAFERLE TAÇLANDIRILMAZSA, MEYDANA GELEN ZAFERLER KALICI OLAMAZ, AZ ZAMANDA SÖNER. '' MUSTAFA KEMAL ATATÜRK
'' SAHİPSİZ OLAN BİR MEMLEKETİN BATMASI HAKTIR; SEN SAHİP OLURSAN BU VATAN BATMAYACAKTIR!! '' MEHMET AKİF ERSOY
ÜYELERİMİZİN E-POSTALARI 11-01-2009 TARİHİNDEN İTİBAREN DENETLENMEMEKTEDİR.
ÜYELERİMİZİN GÖNDERDİKLERİ E-POSTALARIN YASAL SORUMLULUĞU KENDİLERİNE AİTTİR.
YASAL OLMAYAN E-POSTALARDAN GRUP SAHİPLERİ VE YÖNETİCİLERİ SORUMLU TUTULAMAZLAR.
Bu mesajı şu gruba üye olduğunuz için aldınız: Google Grupları "TAM
BAĞIMSIZ LİDER ÜLKE TÜRKİYE CUMHURİYETİ" grubu.
Bu gruba posta göndermek için , mail atın :
AtaturkMil...@googlegroups.com
Bu gruba üyeliğinizi sonlandırmak için şu adrese e-posta gönderin:
AtaturkMilliyetc...@googlegroups.com
Daha fazla seçenek için,
http://groups.google.com/group/AtaturkMilliyetcileri?hl=tr adresinde bu
grubu ziyaret edin
---
Bu iletiyi Google Grupları'ndaki "TAM BAĞIMSIZ, LİDER ÜLKE TÜRKİYE CUMHURİYETİ" grubuna abone olduğunuz için aldınız.
Bu grubun aboneliğinden çıkmak ve bu gruptan artık e-posta almamak için AtaturkMilliyetc...@googlegroups.com adresine e-posta gönderin.
Daha fazla seçenek için https://groups.google.com/d/optout adresini ziyaret edin.
NET HATA NOKSAN-HAYALET PARA
“Net hata noksan” yani İngilizce adı ile “Net errors and omissions”
Ne İngilizcesi, ne Türkçe’si bize bir şey ifade etmiyor.
Bana göre; hukukta, ekonomide, siyasette ve kamu yönetiminde mahsus böyle yapıyorlar ki kimse bir şey anlamadan yutturup gitsinler diye.
Ve öyle de oluyor.
Netice ve özet olarak, net hata noksan “nereden gelip, nereye gittiği belli olmayan” para imiş.
Millet “kara para” diyor da, bana göre “hayalet para”.
ŞÖYLE DÜŞÜNELİM:
Her bireyin ve her ailenin bir gelir gider hesabı vardır. Ay sonunda oturulur ve hesap yapılır. Aile bireylerinin gelirleri alt alta yazılır toplanır. Sonra giderler düşünülür, alt alta yazarak toplanır. Böylece o ay içinde, insanların ne kadar para kazandığı ve ne kadar harcadığı görülür.
Bu hesap genellikle “-” eksi bakıye verir.
İnsanlar borca girmiştir. Kredi kartlarıyla harcamalar yapılmıştır ama ödenmemiştir. Yapılması gereken bir sürü iş, alınması gereken bir sürü şey vardır ama alınamamıştır.
Biraz tartışma ile aile bireyleri suratları asık bir şekilde yatmaya giderler.
Pek az olarak da, bazı aylarda, gelir; giderden fazla gözükür. Yani ellerinde para olacaktır ama bu para bulunamaz. Hatırlanmayan yerlere harcanmıştır. Aile bireyleri gene biraz tartışırlar, sonra unuturlar.
Pek ender olarak da, artan para ortadadır. Yani keyifleri yerindedir ama bu paranın harcanacağı kırk türlü yer bulunur. Hesap gene tutmaz.
Devletin hesabı da böyledir.
Şu farkla ki; devletin hesabı senelerden beri, nereden geldiği, ne olduğu bilinmeyen miktarda fazla vermektedir. Hem de öyle, üç beş kuruş değil; milyar dolarlar.
Üç, dört seneden beri artarak yükseliş gösteren bu giriş, şimdiye kadar Türkiye Cumhuriyetinde görülmeyen bir seviyeye yani “rekor’a” yükselmiştir.
Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası (TCMB) 2015 yılı Temmuz ayına ilişkin ödemeler dengesini açıkladı. Yılın ilk altı ayında Türkiye’ye 9 milyar dolar kaynağı belli olmayan nakit girişi (Net hata noksan) olmuş.
“Böyle hataya can kurban” diyeceksiniz ama durum öyle değil.
BİR BAŞKA HESAP
Deminki aile hesabına dönelim ve biraz değişik bir gözle bakalım:
Ay sonunda aile bireyleri oturur, gelir gider hesaplarını yaparlar. Bakarlar ki, büyük harcamalar yapılmıştır. Gene de ortada fazladan para vardır. Gelirleri bu kadar değildir. Gelirlerinden fazla para harcamışlardır. Gene de ellerinde çok fazla para vardır. Ekonomik tabiri ile ortada tam bir “Net hata noksan” söz konusudur. Bu para nereden geldi diye birbirlerinin yüzlerine bakarlar. Koca, biraz sıkılarak, biraz da övünerek “Geçen ay büyük bir ihale yapmıştık, ihaleyi alan firma ‘şey yaptı’ da” der. Paranın kaynağı bulunmuş, insanlar rahatlamıştır. Şimdi bu parayla gidilecek yerler, alınacak yerler düşünülür.
Bir ay sonra tekrar hesaba oturulur. Gene fazla para çıkmıştır. Herkes döner ve aile reisi kocaya bakar. Baba bu defa, ellerini çaresiz bir şekilde açar. Birbirlerine bakarlar. Anne biraz mahcup, sıkılarak söz alır : “Geçen ay biriyle tanıştık ‘şey oldu’ da” der.
SÖZÜM MECLİSDEN DIŞARI…
İşte net para girişi, böyle bir net noksan neticesi oluşur.
İşin şaşılacak bir diğer yönü de; bu net hataya sebep olanların halen görevde ve başda olmalarıdır.
Net hata noksan hesabının “pozitif” olması, ülkeye hangi kalemler aracılığı ile ne olduğu bilinmeyen bir döviz girişini gösterir.
Net hata noksan kaleminin “negatif” olması ise hangi kalemler ile ve ne olduğu bilinmeyen bir döviz çıkışını gösterir.
Bu “net girişin” bir de “net çıkışı” olacaktır. Zira para babaları; satın aldıkları yerde, bütün değerleri tükettikleri ve ortada satın alacak bir şey kalmayınca bavullarını toplar giderler.
Bir gün, bir sabah, kalkmışsınız bakmışsınız ki ortada yalnızca “şey” kalmış.
Av.A.Erdem Akyüz
--
"BU ÖBEK;TÜRK-TÜRKÇE-ATATÜRKÇE,DÜŞÜNEN,EBEDİ BAŞKOMUTAN ATATÜRK DEVRİMİ VE İLKELERİNE RUHUYLA BAĞLI,HER ŞEY VATAN İÇİN DİYENLER VE KAHRAMAN TÜRK ORDULARINA,TÜRK POLİSİNE KANIYLA CANIYLA BAĞLI"NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE-DÜNYA DURDUKCA ÜLKÜSÜNDE
BİR ÖBEKTİR.."
.........................KURULUŞ TARİHİ 28.12.2007
---
Bu iletiyi Google Grupları'ndaki ""NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE"" grubuna abone olduğunuz için aldınız.
Bu grubun aboneliğinden çıkmak ve bu gruptan artık e-posta almamak için ne_mutlu_turkum_...@googlegroups.com adresine e-posta gönderin.
Bu gruba yayın göndermek için, ne_mutlu_t...@googlegroups.com adresine e-posta gönderin.
Bu grubu http://groups.google.com/group/ne_mutlu_turkum_dyene adresinde ziyaret edebilirsiniz.
Daha fazla seçenek için https://groups.google.com/d/optout adresini ziyaret edin.
BAYRAMINIZ KUTLU OLSUN
ATATÜRK İlke ve Devrimlerine uygun bir yönetimle,
Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin ve TÜRK Milletinin bölünmez birliği ve
bütünlüğü içinde yaşanan her gün bizim için Bayramdır.
Bayramınız kutlu olsun.
Av.A.Erdem Akyüz
--
"BU ÖBEK;TÜRK-TÜRKÇE-ATATÜRKÇE,DÜŞÜNEN,EBEDİ BAŞKOMUTAN ATATÜRK DEVRİMİ VE İLKELERİNE RUHUYLA BAĞLI,HER ŞEY VATAN İÇİN DİYENLER VE KAHRAMAN TÜRK ORDULARINA,TÜRK POLİSİNE KANIYLA CANIYLA BAĞLI"NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE-DÜNYA DURDUKCA ÜLKÜSÜNDE
BİR ÖBEKTİR.."
.........................KURULUŞ TARİHİ 28.12.2007
---
Bu iletiyi Google Grupları'ndaki ""NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE"" grubuna abone olduğunuz için aldınız.
Bu grubun aboneliğinden çıkmak ve bu gruptan artık e-posta almamak için ne_mutlu_turkum_...@googlegroups.com adresine e-posta gönderin.
Bu gruba yayın göndermek için, ne_mutlu_t...@googlegroups.com adresine e-posta gönderin.
Bu grubu http://groups.google.com/group/ne_mutlu_turkum_dyene adresinde ziyaret edebilirsiniz.
Daha fazla seçenek için https://groups.google.com/d/optout adresini ziyaret edin.
BAYRAMINIZI EN HALİSANE DUYGULARIMLA KUTLUYOR SAĞLIK VE ESENLİKLER TEMENNİSİYLE SELAM VE SAYGILAR SUNUYORUM EFENDİM...
------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
----- Özgün İleti -----
Kimden : draer...@hotmail.com
Kime : "ne_mutlu_t...@googlegroups.com" <ne_mutlu_t...@googlegroups.com>, cumok Cumhuriyet okurları <cu...@yahoogroups.com>, Ataturk millliyetcileri <ataturkmil...@googlegroups.com>, meraklilar gurup <merak...@yahoogroups.com>, duog <du...@yahoogroups.com>, TESUD gn merkezi <tesud...@gmail.com>, harbiye 1967 <harb...@yahoogroups.com>, harbiyel 63 <harbi...@gmail.com>, "aydinlik-gel...@googlegroups.com" <aydinlik-gel...@googlegroups.com>
Gönderme tarihi : 24 Eylül 2015 Perşembe 14:32
Konu : "ÖNCE VATAN" Kurban Bayramımız Kutlu olsun
ŞEHİDİMİZ VAR. HABERİNİZ VAR MI ?
Arabistan’da ağır kusur sonucu işlenen ölümler için taziye mesajları yayınlayanlar… Karakol baskınları var, genç yavrulardan şehit ve yaralılarımız var. Sizin haberiniz var mı ?
Hain terörist caniler; Bayramın ikinci günü gece saat 23.00 de; Beytüşşebap İlçe Jandarma Komutanlığına ve Ayvalık Tabur Komutanlığına ve Taşararası Jandarma Karakoluna saldırdı.
Havan, roketatar ve uzun namlulu silahlarla yapılan saldırılar sabah 05.45 e kadar sürdü.
