ATATÜRK’Ü TARTIŞMAYA AÇARAK MİLLİ REFLEKSİ KIRMAYA ÇALIŞIYORLAR
Sayın Özüerman,
Haklısınız. KILIÇDAROĞLU'NUN yaptığı, "ATATÜRK'Ü TARTIŞMA MASASINA TAŞIMAKTIR"
Bir günde çözülecek sorunu kasten 2 aydır sürüncemede bıraktılar. İleri geri konuşulmasına, makaleler yazılmasına bilerek yol açtılar.
Mailinizin altına eklediğim Psikiyatri Profesörü Mehmet Kerem Doksat'ın iki yazısından alıntılar uygulanan yöntemi çok güzel deşifre ediyor.
Saygılarımla.
Tuncay Erciyes
---------- Yönlendirilmiş ileti ----------
Gönderen: Tülay Özüerman
Tarih: 7 Şubat 2016 11:16
Konu: Re: CHP, ATATÜRK’LE NE KADAR BARIŞIK, GÖ-RE-CE-ĞİZ! | Bedri Baykam
Sayın Baykam'ın aşağıdaki özeti bile KİMİ KİME ŞİKAYET EDECEKSİN durumunun özeti...
Ya da göstermelik disiplin toplantısı mı demeli?
Aslında örtmek istenmiyor, örtüyü bu yöntemle kaldırıyorlar... Malum TARTIŞMA MASASINA TAŞIMAK ÖNEMLİ... AMELİYAT MASASINA YATIRILAN, hasta olmasa da, operasyon geçirince hasta olmaz mı?!... PARTİDE OPERASYON SÜRÜYOR...
"Yani CHP, yıllardır -özellikle de Kılıçdaroğlu döneminde- hem Atatürk’le, hem Atatürkçülerle arasına bir mesafe koymuş durumda.
KILIÇDAROĞLU’NUN, göreve gelir gelmez, 27 Mayıs’a açıkça saldırması, İNÖNÜ DÖNEMİ HAKKINDA SARF ETTİĞİ KABUL EDİLEMEZ SÖZLER, “Yeni-CHP” şeklinde bir kavramı öne çıkarması, CHP’nin ünlü oklarının sürekli olarak “ehemmiyeti kendinden menkul” sivri zekalar tarafından sorgulanması, partinin kendi köklerinden vazgeçtiği şeklinde algılanabilecek bir söyleme girişmesi, “LAİKLİK TEHLİKEDE DEĞİLDİR” gibi şaka olarak bile kabul edilemeyecek bir cümle sarf edebilmesi, GEÇMİŞİ ATATÜRK CUMHURİYETİ’NE LAF GİYDİRMEKLE YÜKLÜ İNSANLARI YÖNETİME ALMASI, toplumda ulusalcılık kavramını alakasız bir şekilde, hatta sahtekarca “ırkçı bir aşırı milliyetçilik” olarak göstermek isteyenlere karşı sessiz kalarak “SÜKUT ONAYI” VERMESİ, her fırsatta İsmet İnönü dönemini savunmasız bırakması, 12 Mart üzerinden yine İnönü’ye açık tavır alması ve buna eklenebilecek sayısız madde, ortaya SORUNUN bir VEKİLİN odasından İNDİRDİĞİ POSTERİN ÇOK ÖTESİNDE BİR BOYUT KATIYOR." http://www.ilk-kursun.com/haber/216192/prof-dr-tulay-ozuerman-bekarogluna-acik-mektup/
“ATATÜRK’Ü ELEŞTİRMEK MİLLİ REFLEKSİ KIRMAKTIR...”
