AÇILIMIN YARATTIĞI TERBİYESİZLER.
Evet, Osman Baydemir açılımdan aldığı cesaretle, AB yıldızını Diyarbakır’dan parlatmaya devam ediyor. Terbiyesiz adam Devlete ağzından tükürükler saçarak resmen küfür ediyor ve büyük bir tezahüratla alkışlanıyor bu küfürler tehditler.
Ey Türkiye nereden nereye geldin. Devlete küfür edenler büyük bir yandaş kitlesi buluyor. Devlete sahip çıkanlar da Parmaklıklar arkasında çürümeye terk ediliyor.
İnanın bu küfür Arınç Efendinin suikastından çok daha vahim bir durum. Üstelik bu suikastın elle tutulur bir gerçek tarafı da yok. Oysa bu küfür tüm medyada bizzat o terbiyesizin kendi ağzından, kendi sesinden Tüm Türkiye tarafından duyuldu. Türkiye’ deki demokrasi sanıyorum ki dünyanın hiçbir ülkesinde yoktur. hiçbir ülkede devletine, devletinin aklına bu şekilde küfür edilmez. Her ne kadar AKP hükümetini tasvip etmesem de o makamı temsil eden kişiler olarak Türkiye Cumhuriyeti halkını temsil ettiklerinden dolayı saygıyı hak etmektedirler. Kaldı ki o kişileri oraya seçerek gönderenlerde Türk Halkı olduğuna göre, bu rezil küfrü bir bakıma da tüm Türk halkına hakarettir…
Benim Tüm Türkiye’ye hakaret olarak algıladığım bu küfrü, Malum medya hakaret olarak algılamamış, hatta bu terbiyesizleri haklı gösterecek yorumlar da yapmışlardır. Utanmadan göz altıları sorgulamaya devam ederek, o gözaltına alınanlar bırakılırsa ne olurmuş, bırakılmazsa ne olurmuş. Bırakılmazsa açılım sekteye uğrarmış, sokaklar yine kana bulanırmış diyerek, aynen Baydemir terbiyesizinin tehditlerini destekler biçimde yorumlar yapmaktadırlar.
Sanıyorum ki sindire sindire bu açılımları kabul ettireceğiz diyen Başbakan bile açılımın bu kadar terbiyesizce olacağını tahmin etmemiştir. Sanıyorum ki sindirmekten bahsederken de bu kadar ağır bir lokmanın yutularak sindirilmesi gerektiğini düşünmemiştir herhalde...
Tabii bu benim düşüncem henüz ben bu yazıyı hazırlarken hükümetten bu konuda en ufak bir açıklama yapılmamıştı. Şafakta ev bastırıp gözaltılar yaptıran Hükümet nedense bu hakareti şimdilik duymazdan gelmektedir.
Mahmur kampının şartları ortada, Baydemir’in hakareti de ortada durmaktadır. Mahmur diyor ki Apo muhatap alınırsa ve bize ayrılan bölgede biz kendi güvenliğimizi sağlarsak, yani kendi askerlerimizi (onlar da kandilden gelecektir malum) oluşturmamıza izin verilirse geri döneriz demektedir. Adamlar resmen özerklik istemektedir. Pek bunlar bu cesareti nereden alıyorlar. Apo’nun hücresine her gün yeni bir değişiklik yapan hükümet, açılım diyerek eli kanlı katillerin Güney Doğu halkı tarafından birer kahraman gibi karşılanışına, Habur’da ki manzara insanı duygulandırmaz mı diyen hükümet vermiştir bu cesareti fakat bizim güzel birde sözümüz vardır. “Elini verirsin kolunu kurtaramazsın” diye. İşte hükümet bu katillere elini verdi, şimdi kolunu da kaptırdı bütün vücudunu kaptırması da artık an meselesidir. Tabi bu açılımları yaparken de tüm bu olacakları önceden biliyordu. Danışıklı bir dövüştü ki bu katillerin şehir uzantıları bu kadar cesur hareket edebiliyorlar.
Türkiye’de şöyle bir ikilem var. hükümet Demokrtik açılım diyor, fakat bu açılımı yalnız Kürtlere uyguluyor, diğerlerine ise despotluğa varan bir uygumla yapılıyor. Baydemir tayfası ise Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde hep Cumhuriyetin getirdiği haklardan yararlanıyor, hem de bu sınırların içinde özerklik istiyor.
