http://www.manisaolaygazetesi.com/yazar/naci-akin/bindik-bir-alamete-gidiyoruz-kiyamete-/
Sayın Naci Akın'ın yazısını paylaşıyorum
Saygılar
http://www.yenicaggazetesi.com.tr/birlikte-turk-milletiyiz-37763yy.htm
Birlikte Türk Milletiyiz...
![]()
![]()
08.04.2016 00:00
İstanbul'un eski Valisi ve İçişleri Bakanlığı yapan Muammer Güler, ABD'de tutuklu olan Reza Zarrab için "önüne yatarım" deyince çıt yok. Ama CHP Genel Başkanı aynı cümleyi bir başka bakan için sarf edince "siyasi sapık" ilan edilerek adeta linç edilmeye çalışılıyor. Aynı deyimin farklı olaylarda kullanılması "şık" olmamakla beraber gündemi değiştirmek için "önüne yatma"ya sarılmak ise "siyasi kapkaççılık" olarak nitelendirilmelidir. Sonuç olarak "usta" manşetleri belirlemeye devam ederken "cambaza bak" taktiği ile Kıbrıs'ın elden çıkarılışı, her gün gelen şehitler, çalınan kimlik bilgileri halının altına süpürülüyor.
Her şeye rağmen direnen, medya ambargosuna rağmen memleket için bir şeyler yapmak, "hipnoz seanslarına" dikkat çekerek, uyutulan milyonların dikkatini çekip, harekete geçirme gayretindeki "millî unsurlar" da boş durmuyor. Yıllarca "Millî Düşünce Merkezi" çatısı altında faaliyet gösteren milliyetçi münevverler, kocaman bir şemsiye açarak "Birlikte Türk Milletiyiz" platformunu oluşturdular. Geçmiş dönemlerde bakanlık, milletvekilliği, bürokratlık, askerlik yapmış isimlerin yayınladığı bildiriye, aralarında bu satırların yazarının da bulunduğu 400 millî imza attı. Sanal alemde kısa sürede sayı yüzbinleri geçti. Millî konularda hassasiyeti ile son yıllarda yüreğimize su serpen Türkiye Barolar Birliği Başkanı Metin Feyzioğlu ve yönetim kurulu üyesi Av. Kürşad Karacabey'in ev sahipliğinde Çarşamba günü başkentte bir araya geldik. Bildiriyi terör ile mücadelede efsane olan ve "Tamburalı Paşa" namı ile anılan emekli Korgeneral Hasan Kundakçı okudu. Geçmiş dönemlerde valilik görevi yanında Anayasa Mahkemesi üyeliği de yapan Mustafa Yıldırım, Prof. Dr. Birgül Ayman Güler, Namık Kemal Zeybek ve kumpas davalarına isyan edip emekli olan Donanma Komutanı Nusret Güner konuştu. Türk adının bulunduğu her yere koşan Zeybek'in "Emevi Camii'nde namaz kılamadılar ama Türkiye'deki bütün camileri Emevi Camii haline getiriyorlar" tespiti tarihe düşen önemli not idi.
***
Türkiye'nin Atatürk ve Atatürkçülüğe ihtiyacına 50 yıl önceden dikkat çeken rahmetli babamın yakın dostu Prof. Dr. Turhan Feyzioğlu'nun torunu da dedesinin ışıklı yolundan yürüyor. Türkiye Barolar Birliği Başkanı Prof. Dr. Metin Feyzioğlu gidişatın iç savaşa sürüklenme tehlikesine parmak bastı. Feyzioğlu; "Dışarıdan gelen her türlü bölücülüğe direnmeye gücümüz yeter. Mütareke döneminin emperyal güçlere boyun eğmiş siyasetçileri bugün de şekil ve isim değiştirerek vardır. Atatürk'ün milliyetçiliği ırkçılık değildir. Bu yüzden bir kez değil, bin kez "Ne mutlu Türk'üm diyene" demenin zamanıdır. Bu toprakların milliyetçiliği Atatürk milliyetçiliğidir, Türk Milliyetçiliğidir. Kapsayıcı, kucaklayıcıdır. Ancak maalesef içimize sokulan birileri eliyle vatandaşımızın milliyetçiyim demenin, ırkçılık sanılır hale gelmesi sağlanmak isteniyor. Atatürk bu yüzden "Ne mutlu Türk olana" demedi. "Ne mutlu Türk'üm diyene" dedi.
İhtiyacımız olan bu anlayışı Türkiye Cumhuriyetinde hakim kılmaktır. İhtiyacımız federal yapıya karşılık başkanlık değil, özgür, demokratik ve refah içinde yaşayan bir Türkiye'dir. Kanımla, canımla, örgütümle sizinle birlikte olduğumu ilan etmekten gurur duyuyorum" sözleri ile Türkiye fotoğrafını çeken Feyzioğlu ile dost ve hemşehri olmanın onurunu yaşadım.
Panel sonunda gazetemizin yazarlarından değerli Hocam Prof. Dr. Ahmet Bican Ercilasun'un okuduğu sonuç bildirgesi bana 'Amasya Tamimi'ni hatırlattı. Altına imza atmayan millî olamaz. Gayrimillîleri de bu millet biliyor zaten.
***
Türkiye'mizin bunca sorunu arasında güzel şeyler de oluyor. Türkiye Barolar Birliği'nin iki yıldır sürdürdüğü çalışma, başta Rusya olmak üzere emperyal güçlerin engelleme gayretlerine rağmen Cuma (bugün) günü "Türkçe Konuşan Ülkeler Barolar Birliği" imzası atılacak. Çeşitli ülkelerden gelen heyetlerle ön görüşme yaptım. Detaylarını yazmaktan keyif alacağım. Cuma hayırlı gündür ne de olsa. Öğleden sonra ise Ankara Adliyesi'nde MHP için karar çıkacak. MHP'nin kaderi ile Türkiye'mizin istikbalinin aynı kavşakta birleştiğini söylememe gerek yok. Orada olacağım.
Mustafa Aslan AKSUNGUR Eğitimci- Araştırmacı-
Yazar.Memurevler Mah. Tonguç Cad. 205 Sok No 2/44
ANTALYA
Tel: 0535 445 55 11 maslana...@gmil.com
16
ZEVKLERDEN BİR DEMETÇİK
On, on bir, on iki, yaşlarındaki kız çocukları nasıl kokarlar bilir misiniz..?
Işıklı, şevkli-şavklı, bir dünya gibi kokarlar...
Tütülüce-kokuluca, yepyeni bir “Yaşam” gibi, yepyeni bir “Evren” gibi kokarlar...
Yaşamdan zevk almayı bilmeli insanlar!
Ama gel bil ki, yine de, hiç bir insan, hiçbir zaman, zevklerinin zebunu (zebun: acizlik, aşırıca düşkünlük.) da olmamalılar, o İNSAN denilen kutsallıklar. Kutsallığı kirletmemeliler.
Zevk, ne demektir?