“PAVLOV’DAN SONRA SELIGMAN’IN DA KÖPEKLERİ” başlıklı makalesinde Psikiyatri Profesörü Mehmet Kerem Doksat şöyle diyor:
“Kanları yerde kalmayacak” deyip, KÜRT AÇILIMI diye dayatılırken arka arkaya şehit haberlerinin gelmesi bizlere verilen elektrik şoklarıdır ve ekserimiz ÖĞRENİLMİŞ BİÇARELİK içine, bir kısmımız da ÖĞRENİLMİŞ İYİMSERLİK içerisinde atalet ve umutsuzluğa yahut “nasıl olsa büyüklerimiz doğruyu bilir” nevinden ahmakça bir tevekküle düşürülmekteyiz! Hatta PAVLOVİYEN ŞARTLANMAYLA da bu pekişerek, “ACILARIN FARESİ” haline getiriliyoruz!
Bu açıkça bir BEYİN YIKAMA YÖNTEMİ olarak, ASİMETRİK PSİKOLOJİK HARPTE gayet plânlı olarak uygulanmaktadır. Bakınız: http://www.keremdoksat.com/index.php/entry/millet-olmak-ne-demektir-tekrar-ve-gozden-gecirerek
Kerem Doksat: “ATATÜRK’Ü ELEŞTİRMEK MİLLİ REFLEKSİ KIRMAKTIR...”
Can Dündar’ın belgeseli Atatürk’ün kişiliğine ve onun kişiliğinde var olmuş TÜRK MİLLETİNE KARŞI GİRİŞİLEN EN KAPSAMLI PSİKOLOJİK SALDIRI örneğidir. Bu nedenle belgeselin yarattığı asıl tahribatın da bu psikolojik cepheden geleceğini görmemiz gerekiyor. Ama nasıl?
Can’ın psikoloji referansı Vamık Volkan adlı bir psikiyatrist.
Nitekim Can Dündar, Hürriyet’ten Ayşe Arman’a verdiği röportajda Vamık Volkan’dan etkilendiğini itiraf ediyor.
İtiraf ettiği etkilenmenin kaynağı bir kitap.
Adı: ‘Ölümsüz Atatürk’
Kitap 1984’te ABD’de ‘Immortal Atatürk’ adıyla yayınlanıyor.
On yıl sonra Türkiye’de yayınlanıyor ve yasaklanıyor.
Fakat 1998’de serbestçe satılmaya başlanıyor.
Kitabın temel tezi ATATÜRK’ÜN NE KADAR SIRADAN BİR İNSAN OLDUĞUNU GÖSTERMEK.
Yani tıpkı Can Dündar gibi Atatürk’ün ‘insani’ yanlarını vurgulamak. Ve onun ‘büyüklüğünü’ böyle göstermek!
“PAVLOV’UN KÖPEKLERİ VE MİLLİ REFLEKSİN KIRILMASI”
Psikiyatri Profesörü Mehmet Kerem Doksat şöyle açıklıyor:
Bilirsiniz, ünlü Rus fizyolog Pavlov, köpeklerine et verirken bir yandan zil çalınca ve bunu defalarca yapınca, bir süre sonra eti görmeden de zil sesini işitince hayvanın salyası akmaya başlar. Bu, şartlı reflekstir: Hayvanın tabiatında olmayan bir uyaran (zil sesi), onu tabiatında olan eti görmüş gibi heyecanlandırmaktadır.
Hiçbirimiz dünyaya TÜRK, MEKSİKALI, SÜNNÎ veya KATOLİK olarak gelmeyiz; bunlar bize öğretilen değerler, yani ŞARTLI REFLEKSLERDİR. Eğer pekiştirilmezlerse, zamanla sönerler.
Bir gün Pavlov’un enstitüsünü su basar. Köpeklerin bir kısmı boğulur bir kısmı da günlerce terörize olur çünkü ölümden zor kurtulmuşlardır. Kurtarılabilenler tekrar enstitüye toplanır.
PAVLOV ZİL ÇALAR, KÖPEKLERDE TIK YOK!
Şu müthiş sonuca varır: Ağır travmalar, şartlı refleksleri ortadan kaldırır. İnsanı veya hayvanı en doğal, en ilkel haline geri döndürür.