Anayasadan Türklük kelimesinin çıkarılmasının çalışmaları yapılırken, bu bir çığlıktı diyerek Türk Milletine küfür edilirken, gel de karamsarlığa kapılma,
Peki, durumlar bu kadar vahimken Türk ulusu hala uyumaya, hala üç maymunu oynamaya devam mı edecek. Daha ne kadar bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın diyeceğiz. Daha ne kadar devlet onuruyla oynanmasına müsaade edeceğiz. Bizim çığlıklarımız ne zaman duyulacak, ne zaman çığlık atmaya başlayacağız. Yoksa sağduyulu olma adına birliğimizden mi vazgeçeceğiz?
25.12.2009
AHMET TANER KIŞLALI’NIN KALEMİNDEN ORHAN PAMUK
ne_mutlu_t...@googlegroups.com adlı gruptan Kemal Ergül’ün bir yazısını sizlerle paylaşmak istedim.
Kışlalı’nın kaleminden Pamuk
Orhan Pamuk’un “ne mal” olduğunu teröristler tarafından katledilen Ahmet Taner Kışlalı’nın 1999’da bütün netliğiyle ortaya koyduğu yazıyı sizlere aktarmayı bir görev bildim:
“Önce, bir romancımızın son kitabının 50 bin adet basıldığı yazıldı.
Arkasından kısa sürede 100 binlik bir satışın gerçekleştiği açıklandı.
Derken, çıktığı günden beri ikinci cumhuriyetçi çizgisini korumaya özen gösteren Aktüel dergisi, romancıyı Türkiye’nin “bir numaralı aydını” ilan etti.
Bu romancımızın adı Orhan Pamuk’tu! Ben bu “büyük” (!) yazarımızın bir romanını okumayı denemiştim.
Başladığım şeyi bitirme konusundaki tüm inatçılığıma karşın, bitirememiştim.
Ama “Kara Kitap” basında öylesine övüldü ki, ikinci bir deneye girişmekten kendimi alamadım. Ve o çabamda da, daha yarıya gelmeden havlu atmak durumunda kaldım.
Tahsin Yücel ve Emin Özdemir gibi, çok saydığım isimlerin bu yazarla ilgili oldukça ağır eleştirilerini anımsadım.
Ama beğenenlerin de “beğenme hakkı”na saygı duydum.
Ta ki... Bir okurum “Kara Kitap”ta gizlenmiş bir bölüme dikkatimi çekinceye kadar...
“Çocukluğunda kız kardeşi ile tarlada karga kovalayan sapık bir padişah” gibi bir anlatım vardı bu bölümde!
Prof. Çetin Yetkin yönetiminde, “Müdafaa-i Hukuk” adlı çok değerli aylık bir dergi çıkıyor. İlginç bir rastlantı olarak, derginin Aralık 1998 sayısında, Prof. Fahir İz’in bir incelemesi yayımlandı:
“O. Pamuk’taki Atatürk Anlayışı...”
Meğer benim artık okumayı denemediğim kitaplarında daha neler varmış!
İşte birkaç örnek:
“Sonra kasaba alanına dolanır. Atatürk heykellerine sıçan güvercinleri ayıplar...”
“Atatürk kendini içkiye vermiş meyhane kalabalığına, cumhuriyeti emanet etmiş olmanın güveniyle gülümsüyordu...”
“Atatürk’ün leblebi zevkinin ülkemiz için ne büyük felaket olduğunu...”
“Sonra bir cumhuriyet, Atatürk, damga pulu havasına girdiğimizi hatırlıyoruz.. .”
Sayın İz, 275 sayfalık bir kitapta, tam sekiz yerde ve “hiç gerekmediği halde” Atatürk’e sataşıldığını saptamış.
Söyle diyor: “Bunlar kitaptan çıkarılsa hiçbir şey değişmez. Yalnız yazarın kimi ruhsal gereksinimleri tatmin edilmemiş olur!”
Kim bilir, belki de Orhan Pamuk’un “en birinci aydın” ilan edilmesinde, bu incelemenin de büyük katkısı olmuştur!
Ben, inandıklarını açıkça savunanlara hep saygı duymuşumdur. O düşüncelere karsı olsam bile!
Ama o yürekliliği gösteremeyip de bunu sinsice yapmaya çalışanlara, oraya buraya “bityeniği” sokuşturanlara, hep tiksinerek bakmışımdır.
Bunu hep zayıf bir kişiliğin, zavallı bir ruh halinin yansıması olarak görmüşümdür.
Oyun maskesiz oynanmalıdır! Çirkinlikleri gizleyen maskelerin indirilmesini de tüm “gerçek aydınlar” görev saymalıdır!
Ve de Pamuk adlı yazarı, isteyen okumalı, isteyen sevmelidir.. .
Ama ne olduğunu, kim olduğunu bilerek! Maskenin arkasındaki gerçek yüzü görerek!..”