Zevk: Duyu organlarımızın ve beynimizin ve bedenimizin, doğadan paylarını almaları demektir.
Doyuma ulaşılamasa bile, her zevkin yine de, kendilerine özgü bir kâfir tadı vardır... Her organımız, “Zevkler Evreni”nin bir ayrı dünyasıdır:
Göz zevki başka, kulak zevki başka, koklama.. dokunma.. tad alma zevkleri, daha bir başka başkadırlar.
Bunların her-hepsi de, kendilerine özgü, ap-ayrı birer zevk hevengi, ap-ayrı birer zevk harmanıdırlar...
İç organlarımızın, dış organlarımızın, beynimizin iş-birliği içinde ulaştıkları konaklardır o zevk dorukları...
Dolaysızca, doğrudan-doğruya, doğa ile iç-içe alış-veriş halinde olduğumuz, yarı-bedencil, yarı-beyincil zevklerdir bunlar...
Bunlardan ayrı bir de: Yarışma zevki, yaratma zevki, yaşatma zevki, düş kurma zevki, buyurma zevki, başarı zevki ve ilh.. ve ilh..ve ilh.. Zevkleri vardır... Ki, bunlara biz: “Ruhçul Zevkler” adını versek, sanırım gerçekliğe pek de aykırı düşmez verdiğimiz bu adlar...
Göz zevki, sayılamayacak kertede çoktur. Bunların hepsini burada yazmaya kalkışsak, kitaplar doldurur. Cilt cilt kitaplar dolusu yapıtlar yetmez olur...
Kaçırırız sonra ipin ucunu. Konudan da uzaklaşmış oluruz.
En iyisi, şööyle, ucundan kıyısından bir nebzecik değiniverip geçelim:
Dağ dorukları, doğa güzellikleri.. yol manzaraları.. kuşlar.. arılar.. balıklar.. denizler.. göller.. falezler.. fareler.. ormanlar.. bin-bir–iki çiçek türü, üç bin, beş-bin gül rengi.. yarı-karlı toprağı dürtüverip çıkan kardelenler.. taze gelin meliği gibi birbirleriyle örüle örüle ayakta sevişen kösnük yılan çiftleşmeleri.. yeni doğan tay, ilk saatin buzağısı.. meleşen oğlaklar.. çiftleşen develer..ve devamı.. ve devam.. ve devamı... Say sayabildiğin kadar Aslan’ım, eğer dilin avaraysa..!
Tüm bunlar, gözlerimizle algıladığımız zevk zenginliklerimizden birer noktacıktırlar. Artık, başkaca zevk denizlerimize dalmaya gerek kaldı mı yaaa..?
“Belasız bal yenmez!” demiş atalarımız. Bir tadımlık bal için, gün olur bin-bir-iki çıkmazlara girer şu insan hırsı...
Atalarımızın bu altın sözü bizleri, balın tadından, taa dağların çiçeklerine.. çiçeklerin polenlerine.. polenlerin arılarına… Arıların o imrenilesi, özverili, müzikli, vızıltılı, üretken, yapıcı çalışkanlıklarına dek çeker götürürler. Seriverirler gözlerimizin önlerine sere-serpe...
Ohhh! Dünyalar bizimdir işte o anlarda...
Bu hayali yolculuk bile, teğet geçer zevklerin zembereğine...
Ucundan kıyısından, şöyle böyle, azıcık değinivermekle yetiniriz...
Ya bir de içine balıklama dalacak olsak, inanın bana, çıkamayız o zevk kaosunun içinden... Keçileri kaçırır, dağlarda keçi aramaya başlarız...
Yaşamak gerekir o zevkleri, yaşamak..!Yaşayalım ki o zevkleri, yaşamın erdemine erişe-bilelim..!
m.a. a.
Ermeniler'den özür diliyorum Bir Türk ve Türkiye cumhuriyeti Vatandaşı olarak ve sadece Ermeniler'den değil rumlardan süryanilerden kısacası 72 milletten de özür diliyorum 500 sene bin sene bağrımızda besleyip asimile etmediğimiz dillerini dinlerini zorla değiştirmediğimiz için namuslarını namusumuz gibi koruduğumuz için soylarını kurutmadığımız İçin ací olan yarin torunlarimiz da ayni yaziyi yurdumuzun bir kismi İçin yazmak zorunda kalabilir artik aklimizi basimiza alalim Büyük resmi ve gelecegi görelim okuyalim okutalim mensubu oldugumuz dinimizi iyi anlayalim mutlaka en azindan bir yabanci dil ogrenelim figüran degil senarist olalim unutmayalim herkesin gelebilecegi bir yurdumuz var ancak gidecegimiz bir Yer yokk esenlikle kalin Öner Öztürk
GÜNLÜK DEFTERLER
DEFTER : 1
(1 Ağustos 1977 – 20 Ekim 1977):
“Can sevgi, ten birlik; işte budur insanlık!”
“Güç bela bir bilet aldım gişeden /
Yolculuk başladı Haydarpaşa’dan. /
Hancı, ne olur elindeki şişeden/
Birkaç yudum daha ver yavaş yavaş...”
Diyor (Bekir Sıtkı)
Yolculuğum bana nedense Bekir Sıtkı’yı anımsattı. Onun yolculuğuyla 180 derece ters doğrultularda uzandığı halde yukarıdaki dizeleri mırıldandım durdum...
Arif yoldaşın deneyimsizlikten gelme sandığım yarı-yersiz ivedisi, benim de eğilimlerimin kışkırtısı, ay sonunu bile beklememize izin vermedi...
17 Temmuz 1977 Pazarında: “Ver elini sınır boyu!” Dedik ; “Ulu Fırat, deli Fırat;/Bizi, öte kıyına/ Fırlat at..!” Dedik...
İyi olacak hastaya hekim karşı gelirmiş. Öte yakada Hanefi ile karşılaştık.
Fırat o gün canavar kesilmiş. Bir can daha yutmuş. Gördüğü büyücek bir balığı yakalayayım diye arkasından suya atlayan asker Mehmet’i alabora edip bulanık boğazından aşağı, yutuvermiş...
Üç gün sonra çıkarmışlar ölü Mehmet’in bedenini Fırat'tan...
Balıklar, ya da su canavarlarından kimileri Mehmet’in dudaklarını, yanaklarını yemişler...
Tabi, dolu dolu da su yuttuğu için gövdesi de davul gibi şişmiş Mehmet'in.
Biz varmadan yarım saat kadar önce cenazeyi kasabaya yollamışlarmış.
Biz kıyıya vardığımızda dağılmak üzereymiş bu fukara cenazesinin cılız kalabalığı...
Hanefi de, elini kolunu sallaya sallaya vaaz verir gibi çevresindekileri kınayıp duruyordu. Beni görünce vaazını kısa kesti.
Zaten de, gönüllü, gönülsüz bu garip ölüsüne katılan kalabalık da dağılıp çözülmüş, ortalık iyiden iyiye seyrelmişti. Sokuldu yanımıza bizim Hanefi:
“Yahu Ağabey, bu insanlar da ne duygusuz yaratık olmuşlar böyle yahu..!