Her gün 15-20 şehit, ‘kanları yerde kalmayacak’ denip sürekli kanlarının yerde kalması, bir yandan orada burada araba yakarak, polise taş atarak etnik kalkışmalar...
Hepsini toplarsanız, TEMEL GÜVENLİK DUYGUSU ORTADAN KALKIYOR.
Pavlov’un köpeklerindeki gibi, bu kadar ağır travmalarla şartlı reflekslerimiz (MİLLÎ DUYGULARIMIZ ve TEPKİLERİMİZ) KIRILIYOR.
***
Volkan’a göre Atatürk babasını küçük yaşta kaybedip ilk bunalıma giriyor. Ondan sonra annesi başka bir adamla evleniyor ve eve gelen bu adamla birlikte bunalım kökleşiyor.
Bunun temelinde ise Mustafa’nın annesine olan ‘odipal bağlılığı’ var! Aslında Can’ın belgeselindeki temel ve örtük mesaj da bu.
Atatürk denilen adam sözde bizim atamız, yani bir anlamda hepimizin babası ama aslında onun babası yok!
Ve yine Mustafa’nın annesine darılması anlatılıyor belgeselde, çünkü Atatürk’ün anası, yani bizim o başörtülü gülümseyen fotoğrafından hatırladığımız Zübeyde Hanım, ‘eve başka bir erkek getiriyor’!
Evet, belgeselde anlatılan dil aynen böyle, ortada Zübeyde Hanım’ın ‘yeniden evlenmesi’ne değil ‘eve yeni bir erkek getirmesi’ne vurgu var! Farkındaysanız tez Vamık Volkan’dan aktarılma olduğu gibi.
***
Nitekim belgesel boyunca ATATÜRK, MUTSUZ, YALNIZ, BUNALIMLI BİR TİP OLARAK ÇİZİLMİŞ.
Ancak bunlar anlık ya da dönemsel melankolilikler değil.
Atatürk çocukluğundan ölümüne derin bir melankoli içinde gösteriliyor. Atatürk’ün sürekli içki ve sigaraya olan düşkünlüğü de örtük başka bir mesajı veriyor:
Mustafa sadece annesine karşı odipal bir bağlılık içinde değildir, aynı zamanda oral bir kişiliğe sahiptir!
Şimdi bu iki kavrama bakalım.
Birincisi Freud’un ‘odipus kompleksi’ olarak bilinen ve çocuğun anneye olan bağlılığını cinsel bağlılıkla açıklayan teori.
İkincisi ise yine Freud’un çocukluk evrelerini ayırdığı ilk evre olan ‘oral evre’, yani ağız bağlılığı.
Her iki kavram da Vamık Volkan’ın kitabında Atatürk’ün kişiliği olarak konuluyor.
Şöyle ki:
Atatürk annesine olan aşkının yerine vatanı koyuyor.
Nitekim ‘büyük validemiz’ diye söz ettiği vatana olan aşkı aslında anasına olan aşkıdır!
Yine ana memesine olan hasretini de rakı kadehi ve sigara ile gidermektedir!
***
Bir ULUSUN ULUSAL BİLİNCİNİ, ULUSAL DUYGUSUNU ve REFLEKSİNİ NASIL YOK EDERSİNİZ?
Bunun denenmiş, sınanmış bir yöntemi vardır, O ULUSUN TARİHSEL VARLIĞINI SORGULAMAYA AÇARSINIZ.
Yani O ULUSUN TARİHİNİ YENİDEN TARTIŞIRSINIZ.
Mesela Türkler kendilerini kahraman bir ulus olarak mı görüyorlar?
O zaman onlara ne kadar korkak bir ulus olduklarını göstermek gerekmektedir!
Ya da Türkler atalarını, yani Atatürk’ü çok mu yüceltiyorlar?
O zaman onlara Atatürk’ün ne kadar sıradan biri olduğunu gösterin.
Farkındaysanız SON ON YILDIR TAM DA BÖYLESİ BİR DÖNEMDEN GEÇİYORUZ.