27.12.2009
SENİ ALLAH SÖYLETİYORDUR BAŞ PİSKOPOS EFENDİ!
Güneyde Rum Ortodoks Kilisesi başpiskoposu 2. Hrisostomos “20- 25 yıl içinde Kıbrıs’ın Türkleşeceğine imza mı atarım” demiş.
Oh oh ne güzel! Baş Piskopos efendi bizde bunu tüm kalbimizle temenni ediyoruz. Temenni etmekten de öteye istiyoruz. Bunun böyle olması içinde ne lazımsa yapacağımızın altına da biz imzamızı atarız.
Ne yani siz bütün Kıbrıs Helen’dir diye bas bas bağıracaksınız da biz Tüm Kıbrıs’ın Türk olduğunu bağırmayacak mıyız?
Evet, Baş Piskopos Efendi Güneyin korkusu nu dile getirmiştir. Adanın Türkleşmesinden korkmaktadır. Buna gerekçe olarak da Türkiye Kökenli vatandaşlarımızı göstermiştir. Türkiye’den gelenlerin çok çocuk yaparak nüfuslarını her gün arttıracaklarından endişe etmektedir.
Bu adamlar kendilerini ne sanıyor ki? Kendileri hem doğum yoluyla hem de transfer yoluyla nüfuslarını arttıracaklar, bizlere ise nüfus arttırma yasağı getirecekler. Kardeşim üç çocuk yaparım, beş çocuk yaparım onlara ne ki. Artan nüfus benim. Ve de artması lazım. Yeter artık Rum’un karşısında azınlık muamelesi görmekten bıktık. Nüfusumuzu arttıracağız, ada’ya da hakim olacağız.
Benim ki biraz duygusal bir yaklaşım oldu ama, yeter artık Rumların ve içimizde ki KIBRISLILARIN Türkiyelilerden korkuları. Korkmayın Türkler yüz yıllardır üç kıtayı yönetmişlerdir ve hiçbir millete baskı yapıp, ne dinini, ne dilini kabul ettirmemiştir. Her milleti kendi iç işlerinde serbest bırakmış vergilerini toplayıp onlara hizmet sunmakla yetinmiştir.
Merak etmeyin! Eğer ada 20-25 yıl içinde Türkleşecekse çok daha güzel bir gelecek bekliyor demektir Kıbrıs Adasını. En azından savaşların bittiği, paylaşımların daha adil olduğu, insan hak ve özgürlüklerine daha saygılı, birbirini seven ve kollayan insanların kurduğu bir devlet tarafından yönetiliyor olacaksınız.
Yukarıda dediğim gibi İnşallah bu sözü Baş Piskopos Efendiye Allah söyletmiştir. Hani adam din adamı ya yabana atmayalım onunda ulvi bir yönü vardır her halde. Anlaşılan malum olmuş. Ve geleceği görebilmiş. “Aptala malum olurmuş” ya yoksa bu söz “Abdala malum olurmuş” muydu?
Adanın Türk olmasından korkanlar, Beşparmakları taçlandıran ay yıldızlı bayrağa Hilkat Garibesi diyenler ve onlarla aynı masa etrafında oturup aldıkları kararlarla Kıbrıs’ı Rumlaştırmaya çalışanlar, korkmayın biz Büyük Önderimiz Atatürk’ün sözüne göre hareket etmekteyiz.
Peki Atatürk ne demiş “Yurtta Barış, Dünya da Barış” diyerek yurtta başlayan barışın tüm dünyaya da yayılması gerektiğini söylemiş.
1974 Barış Harekatı da bu nedenle yapılmıştır ve o günden bu güne Ada da kan akmamış, gece yarısı kimseler evlerinden alınıp bir meçhule götürülmemiştir. Bunları kim yapmıştır Baş Piskopos Efendi senin avenelerin yapmıştır. Haliyle bu kadar barbarlıktan sonra korkmakta da haklısın. Sanıyorsun ki Ada Türkleştiğinde bu yapılanların hesabı sorulacaktır.
Korkma, korkma Türk Kindar değildir. Hele düşene bir tekme de o atmaz. Hatta elinden tutup kaldırır. Adanın Türkleşmesinden korkacağına adanın AB ve ABD’nin elinde kukla olmasından kork. Yarın sen de bir hiç olacaksın eğer adada Türk varlığı yok edilirse.
Hiç vakit kaybetmeden kilisene kapan ve adanın Türkleşmesi için Allah yalvar. İsa’dan Musa’dan yardım dile. Yoksa sende biteceksin Baş Piskopos Efendi.