İlçe Merkezindeki polis karakoluna yapılan saldırıda 6 polis yaralandı.
Ayvalık Jandarma Karakoluna düzenlenen saldırıda Uzman Çavuş Ali Çakar şehit oldu.
Üç asker ve bir Köy Korucusu yaralandı.
Taşarası Karakoluna düzenlenen saldırıda Uzman Çavuş Ali Bozkurt şehit oldu.
Beş asker yaralandı.
Sizin haberiniz var mı?
Sorumluluğunuz var mı?
Keyfiniz yerinde mi?
Av.A.Erdem Akyüz
BİR UYARI ALDIM
Facebook sayfamı açınca aşağıdaki yazı ile karşılaştım
ve ÇOK ŞAŞIRDIM.
Yazı şöyle:
“FACEBOOK’ta herkese açık yorumlar
yapmanız geçici olarak engellendi. Yorumlarından bazıları spam olarak şikayet
edildi.”
Cevap olarak:
“Hiçbir yazımdan şikayet almadığımı,
senelerin hukukçusu olarak çok dikkatli yazdığımı, kimin hangi nedenle spam
veya şikayet ettiğini ve konuları bildirmesini” istedim.
Son iletim “Şehidimiz var, Haberiniz var mı”
başlıklı yazım, 154 paylaşım, 265beğeni, 72 yorum aldı.
Ancak bu
yazılarda, tabir caizse “Zülf-i Yare” dokunmuş, siyasileri ve iktidarı
eleştirmiştim. Anlaşılan baskı sistemi buralara kadar uzanıyor.
Bu
konudaki bütün güvencem, ÖNCE siz dostlarım ve arkadaşlarımsınız ve sonra
Facebook’un tarafsız ve korkusuz olduğuna inandığım yönetimidir.
Ancak öyle
anlaşılıyor ki, istenmeyen yazı ve sayfalar; görevlendirilen bazı kişiler
tarafından sistemli olarak şikayet ediliyor, spam olarak işaretleniyor.
Demek ki
iyi yoldayız.
Selam,
sevgi ve saygı ile.
Av.A.Erdem Akyüz
İLERİ DEMOKRASİ
ÇALAN, KUL HAKKI YİYEN, BÜYÜK DAHİ,
GERİ ZEKALI, ÇALMAYAN DÜRÜST KİŞİ ,
HAKSIZLIĞA TEPKİ VEREN VATAN HAİNİ,
NE OLACAK BU YÜCE MİLLETİN HALİ…
GÖSTERİ HAKKINI KULLANAN BİR CANİ,
ONA DESTEK VEREN İSE GEREKSİZ BİR FANİ,
YERDEKİ İŞÇİYE TEKME ATAN DEVLET-İ ALİ,
UNUTMA BİR KENARA YAZ BU ZALİMİ….
ONUN İSTEDİĞİ KANUNLAR GEÇECEK,
ONUN İSTEDİĞİ KARARLAR VERİLECEK,
HERKES ONUN İSTEDİĞİ GİBİ DÖVÜLECEK,
SONUNDA PARTİ DEVLETİ GELECEK…
KARŞI ÇIKARSAN HAPİS SENİN KISMETİN,
YAZARSAN ZATEN SORGUSUZ, KODESTESİN,
DÜŞÜNÜRSEN ANAN AĞLADI HEPTEN SENİN,
GÖR İŞTE SEN, BÖYLE BİR ÜLKEDESİN …
DEMOKRASİ VE HÜRRİYET İSTİYORDUN,
CANIN NE İSTERSE ONU YAPABİLECEĞİN,
AL SANA DEMİR PARMAKLIKLAR ARKASINDAN,
BİR YER VERDİLER, HER İSTEDİĞİNİ YAPABİLECEĞİN…
SIZLANMA HAYDİ BOŞU BOŞUNA,
İSTEDİĞİN BUYDU GELDİ BAŞINA,
BİR DAHA Kİ SEFERE İYİ DÜŞÜN HA,
OYUNU ATMADAN O SANDIĞA…
28.09.2015 - Tuncer GÜNGÖR
From: ne_mutlu_t...@googlegroups.com
[mailto:ne_mutlu_t...@googlegroups.com] On Behalf Of erdem akyuz
Sent: Monday, September 28, 2015 9:18 AM
To: ne_mutlu_t...@googlegroups.com
Subject: "ÖNCE VATAN"
BİR UYARI ALDIM
--
SAYIN ÜSTADIM AYNISI, YİNE BENZER KONULARA DEĞİNDİĞİM İÇİN BENİM BAŞIMA 5-6 KERE GELDİ. üZÜLMEYİN, UMARIM 1 KASIMDA KURTULUYORUZ. aV. tUNCER b. güngör
| ELBETTE ÖNCE TÜRKİYE ... |
| Önce, Türkiye tabii... Kılıçdaroğlu'nun dediği gibi ama Türkiye'yi meydana getiren halkın 'can ve mal güvenliği' olmazsa hangi eşitlikten söz edebiliriz. Hala yeni anayasa yapmaktan eşit vatandaşlıktan bahsediliyor. TC Vatandaşlığı herkese her vatandaşa aynı kimliklikle veriliyorsa burada tek eşitsizlik sadece hala nüfus kimliklerinde din hanesinin olması ve halkı dinlere göre ayırt etmek kabul edilebilir. Önce nufuslardan din hanesini kaldırın dini siyasilerin malzemesi olmaktan çıkartın. Bireyleri, toplum, toplumu da gerçek anlamı karşılığında halk yapar ve o halkı da ulusal bütünlük içerisinde ülkeleştirdiğiniz zaman ancak bu yurt topraklarında yaşayanherkes için eşitlikten söz edilir ki; hangi dinden olursa olsun ayrımcı bir inanç katagorizesi görünürde olmayacağı için uygulamada da olmayacaktır... İşte o zaman herkes inancı doğrultusunda yaşayacak ve hiç bir güç onların inancını siyasallaştıramadığı için de sömürmek, kandırmak gibi olsa bir bir düşüncesi uygulamak olanağı bulamadığından kendi düşünüp kendi kendini islah edecektir. Sallama edebiyatına gelince denizlerde ne su ne de kum bırakıyor, salladıkça sallıyor ve 'Avrupalılaşmak, Amerikanlaşıp büyük devlet olmaktan dem vuruluyor!"Büyük devletiz.." tanımını; yola, caddeye, sefer tası gibi mimari yoksunlukla estetiksizliğin en kötü örneklerindeki yapay yüksekliklere bakıp bakıp dillendirirken, asıl büyük devlet olmanın gerçek demokrasi kurallarını geliştirip uygulamakla ancak olası olacağının farkına varmadan söyleyip duruyorsunuz. Daha kötüsü, varolan bir tutam demokrasinin bile ne kadar ilkel gerilemelerle haşır neşir bırakıldığını hiç mi hiç görmeksizin. Özellikle yüce Tanrı için yapılan ibadet ve yardımların gizli yapılması,gerekirken şovsal niteliklere büründürülmesi zaman zaman basının eleştirisine neden olurken, eleştiriyi haklı kılıp gözterişten uzaklaşmak yerine eleştiren medyanın üzerine gidilmesi bile demokrasinin hangi aşamada olduğunun açık kanıtıdır. Hal böyle olunca da Hürriyet Gazetesine yapılan iki büyük saldırı ve ardından Hürriyet yazarı Ahmet Hakan'a yapılan çok daha büyük saldırı, darpedilme can ve mal güvenliğinin sınır tanımazlığı yaşatırken, hala kendini dev aynasında gören niceküçük insanları pohpohlamaya devam mı edeceğiz? Kendimizi böyle mi koruma altında olduğumuza inandıracağız? Bu ne kifayetsizlik,bu ne sorumsuzluk! "Hangi çılgın zincir vuracakmış şaşarım." Hür doğmuş hür yaşamış insanlara ne diline zincir vurabilirsiniz ne de fikirlerine.. Tüm basının birlikteliğinin ve hatta tüm manşetlerin aynı tepki ile ortaya çıkmak zamanı değil mi? Elbette gerçek gazete ve gazeteciler için geçerli olacak bir istem bizim ki, Varsa tabii! Hepimiz Ahmet Hakan'ız birimiz hepimiz; hepimiz biriz demek için çok geç kalmadınız mı? Kahrolsun yobazlık.. Kahrolsun emperyalizm.. Kahrolsun egoizim.. Dün bu gündür artık kahrolsun hala susanlar.. Refhan İRTEM |
TÜRKİYE BÜYÜK ÜLKE
Bu kadar ihmal edilmişliğe, soyulma, geri bırakılma ve bölünme çabalarına karşın, ayakta durduğu için; Türkiye gerçekten büyük ülke.
Gürül gürül akan bir ırmak düşünün. Bu ırmaktan su yerine; alın teri, emek, paraların aktığını düşünün.
İşte Türkiye’nin kaynakları böyle akıp gidiyor. Dere kenarındakiler kovalarını dolduruyorlar, asıl emekçiler ve halk yanına bile yaklaşamıyor.
Milyonlarca araç, trafikte oluk gibi benzin yakıyor.
Bütün dünyayı; topraklarında petrol çıkan şeyhleri, çok uluslu şirketleri, kısaca bütün dünyayı besliyoruz.
Bunu fırsat bilen yönetim, üç misli vergi alıyor.
Demiryolları unutuldu.
Asfalt, karayolu, duble yol, dolgu yollarla yapılan büyük soyguna ek olarak, büyük sel felaketlerine neden olunuyor.
Metro, yaylı sistem hak getire. Birkaç şehirde laf olsun diye yapılan, tek hatlı, kısa mesafeli metrolar güya adam taşıyor.
Elin oğlu, ülkesinin altını örümcek ağı gibi örmüş, rahat, güvenli, ucuz yolculuk yapıyor.
Türkiye büyük ülke.
Kendisi aç ama
Soyguncuları ve
Bütün dünyayı besliyor.
Kendisi aç ama
Soyguncularını ve
Bütün dünyayı besliyor.
Son günlerde gördüğüm en güzel Türkiye tanımlaması sunuyorum.
Soyguncularnı ve
Bütün dünyayı besliyor.
Sayın Göksel,Teşekkür eder, sevgi ve saygılarımı sunarım.İletilerinizi merak ve beğeni ile taip ediyorum.Av.A.Erdem Akyüz4 Ekim 2015 09:56 tarihinde Siber Goksel <siber....@gmail.com> yazdı:---------- Yönlendirilmiş ileti ----------
Gönderen: erdem akyuz <erd...@gmail.com>
Tarih: 4 Ekim 2015 09:24
Konu: "ÖNCE VATAN"
Alıcı: "ne_mutlu_t...@googlegroups.com" <ne_mutlu_t...@googlegroups.com>
--
DİNİ EGİTİM BAKANLIĞI
“Milli Eğitim Bakanlığı’nın” adı “Dini Eğitim Bakanlığı” olmalıdır.
Çünkü yaptıkları iş bu.
Sık sık değişen müfredat ve sistem,
Okulların tümünün, Anadolu Liselerinin bile İmam Hatip’e dönüşmesi,
Puan ve yerleştirme sisteminin İmam Hatip mezunlarına göre ayarlanması,
Zorunlu ve tek bir düşünceye göre verilen din dersleri,
İnsanların istemediği okullara zorunlu olarak yerleştirilmesi,
Okullarda çağ dışı kılık kıyafet modası,
Ve nihayet 4+4+4
Şimdi de hayret verici bir “Hafızlık” eğitimi.