Sözde demokratlık, TARTIŞMA KÜLTÜRÜ adına neyi tartışıyoruz ve bizden neyi kabul etmemiz isteniyor?
Sıra Atatürk’e geldi.
Çünkü ÖNEMLİ OLAN ULUSAL ÖNDERİ YOK ETMEKTİR. O halde tüm önderlere yapılanı Atatürk’e de yapalım. Onun ne kadar zalim bir diktatör olduğunu tartışalım.
Onun aslında zaafları olduğunu tartışalım. Hatta onun anasını bile tartışalım.
Evet, EMPERYALİSTLERİN GÜNDEMİNDE BU VARDIR. Tartışın diyorlar, biz sizin atanızın anasını tartışmak istiyoruz!
Ondan sonra Can Dündar çıkıyor ağlamaklı, diyor ki tamam tartışın benim belgeselimi ama biraz insaflı olun, ÖNCE İZLEYİN SONRA ELEŞTİRİN!
Acıyacaksınız neredeyse adama.
Sonra dört bir koldan saldırıyorlar; KORKACAK NE VAR Kİ, İZLEYİN ÖNCE, İNANMAZSANIZ İNANMAZSINIZ!
İSTERSENİZ ELEŞTİRİN!
İŞTE ASIL PSİKOLOJİK HARP CEPHESİ DE BURADA KURULUYOR!
Mesela Atatürk’ü sevmek, bayrağı sevmek, İstiklal Marşı’nda duygulanmak, ŞARTLI REFLEKSLERDİR ve bunlar TARTIŞMA KONUSU DEĞİLDİR.
Çocukluktan öğrenilir ve ölene kadar da korunur.
Ama bazı haller vardır ki o şartlı refleksleri kaybedersiniz.
İşte Can’ın belgeseli tam da bu iş için yapılmış.
Prof. Mehmet Kerem”
7 Şubat 2016 03:31 tarihinde Tuncay Erciyes <tuncay...@gmail.com> yazdı:
CHP, ATATÜRK’LE NE KADAR BARIŞIK, GÖ-RE-CE-ĞİZ!
Bedri Baykam
02.02.2016
- TEK SORUN İNDİRİLEN O RESİM Mİ!?
- BU DUMAN, GÜNDEM DEĞİŞMESİYLE DAĞILMAZ!
- ATATÜRK DÜŞMANLARI İŞ BAŞINDAYKEN, CHP “ATATÜRK SİLİCİLERLE” MÜCADELEYE HAZIR MI? KARARLI MI?
CHP’DE ATATÜRK’ÜN RESMİNİN İNMESİ, BUZDAĞININ GÖRÜNEN KISMI
Geçtiğimiz hafta, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, medyanın ve durumu içine sindiremeyen bazı CHP milletvekillerinin veryansınını, halkın feryatlarını nihayet dikkate aldı ve Yüksek Disiplin Kurulu’ndan, Atatürk resminin çöpe atılması olayının araştırılmasını talep etti. Tabii öncelikle söyleyelim, bu gecikmiş de olsa çok doğru bir karar. Cumhuriyeti kuran partinin kurucusunun fotoğrafını, o partinin bir milletvekili elbette çöpe atamaz. Atarsa, olsa olsa kendi istifasını kaleme almış olur. Yalnız bizim açımızdan işin ilginç tarafı, bu konunun sanki tekil bir vakaymış gibi ele alınıyor olması... Nerede o günler? Keşke! Parti içinde de, ülkede de, bu konuda yapılan ihanetler çoktan küpü doldurdu-taşırdı!
YÜKSEK DİSİPLİN KURULU BU İŞİ ÇÖZMEYE MECBUR!