28.12.2009
YILBAŞI KUTLAMALARINDA UNUTULAN KARTPOSTALLAR
Evet, bu yazım köşemde çıktıktan bir gün sonra Yeni Yılı karşılayacağız. Bir an şöyle düşündüm ve biraz gerilere doğru gittim.
Eski bayramlar diyoruz ya bende bu gün eski yeni yıllar diyerek başlamak istedim yazıma.
Yılın bu son günlerinde, son haftalarında neler yapardık bir hatırlayalım istedim. Hafta sonu tatilinden yararlanarak çarşıya çıkar hediye alışverişinden önce eşe dosta yakınlarımıza, sevdiklerimize göndereceğimiz, o simli, karlı, Noel babalı, sevimli hayvanlarla süslenmiş, ya da müzikli kartpostallar alarak eve dönerdik. Büyük bir özenle her sevdiğimize ayrı ayrı duygularımızı belirten kutlama yazıları yazar, itinayla zarfa koyar ve sevdiklerimize yollardık.
Sevdiklerimizi bir kez daha ne kadar sevdiğimizi özlediğimizi dile getirdiğimiz, anlardı kartpostal yazma ve yollama uğraşları….
Ya birde bu işin öteki tarafı vardı ki bu da en az kartpostalları yollamak kadar mutlu ederdi insanı.
Kartpostallarla yeni yıllarını kutladığımız sevdiklerimizden bize gelen sevgi yüklü kartpostallar.
Nasıl da heyecanla beklerdik postacının gelişini. Nasıl da mutlu ederdi bizi o sevimli, masal dünyasını andıran evlerin ve hayvanların yer aldığı kartpostallar içine yazılmış bir iki sevgi sözcüğü ile…
Her şey ne kadar yalın ve içtendi o zamanlar. Şimdiyse tüm bu kutlamalar kopy paste yoluyla binlerce kişiye ulaşıyor. Hiç yorulmadan, hiç düşünmeden, iki tıkla bu işi hallediyoruz artık.
O kartpostal beğenme fasılları, ne yazsam acaba diye düşünmeler, düşünürken de o sevdiğin insanı bir kez daha çok derinden anmak ve hatırlamak yok artık. Her şey otomatiğe bağlanmış. Yeni yıl, Bayram, özel günler için her şey hazır senin bir tuşa basman yetiyor. Hani bunun duygusu. Hani bunun sıcacık sevgisi işte bunlar yok.
Oysa ben günlerce yeni yıl kartı seçmeye çalıştığımı hatırlıyorum. Herkesin karakterine göre kart seçerdim. Tabi bu seçimleri yaparken de ne kadar zaman harcarsam harcayayım hiç sıkılmazdım çünkü bir yerlerde birilerinin de benim için aynı şeyleri yapmakta olduğunu biliyordum.
O kartları yazarken de en güzel yazımızla yazmaya özen gösterirdik. Yazıyı beğenmezsek o kartı atar bir yenisini denerdik. Tüm bunlar insanları birbirine yaklaştıran güzel şeylerdi. Elle tutulur bir bağ olmasa da insanlar sürekli birbirlerine yakın hissederdi kendilerini.
Bilgisayar ortamı tüm bunları kolaylaştırdı belki. Fakat kolaylaştırdığı kadar da yapaylaştırdı ve insanları uzaklaştırdı... Örneğin: akşam bana bir kutlama gelmiş, ben 1049. kişiymişim. Bu mesaj yüz binden fazla kişiye aynı anda ulaştırılmıştır diye de not düşmüşler.
İşte bu noktada insanın kendisini özel hissetmesi durumu ortadan kalkıyor. Tek tek anılmak, ayrı ayrı hatırlanmak mı güzeldir? Yoksa bilmem yüz bin kaçıncı kişi olmak mı?
Evet, 2009’u uğurlamaya hazırlanırken, kaybettiğimiz bu değerlerimizden bahsetmek istedim biraz da. Acısıyla, tatlısıyla bir koca yılı daha devirdik. Maalesef devrilen o yılla birlikte bizlerde bir yaş daha büyüdük. İhtiyarladık demiyorum bakın. İhtiyarladık dersem yazıma karamsarlık katmış olacağım. Yılın bu son günlerinde karamsar olmak istemiyorum. 2009 yılı her ne kadar pek de yüzümüzü güldüren bir yıl olmuş olmasa da, yinede henüz hayattaysak. Sağlığımız da yerindeyse, demek ki bu yıl en azından bizler için iyi geçmiştir.
Bundan sonra da daha nice nice yeni yıllara sevdiklerimizle birlikte girebilmek ümidiyle tüm okurlarımın yeni yılını kutluyor, sağlıklı ve mutlu yıllar diliyorum.
29.12.2009