Hiç kimse yanaşıverip de cenazeyi alıp arabaya koymayı kibrine yediremiyor. Herkes öcü görmüş gibi kaçıyor ölüden...
Artık sığandım, çemrendim, koca gövdeyi kaldırıp güç-bela yerleştirdim cenaze arabasına.
Ölü ağırlığı da diri ağırlığına benzemiyor gardaşım: Kurşun gibi çöküyor insanın kollarına...
Hemi de, İnsanın kollarında pelte gibi bir sağa, bir sola akıp duruyor... İçlerinden bir Müslüman ümmeti yapışı-vermedi...” Diye yakındı durdu.
Beynimizde kanatlanan uçkun mutluluğumuzun sevinci bu acı olayla uçmuş gitmişti...
Halkımızın: “Ağustosta boku donar!” deyimi, sanki tam da bizim bu anımız için söylenmiş gibiydi.
Balımıza ağı katılmış, neşemize acı saçılmıştı. Hastalıklı yolculuğumuza sağlıklar sunan doktorumuzun elimizden yapışması bile acılı neşemizi yerine getirmeye güç yetiremedi...
Adını, sanını bilmediğimiz, bugüne değin yüzünü görmediğimiz bu asker Mehmet’in, gök ekini biçer gibi zamansız biçilmesi, çağala iken göçüp gitmesi, yılan ağısı gibi çökmüştü yüreğimize.
Bu çetrefil acıyı beynimizden söküp atmaya güç yetiremiyorduk... Elimizden gelmiyordu bu. Donmuş kalmıştık...
Hanefi’nin:
“Haydi, atla bakalım arabaya! Geç kalmayalım..!”
Uyarısını almasak bu uykuda-gezer uyuşukluğunun sersemliğinden ne kadar zamanda kurtula bilecektik Allah bilir..!
Yanı başımızda bekleyen Arif yoldaşa bile bir sarılıp öpüşmeden, bir “Allaha-ısmarladık!” demeden ayrıldığımızı söylersem, o anki duygularımı az-çok kestirebilirsiniz.
Araba yürüdükten yirmi, otuz adım kadar sonra ancak birbirimize uzaktan uzağa bir el sallamakla yetindik. Bu ölçülerde etkilemişti gurbetteki bu asker Mehmet’in ölümü beni...
Beynim, altımızdaki kamyonetin hızıyla da silahlanarak 360 derece çalışmaya başladı:
Şu anda, dünyanın dört bir bucağında bu gibi, buna yakın, bundan acı, buna benzer, buna benzemez... nice olaylar, nice ölümler, nice kırımlar, nice boğuşmalar, boğazlaşmalar sürüp gitmiyor muydu..?
Bunları düşündükçe içimdeki acı kine dönüştü...
Bir kralın, bir papazın, para-babası bir sülüğün, gördüğü bir balığı yakalamak için suya atlayıp öldüğü görülmüş müydü şu yamuk dünyada..?
Bunu tek bir tarih kitabı dahi bugüne dek yazmış mıydı acaba?
Böylesi ölümler, her zaman ve her yerde ezilen sınıf insanlarının kaderiydi. Toptan ve perakende onların alın-yazısıydı böylesi ölümler...
Acıya doymak, bu kara yazgıyı silmeye yetmezdi...
İnsanları sınıflara bölen yazgıyı ortadan kaldırmadıkça, kurtulamazdı insanlık bu acı kaderden...
Olanca acımızla, olanca hıncımızla, olanca gücümüzle aklımızın emrine girip savaş düzenine geçerek bu insan eliyle, insan alnına yazılan böylesi kara yazgıları, böylesi isli karaları en yakın zamanda, (bugünden tezi yok, akşamdan sabaha silmek zorundadır İnsanlık...
Tüm bu düşünceler bir “Belgesel Filim” gibi kırık-dökük beynimde döndürüp dolaştıkça:
“Hazır ol vaktine Nemse kralı!
Yer götürmez asker ile geliyooor..!”uz diye bağırmamak için kendimi zor tuttum…
Her şeyin sonsuz hareket demek olduğunu, her nedense yolculuklarda daha somut, daha canlı, elle tutarca, daha diri kavrayabiliyor insan aklı...
Ben bu gerçeği her yolculuğumda, hep daha açık seçik kavrıyor, daha açık-seçik sezinleyebiliyordum.
Bu belki de bu yolculuğun verdiği hantal hızın beynimize dürttüğü kıvrak uyarıdan geliyordur.
Altımızdaki pikap dağ yollarını dolana dolana çıkıp ilerlerken, arkamızda bulanık bir toz bulutu bırakıyordu.
Tertemiz yayla havasının o saf, su katılmamış tazeliğini bozmak istercesine direklenen toz bulutu göğe doğru ağıyor, kendi iç dinamizminden ayrı, dış etkenlerle de sürekli etki-tepki içinde oluşunu bana kanıtlamak istiyor gibiydi...
Beynim, şu anda bile böyle söylüyordu bana...
Güneş, toprak, su ile karılmış balçıktan fışkıran o taze, gürbüz kavak fidanları, sağlığı simgeliyorlardı sanki beynimde.
Yeşilin bu kertede doyurucu, bu kertede canlı güzelliğini ilk kez seyreder gibiydim.
Bakışlarım, gözlerim, Fırat boyunun bu kavak denizini okşayıcı nağmelerle kucaklıyor. Bu gürbüz yeşilde bütünüyle doğayı buluyor, kavrıyor, seviyor, selamlıyordu...
Bereketli buğday malamaları gibi düz yerde sivrili-sivriliveren tepecikleri tepe tepe dolanan yolumuz, her adımda bir başka bahar güzelliği bırakıyordu arkamızda...
Kan damlasa can bitecek o bitnel tarlalarda, bir yeşil halı gibi toprağa serilmiş gürbüz yoncaların yeşilleri içinden göz kırpan beyazımsı, sarımsı, morumsu, pembemsi çiçekleri..
Çiçeğe durmuş pamuk fidanları...
Bahar bereketinin semirttiği ala, sarı, kahverengi, boz, gonur sığırlar...
Pekmez-yanığı yanaklı tadlı köylü kızları...
Daha çocukken ihtiyarlayıvermiş kavruk delikanlılar...
Omuzlarında kürek, donları dizlerine dek sığalı, kendilerini işlerine adamış avar sulayan köylü kadınları...
Bir ağaç gölgesine
yatırılmış kundak içindeki bebekler...
Çeşit çeşit ötüşen değişik kuşlar... Çalı diplerinden ara sıra “Pııırrrrr” edip uçuşan kınalı keklik sürüleri...
Fırat’ın yatağını değiştirmiş düzlüklerinden başlarını çıkarıp-gelen ılgın ağaççıkları... Deliceler ve diğerleri... Ve diğerleri... Ve diğerler....