İşin insanı acı acı gülümseten noktalarından biri, Aydınlık’ta ve sanal dünyada bu ismin Zeynep Altıok olduğu ısrarla söyleniyor, Yurt’ta “o vekil bulunacak” başlığıyla olayın farklı isimlere yönelebileceği yazıyor, Sözcü ise Zeynep Altıok iddialarını bir söyleşiyle toptan reddediyor. Bakalım Aylin Nazlıaka’nın aktarımlarından işe girişecek olan Yüksek Disiplin Kurulu hangi sonuca ulaşacak... Bizler bu konuda ne dedikodu yapmak isteriz, ne de masum insanları suçlamak. Yalnız gerçeğin ortaya çıkması amacımız. Yüksek Disiplin Kurulu, topu kesinlikle taca atmadan, hafiyeliğini başarıyla tamamlayıp konuyu çözmek zorunda. Çünkü ateş olmayan yerden duman çıkmaz. Aylin Nazlıaka da bu sözleri ve olayı rüyasında görmüş olamayacağına göre, bu olayı çözmek çok da zor değil. Şayet partinin yüksek tepelerindeki kimi insanlar, “bu ülkede en uzun gündem bir haftadan fazla sürmez, merak etme sen” diye işin failini sakinleştiriyorlarsa, o zaman ciddi bir sorunumuz var demektir. Çünkü bilmeliler ki, bu duman, kolay kolay dağılacağa hiç benzemiyor ve zaten dağılmamalı da! Tabii bir de soruyu gerçek eksenine oturtabiliriz: CHP’de Atatürk çizgisini için için kabul edemeyen başka kaç milletvekili var, sorunun yanıtını tam bilen var mı?
PEKİ, TEK SORUN BU MU!
Tek sorun bu olsaydı derdik ki, “Koskoca CHP! Nasıl olsa bu olayı çözer, o bahtsız isim her kimse onu deşifre eder, toplum böylece rahatlar ve herkes sen sağ ben selamet yoluna devam eder”. Ama ne yazık ki o noktada değiliz... İster salt CHP’den, ister ülkenin genel sol penceresinden içeri bakalım, ister Türkiye penceresinden... Karşımıza çıkan tablo hep aynı. CHP, yıllardır ülkenin sevilen, güvenilen, tanınan, halkıyla bütünleşmiş Atatürkçülerine çok ender olarak statü veriyor. Necla Arat -ki Baykal kendisine Yurtsever Hareket olarak yaptığımız bir ziyaret sonrası bu teklifi iletmişti, Tuncay Özkan, Uluç Gürkan, Emine Ülker Tarhan gibi isimler geliyor ilk olarak insanın aklına. Maşallah zaten öyle bir ülkeyiz ki, bu isimlerin her biri hakkında da bir ton laf etmeye hazır, sayısız “solcu” vardır. Yani CHP, yıllardır -özellikle de Kılıçdaroğlu döneminde- hem Atatürk’le, hem Atatürkçülerle arasına bir mesafe koymuş durumda. Kılıçdaroğlu’nun, göreve gelir gelmez 27 Mayıs’a açıkça saldırması, İnönü dönemi hakkında sarf ettiği kabul edilemez sözler, “Yeni-CHP” şeklinde bir kavramı öne çıkarması, CHP’nin ünlü oklarının sürekli olarak “ehemmiyeti kendinden menkul” sivri zekalar tarafından sorgulanması, partinin kendi köklerinden vazgeçtiği şeklinde algılanabilecek bir söyleme girişmesi, “laiklik tehlikede değildir” gibi şaka olarak bile kabul edilemeyecek bir cümle sarf edebilmesi, geçmişi Atatürk Cumhuriyeti’ne laf giydirmekle yüklü insanları yönetime alması, toplumda ulusalcılık kavramını alakasız bir şekilde, hatta sahtekarca “ırkçı bir aşırı milliyetçilik” olarak göstermek isteyenlere karşı sessiz kalarak “sükut onayı” vermesi, her fırsatta İsmet İnönü dönemini savunmasız bırakması, 12 Mart üzerinden yine İnönü’ye açık tavır alması ve buna eklenebilecek sayısız madde, ortaya sorunun bir vekilin odasından indirdiği posterin çok ötesinde bir boyut katıyor. Ne yazık ki CHP, köklerinden uzaklaşan ve her geçen gün, 1990’ların naif oluşumu, “Yeni Demokrasi Hareketi”nin saflığını andıran, gündem dışı kalmış, kritik kararlar ve konularda ne dediği belirsiz, %25’te patinaja mahkum olmuş bir iyi niyet kulübünü andırıyor!
