Bu şarkıyı ilk duyduğum günü hatırlıyorum. Bir arkadaşımın evindeydik, müziğe çok meraklı bir ablası vardı. Yabancı radyoları dinler, en yeni şarkıları kasete çekerdi. Bir gün yine onun kasetlerini dinlerken “Meat Is Murder” çalmaya başladı. İlk olarak şarkının girişindeki can yakıcı bıçak sesleri dikkatimi çekti. Adını öğrendiğimde tokat yemiş gibi oldum. O gün kasetten kendime bir kopya alıp eve götürdüm ve sonraki günlerde sürekli bu şarkıyı dinledim. Sarsılmıştım. Sözlerini tekrar tekrar dinleyip Morrissey’in ne dediğini anlamaya çalıştım. Tabağımdaki yemeğin, ağzıma giren lokmanın, içtiğim içeceğin niteliği üzerinde ilk kez ciddi şekilde düşünmeye başlamış, kendi kendimle bir hesaplaşmaya girişmiştim. Uykularımı kaçıran, yastığıma başımı gömüp geceler boyu ağlamama ve yaşadığım dünyayı sorgulamama neden olan bir devrimdi bu. “Başkaları tarafından çizilen yolu izlemek zorunda değilim. Kendi alternatifimi yaratabilirim” cümlelerini ilk o zaman kurdum. Önce vejetaryen, sonra vegan olma sürecimin başlangıcıdır o tarih. Hayatımı değiştiren bu şarkı için yaşadığım süre boyunca Morrissey’e minnet duyacağım. Beni bugüne kadar en çok etkileyen şarkıdır “Meat Is Murder”. Her duyduğumda aklıma kendi içimde yaşadığım o büyük devrim gelir. (Zülal Kalkandelen)
Everyday is Like Sunday
Bu şarkıyı Peyote’de The Smiths Tribute gecesinde çalmıştım. Herkesin en coştuğu ve eşlik ettiği şarkılardan biri olmuştu. Konser DVD’sinde de seyircinin bağıra çağıra eşlik ettiği bir şarkı. Bu şarkıdaki hüzün, insanı dibe vurduran türden değil. Bana, daha ziyade, gri bir şehri anımsatıyor : Manchester veya İstanbul tadında, gri ve sıkıcı bir şehirde boğulma hissini yaşıyorum bu şarkıyı dinlerken. (Ece Dorsay)
Back To The Old House
Yitirilmiş aşklar, kaybedilmiş yıllar... Umutsuzca sorulan “Hâlâ orada mısın?” sorusu ve eski dönemlere ait kalp acıları... Duyduğum yerde donakalmama neden olur bu şarkı. Çoğu kişinin hiç açılamadığı, karşılık bulamayacağını düşündüğü için sevgisini asla itiraf edemediği büyük aşkları olmuştur. Onlar hep saf kalır; yaşanmamış, tüketilmemiştir. Belki de o nedenle hep bir umut ışığı yanar insanın yüreğinde. Acaba yaşansaydı nasıl olurdu? Acaba eski mahallede midir hâlâ? Geri dönüş çoğu zaman olanaksız olsa da, hayal etmek değildir. Morrissey’in sesiyle buluşan akustik gitar tınıları, iç burkan melankolizmin sesle tanımıdır. Dinlemekten hiç bıkmayacağım bu şarkıyı. "Hatful of Hollow" versiyonu, hayatımın son günlerinde de geriye bakmak için ideal bir soundtrack olacak. (Zülal Kalkandelen) Now My Heart is Full
En sevdiğim The Smiths şarkısı bu, evet. Hiç şüphesiz hem de. Morrissey konser DVD’sini binlerce kez izlememin en güçlü sebeplerindendir. Bu şarkıyı defalarca dinlerim ard arda ve asla bıkmam. 29 Ekim’de Açık Radyo’da ilk programımı The Smiths’e ayırdım ve bu şarkıyı sunarken ağlamak üzereydim, ruhani anlamda yoğun ve zor bir gündü , bu şarkı güne damgasını vurdu. Bu şarkıda öyle bir haykırış var ki, ama Moz’un haykırışları ses ve söz olarak şefkatli geliyor bana, bu şarkıda da müthiş bir sevgi var. Aşkın en güzel hallerinden. Bir kamyon ikimizi öldürse bile seninle ölmek çok şairane diyor. Bu da benim çevirim. Bu kadar korkunç bir olayı bile tasvir edişi, söyleyişi o kadar zarif ki. Hayatın ve aşkın acısını, şurup gibi tatlı bir melankoliyle hissettiriyor Moz bana. (Ece Dorsay)
Well I Wonder
Esin kaynağını Kanadalı şair/romancı Elizabeth Smart’ın şair George Baker’la yaşadığı aşkı anlattığı “By Grand Central Station I Sat Down and Wept” adlı romanından alan bu şarkı, ruhuna uygun olarak müthiş kırılgan bir romantizm yansıtır. Morrissey’in bugüne kadar gerçekleştirdiği en güzel vokal kayıtlarından birisidir kuşkusuz. “Well I wonder / Do you hear me when you sleep? I hoarsely cry / Why...” dizelerini ondan daha anlamlı vurgu ve tınılarla söyleyebilecek ikinci bir insan olduğunu sanmıyorum. Hatta Morrissey ve Marr da, bu şarkının kaydındaki olağanüstü duygusallığı konserlerde ikinci kez yakalayamayacaklarını düşündüklerinden onu hiçbir zaman canlı çalmama kararı aldılar. Bir dönem yaşadığım aşk acısına çok iyi gelmişti bu şarkı. İlaç niyetine sınırsız dozda dinledim onu. O günlerde diyordum ki, “Morrissey olmasa beni kimse kurtaramazdı.” Doğruydu. Selam olsun kurtarıcıma! (Zülal Kalkandelen)