Hepsi de eski birer bildik, birer tanıdık sıcaklığıyla dostluk selamlarını sunuyorlar gözlerimize...
Köye girdik. Tatlı bir eğimle yükselen bir tepeciğin akıntılı eteklerine serpiştirilmiş on beş, yirmi evlik bir köy burası.
Kerpiçten örülmüş duvarları, toprak damları, kör pencereleriyle... Kör bakışlarıyla: "İşte köy biziz..!" Diyorlar...
Karınca kaderince bir canlılık içinde hoş-buyur ediyorlardı bizleri ağuşlarına...
İndik araçtan. Bu ölü evlere, kendilerince bir canlılık katan hindiler, ördekler, culuklar, tavuklar, horozlar arabanın tekerleri önünden aralanıp sağa sola kaçıştılar. Yol açtılar konuklarına, bizlere...
Bir dere yatağını kıvranıp geçtikten sonra, önümüze çıkan ilk köşenin dönemecinden sola sapıp durduk.
Burası Hanefi’nin hanesi (evi) idi.
Duvarın dibinde iki, üç yaşlarında donsuz bir kız çocuğu, önündeki bakırı çıkmış tabaktan bulgur çorbası içmeye çalışıyordu...
Karasinekler doluşmuştu çorbaya.
Yarısını dökerek, yarısını ağzına, burnuna götürerek kendi dünyasında karnını kendisi doyurma savaşı veriyordu ev sahibimizin bu sevimli, sümüklü, yarı çıplak küçük kız çocuğu...
Sofrasında, hemen hemen kendisi kadar büyüklükte, kocaman bir de konuğu vardı:
Kırmızı ibiği, upuzun boynu, besili bedeni, yalbır yalbır eden tertemiz telekleriyle, bakımlı, sevimli bir hindi idi bu konuk.
Korkusuzluğu her halinden belli olan bu konuk, ev sahibi kızcağızdan daha becerikli ve alışkın bir çeviklikle gagasını çorba tabağına daldırıyor, içindeki bulgur taneciklerini bir bir ütleyip, atıştırıp yutuyordu...
Bunları yaparken de en ufak bir korku izi dahi bulunmuyordu bu arsız hindide...
Demek, böylesi misafirliğe pek alışıktı bu kara culuk...
Beynimi delecek gibi dikkatimi çeken bu olay karşısındaki Hanefi’nin aldırışsızlığı, umursamazlığı, böylesi olayların olağan günlük yaşamın bir parçası,bir sahnesi olduğunun canlı bir kanıt idi.
“Alan mutlu, satan mutlu; ak kızın koynunda yatan mutlu, ne karışırım ben bu işe!..”Dedim içimden, kestim sesimi.
Arabadan indik.
“Bizim işler aceleye gelmez!” dedi Hanefi.
“Beklemesini biliriz.” Dedim ben de…
“Karanlığı sevmem, ama geceler dostumuzdur..!” Diye sürdürdü sözünü Hanefi...
“Geceler yarınlara, acılara, umutlara gebedir dooost!...” Dedim.
“Evet! Yarınlara gebedir geceler...” Dedi; sustu.
Kılıç gibi bir sessizlik indi ortalığa.
Yeniden konuşmaya başladı Hanefi:
Evet dedi, günah doludur geceler.
Günahları gözlerden saklamak için bir kara perde olur geceler, iner evrene hışımla...
Halkımızın bir deyimi var:
“Hacıdan, hocadan, karanlık geceden, bir de kahpe avrat şerrinden Tanrıya sığınırım!”
Der. Yanılmaz içgüdüleriyle tüm kötülüklerin kökenine parmak basar. Kendi deneyi ile yaşadığı hacı ve hoca şerri kadar korkunç bulur gece karanlıklarını...”
“Gecelerin bir başka yüzü daha vardır!” Dedim:
“Acılarla ve ağlamalarla uyanır aç insanlar gecelere...
Gece işinde uykusunu, enerjisini, birikmiş iş güçlerini yiyerek uyanırlar AÇ İNSANLAR sabahlara...
Çocuklarına götürdükleri ekmek, onların
kanlarıyla karılıdır. ..
Köprü-altı işsizlerinin dertlerini hiç açmayalım gecelere...
Bunlar, gecelerle sarmaş-dolaş iç-içe girmiş bitişik kardeş, bitişik can gibidirler.
Bütünleşmişlerdir gecelerle köprü altı işsizleri...”
Yine bir sessizlik çöktü araya.
Konuşmaların bittiği yerlerde DÜŞÜNME eylemi başlar.
Başladım kendi kendime gecelerle Hanefi gibilerin dostluklarını düşünmeye...
Hanefi’lerle geceler gerçek birer dostturlar...
Hem de tüm felaketleri göğüsleyen, sırasına göre ölümle cenkleşen, tehlikelerle burun buruna gelen, acılarla pençeleşe pençeleşe yaşamlarını hiçe sayacak kertede dostturlar...
Sırasında da susmasını bilmemiz gerek. Daha ileriye gidip te, Dostumuzun, el yordamıyla tuttuğumuz sırlarını faş etmemiz gerekmez!...
Burası sınır köyü.
Asılıyoruz küreklere...
Fırat’ın deli sularında, karpuz kabuğu kadarcık sal ile sallanmak, korkunç bir haz veriyor deli gönlüme...
“Amaannn! Ne güzel tehlike bu yarenim!?”
Diye bas bas bağıracağı geliyor insanın...
Bu belki de 40 – 50 santigrat derecelik sıcaklığın su serinliği ile yıkanışından gelen bir coşkunluk dürtüsüdür.
Ama ne olursa olsun, nereden gelirse gelsin, hoş bir dürtü doğrusu...
İnsana, aynı suların derinliklerinde, dudakları balıklara yem olmuş Mehmetlerin ölüm acılarını bile unutturabiliyor bir an için...
O kertede zengin hazlarla dolu bir yaman tehlikedir bu yaşadığımız saatlerin serüvenleri...
İşte nihayet bir adacık-tayız...
Kalkerden sert bir zemin, o dik kafasıyla kalkeri bile yarmış Fırat suları...
Ortasından ikiye ayırmış kalkeri...
Bin yılların yığdığı kum, mil, humus, su ve güneşle kucaklaşınca tümden, bed-bereket olmuş, verim olmuş, yaşam olmuş çıkmış dünyaya...
Yer bir tohum düşse, 60- 70- 100 kardeş olup yeniden doğuyorlar dünyaya..!
Burada yaşamı canlı canlı tutuyoruz ellerimizle...
Yaşamanın bu kertede zengin olduğunu, bu ADA toprağından daha açık-seçik anlatacak başka ikinci bir tanık bulunabilir mi bilemem...
Bir– iki ev var Adacıkta. Bir de tulumba salmışlar toprağa...
Koluna bastık mı, şarıl şarıl ve de buz gibi berrak bir su dökülüyor gözler önüne.
Sudan bir serinlik direkleniyor ki, yaşamayan bilemez...
Anlatması zor.