ŞAH DAMARIMIZI KESMİŞLERDİ
Senelerden beri uygulanan; 5 yıllık ilk okul, 3 yıl orta okul ve 3 yıl lise olmak üzere 11 yıllık eğitim sistemi “şahdamarımızı kesmişlerdi” diye yorumlanmıştı.
Çünkü bu kadar eğitimden sonra, İmam Hatiplere gidecek, hafız olacak öğrenci bulmakta zorlanıyorlardı.
Halböyle olunca 4+4+4 uydurmasını getirdiler. Okula giriş yaşını da düşürdüler. İlk dört yıllık eğitimden sonra, 9, 10 yaşındaki çocukları dini eğitime yönlendirme imkanı ortaya çıktı.
OKULU KES, HAFIZ OL
Dini Eğitim Bakanlığı, pardon Milli Eğitim Bakanlığı kısa süre önce Resmi Gazete’de bir yönetmelik daha yayınladı.
Bu yönetmeliğe göre; İlkokulun devamı 5,6,7. sınıf öğrencileri yani 9,10,11 yaşındaki çocuklar -ana babaları ikna ve tatmin edilerek- okullarından koparılacaklar. Bir sene boyunca camilerde hafızlık eğitimi alacaklar. En azından bir sene boyunca okullarından izinli sayılacaklar.
Yani “Hafızlık İzni’ne” çıkacaklar.
Bir sene sonra okullarına dönerlerse çok ilginç bir sınav sistemi bulmuşlar.
Bir sene boyunca okumadıkları, Matematik, Türkçe gibi bir sürü derslerden nasıl geçerek, bir üst sınıfa atlayacaklar.
NASIL ATLAYACAKLAR
Harika bir sistem bulmuşlar.
Şaşılası ve akıllara ziyan bir yöntem.
Diyorlar ki : “Eğitim kademesi, öğrencilerin derslerdeki başarısızlığına bakılarak değerlendirilecek bir sistem değildir.”
Pardon,
Nasıl yani…
Bir öğrenciyi “Derslerdeki başarısına veya başarısızlığına bakarak değerlendirmeyecek isek” nesine bakarak değerlendireceğiz?
Bunun da kendi kafasına göre cevabını veriyor: “Sosyal etkinlik çalışmalarının ortak katkısıyla ilgi ve yeteneği ölçüsünde değerlendirilecektir.”
Böyle bir mizahı, tiyatrocular bile yapamazlar.
Yani “Oku bir sure, mezun ol, Ya Hafız.”
Ve bu değerlendirme de, okul müdürünün sorumluluğunda seçilecek alan öğretmenleri tarafından yapılacakmış.
BU KADAR DEĞERLİ İSE
Peki, hafızlık eğitimi bu kadar önemli ve değerli ise, bu yönetmeliği çıkaran Müsteşar, Bakan, Genel Müdürün çocukları herhalde bu eğitimden geçmişlerdir. Öyle değil mi?
Ama öyle değil, bu kişilerin çoluk çocuk, torun ve tüm akraba takımı; yerli yabancı kolejlerde okumaktadırlar. Bir tanesinin çocuğu, ilkokuldan ayrılarak hafızlık eğitimi almış değildir.
Türk Dil Kurumu (TDK) Türkçe Sözlük’te “hafız” karşılığı “ezberlemek, bir şeyi anlamadan ezberleyen kimse” olarak verilmektedir.
Eğitim, öğretim alanında kurulu çok değerli Sendikalar, Vakıflar, Dernekler, kuruluşlar; Anayasa ve Yasalara tümden aykırı bu Yönetmeliğin iptali için bir dava açmaz mısınız.
Çünkü her biri; atom alimi, müzisyen, öğretim üyesi, uzay bilimcisi, akademisyen, şehir plancısı, ekonomist olabilecek bu çocuklara ve ülkeye yazık olacak.
Av.A.Erdem Akyüz
https://www.facebook.com/erdem.akyuz.167
SESSİZ ÇIĞLIK
Ergenekon, Balyoz ve değişik isimlerle anılan davalarda yargılanan ve sanık olarak tanımlanan vatanseverlerin ailelerinin düzenlediği “Sessiz Çığlık” eylemine, Ankara Kızılay Sakarya Caddesi’nde, değişik tarihlerde üç kez konuşmacı olarak katılmıştım.
Yaptığım konuşmalarda : “Çocuklarıma bırakacağım onurlu eylemlerimden biri de Sessiz Çığlık toplantılarına katılmış ve burada konuşma yapmış olmamdır.” Demiştim.
Bu onuru sürekli olarak taşımaktayım ve benden sonraki kuşaklara devredeceğim için mutluyum.
Seneler sonra haklılığı ve masumiyeti ortaya çıkan ve yaşanan büyük mağduriyetlere göğüs geren vatanseverlere selam olsun.
Av.A.Erdem Akyüz

Acayip bir başlık olduğunu biliyorum. Ama gündem de acayip.
Dünkü yazımda vaat ettiğim “Rusya neden savaşa girdi?” analizini biraz erteleyerek ondan önce buraya birkaç acil not düşmek istedim.
Başlığı acayipleştiren “Tayyip Erdoğan’ın cüzdanı” ile ilgili Rusya’dan gelen “bomba iddia”yı az sonra aktaracağım.
Ama önce beni bu yazıyı yazmaya kışkırtan Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın dünkü üç cümlesini hatırlatayım.
Erdoğan, Belçika Başbakanı Charles Michel ile görüşmesinin ardından yaptığı açıklamada, Rus uçaklarının Türk hava sahasını ihlal etmesine ilişkin olarak şöyle demiş:

Rusya’nın Türkiye hava sahasına izinsiz girişlerinin kasten mi kazara mı olduğunu kesin olarak açıklayabilecek bilgilere sahip değilim.
Ama “hata”nın tekrarlanmasının gerisinde yatan, eğer Kremlin’in Ankara’ya ve NATO’ya vermeye çalıştığı bir mesaj ise, sanırım bu onun ne kadar kararlı olduğunu dünya aleme gösterme arzusunu ortaya koyuyor olabilir.
Yani:
“Bakın, ben artık yalnızca siyasi-diplomatik adımlarla yetinmiyorum; kapsamlı bir askerî harekât yürütüyorum. Şam iktidarını desteklemek ve IŞİD ile diğer İslamcı örgütlere darbe indirmek için her şeyi yapmaya hazırım. Kimse beni hafife almasın ve kimse el altından IŞİD’e (ve diğer Esad muhaliflerine) eskisi gibi yardım edebileceğini düşünmesin. Nokta.”
Benim tahminim böyle.
Acaba Erdoğan’ın tahmini nasıl?
Gelelim o üç cümleye.

Dün akşam bu yazıyı yazmadan önce internette Rusça sitelerde Erdoğan’ın söz konusu açıklamasıyla ilgili bir arama yaptım. Abartmıyorum, yüzlerce habere rastladım. Bazıları “Türkiye Cumhurbaşkanı Rusya ile ilişkileri koparma tehdidi savurdu”,“Erdoğan, Rusya ile dostluğun bittiğini ilan etti” gibi başlıklar atmıştı.
Diplomasinin inceliklerinden anlamayan, durmadan sağa sola savrulan ve “Rusya’nın Suriye ile sınırı yok ki! Ne arıyor orada?” türünden enteresan bir siyasi mantık temelinde dünyaya açıklamalar yapan bir liderimiz var...
Kuşkusuz Türkiye Rusya açısından önemli bir ülke. 2014’te Rusya’nın 800 milyar dolara yaklaşan toplam dış ticaret hacmi içinde, Türkiye 31,2 milyarla 6. sırada geliyordu. Doğalgazda Almanya’dan sonra ikinci büyük müşteri olan Türkiye, nükleer enerji işbirliği alanında da önemli bir yer işgal ediyor.
Ama Rusya, Türkiye açısından daha önemli. Rusya, 2014’te Türkiye’nin 400 milyar dolar civarındaki toplam dış ticaret hacmi içinde Almanya’dan sonra ikinci sırada bulunuyordu. Enerji alışverişinde en önemli ülke Rusya. Doğalgaz ithalatının yüzde 55’i Rusya’dan. Turizmde de Almanya’dan sonra ikinci basamakta.
Bu şartlarda Rusya’dan vazgeçebilir miyiz? Türkiye-Rusya ilişkileri feda edilebilir mi? Diplomasi böyle mi yapılır?
Dün Rusya Savunma Bakanlığı’ndan Türkiye’ye yönelik “Yanlış anlaşılmaların önüne geçmek gelin konuşalım” çağrısı yayımlandı. Vurgu, Rus Hava Kuvvetleri’nin IŞİD karşıtı mücadelesine yapıldı.
“Ee, madem Türkiye olarak ‘IŞİD’e karşı operasyon yapıyorum’ diyorsunuz, gelin de koordinasyon konusunda görüşelim.”
Bir de ilk bakışta “ilgisiz” gibi görünen bir açıklama vardı. Dünkü yazımda da aktardığım gibi, işlerin iyi gitmediği ve 1 Kasım seçimleri sonrasına bırakılan “Türk Akımı” konusunda aniden Gazprom CEO’su Aleksey Miller’den bir demeç geldi:
“Söz konusu hattın kapasitesi 63 milyar metreküp değil 32 milyar metreküp olacak!”
Hangi kapasite? Proje çalışmaları son aşamaya gelmedi. Ortada henüz anlaşma yok. Konu, bir numaralı muhatabıyla Aralık veya Ocak’ta görüşülecek...
Neden şimdi bu açıklama?
Şimdi tam da Suriye ile ilgili bir gerilim yaşanıyorken “Ben istediğim zaman gaz kapasitesinin yarısını kesiveririm” mesajı mı bu? Kim bilir...

Bu arada Rusya’nın önde gelen Ortadoğu uzmanlarından biri, Cumhurbaşkanı Erdoğan’a yönelik sert eleştiri ve suçlamalar ileri sürdü.
Rusya Yakındoğu Enstitüsü Başkanı Yevgeniy Satanovski, Rusya ile Türkiye arasında bu kadar sıkı bağlar varken, Suriye’ye yönelik Rus harekâtına tepki gösteren Erdoğan’ın “her zamanki gibi keskin bir dönüş yaptığını” savundu.
Türkiye Cumhurbaşkanı’ndan “Suriye’deki iç savaştan kazanan temel ‘siparişçi’lerden ve teröristlerin ana sponsorlarından biri”olarak söz eden Satanovski, Rusya’nın, düzenlediği harekâtla “Erdoğan’ın en can acıtan yerine, cüzdanına bastığını” iddia etti.
Türk Hava Kuvvetleri’nin Kürtlere yönelik darbelerinin IŞİD’in başkenti Rakka’nın düşmesini önlediği, Erdoğan’ın IŞİD ile petrol ticaretinden milyarlarca dolar kazandığı suçlamalarını dile getiren Rusya Yakındoğu Enstitüsü Başkanı, ayrıca Suriye’den çalınan arkeolojik eserlerin satışının, esir ticaretinin ve buğday ile un alışverişinin Türkiye üzerinden düzenlendiğini ekledi.