ATATÜRK SİLME EKSPERİ, AKP!
Atatürk’e yurt çapında her türlü haksızlığı yaparak adını her yerden, gününe göre yavaş yavaş veya hızlı hızlı kaldırma konusunda eksper sayılabilecek parti, tabii ki AKP. Geçen hafta medyaya yansıdığı gibi, KPSS sınavında her yıl olduğunun aksine Atatürk ilke ve devrimleri hakkında hiçbir soru yöneltilmediği yetmiyormuş gibi, Milli Eğitim Bakanlığı da “Eğitim Kurumları Müdür başyardımcılığı ve müdür yardımcılığı yazılı sınav başvuru kılavuzu”ndan her sene %15 oranında sorulan Atatürk ilke ve devrimleri konusunu da sınav sorularından çıkardı. Bu affedilmez büyük ayıba ilk tepki, Eğitim İş Sendikası’ndan geldi. Tabii bu da, Türk sendikacılığının henüz tam ölmediğini dosta düşmana göstermiş oldu (Halbuki Gezi’deki uyuşturulmuş hallerini gördükten sonra, ben kendi adıma çok tereddüt taşıyordum bu konu hakkında).
AKP’nin kimi örgüt ve Gençlik Kolları’nın Hürriyet gazetesine yaptığı saldırının ardından, o üzücü olayda başrol oynayanlardan birinin 19 Ağustos’ta attığı bir tweet’i hatırlatmakta yarar var: “Hazır Lice’dekine el atmışken, hızınızı alamayıp BÜTÜN ATATÜRK HEYKELLERINI YIKSANIZ NE HOŞ OLUR, PEK DE GÜZEL OLUR”.
İşte Türkiye böyle bir yer artık... Sıfatlı sıfatsız her önüne gelen haddini-tarihini bilmez nankörün, ister mitinglerde, ister sosyal medyada Atatürk’e saldırarak prim kazanmaya çalıştığı ve siyaset yaptığını sandığı bir yüzü kızarmazlar ülkesi. Savcıların, Atatürk ve İnönü’den “iki ayyaş” diye bahsedenlerin üstüne gidemediği, ama basit bir şiiri, bilgiyi veya yorumu retweet edenlerin mahkemelerde süründürüldüğü hilkat garibesi bir ülke... “Yüce Atatürk” tişörtleri giyen Fethiyespor’un Futbol Federasyonu’nda Profesyonel Futbol Disiplin Kurulu’na verilebildiği o acaip ülke...
CHP ESAS YENİ STADLARIN, HAVAALANININ ADINA BAKSIN!
Türkiye’de, kendini son derece kurnaz ve kıvrak zekalı sanan bir iktidar tipolojisi, Atatürk adını her yerden silebilmek için havaalanı ve stadların tamamını yeniden inşa etmeyi bile göze almış durumda. Antalyaspor, Afyon, Bursaspor, Eskişehir, Hatay, Konya ve Sakarya stadlarının adı Atatürk iken, Arena olarak değiştirildi. Beşiktaş, Kocaeli ve Malatya stadlarının isimleri ise İnönü yerine yine Arena olarak ilan edildi. Samsun stadının adı 19 Mayıs iken, şimdi o da Arena hastalığından mustarip. Hiç merak etmeyin, o Arena isimleri de geçici birer tabeladan ibaret. Oldu-bitti tamamlandıktan sonra nasıl olsa ülkenin uyanık zihinli bireyleri, en yaratıcı biçimde bu stadlara da kendi cenahlarından hayır dualarını alacakları “Yeni Türkiye” böyyüklerinin isimlerini nasıl olsa koyuverirler. Bu ince ayarlar kimbilir ne çoook uzaklardan idare ediliyor!