Yuduk elimizi, yüzümüzü serinledik.
Ohhh! Dünyanın en güzel Arabistan'ı buralar...
Ateşi-allar içinde bir kız çocukcağıza, kalaylı tastan ayran sundu bizlere.
Halkımızın bu konuk-sever erdemli sıcaklığı, daha suyu içmemize bile vakit bırakmadan buz gibi ADA ayranını yetiştirdi canımıza...
Adaya, ayrana, ayranı sunan tazeye tutulu-verdi gönlümüz birden.
Burası bir başka güzel.
Bugüne dek gördüğümüz güzel yerlere benzemiyor pek.
Bet-bereket dolu, kıpır kıpır hayat dolu, can dolu büngülü, bucağı...
Toprağı sıksak, salt “şüheda” değil, şehitlerle birlikte güzellikler fışkıracak toprağın derinliklerinden...
Bu doğal güzellik, insanlarına da bulaşmış dolu dizgin..!
Hepsi de kara göz, kara kaş, boylu poslu insan güzeliyle dolu bir adacık.
Ayran sunan kız çocuğuna kanım kanayı-verdi birden.
Kan kırmızı yanaklarından diri bir dişilik akıyor...
Belli-belirsiz, asi bir isyanla göğüslerini dürten o yusyuvarlak memeleriyle, çocukluktan genç kızlığa geçişin savaşımını veriyor bu güzeller güzeli kızımız.
Bu, birer mandalina iriliğindeki uyumlu yuvarlakçıklar, o dik başlı onurlarıyla sevgiyi çağırıyorlar çığlık çığlığa...
O bembeyaz tenin sağlıkla karılan kırmızısından doğan dayanılmaz güzelliğe güneş ışınları da sırılsıklam aşık olmuş olacak ki, fırçasının o doğal gücünü o pembe yanaklara eklemeden geçip gidememiş...
Tüm giysilerinin dışında kalan tenini öpmüş, sevmiş, yalamış, bal rengi bir tatlı renge dönüştürmüş...
Bilek kalınlığındaki iki örükle topladığı o gür saçları, apayrı bir çekicilik veriyor bu Ada Güzeline...
O küçücük, kürecil kalçalarından daha aşağılara dökülüp inen o palamar melikleri, benzerlerine benzemeyen bir çılgın güzellik katıyor o ulaşılmaz güzelliğine...
Saygıyla, sevgiyle, biraz da kıskanarak izliyorum bu güzellikleri...
İyi ki böylesi kıskançlıklar Tanrıcıllaştırıyor kahramanını da o yüzden mutluyum.
Değer biçilmez bir tarihi an bırakarak arkamda, ayrılıyorum Adadan...
Tam 27 yıl önce yaşadığım o saf, tertemiz duygularla dolu sevgimi bir kez daha yeniden dirilttiler, sundular yüreğime bu Ada olayları...
Acı duyuyorum bu güzelliklerden...
Acımı içime basıp, 27 yıllık anılarımı Adada bırakıp geçiyorum öte yakaya...
Dayanılmaz bir isyanla, tüm insanların mutluluklarını haykırıyor gönlüm, beynim, etim, tenim, yüreğim... Tüm varlığım, şu anda bana...
DÜŞÜNCENİN VE DOĞRU DÜŞÜNMENİN KOŞULLARI:
AKIL, alınıp verilebilen bir değerdir. İnsanı diğer yaratıklardan üstün kılan değerlerin en başında gelir. Sizlere biraz aykırıca düşecek gibi olsa da, akılın da zararlı yanları olduğunu söylemeden geçmek istemedim. Hiç düşündünüz mü acaba hayvanların insanlardan üstün yanları var mıdır..? Varsa, nelerdir..?
Sorunun yanıtını isterseniz yine ben vereyim:
“Hayvanların insana olan üstünlükleri: YALAN söyleme alçalışına hiç mi hiç düşmeyiş erdemleridir.” İnsanlar, her başları dara geldiğinde yalana sarılırlar. Kendilerini dardan kurtarmak için it osuruğu gibi yalan söylerler... Hem kendilerini küçültürler, hem de insanlığı kirletirler...
Zeka denilen kavramı, “Akıl” denilen yaratıcı maddeden ayıran özellik, biraz da bu soyutluğundan geliyor. İnsana yalan söyleten aklı değil, zekasıdır. Hem de öyle yığını alttan yiyen bir sinsilikle yapar ki bunu, yalanını bastırmak, yahut saklamak için ikinci, üçüncü, on üçüncü yalanını bir solukta söyletiverir.
Bu arada duygu ile düşünce arasındaki ölçümlerde, duygunun, düşünceden 60 kat daha fazla titreşimli çalıştığı saptanmıştır. Zeka da ağırlıklı olarak duygu duyarlılığı içinde çalıştığı için akıldan daha kıvrak davranışlar sergiler...
|
Hakim/savcı adayı kadro sayısı neden açıklanmıyor?
1- Kamu kuruluşlarındaki 657 sayılı DMK tabi memur kadroları veya hakimlik/savcılık mesleklerinde bulunanların kadroları kanunla kurulmakta (ihdas edilmekte); kanunlara ekli cetvellerde ayrıntılı olarak gösterilmekte; bakanlar kurulu kararıyla yapılan kadro unvan ve derece değişiklikleri dahi R.G. de yayımlanmaktadır.
Bu bağlamda hakim/savcı adayı kadroları ile ilgili olarak, son bir buçuk yıllık süreçte, 6572 sayılı Kanunla 4000 hakim/savcı adayı kadrosu kurulmuş; 200 adet kadronun derecelerinde değişiklik yapılmıştır.
Kamu idarelerinde kamu kaynağı kullanılması sırasında yetkililerin; mali saydamlık, hesap verme sorumluluğu, stratejik planlama ve performans esaslı bütçeleme ilkelerine göre hareket etmeleri, kamuoyu denetiminin sağlanması için idarenin faaliyetlerini gösteren yıllık faaliyet raporu düzenlemeleri ve kamuoyuna açıklamaları gerekmektedir.( 5018 sayılı KMYKK)
Ayrıca yürütülmekte olan kamu hizmetlerine ilişkin olarak, demokratik ve şeffaf yönetimin gereğince; eşitlik, tarafsızlık ve açıklık ilkelerine uygun olarak kişilerin de bilgi edinme hakları bulunmaktadır. İstisnalar dışındaki her türlü bilgi veya belgenin başvuranların yararlanmasına sunulması gerekmektedir. Bu amaçla bilgi edinme hakkının etkin kullanılabilmesi/iş yükününün azaltılması için kurumların internet siteleri üzerinden kamuoyunu bilgilendirmeleri gerekmektedir. (4982 sayılı BEK)
2- Yukarıda açıklanmış düzenlemeler paralelinde HSYK 2014 Faaliyet Raporunda:
HSYK genel kadro durumu (Genel Sekreterlik, Teftiş Kurulu Başkanlığı ve GİHS) boş/dolu kadro sayılarına yer verilmiştir. Mevcut personelin cinsiyet oranları, eğitim, yabancı dil seviye durumları açıklanmıştır.