Satanovski, teröristlere silah iletilmesinin de Erdoğan’ın Katar’la arasındaki ilişkilerle sağlandığını öne sürdü.
(Haberin kaynağını burada vereyim de, AKP’nin “Rusça bilen bölge uzmanları” konu üzerinde çalışsınlar:
http://russnov.ru/evgenij-satanovskij-rossiya-svoej-operaciej-v-sirii-nastupila-erdoganu-na-karman/ )
DOKUNULMAZLAR CUMHURİYETİ
Bir demokraside asıl olan herkesin eşit olmasıdır.
Anayasamız “Herkes, ayrım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir” diyor.
Ama bazı kişiler, diğerlerine göre “daha fazla eşit” oluyorlar ve çeşitli ayrıcalıklardan, dokunulmazlıklardan yararlanıyorlar.
Üstelik bu yararlanma, görev ve yetki arttıkça artıyor.
Hiçbir yetkisi olmayan sıradan vatandaşın sorumluluğu daha çok.
Yani yetki ve sorumluluk ters orantılı.
Bir insanın yetkisi ne kadar çok ise, sorumluluğunun da o ölçüde çok olması gerekirken, yetki arttıkça sorumluluk azalıyor.
Örneğin Cumhurbaşkanı’nın resen imzaladığı kararlar aleyhine Anayasa Mahkemesi dahil yargı organlarına başvurulamıyor.
Vatana ihanet gibi çok ağır bir suçtan yargılanabilmesi için dahi çok özel koşullar öngörülmüş durumda.
Seçimden önce veya sonra bir suç işlediği ileri sürülen Milletvekilleri, Meclis kararı olmadıkça, tutuklanamıyor, yargılanamıyor, sorguya bile çekilemiyor. Maaş, emeklilik ve tanınan kıyaklar ise ayrı bir alem
Haklarında verilmiş olan ceza hükümleri dahi uygulanamıyor.
Onun içindir ki, milletvekillerinin işlediği; zimmet, sahtecilik, karşılıksız çek verilmesi, taciz gibi çeşitli suçlardan dolayı çok sayıda dosya, Meclisin deposunda bekliyor.
Milletvekili olmayan ve dışardan seçilen Bakanlar da aynı dokunulmazlıklardan yararlanıyor.
Hakim ve Savcıların; bir soruşturma, kovuşturma veya davayla ilgili olarak yaptıkları işlem, yürüttükleri faaliyet ve verdikleri her türlü kararlar nedeniyle haklarında dava açılamıyor.
Hakim ve Savcıların işledikleri “kişisel kusur, haksız fiil ve diğer sorumluluk” sebeplerine dayanılarak da olsa, aleyhlerine tazminat davası açılamıyor.
Görev nedeniyle yapılan kusur ve hatalı hareketler, yanlış kararlar da “takdir hatası” sayılarak işlem yapılamıyor.
Bu kadarı fazla demeyin; Milletvekillerinin ve hakim ve savcıların “trafikte işledikleri suçlar” dahi örtülü bir biçimde dokunulmazlık zırhına büründü.
Memurlar ve diğer kamu görevlileri hakkında işledikleri iddia edilen suçlardan ötürü ceza kovuşturması açılması, kanunda gösterilen idari makamların iznine bağlı.
Bir memur veya kamu görevlisi hakkında dava açılmasına “izin verilmediği takdirde” hakkında dava dahi açılamıyor.
Ama yaşadığımız günlerde örneklerini gördüğümüz üzere “iyi saatte olsunları ürküttüğün takdirde” bu yasal sorumsuzlukların hiçbir işlemiyor.
Mafya adamlarının ve zengin iş adamlarının dokunulmazlığı is bir başka alem.
Ellerini “beline” veya “cebine” attığı zaman akan sular duruyor.
Demek ki dokunulmazlıklardan yararlanmak için “sıradan insan” olmayacaksın.
Ha, yakayı kurtarmak için bir diğer unsur daha var:
Yolsuzluğun miktarı.
Onu da Ziya Paşa belirtmiş.
“Milyonla çalan mesnet-i izzette ser-efraz,
Birkaç kuruşun mürtekibi cayi kürektir.”
Av.A.Erdem AKYÜZ
AİHM – ECHR – CEDH (Birinci İleti)
VERECEĞİNİZ KARARA GÖRE TARİHE GEÇECEKSİNİZ
AHİM KARARINA KARŞI İLGİ VE BEKLENTİLERİMİZİ MAHKEMEYE VE
DÜNYA KAMUOYUNA AKTARMALIYIZ.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Büyük Dairesi, Perinçek-İsviçre Davası
olarak adlandırılan, asılsız yalanlara dayalı ermeni soykırımı davasında
kararını 15 Ekim Perşembe günü duruşmalı oturumunda açıklayacak.
Bu kararın daha önce verilen karara uygun olacağını, kişilerin düşünce ve düşünceyi açıklama hak ve özgürlüklerini koruyucu nitelikte olacağını ümit ediyoruz.
Mahkemenin vereceği kararın yalnız davaya ilişkin bir karar
olmayacağı; kendi varlığına, uluslararası olan yargıya olan güvenirliğine ve
dünyada demokratik hak ve özgürlüklerin gelişmesine veya körelmesine yönelik
bir karar olacağı da unutulmamalıdır.
Bu görüş ve temennilerimizi aktaran; TÜRKÇE, İNGİLİZCE VE FRANSIZCA olarak kaleme aldığımız ve yolladığımız metni gelecek iletimizde
sunacağız.
Saygılarımızla.
Av.Ahmet Erdem Akyüz
AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
Hatırlanacağı
üzere; İsviçre’de 2005 yılında katıldığı bir konferansda 1915 olaylarının “soykırım
olarak nitelenmesine karşıçıkan” ve soykırım iddialarını “uluslararası
bir yalan” olarak niteleyen Doğu Perinçek, sırf bu sözleri nedeniyle
suçlu bulunarak Lozan mahkemesi tarafından mahkum edilmişti.
Perinçek’in temyiz istemi
üzerine kararı inceleyen İsviçre üst mahkemesinin, kararı haklı bularak
başvuruyu reddetmesi karşısında Perincek ve arkadaşları bu kararı Avrupa İnsan
Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) taşımışlardı.
Doğu Perinçek’in İsviçre
aleyhine yaptığı başvuruyu değerlendiren AİHM,İsviçre Mahkemesinin
kararını bozarak “Türkler tarafından Ermenilere soykırım yapılmamıştır.
Tarihde yaşanan bu olaylar, soykırımın hukuki tanımına uymamaktadır. Soykırım
yapılmadığı yolundaki beyanlar ifade özgürlüğünün temel unsurlarındandır.”
şeklinde karar almıştı.
Bu karara İsviçre’nin itirazı
üzerine, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi üst kurulu, 15 Ekim 2015 Perşembe günü
yapacağı duruşmada, önceki kararı görüşerek“kesin karara” bağlayacaktır.
Bu karar, benzer yasaları kabul
eden diğer ülkeler içinde bir örnek ve bağlayıcı nitelikte olacaktır.
Şimdi mücadeleye destek ve
katkıda bulunma sırası bizlere gelmiştir.
AİHM’nin her hangi bir baskı ve
tesir altında kalmadan karar alacağına inanmak istiyoruz.
Bu kararın daha önce verilen
karara uygun olacağını, kişilerin düşünce ve düşünceyi açıklama hak ve
özgürlüklerini koruyucu nitelikte olacağını ümit ediyoruz.
Bu görüş ve temennilerimizi aktaran metin şu şekildedir:
..............................................................................
AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
SAYIN ÜYELERİ,
Perinçek-İsviçre
Davası olarak adlandırılan davada vereceğiniz karara göre tarihe geçeceksiniz.
Kararınızın; ifade özgürlüğünü
güvence altına alacak bir karar olacağına inanıyoruz.
Asılsız ve yalanlara dayalı
soykırım iddialarına ve baskılara boyun eğmeyen bir karar olacağına inanıyoruz.
Siz karar vereceksiniz, tarih de sizin hakkınızda karar verecektir.
Saygılarımızla.
Avukat Ahmet Erdem AKYÜZ
Ankara Barosu Avukatı, Türkiye
.............................................................................
Yazının Fransızca ve İngilizce yazılımı şu şekildedir.
CHER LES MEMBRES DE CEDH,
Vous allez faire l’histoire
according selon votre décision sur le procès avec le nom Perincek-Suisse Procès.
Nous croyons que votre décision voudrait assurer liberté d’expression.
Nous croyons que votre décision ne sera pas affectué par les pressures de
gènocide qui est fondue sur les mensonges.
Vous allez décider et l’histoire va décider sur vous.
Avec Nos Respects
Avocat Ahmet Erdem AKYUZ
Attorneys Association du Barreau, Ankara, La Turquie
.............................................................................
HONORABLE
MEMBERS OF,
EUROPEAN COURT OF HUMAN RIGHTS
Your decision on
the case called Perinçek-Switzerland will become a critical fact in history.
We believe that your decision will ensure and determine freedom of speech.
We believe that your decision will be
free of any restraint and will not be based on lies and unreal genocide
allegations.
You will decide, and then history will decide on you.
Respectfully yours,
Attorney Ahmet Erdem AKYÜZ
Turkey, Bar of Ankara
................................................................
Yitirmek istemediğim inanç; Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin, bir takım yalancı lobi ve kuruluşların oyuncağı olmayacağı ve itibarınıkoruyacağıdır.
Av.A.Erdem Akyüz
erd...@gmail.com
ÇİFTE KAYMAKLI EKMEK KADAYIFI
Sayısız ve haksız kıyakların yanında;
Milletvekillerine gelecek 3 aylık maaşlarının peşin ödendiğini,
Seçilemeyecek olanların bile seçilmedikleri dönem için maaş alacaklarını, Seçilenlerin aynı aylar için çifte maaş alacaklarını,
Gelecek 4 yıl için primlerinin devlet tarafından ödeneceğini,
Böylece kıyak emeklilik haklarını kazanacaklarını,
Yalnızca 32 saat genel kurul çalışması yapıldığını ve
Bütün bu zahmetlere vatan ve millet için katlandıklarını biliyor musunuz.
--
Bu tartışmayı web'de görüntülemek için https://groups.google.com/d/msgid/ne_mutlu_turkum_dyene/CA%2B2X94PLY9azwAA8f8N-fmNj_7jCJAYc0bAZgUT83hs8v1U-pg%40mail.gmail.com adresini ziyaret edin.
“ERMENİ SORUNU VE TÜRKLER”
Ermeni Sorunu ve Türkler isimli, Av.A.Erdem Akyüz’ün yazımı olan kitap
D&R Kültür Sanat Yayınları
ile IDEFIX Yayınlarında
yerini buldu.
Anı, araştırma, tarihçilerin görüşleri ve değerlendirmelerini içeren eser; Türkçe, İngilizce, Fransızca ve Almanca olmak üzere dört dilde yazılmıştır.
Konu ile ilgili tarihi resim ve eserde anlatılan olayları canlandıran çizimleri kapsamaktadır.
Kitapçığın yazımında, tarafsız bir bakış akışı ile haksız suçlamaları içermeyen ifade şekline özen gösterilmiştir.
Bilginize sunulur.
Saygılarımla.
GEZİ PARKI OLAYLARINDA VERİLEN KARARI KINIYORUZ.
Toplam 255 sanıktan 244'üne ceza verildi.