Atatürk Havalimanı’nın adına gelince, işte dananın kuyruğunun kopacağı nokta orası. Bu nedenle CHP, Disiplin Kurulu aracılığıyla bir an önce o milletvekili ihanetini kendi içinde çözüp, cezalandırıp, esas kendisini ilgilendirmesi gereken bu ağır konulara doğrudan dalmalıdır. Bir kere Atatürk Havalimanı son derece şık, çağdaş, yüz akımız olan bir alandır. Orasının atıl bırakılması veya yıkılması gibi milli serveti yerle bir edip çöpe atacak bir hareket kabul edilemez. Ayrıca farz edin, benim veya sizin bilmediğiniz yetersizlik veya başka nedenlerden dolayı oluşan bazı zorunluluklardan (!) o havalimanı yıkılacak... Öyle olsa bile, yeni yapılan havalimanının adı Atatürk Havalimanı olarak devam eder. O noktada hiçbir sivri zekalı Atatürk’ün adını silip, yaranmak istediği bazı bahtsızların adını öne süremez. Bu ülkenin tek kurucu lideri, ebedi kahramanı Atatürk’tür. Dolayısıyla, kimi aklı evveller, şayet farklı nedenlerle Atatürk Havalimanı’nı yıkmaya girişeceklerini sanıyorlarsa, boş yere emek, zaman, para harcamasınlar!
Bu arada CHP MKYK’sında yer alan değerli arkadaşlarıma hatırlatayım ki, son Kurultay’da tüm salondan “AKP’nin konuyu bir oldu-bittiye getirerek yeni havalimanına kendi liderinin adını vermeye kalkıştığı takdirde, her ne pahasına olursa olsun buna izin ve geçit vermeyecekleri” konusunda tam bir toplu söz ve güvence aldım! Herhalde samimiydi CHP’li arkadaşlar topluca bu operasyona “dur” diyeceklerini haykırırken! Gö-re-ce-ğiz...
Şimdi makalenin başına dönebiliriz: Keşke konumuz yalnızca içimizdeki o -her kimse- Truva atı milletvekili olsa! Konumuz ne yazık ki çoook daha derinlerde! Bağırsaklarımızda, arka odamızda, Parlamento kürsüsünde, hazırlanan aday listelerinde, yüksek sesle itiraz edilen ve edilmeyen ana temel konularda! O Atatürk resmini odasından indirip “artık yeni şeyler söylemek lazım” deme densizliğini gösteren milletvekili, buzdağının görünen yüzünün KDV’sinden daha küçük bir kısmını teşkil ediyor, bu dev ve çetrefil sorunun içinde... Bugün basına sızan haberler, Disiplin Kurulu’nun tahkikat raporunun failin hak ettiği cezayla işi sonuçlanacağı yönünde sinyaller veriyor. Umarım bu dakika bilgisi doğrudur. Ne var ki, buna rağmen birilerinin onu koruma güdüleri partinin çıkarlarını koruma güdüsünün önüne geçirirlerse, bunun bedeli sandıklarından çok daha ağır olur...
E-Posta ile gönderdiğim tüm demokratik protesto, bilgi, haber, yorum ve sosyal/siyasal içerikli paylaşımlar TC Anayasasının;
MADDE 25: "Düşünce ve Kanaat Hürriyeti";
MADDE 26: "Düşünceyi Açıklama ve Yayma Hürriyeti"
kapsamında tarafımdan yapılmıştır.
Demokratik düşünce ve kanaatlerimin engellenmesi ve/veya şiddet/baskı altına alınması, bu nedenle
"hakkımda olası her türlü anti-demokratik yasal girişimi",
TC Anayasası, AİHM ve İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi kapsamında, her türlü yasal haklarım saklı kalmak üzere, peşinen reddederim.
| ata ve bayrak.jpeg 31 |