Ayrıca Türkiye’de fiili olarak çalışan hakim/savcıların: Sayıları, yıllara göre kaydedilmiş artışlar, fiilen çalıştıkları kurumlar; ilk derece ve bölge adliye mahkemelerinde, yüksek mahkemelerde, idari görevlerde bulunanları sayıları; Türkiye genelinde hakim ve savcıların cinsiyet, yaş, eğitim ve yabancı dil durumlarına yer verilmiştir. 2014 yılı içinde adli/idari hakim ve savcı adaylarından 1553 kişinin mesleğe kabul edildiği, atama kura tarihleriyle belirtilmiştir.[1]
HSYK Raporunda bilgiler, benzer şekilde, Adalet Bakanlığı 2014 Yılı Faaliyet Raporunda da bulunmaktadır[2].
Merkezi yönetim bütçe kanunu gerekçelerinde de; kamu idarelerinde istihdam edilen personel/ kadro sayılarına/derecelerine/sınıflarına ilişkin ayrıntılı rakamlara yer verilmektedir.
Ancak hakim/savcı adayı kadro sayıları, sınıf itibarıyla genel idari hizmetleri kadroları içinde yer aldığından ayrıca gösterilmemektedir.
Bu nedenle Türkiye’de görev yapan tüm hakim/savcı kadro ve personel sayıları hakkında sağlıklı bir değerlendirme yapılması için hakim/savcı adayı kadro sayılarının da bilinmesinde yarar bulunmaktadır.
3- Bu amaçla, Bilgi Edinme Kanunu uyarınca,
ü 06.01.2016 günlü başvurumuz ile Adalet Bakanlığından; GİHS bulunan adli ve idari yargı hakim ve savcı adaylarına ait boş/dolu kadro sayılarının bildirilmesi talep edilmiştir. Adalet Bakanlığı (PGM) 04.02.2016 gün ve 83617106/1147/5286 sayılı cevabi yazı ile “ ayrı ve özel bir çalışma, araştırma, inceleme yada analiz neticesinde oluşturulabileceği ” gerekçesiyle talebimiz karşılanmamıştır.
ü 07.02.2016 gün ve 167654 sayılı (BİMER üzerinden yapılmış) ikinci başvuru ile, anılan İdareden sadece mevcut (kanunlarla ihdas edilmiş) kadro sayısı talep edilmiş, (gerekçeye katılmamakla birlikte) İdareyi; özel çalışma, araştırma, inceleme, analiz külfetinden kurtarmak düşüncesiyle, dolu kadro sayısı konusundaki talebimizden vazgeçilmiştir. Buna karşın Adalet Bakanlığının 17.02.2016 gün ve 83617106/1486/7162 sayılı yazısı ile “ istediğimiz bilginin, 04.02.2016 günlü yazı ile gönderildiği” belirtilmiştir.
ü Bu kez 17.02.2016 gün ve 214333 sayılı (BİMER üzerinden) üçüncü kez yeniden başvuruda bulunulmuş; “…İstenilen bilginin özel bir çalışma, araştırma inceleme veya analiz gerektirmediği, Personel Genel Md. yetkililerince el altında tutulması/ezbere bilinmesi gereken mevcut kadro sayısına ilişkin olduğu; 190 sayılı KHK eki cetvellerde bulunan rakamların açıklanmaması gibi bir sonucun doğmaması, konunun yeniden incelenerek talebimin karşılanması,” istenmiştir.
Alınan 18.03.2016 gün ve 83617106/ 3691 sayılı cevabi yazıda : “ ….Boş ve dolu kadro sayısını sormuş iseniz de, 4982 sayılı BEK’ nun 25. maddesinde , “Kurum ve kuruluşların, kamuoyunu ilgilendirmeyen ve sadece kendi personeli ile kurum içi uygulamalarına ilişkin düzenlemeler hakkındaki bilgi veya belgeler, bilgi edinme hakkının kapsamı dışındadır…” gerekçesiyle başvurumuza cevap verilemediği ifade edilmiştir.
4- Alınan bu olumsuz yanıtlar üzerine 27.03.2016 günlü dilekçeyle, Başbakanlık Bilgi Edinme ve Değerlendirme Kuruluna itirazda bulunulmuştur. İtiraz aşamasında, her defasında değişik gerekçelerle karşılanmamış olan bilgi edinme talebimizin yukarıda açıklanmış gerekçeler/HSYK uygulamaları dikkate alınarak giderilmesi gerektiği, 4982 sayılı BEK 25. maddesindeki ” kurum içi uygulamalara ilişkin düzenleme” kapsamında olmadığının açık olduğu ifade edilmiştir. Bu tarz daraltıcı bir yorumun çağın gereklerine, kanunlara ve hukuka da aykırı olduğu tartışmasız olduğu; bu itiraz konusunun, Bilgi Edinme Değerlendirme Kurulu gündemine taşınmak zorunda kalınmış olmasının dahi üzüntü verici durum olduğu vurgulanmıştır.
Bilgi Edinme Değerlendirme Kurulu 07.04.2016 gün ve 2016/551 sayılı kararıyla, Adalet Bakanlığınca verilmiş cevabın, “…4982 sayılı Kanun ve ilgili mevzuata uygun olduğu değerlendirildiğinden, itirazım reddine, iş bu karara karşı idari yargıda iptal davası açılabileceğine oy birliği ile karar verilmiştir.”
Bu suretle Adalet Bakanlığından sonra Başbakanlık Bilgi Edinme Değerlendirme Kurulu’ da kanunlarla ihdas edilmiş ve Resmi Gazetede ilan edilmekte olan bilgilerin (topluca) öğrenilmesi için idari yargı yolunu göstermiştir.
Böylesi bir durumda iptal davası açmayı/açmak zorunda bırakılmış olmayı henüz kabullenemedim. Konuyu değerlendiriyorum. Adalet Bakanlığı yetkililerinin konuya ilişkin duyarlılıklarının nedenlerini anlamaya/öğrenmeye çalışıyorum.
Selam ve saygılarımla.
Mahmut ESEN
E. Mülkiye Başmüfettişi
ESKİ DEFTERLERDEN NOTLAR:
Başlamak, “BAŞARMANIN” yarısıdır. Öteki yarısı da, konuyu sorumluluk içinde süreklice sürmek, ısrarlıca kovalamaktır. Bilimin ışığı altında gerekli koşulları yarata yarata YÜRÜMEK ve yürütmek işidir…
“Bileceksin! Bileceksin! Bileceksin..!” Demiş Bilgelerimiz. Bilinen Konu, doğal sonuçlarına dek ulaştırma kararlılığıyla tamamlanıp taçlandırılınca, uçanlar da kurtulamaz bu kararlı çalışmanın elinden, kaçanlar da...
Başarmakla kurgu arasında, lâfla iş arasındaki o derin, ulaşılmaz uçurum yatar...