İki yüz kırk dört kişi; 2,5 ay ile 14 arasında mahkumiyet hükmü ysdi.
Yaralıları camide tedavi eden 2 doktora "camiyi kirletmekten 10 ay hapis" cezası verildi.
--
"BU ÖBEK;TÜRK-TÜRKÇE-ATATÜRKÇE,DÜŞÜNEN,EBEDİ BAŞKOMUTAN ATATÜRK DEVRİMİ VE İLKELERİNE RUHUYLA BAĞLI,HER ŞEY VATAN İÇİN DİYENLER VE KAHRAMAN TÜRK ORDULARINA,TÜRK POLİSİNE KANIYLA CANIYLA BAĞLI"NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE-DÜNYA DURDUKCA ÜLKÜSÜNDE
BİR ÖBEKTİR.."
.........................KURULUŞ TARİHİ 28.12.2007
---
Bu iletiyi Google Grupları'ndaki ""NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE"" grubuna abone olduğunuz için aldınız.
Bu grubun aboneliğinden çıkmak ve bu gruptan artık e-posta almamak için ne_mutlu_turkum_...@googlegroups.com adresine e-posta gönderin.
Bu gruba yayın göndermek için, ne_mutlu_t...@googlegroups.com adresine e-posta gönderin.
Bu grubu http://groups.google.com/group/ne_mutlu_turkum_dyene adresinde ziyaret edebilirsiniz.
Bu tartışmayı web'de görüntülemek için https://groups.google.com/d/msgid/ne_mutlu_turkum_dyene/CA%2B2X94Nj8WT7Z45HSbcFk8mUy%3DsFk6KAPdEe0wfdLSbeYT4G-w%40mail.gmail.com adresini ziyaret edin.
GÜVERCİN VE SİYASİLER
İki emekli parkta oturmuş, güvercinleri seyrederken konuşuyorlarmış:
- Ben bu siyasileri güvercinlere benzetiyorum.
- Neden?
- Yerde, yanımızda iken avucumuzdan yem yiyorlar, seçilip yukarı
çıkınca kafamıza sı..yorlar.
Siyasilerin, seçim öncesinde öyle vaatleri var ki, yukarıdaki fıkrayı anımsatıyor.
Maaşlara zam, işsizlik azalıyor, yaşam kolaylaşıyor, say sayabildiğin kadar.
Madem bütün bunlar yapılabilecek şeylerdi, şimdiye kadar neden yapmadınız.
Bir kısım vaatler de var ki insan anlamakta zorlanıyor.
Akıllara ziyan bu öneriler, seçim vaatlerinin en uç örnekleri:
* * *
Bir kısım partilerin seçim vaadi, daha doğrusu “tehdit” i de şu:
“Bana oy vermezsen, o parti gelir”.
İyi de, sen ne yapacaksın.
Düşünün ve bilin ki “Hiç birinize mecbur ve mahkum değiliz.”
* * *
Önerisi olanların, önerdikleri şey de onlardan farklı değil.
“Emeklilere yılda 1.200 Lira zam” bunun bir örneği.
Pazarcı esnafı, sattıkları mal ucuz görünsün diye üzerine 100 lira yazmazlar da, 99.99 lira yazarlar ya, işte öyle bir şey.
Sanki vatandaşı kandıracaklar.
Senelik zam 1.200 lira diyecek yerde, desen ya ayda 100 lira zam.
Yok, o zaman az görünür.
Bari oldu olacak, 10 senelik zam 12.000 lira de, olsun bitsin bu iş.
* * *
Bir diğer örnek;
“İlk defa işe girenin, bir senelik maaşı bizden” diyor. “Biz” dediği “devlet”, babasının cebinden verecek değil ya.
Bu durumda yapılan yardım, “işçiye” değil, “işverene” olacak çünkü işveren bir sene boyunca tek kuruş vermeden genç işçisini çalıştıracak. Sene sonunda “Güle, güle”. Gelsin yeni işçi.
Nasıl olsa, parasını “biz” yani “devlet” yani “halk” verecek.
* * *
“Çeyiz parası, iş kurma kredisi” var ki tam bir “fak-fuk fon” faciası. Senelerce para yatıracaksın. Devlet o parayı kullanacak, ayrıldığın zaman % 10 faizi ile geri alacaksın,
Alabilirsen.
Bu parayı bankaya yatırsan daha iyi.
* * *
Bir de “Çocuk parası” var:
Birinci çocuk için 300 lira
İkinci çocuk için 400 lira
Üçüncü çocuk için 600 lira vereceklermiş.
Yani toplam üzerinden değil ve tek bir kere.
İkinci çocuk için 100 lira fark var, neden bu kadar ucuz da, üçüncü de fark daha fazla.
Peki dördüncü çocuk olursa ne olacak.
Verdikleri parayı geri mi alacaklar.
* * *
Bu kadar vaad içinde “milletvekili kıyaklarına” ait tek bir söz yok. Malı götüren kendileri olunca susma haklarını kullanıyorlar.
* * *
“Çağ atlatacağız” diyorlardı.
Bu da doğru.
Okullarda “Arapça” dersi.
Çağ atlatıyorlar da,
Geleceğe doğru değil “geçmişe doğru, çağ dışı” çağ atlamak.
* * *
Seçim vaadlerinde en “uç nokta” ve en “uçuk nokta”…
İş’den, aş’dan önce “eş” bulmak.
“Annen, baban; eş bulamazsa, bize gel, eşin hazır.”
Sanki, devlet dairesi, siyasi Parti değil de;
“Çöpçatan Bürosu.”
İsteyene sarışın, isteyene esmer, istersen pehlivan yapılı.
* * *
Bir diğer vaad;
“Hayatı ucuzlatacağız” diyorlar.
En gerçekçi vaad bu.
Gerçekten hayatı ucuzlattılar; “İnsan hayatı sudan ucuz.”
Yani “güvercin” misali.
Yerde iken avucumuzdan yem yerler, havalanınca kafamıza…
Av.A.Erdem Akyüz
TABLO
Bir tabloya rengini
veren ve asıl gerçeği yansıtan öyle bir renk, öyle bir hareket vardır ki çoğu
zaman insanlar bunu göremezler. Görenlerin büyük kısmı da şöyle bir bakıp
geçerler. Oysa o tablonun ruhu ve asıl gerçeklik; o renkte, o harekette gizlidir.
Seçim, meçim bir yana; Türkiye’nin içinde bulunduğu gerçeği, geçtiğimiz
günlerde bir olayda yaşadık. Tablonun tamamını görmedik. Şöyle bir bakıp
geçtik. Gereken teşhisi koyamadık.
Diyarbakır’ın Bağlar İlçesinde, Fatih İlköğretim
Okulu’nun bahçesinde top oynayan 10- 12 yaşlarındaki dört çocuk, yere
atılmış bir Türk Bayrağı görürler. Bayrağı alan çocuklar
öperek başlarına koyarlar ve içlerinden birine destek vererek, bayrak direğine
çıkmasını sağlayıp, bayrağı direğe asarlar. Bayrak asıldıktan sonra selam verir
ve alkış tutarlar.
Bu sırada okulun kamerası kayıttadır. Olan biteni kayda alır. Daha sonra bu
kaydı gören bir kişi medyaya ulaştırır ve çocuklar bir anda sanal medyanın
gözdesi olurlar. İnternet, facebook sayfalarında görüntü ve resimleri yayınlanır,
övgüler düzenlenir.
Buraya kadar olan kısmı güzel ama bundan sonrası tablonun asıl rengini ve
biçimini yansıtıyor.
Çocuklar ve ana babaları, 29 Ekim Resepsiyonu için, Cumhurbaşkanlığı köşküne -pardon-
Külliyesine davet edilirler.
Resepsiyona katılan baba ve çocuklar “tabloyu çizerler”:
Çocukların ve ana-babalarının anlatımlarından, bu olaydan sonra çocukların ve
ailelerinin yaşamlarının tam bir “kabusa” yani “korkuya-cehenneme”
çevrildiği meydana çıkar.
Terör örgütü mensupları ve yandaşları, bu aileleri büyük bir tehdit ve baskıya
alarak hayatı dar etmişlerdir.
Çocuklar o günden bu yana aldıkları tehditler nedeni okula gidemez duruma
gelmişler. “Bir daha okula gelirlerse orayı başınıza yıkarız” deniyor ve
okul yönetimi çocukları okula almakta isteksiz davranıyormuş.
Diğer kardeşleri, anne ve babaları sokağa çıkamaz hale gelmişler. Konu, komşu
korkudan selam vermiyor, konuşmuyor, yüzlerine bile bakmıyormuş.
Babaları “Seni burada çalıştırırsak, bizi de tehdit ederler, işyerimizi
yakar, yıkarlar” denilerek işlerinden çıkarılmış.
Bir okulda “hademe” olarak çalışan anne işine gidemiyormuş.
Çocuklarda birinin babası “Kendisi olmadığı zaman karısı ve diğer
çocuklarına bir şey yapılır korkusu ile Külliyedeki törene katılamadığını”
söylemiş.
Külliyedeki törende anlatılanları dinleyen Sayın Recep Tayip Erdoğan, çocuklar
ve ailelerle ilgilenileceğini söylemiş, ailelere başka bir şehirde iş ve
barınma olanağı araştırılacakmış.
Bu çocukların bütün suçları, Türk Bayrağını alarak, öpüp başlarına koymak ve
göndere asmak.
Kendi şehirlerinde, kendi ilçelerinde, kendi evlerinde yaşayamaz duruma
gelmişler.
Bunları yapanlar ise orada, ellerini kollarını sallayarak dolaşıyorlar.
Cumhuriyetin 92. yılı bu renk ve çizgilerle kutlanıyor.
Ve bütün bunlara ek olarak, seçime gözlemci olarak gelen uluslararası heyet
adına açıklama yapan Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi (AKPM)
temsilcisi “AKPM heyeti olarak ne yazık ki vardığımız sonuç şu; seçim
sürecindeki kampanya adil değildi. Bu süreçte çok fazla şiddet ve korku
mevcuttu. Korku; demokrasinin ve serbest tercihin düşmanıdır. Sürecin
kalitesinden dolayı hayal kırıklığına uğramış durumdayız.” Diyor.
Şimdi söyler misiniz;
Seçimi kim kazandı, nasıl kazandı.
Tabloya asıl rengini veren, gerçeği apaçık ortaya koyan renk ve çizimi gördünüz
mü?
Gerisi “laf-ı güzaf” yani boş ve gereksiz sözlerdir.
Av.A.Erdem Akyüz
Bu tartışmayı web'de görüntülemek için https://groups.google.com/d/msgid/ne_mutlu_turkum_dyene/1534515434.2148397.1446636366010.JavaMail.yahoo%40mail.yahoo.com adresini ziyaret edin.
TABLO
Seçim, meçim bir yana; Türkiye’nin içinde bulunduğu tabloyu, geçtiğimiz
günlerde bir olayda yaşadık.
Diyarbakır’ın Bağlar İlçesinde, Fatih İlköğretim
Okulu’nun bahçesinde top oynayan 10- 12 yaşlarındaki dört çocuk, yere
atılmış bir Türk Bayrağı görürler. Bayrağı alan çocuklar
öperek başlarına koyarlar ve bayrak direğine asarlar.
Çocuklar ve ana babaları, 29
Ekim Resepsiyonu için, Cumhurbaşkanlığı köşküne -pardon- Külliyesine
davet edilirler.