Let me Kiss You
En sevdiğim şarkılarından biri. Böyle bir yürek, böyle bir içtenlik, böyle bir tutku, pek az şarkıda bulunur. 3 Temmuz 2011 yılında, Efes One Love Festival’de bu şarkıyı sahnede yorumladım. Pek az şarkıyı bu kadar sürüklenerek, tutku denizinde boğularak yorumlamışımdır. Gitar riff’ini çok seviyorum ve çalması süper keyifli. Groovebox ile kendi versiyonumu yaptım. Çalmaktan asla bıkmayacağım ender parçalardan. (Ece Dorsay)
Life Is a Pigsty
2006 yılında Park Orman’da Morrissey bu şarkıyı söylerken bir kez daha büyülendim. İnsan ruhunun karanlığını en iyi yansıtan şarkılarından biridir ama bir yerinde beklemediği bir anda yine aşık olabildiğini itiraf eder Moz.Dünyanın yaşamak için harika bir yer olmadığını düşündüğüm zaman çok olmuştur. Morrissey’in bu şarkısını ilk duyduğumda, “İşte bunu lafı dolandırmadan söyleyen biri daha!” demiştim. Hayata bakışımız birçok noktada kesişiyor Moz’la. İlk gençlik dönemimden başlayarak bir gün onunla arkadaş olmayı hayal etmemin nedeni de buydu. Çünkü hiçbir arkadaşım, onun kadar dürüst ya da açıksözlü değildi ve hayatın karanlık yanları hakkında konuşmak istemiyordu. “Life Is a Pigsty”, Morrissey’in katıksız doğruculuğunun en çarpıcı kanıtlarındandır bana göre. Onun bu yanından rahatsız olanlar çoktur; ben hayran olanlardanım. (Zülal Kalkandelen)
Some Girls Are Bigger than Others
Hicbir zaman tam olarak ne kastettiğini anlamadıgım ve hâlâ çözmeye uğraşmaktan keyif aldığım sözleri var. İnanılmaz eğleniyorum bu şarkıyı dinlerken ama verse kısımlarındaki vokal , tuhaf bir şekilde melankolik. Çok marjinal şarkı sözleri ve sözlerden daha üstün bir melodi bana kalırsa. Kimisi, bu melodi bu sözlerle harcanmış mı diye bile düşünebilir. (Ece Dorsay)
How Can Anybody Possibly Know How I Feel?
Bugüne kadar kendi kendime en çok söylediğim cümleleri sıralasam, bu ilk 10’da yer alır. Ne hissettiğimi bilmeden beni yargılayanlara öfkelendiğim dönemlerin özetidir bu şarkı. Bir insanı “deli” ya da “tuhaf” diye nitelendirmek kolaydır ama o deliliğin ya da tuhaflığın nedenini anlamak zordur. Çevrenizdeki herkesin sizin için zor olanı yapmayacağını bilirsiniz ama yine de hak etmediğiniz çeşitli sıfatlarla damgalandığınızda hayal kırıklığınız büyüktür. Kimsenin sizi anlamadığını düşünürsünüz; yalnızsınızdır... Ve o anda Morrissey yetişir imdada. O da yaşamıştır bu saldırıları ve iç dünyasındaki gerilimleri en güzel şekliyle aktarmıştır şarkısında. Onu dinlerken bir kez daha anlarsınız ki, sonuçta “siz sizsinizdir, asla başkası olamazsınız.” Bunu kabul edenlerle yürürsünüz aynı yolda... (Zülal Kalkandelen)
The Smiths – I Know Its Over
Bu şarkıyı ilk, Jeff Buckley konser DVD’sinde duydum ve Jeff yorumu, Hallelujah şarkısının orta yerinde başlıyordu, yürek dağlıyordu. “Oh mother i can feel the soil fallin over my heaad"... İtiraf etmeliyim ki, Jeff yorumu ruhuma çakıldı ama Moz’un söyleyişi de tartışılmaz derecede mükemmel. Yürek dağlıyor. Ayrılığın en hazin halini hissediyorum dinlerken. (Ece Dorsay)
I Have Forgiven Jesus
Bu şarkının düzenlemesi, sözleri, klibi , her şeyi çok tehlikeli. İnsanı direkt bunalıma sürükler. Şair ruhlu; sevgi ve tutku dolu bir insanın, sevgisiz bir dünyadaki çaresiz haykırışı. Bu tür haykırışların insanı olarak, kendimi en fazla özdeşleştirdiğim Moz şarkısı diyebilirim. Sevgisiz, ruhani paylaşımların öldüğü bir düzende, neden bana bu kadar çok sevgi verdin, neden kendine zarar veren bu ruhu verdin bana haykırışı gibi okunabilir. Yine de affetmek ve tabii dini imgelere de yer vererek , bu kadar cesur sözler yazmak her baba yiğidin harcı değil. Bizde böylesine direkt ve ironik bir şarkı sözü düşünmek bile ütopik. Kara mizah… (Ece Dorsay)