Boş lâf nasıl işe dönüşüp somutça ürüne durmadıkça boş laf olarak kalma kaderinden kurtulamazsa, kurgu da, dünyanın en ürünlü kurgusu bile olsa, uygulamaya geçirilip işe dönüştürülmedikçe, somutlaştırılıp içselleştirilmedikçe en güzel kurgu olarak kalma yazgısından kurtulamaz. Kurgu olmanın, kuru yazgısıyla yazgılı kalır. Unutulur gider...
Başarmak, işe başlamakla başlar. Kişinin kendi “Özüne olan Güvenli Gücü” ile orantılıca yürür; sürdürülür:...
[ 27 Mayıs 2013 Pazartesi: ]
Bir milleti esir etmenin (Köleleştirmenin) en kestirme yolu: O Milletin Yeni kuşaklarına Dilini, Tarihini, Kimliğini unutturmak ve onları “Bilimden” uzaklaştırmak yoludur..! Hele, tarihi kahramanlıklarla dolu olan “Kurtuluş Savaşları” vermiş bir Halk için bu konu, iki kez daha yakıcılık kazanır...
Bundan 53 yıl önceki 27 Mayıs 1960 çıkışı, Celal Bayar ve Adnan Menderes ikilisinin, İngiliz-Amerikan Yahudiliğinin kurgulu kışkırtmalarıyla sürdürdükleri azgın ve keyfi diktatörlüklerine dur diyen bir askeri çıkış idi. Bu askeri çıkış dayanağını, Yüce Türk Halklarının yol gösterici öfkesinden alıyordu. Nitekim, bu çıkıştan 22 gün önce, (555-k) parolasıyla Ankara-Kızılay Meydanında Türkiye’de ilk defa bir “Halk + Öğrenci Birlikteliğinin Ayaklanma Provası” yapılmış, dış güçlerin uşaklığını yapan içerideki Menderes Hükumeti uyarılmıştı. Bu uyarılar, “Durumdan görev çıkaran” Yüce Türk Ordusu için de bir, “Haz’rool..!” komutu yerine geçti...
27 Mayıs çıkışı, o günün koşulları içinde, kendine göre bir DEVRİM ÇIKIŞI idi. Bu, devrim sonrası yayımlanan tebliğlerle:
“-Türk Ordusu bir kez daha tarihi bir görevle karşı-karşıya gelmiş bulunuyor. Koşullar tamamen oluştuğu zamanlarda Devrimler, tamamen bir hak ve görev olarak kendisini dayatır..!”
Denilerek duyuruluyordu Halkımıza...
Gerçekten de, Türkiye'mizin Tarihinde, Türk Halkına, bugüne değin görülebilen en Halka yakın bir yönetimin kuruluşunu sağladı 27 Mayıs Devrimi...
Getirdiği 27 Mayıs Anayasası ile de, Halka kısmi bir soluk aldırabilecek demokratik Hak ve Özgürlüklerin kapılarını araladı...
İçerde Halkımız bir nefes almış, iç ve dış faşizme karşı demokratik haklarını savunabilme aşamalara yükselmeye başlamıştı. Bu yükseliş, ta o günlerde bile İngiliz-Amerikan Yahudiliğine diken gibi batıyordu...
Üstelik bölgede 1979’da, İran-İslam Devrimi de gerçekleştirilmiş, Türkiye doludizgin devrime doğru kanatlanmış, Afganistan’a, SSCB. nin de desteğiyle emperyalist güçlere karşı yeni bir cephe oluşturmuş, Suriye kendi halkının bağımsız yönetimiyle varlığını güçlendire güçlendire yoluna devam ediyor idiler...
Dünyanın bu genel uyanışı karşısında Türkiye’nin önünün kesilmesi, emperyalist İngiliz-Amerikan Yahudiliğinin baş hedefi idi...
Devrimci Türk ordusunu ele geçirmeden, orduyu, uyanan Halkın üzerine salıp, Devrimci Halk hareketlerini daha doğarken boğmadan Türkiye’de söz sahibi olunamayacağını aydan arı, günden duru biliyordu...
Türk Ordusunun başında bulunan en yüksek yetkilerle donatılmış Halk Düşmanı komutanlara:
“- Ne duruyorsunuz..? Türkiye altınızdan kayıyor..! Halk Devrimi geldiii, gelecek. Eğer Devrim olursa, hiç-biriniz, salt makamlarınızda değil, Türkiye sınırları içinde bile kalamazsınız ..!”
Çığlıklarıyla, onlar dışarıdan, içerideki Halk düşmanı faşist Darbeciler içeriden, önce 12 Mart 1971 Darbesini, bundan dokuz yıl sonra da, 12 Eylül 1980 Darbelerini yaptırdılar...
Ne acıdır ki, içimizdeki ve dışımızdaki “Faşist Halk Düşmanları” on bir yılcağız bile tahammül edemedi bu keçi-boynuzu balı kadarcık Demokrasi ile Türk Halkına bir nefes aldıran 27 Mayıs açılımına...
12 Eylül 1980 darbesiyle, İngiliz-Amerikan Yahudiliğine sırtını dayayarak, içinden çıktığı toplumuna, ekmeğini yediği Halkına, havasını soluduğu yurduna yapamayacağı kadar büyük düşmanlığı yaptı…
İşte o GERİCİ DARBE, Abdülhamit yıkıcılığından çok daha ağır koşullarıyla, bugün de, tam 33 yıldır sürdürülüp-gelmektedir. Buna bir “DUR..!” demenin zamanı geldiii… Geçiyor..!
Ama nasıl..?!
[12 Eylül 1980 ]
Türkiye'nin önde gelen gazetelerinin 13 Eylül 1980 manşetleri şöyle olmuştur :
Hürriyet: Atatürk yolunda devam... (manşet)
Tercüman: Yeni anayasa hazırlanacak...(manşet) Ordu mecbur kaldı.
Milliyet: Yeni yönetime herkes yardımcı olsun..! (manşet)
Cumhuriyet: Ana hedef Atatürkçülük...(manşet)
Demokrasi için 12 Eylül’ün başarısı şarttır..! (Başyazı)
"Asmayalım da besleyelim mi?"
Darbeden sonra ilk idam edilenler:
9 Ekim 1980 tarihinde ülkücü Mustafa Pehlivanoğlu ve sol görüşlü Necdet Adalı olmuştur.
Daha sonra 19 Mart 1980 tarihinde idama mahkûm edilen Erdal Eren'in idam kararı Yargıtay tarafından iki kere iptal edilmiş olmasına karşın, Milli Güvenlik Konseyi tarafından onaylanan kararla, 13 Aralık 1980'de Ankara Merkez Cezaevi'nde infaz edildi.
Erdal Eren'in idamına ilişkin Kenan Evren 3 Ekim 1984'de yaptığı Muş gezisi sırasındaki konuşmasında şunları söylemiştir:
"Şimdi ben, bunu yakaladıktan sonra mahkemeye vereceğim ve ondan sonra da idam etmeyeceğim, ömür boyu ona bakacağım. Bu vatan için kanını akıtan bu Mehmetçiklere silah çeken o haini ben senelerce besleyeceğim. Buna siz razı olur musunuz?"