Resepsiyona katılan baba ve çocuklar “tabloyu çizerler”:
Bayrak asan çocuklar, okula alınmıyormuş. Babaları işten kovulmuş. Bir okulda hademe olan anneleri işden atılmış.Aile sokağa çıkamıyormuş. Konu, komşu, bakkal korkudan selam veremiyormuş.
Çocukların ve ailelerinin yaşamları tam bir “kabusa” yani “korkuya-cehenneme” dönmüş.
Bu çocukların bütün suçları, Türk Bayrağını alıp, öpüp başlarına koymak ve göndere asmak.
Kendi vatanlarında, kendi şehirlerinde, kendi ilçelerinde, kendi evlerinde yaşayamaz duruma gelmişler.
Bunları yapanlar ise orada, ellerini kollarını sallayarak dolaşıyorlar.
Cumhuriyetin 92. yılı bu renk ve çizgilerle kutlanıyor.
Seçim gelmiş ve nasıl kazanılmış neyime...
Tabloya bakın ve Türkiye’yi görün.
(Yazının tamamı için:
http://www.hukukihaber.net/tablo-makale,4383.html
http://www.turkishnews.com/content/2015/11/02/tablo/
http://haberdesifre.com/yazar-43-tablo.html
http://www.haberlermersin.com/tablo-makale,934.html

33 Yıllık YÖK Sistemi: Bilimde İlerleme veya Gerileme
Prof. Dr. İbrahim ORTAŞ, Çukurova üniversitesi öğretim üyesi,
ior...@cu.edu.tr, https://www.facebook.com/iortas, Tweeter; İbrahim ORTAŞ ?@iortas
1982 yılında YÖK’ün kuruluşu ile ülkemiz biliminin ve yükseköğretiminin olumsuz yönde etkilendiği konusunda çok sayıda görüş oluştu. O dönemde YÖK’ün uzun sürede Türkiye için olumsuzluklar oluşturacağı konusundaki endişeler yılar içinde gerçekleşti.
Zaman içinde yaşanan birçok sorunun YÖK’ün kendi işleyiş ve sisteminden kaynaklandığı görüldü. İlgili kesimler üniversite onun bileşenlerinden hatta toplumun ilgili kesimlerinden yapılan bütün eleştiriler göz ardı edildi. Bir önceki YÖK başkanlarımız Prof. Dr. Erdoğan Teziç ve Prof. Dr. Gökhan Çetinsaya artık YÖK sisteminde reformun yapılmasının kaçınılmaz olduğunu belirttiler. Bütün siyasi partiler değişimin önemini programlarında belirtiler ancak şu ana kadar olumlu yönde bir değişim gerçekleşmedi. YÖK’ün artık 'yönetilemez' hale geldiği gerçeği artık gün gibi ortada. YÖK yasası ile yaşıt üniversite hayatı olan bir akademisyen olarak bütün yaşananlardan öğrendiğim yeni bir yükseköğretim yasasının veya reformunun zorunlu olduğunu gösteriyor.
YÖK ile birlikte yapılan eski veya güncel eleştiriler
*Üniversite ortamı kendini ifade etmekten alıkondu ve özerk yapısı sınırlandırıldı ve adeta bir devlet dairesi konumuna indirgendi.
* Akademik, idari ve mali özerklik yok edildi
*Üniversiteler adeta tek merkezden ortaöğretim okulları gibi tek tip hale getirildi. Eğitim programları bile YÖK ’tarafından belirlenir oldu ki bu evrensel üniversite ilkeleri ile tezatlık oluştururdu.
*Hiyerarşik olarak yukarıdan aşağıya bir yapı oluştu ve üniversiteler kendilerini gerçekleştiremediler.
*Üniversite üst yönetimleri YÖK yapılanasından dolayı dolaylı olarak iktidarların siyasi eğilimlerine göre şekillendi ve yavaş yavaş üniversitelerde siyasi klikler ve huzursuzluklar olmaya başladı. Zaman zaman siyasetin doğrudan ve dolaylı telkinleri üniversite yaşamını zorlamaktadır.
*Üniversitelerde akademik kadro oluşturmasında bilimsel liyakatten çok tarafgirlikler, yönetici belirlemede oy kaygıları dikkate alındı. Üniversite üst yönetimi yöneticiliğe giderek oy almak için “her yol mubahtır” eksenine kadar geldiği için üniversitelerde akademik kalite ve değerlendirmeler rafa kaldırılmış. Adam sendecilik kıymete geçmiştir. Salt oy verecek diye akademik yeterliliği olmayan insanlara kadronun verildiği dedikodusunun üniversitede konuşulması bile yanlış.
*Üniversite üst yönetimleri rektör ve dekan atanmalarında halen belirlenmiş bilimsel kriterler olmadığı için koltuklar sübjektif (ben böyle uygun gördüm) denilebilecek durama göre belirleniyor olması liyakatsizlikten dolayı üniversitelerin bilimsel işleyişi büyük yara almış ve akademik çevrelerde büyük rahatsızlık yaratmaktadır.
*Siyasi iktidarların talebi ile akademik ve laboratuvar alt yapısı oluşturmadan hesapsız kitapsız çok sayıda yeni üniversite, fakülte ve yüksekokul açıldı. Üniversite ortamı olmadığı için çok sayıda iyi donatılmamış diplomalı insan işlevsiz konumda.
*Ülkemizin bilimsel bilgi üretkenlik kâğıt üzerinde iyi (ilk 19. Sıradayız). Ancak bilimsel makalelere yapılan atıf, üretilen makalelerin toplum hizmetine, teknolojiye ve ulusal kalkınmaya katkısı yok denecek kadar sınırlı (Ortaş, 2015a). Daha önce CBT dergisinde yayınladığım “Türkiye Bilim Dünyasından Kopuyor mu” makalemde (Ortaş, 2015b) belirtiğim gibi niceliksel büyüme şu ana kadar kaliteye yansımadı. Ayrıca Türkiye’de halen bilim yapmak için çırpınan ve dünyadaki gelişmeleri ülkemize kazandırmaya çalışan belirli sayıda değerli bilim insanı ve sınırlı sayıda üniversite ve teknoparklarımızda var. Ancak halen tek bir konuda bile kendimize özgü bir yaratıcılığımız ve modelimiz maalesef oluşmadı.
Hükümetlerin gölgesinde bir YÖK ve Üniversite görüntüsü güven kaybettiriyor
Çok sayıda vakıf üniversitesi kontrolsüz olarak açıldı ve büyük çoğunluğu öğrenci bulmakta zorlanmakta ve bazıları ileride ciddi sorun oluşturacağa benziyor.
Üniversitelerde gelenekler bozuldu, etik ilkeler, intihaller ve kalitesizlik basına yansıyanında ötesinde geliştiği konuşulur oldu. Özel hizmet, danışmanlık, ikinci iş arayışı, ek ders beklentisi giderek yaygınlaşıyor.
Üniversite yönetimlerinin doğrudan veya dolaylı olarak üniversite, YÖK, Cumhurbaşkanı makamı tarafından belirlenmiş ölçülebilir liyakate dayalı ölçütlerden ziyade kişisel ilişkilere bağlı olarak atanması sistemi üniversitelerde zaman zaman yönetilememe durumunu doğurmuş. Bugün üniversiteler üniversite gerçekleri yerine atama makamlarının etkisinde işlevsiz duruma gelmiş durumadırlar. Üniversite ve kamuoyuna liyakate dayalı üst yönetici belirleme sistemin oluşturması üniversitelere güven verecektir.
Gazeteci Taha Akyol 9 Şubat 2008 tarihli köşesinde “YÖK Başkanı'na açık mektup” da YÖK başkanına açıkça “Fakat Hocam, şunu bütün samimiyetimle belirteyim, YÖK'ün hükümetten talimat aldığı izlenimi yayılıyor!” diyor. Ayrıca bir başka uyarıda da “Elbette YÖK "İsterse konuşmasın" diye bakılabilecek bir genel müdürlük değildir; bağımsız bir kuruluştur. Ama bu izlenim YÖK'e de reforma da çok zarar verir! Eski YÖK yönetimlerinin hükümetle zıtlaşması yanlıştı; hükümetin gölgesinde bir YÖK görüntüsü de aynı derece yanlıştır” diyor.
Geleceğin bilim insanı yetiştirme programı hızla gözden geçirilmeli
Asisten yetiştirme, doktoralı insan yetiştirmek, bilime yeni canlılık kazandırmak nerdeyse ihmal edilmiştir. Üniversite eğitim sistemimiz sorun çözmeye endeksli olmadığı için çoğunlukla teorik bilgiden öteye geçemediğimiz için bir fiil üretmek ve bu konuda üniversitelerin öz güvene sahip olması önemlidir. Bu ancak özek üniversitede bilim insanın merakını özgürce gerçekleşmesi ile sağlanır.
Üniversiteler hızla akademisyen yetiştirme programları başlatmalı, mevcut hali ile akademisyen yetiştirme programı üretken olmadığı gibi evrensel ölçekte bilim insanı yetiştirmekten çok uzaklaşmış görülüyor. 2015 Nobel Kimya Ödüllü Prof. Aziz Sancar, 1970’li yıllarda Türkiye’de aldığım üniversite eğitimi beni Nobel almaya hazırladı demiştir. Ülkemiz yükseköğretimi tekrar nitelikli yükseköğretim sistemine ve özerkliğe kavuşması şart.
Türkiye’nin sorunları özerk üniversite ortamında üretilecek proje ve fikirler ile aşılır
Türkiye'de uzun zamandır bir bir iç ve dış tehdit olgusu yaşadığı için, sorunun kaynağı üniversite ve gençliği gösterilerek üniversitelerin kontrol altına alınması ile başlayan YÖK oluşumu ve benzer anlayışın halen devem ediyor olması üniversiteleri helen korkulan bir güç olarak görülmesine neden oluyor. Üniversiteleri özgürce bilgi üretmeyen hiçbir ülke karşılaştığı sorunların üstesinden gelemeyeceği bilimsel gerçeklerdendir. Türkiye’nin yaşadığı devasa sorunlarını çözmesi mevcut anlayışla değil, paradigmasını değiştirmiş, özgürlükçü ve özgür bilgi üretimi ile daha kolay aşacağını düşünüyorum.
Türkiye’nin 21.yy da dünyada hak ettiği yeri alması için bilim ve üniversitelerin özgürlüklerden yana olması için mutlaka özerk kuruluşlar olarak varlıklarını devam etmesine kapı aralanmalıdır. Merkez Bankasının özerkliğini kabul eden devletimiz, doğası gereği üniversite özerkliğini hayli hayli kabul etmelidir diye düşünürüm. Özerk kuruluşlar üzerinden yeni gelişen nesiller ancak özgürlüğü daha rahat ifade edilirler. Üniversitelerin artık üst yönetimlerinin tepeden sübjektif olarak atanmak yerine, bilimsel liyakate uygun, üniversite dinamikleri içinden belirli bir süreliğine bir defa olacak şekilde selekte edilerek belirlenmesi ve hemen atanması en uygun çıkış yolu olarak görülüyor.
Türkiye Atatürk’ün kurduğu cumhuriyet toptan batmamış ve halen bazı kurumlar ayakta. Bazı üniversiteler halen sorumluklarını yerine getirmeye çabalıyor. Türkiye 70 milyon nüfusu olan dünyanın 20. büyük ekonomisine sahip bir ülke. Ülkemizde kamunun dışında ciddi dinamik ve girişimci bir kesimin olduğu aşikâr. Kamu üniversiteleri ve araştırama geliştirme kurmaları içinde yürütülen bütün çabalarda yine oradaki diri dinamik araştırıcıların çabaları ile yürütülmektedir. Ancak görebildiği kadarı ile insanların hevesleri artık azalmış ve rutin sorumlulukları olan ders verme, bir iki öğrenci tezleri ile uğraşmanın ötesinde sürükleyici, dönüştürücü istekleri kaybolma noktasındadır.
YÖK’ün Üniversite yönetim anlayışı ile Türkiye’nin sorunlarına çözüm üretmediği 33 yıllık pratik ile anlaşılmıştır.
Sonuç olarak bugün üniversiteler toplumun en çok eleştiri aldığı kurumların başında geliyor. Üniversitelerin üretkenliği düşük olduğu gibi akademik kadroların motivasyonu ve heyecanı da kaybolmuş durumdadır. Son 30 yıldır öğrendiklerim, binlerce insandan aldığım bilgiler ve somut ölçülebilir veriler ülkemiz bilimsel üretkenliğinin sayısal büyüklüğüne yakışır ölçüde olmadığı izlenimini veriyor. Ülkemiz bilim ve akademik hayatı günden güne üretkenliğini kaybetmektedir. Üretkenliği sağlayan potansiyel yetişmiş insan faktörüne bağlıdır. Maalesef üniversitelerde yaşanan liyakate bağlı olmayan yapılanma ve kadrolaşma, üniversiteleri ilerletemez durma getirmiştir.
En kötüsü bilim çevrelerinde ciddi bir yılgınlık ve yorgunluk var. Sanki üzerine ölü toprak serpilmiş gibi kimisi çok zorunlu değilse kendinden beklenenin ötesinde bir çabanın içine girmek istemediği izlenimi oluşmaya başlamış gibime geliyor. Çoğu akademisyen bilimsel haz yerine kendilerini gerçekleştirme ortamı olarak idareciliğe/yöneticiliğe yönelmesi giderek yaygınlaşıyor.
Öneri
ACİLEN üniversiteler ve diğer bilim kuruluşlarının (TÜBİTAK, TÜBA) özerkliğe kavuşturulmalı ve üzerlerinde otoritelerin etkisinden uzak olmalı ki özgürce iş yapabilsinler. Geçmişte çok sayıda rektör arkadaşımızın ”ne yapacağımızı bilemez durumdayız” diye serzenişte bulunduğunu hatırlıyorum. Üniversiteler hızla özerk olmalı ve kendine ve topluma karşı sorumluluk oluşturmalıdır.
Ülkenin siyaset üstü bir bilim politikasının oluşturması ve izlenmesi gerekiyor. Bütçeden GSMH’nin % 2.5- 3 kadarı bilime ve araştırmaya ayrılmalı.
Üniversitelerin kaliteli eğitim sitemine hızla dönmesi, öğretim üyesi yetiştirmede daha etkili yol ve yöntemler oluşturmalı ve çağın gereklerine uygun bir yükseköğretim yapılanmasına acilen geçiş yapılması gerekiyor.
Türkiye’nin bugün içinde bulunduğu sorunlar ancak bilimin üreteceği bilgi ve yol göstericiliği ile aşılacaktır. Bunun için temel şart özerk üniversite ve araştırma kurmalarıdır.
Bu bağlamda YÖK artık Türkiye’nin sorunlarının çözümüne katkıda bulunacak ortamı ve motivasyonu sağlayamadığı için değişimi/veya köklü reform şart.
5 Kasım 2015, Adana
Not: Sayın hocam, birçoğunuzun E-Posta adresi bir şekilde makinemdeki adres defterime yerleşmiştir. Amacım kimsenin zamanını almak ve rahatsız etmek değildir. Hepimizin ortak sorununu bir şekilde dile getirmektir. E-posta bu bakımdan düşüncelerimizi kolay paylaşabildiğimiz bir ortam. Ancak peşinen eğer istenmeden e-posta aldıysanız özür dilerim. Eğer geri bildirimde bulunursanız listeden adresinizi hemen çıkarırım
--
"BU ÖBEK;TÜRK-TÜRKÇE-ATATÜRKÇE,DÜŞÜNEN,EBEDİ BAŞKOMUTAN ATATÜRK DEVRİMİ VE İLKELERİNE RUHUYLA BAĞLI,HER ŞEY VATAN İÇİN DİYENLER VE KAHRAMAN TÜRK ORDULARINA,TÜRK POLİSİNE KANIYLA CANIYLA BAĞLI"NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE-DÜNYA DURDUKCA ÜLKÜSÜNDE
BİR ÖBEKTİR.."
.........................KURULUŞ TARİHİ 28.12.2007
---
Bu iletiyi Google Grupları'ndaki ""NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE"" grubuna abone olduğunuz için aldınız.
Bu grubun aboneliğinden çıkmak ve bu gruptan artık e-posta almamak için ne_mutlu_turkum_...@googlegroups.com adresine e-posta gönderin.
Bu gruba yayın göndermek için, ne_mutlu_t...@googlegroups.com adresine e-posta gönderin.
Bu grubu http://groups.google.com/group/ne_mutlu_turkum_dyene adresinde ziyaret edebilirsiniz.
Bu tartışmayı web'de görüntülemek için https://groups.google.com/d/msgid/ne_mutlu_turkum_dyene/CA%2B2X94PBS%3DjkuEBRWFo1hJx%2BfR%3DbApHkGPHy9UHTFwQZFaUk9w%40mail.gmail.com adresini ziyaret edin.
Daha fazla seçenek için https://groups.google.com/d/optout adresini ziyaret edin.
TÜRBAN KÜRSÜDE
Yılbaşı sepeti, imam nikahından sonra “türban kürsüde”
Türbanlı hakim ve avukatlar, yarın çarşaf ve peçede giyebilirler.
Anayasa’nın 174.maddesi “Devrim Kanunlarını” saymakta ve “Türkiye Cumhuriyeti’nin laik niteliğini koruma amacı güden bu kanunların Anayasaya aykırı olduğunun dahi ileri sürülemeyeceğini” hiçbir şekilde iptal edilemeyeceğini kaydederek tam bir güvence altına almaktadır.
Bu Kanunlar arasında “Şapka İktisası-giyilmesi Hakkında Kanun” ile “Bazı kisvelerin-giysilerin Giyilemeyeceğine Dair Kanun” vardır.
Dolayısıyla kamu kurumlarında fes, türban, çarşaf giyilemez. Anayasa hükmü karşısında bu yapılanlar suçtur ve aksi bir işlem yapmaya Anayasa mahkemesi dahil hiçbir mahkeme ve organ karar veremez.
Ya bunlar değil miydi “liberal ekonomi” ayaklarına yatıp “Devlet şunu üretmez” “Ne işi var devletin ticarette üretimde” diyenler.
Demek ki otelcilik yapmasında mahsur yok.
a.k.
http://www.sozcu.com.tr/2015/yazarlar/emin-colasan/devletimizin-yeni-oteli-979871/
Devletimizin yeni oteli!
Kasım 8, 2015
Sevgili okuyucularım, bu ülkede bir sürü yeni yatırım yapılır ama yapanların bazıları şu veya bu nedenle iflas eder.
Çoğu bankalara borçludur.
Yatırımı tamamlamak için bankalardan kredi çekmişlerdir.
Avlarının üzerine atılmak için panter gibi bekleyen bankalar, borçlu işadamlarının ödeme yapamaması durumunda hemen icraya başvurup mala mülke haciz koyar.
Borç yine de ödenemezse bu mülkler icra yoluyla satılır.
Çoğu satış ölmüş eşek fiyatınadır, kapanın ya da alacaklı bankaların elinde kalır.
* * *
Antalya sahillerinde Azeri kökenli Rus işadamı Telman İsmailov tarafından bir milyar dolar harcanarak yaptırılan Mardan Palas otelinde de aynı durum gerçekleşti.
Patron dünyanın en lüks otellerinden biri olan Mardan’ı yaptırırken bizim bankalardan borç aldı.
Otel acayip bir şeydi, dünyada bir örneği daha yoktu.
Dünya jet sosyetesi paracıkları bastırıp tatillerini orada geçirecekti! Nitekim 2009 yılındaki açılış törenine devlet başkanları dahil dünyanın ünlüleri katıldı…
Tom Jones, Monica Belluci, Richard Gare, Sharon Stone vesaire…
Mardan 2010 yılında dünyanın en lüks oteli seçildi…
Ama hesaplar tutmadı… Otel çuvalladı.
Geleni gideni pek kalmadı.
* * *
Rus patron artık banka borçlarını da ödeyemez duruma düşmüştü. Bu durumda bankalar tarafından icraya verildi ve satış birkaç gün önce gerçekleşti.
İhaleye bir tek kurum katıldı:
Devlete ait olan Halkbank!..
Ve bu acayip süper lüks otelin yeni sahibi oldu.
Bu gereksiz işin devlete maliyeti 360 milyon lira!
* * *
Bir iktidar düşünün ki devlete ve millete ait ne varsa, altın yumurtlayanlar hangi tesis, kurum, fabrika ve arazi varsa tamamını özel sektöre peşkeş çekmiştir ve çekmeyi sürdürmektedir.
Mardan Palas olayında ise tam tersini yapıp şimdi devletleştirmiştir!
Az buz değil, şehir gibi bir tesis…
546 saray odası, ayrıca süper lüks villaları var.
Özel plajı için Mısır’dan dokuz bin ton kum getirildi.
Bu kum sıcakta müşterilerin ayağını yakmıyor ve ıslak ayağa yapışmıyormuş!
Otelin mahzenlerinde yüzlerce şişe eski ve değerli marka şarap varmış.
Bir gecelik en düşük fiyat (eğer gelen olursa) 9 bin Euro’dan başlıyormuş.
* * *
Önümüzdeki günlerde Antalya’da G-20 Zirvesi toplanacak ve dünyanın önemli liderleri bu toplantıya katılacak.
Suudi Arabistan’ın hırsız kralı dahil!
Erdal İpekeşen’in dünkü haberine göre hırsızın kendisi ve toplantıya katılacak 700 kişilik heyeti için oteli şimdiden tümüyle kapattı.
Hep birlikte iki hafta boyunca otelde kalacaklar… Başka müşteri alınmayacak.
Karşılığında 18 milyon dolar trink para ödenecek!
* * *
Bu kral gibiler ve Türkiye’deki benzerleri, kendi halklarını ve bütün dünyayı sanki “Müslümanmış (!)” gibi görünüp kandırmayı ve din ticaretini iyi bilirler.
Oysa her türlü hırsızlık, edepsizlik, sömürü, yalancılık, sahtekarlık, dümencilik, ahlaksızlık, oğlancılık, ne ararsanız bu para ve petrol şımarıklarındadır.
Çoğu içki içer.
Kadınlar bunların gözünde seks kölesi, hamamböceğinden farkı olmayan ve ezilmesi gereken yaratıklardır.
Erkekleri özgür, kadınları esirdir.