1402'likler:
Aynı halk oylamasında, Kenan Evren Cumhurbaşkanı seçildi.
Kabul edilen Anayasa'da: Cunta üyelerinin ömür boyu yargılanmasını engelleyen geçici 15. madde uygulamada kaldı. Sonra da, seçimlerle iktidara gelen hiç bir hükumet tarafından kaldırılmadı ve 12 Eylül Liderlerinin dokunulmazlıkları ölesiye sürdü…
Ölüm bile dokunamadı bu Halk düşmanlarına...
lAZLARIMIZIN KÖKENLERİNİ SAYGILARLA SUNARIM
hALÛK tARCAN
LAZLARIMIZIN KÖKENLERİNİ SAYGILARLA SUNARIM
HALÛK TARCAN
E-Posta ile gönderdiğim tüm demokratik protesto, bilgi, haber, yorum ve sosyal/siyasal içerikli paylaşımlar TC Anayasasının;
MADDE 25: "Düşünce ve Kanaat Hürriyeti";
MADDE 26: "Düşünceyi Açıklama ve Yayma Hürriyeti"
kapsamında tarafımdan yapılmıştır.
Demokratik düşünce ve kanaatlerimin engellenmesi ve/veya şiddet/baskı altına alınması, bu nedenle
"hakkımda olası her türlü anti-demokratik yasal girişimi",
TC Anayasası, AİHM ve İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi kapsamında, her türlü yasal haklarım saklı kalmak üzere, peşinen reddederim.
| ata ve bayrak.jpeg 31 |
Bu “Trafo”lar ne biçim birşeydirler;
El kadar mı büyük mü?
Hemen kaşla göz arasında takılır mı?
Takarken kimse görmedi mi?
Allah allah ?!?
.....
Aydoğan
* * *
http://www.yenicaggazetesi.com.tr/sirnakta-43-kacak-trafo-tespit-edildi-141021h.htm
Şırnak'ta 43 kaçak trafo tespit edildi!
03.07.2016 15:26

Şırnak'ın Silopi ilçesinde tespit edilen 43 kaçak trafo, jandarma ekipleri tarafından bölgede alınan güvenlik önlemleri ile devre dışı bırakıldı.
Tarımsal sulamada yüzde 92'yi aşan kayıt dışı elektrik kullanımının önüne geçmek için bir yandan teknolojik yatırımlara ağırlık veren Dicle Elektrik Dağıtım, bir yandan da sahada belirlediği kaçak trafolara müdahalede bulunuyor.
Bir köyde 43 kaçak trafo tespit edildi
Dicle Elektrik Dağıtım, kayıt dışı elektrikle mücadeleye, sorumluluk bölgesinde süren operasyonlara rağmen aralıksız biçimde devam ediyor. Enerji şirketine bağlı kaçak ile mücadele ekipleri, son olarak Şırnak'ın Silopi ilçesine bağlı Çiftlik köyünde tarımsal sulamada kayıt dışı kullanılan 43 adet kaçak elektrik trafosu belirledi. Dicle Elektrik Dağıtım görevlileri, öncelikle trafo sahibi çiftçilere kullandıkları elektriği kayıt altına almaları için sayaç taktırmalarını, bu sayede kullandıkları elektrikte ciddi indirim imkanı sağlayan kampanyaya dahil olmalarını istedi. Ancak, birçok kez yenilenen bu çağrılara çiftçilerden bir türlü olumlu yanıt gelmedi.

Kaçak trafolar için toplatma kararı
İl genelinde tarımsal sulama kampanyası çerçevesinde anlaşma sağlanarak 326 tarımsal sulama trafosuna sayaç takan ve bunları kayıt altına alan Dicle Elektrik Dağıtım Şırnak İl Müdürlüğü, diğer müşterileri için kötü örnek teşkil eden ve bedeli tüm vatandaşlar tarafından ödenen kayıt dışı kullanıma son vermek için söz konusu 43 kaçak trafoya müdahale etme kararı aldı. Alınan karar üzerine şirket avukatları zaman geçirmeden Silopi Cumhuriyet Savcılığı'na başvurarak, kaçak trafoları kullananlar hakkında suç duyurusunda bulundu. Savcılık, başvuru üzerine kayıt dışı trafolara el konulması yönünde karar verdi.
Trafo operasyonu sabah saat 04.00'da başladı
Savcılığın toplatma kararı üzerine Dicle Elektrik Dağıtım ekipleri, gerekli müdahalede bulunmak üzere hazırlıklara başladı. Bu arada, trafoların toplanması sırasında yaşanabilecek olayların önlenebilmesi ve güvenliğin sağlanabilmesi için İlçe Jandarma Komutanlığı'na da gerekli başvuruda bulunuldu. Tüm hazırlıklar tamamlandıktan sonra ekipler sabah saat 04.00'da Çiftlik köyüne doğru yola koyuldu. Güvenliği sağlamakla görevli 100 kadar jandarma ise, kobra tipi zırhlı araçlar ve Toplumsal Olaylara Müdahale Aracı (TOMA) ile ekiplere refakat etti.

Çiftçiler sayaç taktırmak için başvurdu
Silopi'de gerçekleştirilen trafo operasyonunun ardından enerjileri kesilen bir çok çiftçinin, Dicle Elektrik Dağıtıma başvuruda bulunarak, Tarımsal Sulama Kampanyası'ndan yararlanarak sayaç taktırmak istediği bildirildi. Dicle Elektrik Dağıtım İl Müdürlüğü yetkilileri, başvuruda bulunan çiftçilerin kullandığı trafolara sayaç takmak suretiyle indirimli elektrik kullanma imkanından yararlanacakları kampanyaya dahil edildiklerini kaydetti. Yetkililer, kayıt dışı trafolar ile kullanılan kaçak elektriğin bedelinin ülke genelindeki herkesin cebinden çıktığını hatırlatırken "Kaçak elektrik kullanmayın" çağrısını yineledi.

Aidat Hesap No:
Yapı Kredi Bankası, Kızılay Şb. 67654408
IBAN: TR91 0006 7010 0000 0067 6544 08
Burs Fonu Hesap No:
Yapı Kredi Bankası Kızılay Şb. 81525986
IBAN: TR05 0006 7010 0000 0081 5259 86
İhtilal, İhtiras ve İdeal- 68 Kuşağı Hakkında;
Çanakkale Savaşları Günlüğü;
Damla Damla Yaşadıklarım’dan sonra
Dördüncü kitabımız da Ötüken Neşriyat arasında yerini aldı:
Devlet ve Millet Üzerine ZİHİN SANCILARI.
Dost ve ilgilenen arkadaşlara duyurulur; gençlerimize özellikle tavsiye edilebilir.
Selam ve muhabbetlerimle.