Ramazan ayı geldi mi bunların çoğu başka ülkelere tüyer… Örneğin İstanbul ramazan gelince bunlarla dolar… Suudi Arabistan, Katar vesaire, al birini vur öbürüne…
Çünkü ülkelerindeki din yasakları ramazan ayında daha da sıkılaşır ve kafa çekmek zorlaşır!
Bunlar işin Suudi Arabistan başta olmak üzere İslam ülkeleri boyutudur.
* * *
Bu olayda bir de bizim boyutumuz var ki, o da ilginçtir!..
Devlet şimdi 360 milyon lira bastırıp batık ama lüks bir oteli satın aldı. Kelepir!..
Bundan sonra ne olacak? Böylesine görkemli bir oteli hangi devlet kurumu, nasıl çalıştıracak?
Hiç kuşkum yok, olacaklar şöyle:
İktidar yetkilileri, beleşçiler ve torpilliler bir süre sonra Mardan Palas’ta birkaç gece kalabilmek için sıraya girecek.
Otelde bunlara torpil ve önemleri derecesine göre çok özel (!) indirimler yapılacak.
Örneğin geceliği dokuz bin Euro olan en ucuz odalarda bizimkiler 300 liraya falan kalmaya başlayacak.
Otel zaten batık… Bundan sonra oluşacak büyük zararları ise yine biz Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları vergilerimizle karşılamak zorunda kalacağız.
* * *
Bu batık oteli devlete hangi zihniyet kakalamıştır, işin içinde hangi dümen vardır, şu anda bilinmiyor.
Halkbank bu işlemiyle mutlaka birilerini kurtardı da kimi, kimleri?..
Devletin bankası böyle riskli bir satın alma işlemini kendi özgür iradesiyle yapamaz. Bu oteli alması için Halkbank’a yukarıdan kim, kimler emir verdi?
İcra’nın göstermelik ihalesine başka özel sektör niçin girmedi de Halkbank tek tabanca
olarak katıldı? Başkaları korkutuldu mu?
Hiçbirinin yanıtını şu anda bilemiyoruz.
Kokusu yakında çıkar!
ROLÜ NEDİR
Resmi Gazete’de bir karar yayınlandı.
Ülkenin yönetimine ilişkin kanunların, kararnamelerin yayınladığı resmi yayın organında yayınlandığına göre çok önemli olmalı.
İster inanın, ister inanmayın ama yayınlanan karar “Yılbaşı hediye paketlerine” nelerin konulamayacağına ilişkindi.
Karara göre, bundan böyle hediye paketlerine “sigara ve içki” konamayacakmış.
İyi ki nelerin konulacağına yer vermemişler.
Sigara ve içkinin konulması yasaklandığına göre, nelerin konulacağını istediklerini tahmin etmek zor olmasa gerek.
Terör, ekonomi, iç ve dış sorunlar çözüldüğüne göre, sıra yılbaşı hediye paketlerine nelerin konulamayacağına gelmiş olmalı.
Bir süre sonra nelerin konulacağı hakkında da bir düzenleme yapılabilir.
Hediye paketi sürprizlerinde bir de yarı resmi belgeli “imam nikahı” çıktı.
Üstelik belgeli imam nikahını kıldıran hocaya “Belediye Nikah Salonunun” kapısı da açılmış.
Devletin resmi nikah salonunda hoca evlenecek çiftleri karşısına alıyor ve nikahı kıyıyor.
Ancak hoca bilmiyor ki, dini kurallara göre kıyılan nikah töreninde, kadın erkek evli çiftler, hoca ile göz göze, diz dize oturamazlar, vekilleri hazır bulunur.
Artık bu kadar “asrileşme” de olsun gayrı.
Bu asrileşme modasına “türban” da uydu ve ilk türbanlı hakim kürsüye çıktı.
İnsanların giyim kuşamına karışılmaz. Türban takan da türbanını takabilmeli ama kamu kurumlarında uyulması gereken asgari kurallar vardır.
Yarın biri de takkeli, fesli, çarşaflı olarak kürsüye oturursa ne olacak.
Aslında bu yolu “Anayasaya aykırı olarak, Anayasa Mahkemesi” açtı.
Resmi-medeni nikahdan önce veya sonra dini nikah kıyılabileceği, her yerde türban takılabileceği şeklinde kararlar verdi.
Bu kararların neden “Anayasa’ya aykırı olarak” verildiğini söylüyoruz.
Çünkü Anayasa’nın 174. maddesine bir takım yasalar sayılıyor.
Atatürk İlke ve Devrimlerini, laik Cumhuriyet rejimini korumak için çıkarılan ve adına “İnkılap yani Devrim Kanunları” denilen bu kanunlar hakkında Anayasa’ya aykırılık iddiasında dahi bulunulamayacağı yazılıyor.
Çok önemli bu kanunların bilinmesi gerekir.
Bilelim bakalım ki bunlardan hangisi ne kadar uygulanıyor, hangisi rafa kaldırıldı:
1.- Öğrenim Birliği Kanunu
2.- Şapka İktisası, giyilmesi Hakkında Kanun
3.- Tekke ve zaviyelerin kapatılması, dini bazı unvanların kaldırılması Hakkında Kanun
4.- Evlenme akdinin evlendirme memuru ile yapılması hakkında Kanun
5.-Uluslararası rakamların kullanılması hakkında Kanun
6.- Türk harflerinin kullanılması Hakkında Kanun
7.- Bazı unvanların (bey,ağa,paşa gibi) kaldırıldığına dair Kanun
8.- Bazı kisvelerin, giysilerin giyilemeyeceğine dair Kanun
Cumhuriyetin ve çağdaş yaşamın temeli olan bu kanunlardan hangisi ne kadar biliniyor ve uygulanıyor.
Ve diğer önemli bir soru da;
Bu uygulamada veya uygulanmamada, Devletin temeli olan “adalet’in rolü” nedir?
Ama bilinmesi gereken gerçek şudur ki; bu kanunlar iptal edilemez ve bu kanunlara aykırı her davranış suçtur.
Av.A.Erdem Akyüz
TÜRKÇE EZAN
“Kuran’ın”
Türkçe tercümesi ilk kez 22 Ocak 1932
yılında İstanbul’da Yerebatan
Camii’nde Hafız Yaşar (Okur)
tarafından okundu. Hafız Yaşar Bey, Kuran’dan seçtiği bir parçayı önce arapca,
sonra Türkçe okudu. Türkçe Kuran-ı Kerim çok beğenildi ve yaygınlaşmaya
başladı. Hatta gazetelerde, hangi camilerde Türkçe Kuran okunacağı duyuruluyor
ve büyük ilgi topluyordu.
Bundan 8 gün sonra, 30 Ocak
1932
tarihinde “ilk Türkçe Ezan”, Hafız Rıfat
Bey tarafından Fatih Camii’nde okundu. Radyodan ilk
okunuşunda, Finlandiya Müslümanlarından tebrik ve teşekkür telgrafları geldi.
3 Şubat
1932
tarihine denk gelen Kadir Gecesi’nde de, Ayasofya Camii’nde Türkçe Kuran, tekbir ve
kamet okundu. Aynı yıl Ramazan Bayramında camide, Sadettin Kaynak
tarafından Türkçe Kuran okundu.
Diyanet İşleri Başkanlığı 1932
yılında bir genelge yayınlayarak, ezanın Türkçe okunmasını istedi. 1932
yılından 1950 yılına kadar “tam onsekiz sene”, Türkiye'de insanlar
Türkçe ezanla namaz vaktini öğrendi.
Av.A.Erdem Akyüz
erd...@gmail.com
NAYASAYI DEĞİL, KENDİNİ DEĞİŞTİR
Gelişmiş, çağdaş demokrasilerde “kuvvetler ayrılığı” diye bir sistem vardır.
Kuvvetler ayrılığı; devletin temel organlarının bir birinden bağımsız olması daha doğrusu birbirinin “emir ve kumandası altında” hareket etmemesi demektir.
Çünkü bu temel organ ve kurumlar birbirinden emir alarak hareket ederse, o ülkede bağımsızlık ve özgürlükten söz edilemez.
Devletin temel kurumları “yasama, yürütme ve yargı”dır.
“Yasama” yani kanun yapma yetkisi; Türk Milleti adına Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından kullanılır.
“Yürütme” görevi; Cumhurbaşkanı ve Bakanlar Kurulu tarafından yerine getirilir.
“Yargı” yetkisi; Türk Milleti adına bağımsız mahkemelerce kullanılır.
Görüldüğü üzere bu temel görevlerin hepsinin “Türk Milleti adına” yapılacağı ve birbirinden “bağımsız olduğu ve devredilemeyeceği” söylenmektedir.
Ancak ülkemizdeki durumun pek de böyle olduğu söylenemez.
Yargıya güvenin giderek zayıfladığı ve hatta kalmadığı, yüksek yargı organlarının başkan ve üyeleri tarafından dahi dile getirilmektedir.
Bir dönem, siyasi iktidarın hedef gösterdiği kitle ve görüşler hakkında yargılama yapılmakta, sonraki dönemde hedef kitle değişmektedir.
Yargının yani mahkemelerin kararları, siyasi iktidarın görüş ve istekleri doğrultusunda değiştiğine göre, adil ve bağımsız bir yargıdan söz etmek mümkün değildir.
Yasama yetkisini üstlenen vekiller, siyasette egemen olan güçler tarafından belirlenmekte ve oylamalarda yalnızca parmak kaldıran, parmak indiren kişiler olarak görülmektedir.
Siyaset kapısı, ömür boyu sürecek bir gelir kapısı olarak görülmektedir.
Hiç kimsenin, milletvekillerinin görevde iken aldığı maaş ve yolluklara ilişkin önemli bir tepkisi yoktur ama bu ayrıcalıkların, vekillik görevi bittikten sonra yıllar yılı ve ömür boyu sürmesi önemli bir eleştiri ve tepkiyi toplamaktadır.
Halböyle olunca, vekilliği tercih nedenleri değişmekte ve taliplerin nitelikleri de farklılık göstermektedir.
Bakanlar Kurulu üyeleri yani Bakanlar hakkında; Başbakan’ın veya Cumhurbaşkanı’nın “Bakanıma söyledim, Bakanıma talimat verdim” ifadelerini kullanması, bu organa da bakış ve kullanım açısını göstermektedir.
Zira bu Bakanlar, Başbakan’ın veya Cumhurbaşkanı’nın Bakanları değil, Türk Milletinin vekili ve Bakanları olmak durumundadırlar.
Anayasamıza göre Cumhurbaşkanı’nın görev ve yetkileri daha ziyade temsili niteliktedir.
Bazı Kamu Kurumu Başkan ve Yöneticilerini atamak, Meclis’de kabul edilen yasaları onamak veya tekrar incelenmek üzere Meclis’e yollamak, Devlet Organlarının bağımsız ve düzenli çalışmalarını sağlamak şeklindeki sınırlı görev ve yetkilerdir.
Türkiye Cumhuriyeti Anayasası güzel ve yeterli bir Anayasadır.
Anayasaya hücum edenlerin “amaçları”, daha iyisini yapmak değil; kendi kişisel istek, görüş ve ulaşmak istedikleri yere uygun bir Anayasa yapabilmektir.
Buradaki en önemli sorun; Anayasayı değiştirmek değil, görevli ve yetkili kişilerin, kendilerini Anayasa’ya göre değiştirmelerinde toplanmaktadır.
Av.A.Erdem Akyüz