
TAKSİM GEZİ PARKI DEMOKRASİNİN GÜVENCESİ HALKTIR
Yazar: Doç. Dr. Sait YILMAZ (*)
Taksim Gezi Parkı'nda başlayan ve İstanbul içinde büyümeye başladıktan sonra başta Ankara ve İzmir olmak üzere eş zamanlı olarak Türkiye'nin pek çok iline yayılan olaylar bugün bir haftasını tamamlamak üzeredir. Bu olaylar pek çok açıdan Türkiye tarihinde daha önce görülmemiş nitelikler taşımaktadır. Polis başta olmak üzere devlet güçleri son teknolojiyi kullanarak ve ölçüsüz bir şekilde kendi halkı ile karşı karşıya gelirken, daha büyük ve uyarılmış bir nüfus olanları ilgi ve endişe izlemektedir.
Gezi Parkı olayları sonraki ve daha büyük olayların oluşmasında bir dönüm noktası olma niteliği taşımaktadır. Bütün bu gelişmeler, uzun zamandır toplumun pek çok kesiminde psikolojik düzeyde birikmiş memnuniyetsizliğin harekete geçmesini temsil ederken, Başbakan Erdoğan bir yandan eylemleri tahrik ederek tırmandırma öte yandan marjinalize etme ve bir parti çekişmesi haline getirme stratejisi izlemektedir.
Türkiye, uzun zamandır bir uçurumun kenarındadır ve olaylar iyi okunamadığı takdirde ülke kan gölüne çevrilebilir. Taksim'de yaşanmakta olan olaylar hem akademik açıdan hem de Türkiye'nin siyasi geleceği için önemli ipuçları ile dolu ve iyi analiz edilmesi gereken bir sürecin parçasıdır. Akademik açıdan siyasi şiddet, çatışma ve terör olgusunun birlikte ele alındığı bir disiplin için önemli veriler sağlamaktadır. Bu makalede AKP iktidarı ve halk ilişkisinin şiddete dönüşme potansiyeli üzerinden Taksim olayları ele alınmıştır.

Devletin Yolculuğu ve İktidarların Sonu
Devlet, ülkenin ve halkın güvenliğini sağlamak gibi bir görev ile yükümlüdür. Devlet, bireyler, toplum, baskı grupları, sivil toplum örgütleri vb. alt unsurlardan oluşur. Bu unsurların beklentileri devletin varlığının gerekçesidir. Bu beklentilerin gerçekleştirilmesi, bireylerin güçleri dışındadır. Bundan ötürü devlet ihtiyacı ortaya çıkmıştır. Platon ve Aristo'dan başlayarak, daha sonra Ortaçağ'da Machiavelli, Thomas Hobbes, John Locke, Jean Jacques Rousseau gibi pek çok düşünür devlet ve halk arasındaki ilişki konusunda pek çok görüş ortaya attılar.
Platon'a göre temel olarak üç tür devlet yönetim vardır[1]: demokrasi, monarşi ve tiranlık. Halkın kendi kendine yönetimi olan demokrasinin bugün en az 550 çeşidi var ve Cumhuriyet rejimi, demokrasinin anayasalı hali olarak kabul edilebilir. Monarşi de elit (kişi, aile, krallık) bir tabakanın yönetimi söz konusudur. Tiranlık ise halkı yöneten kesimin halkın isteklerini dikkate almadan, keyfince ülkeyi baskı içinde yönetmesidir.
Bugün Türkiye'de gelinen noktayı ilk çağın kavramları ile izah edersek bir tiranlık rejimi diye nitelendirebiliriz. Platon Devlet adlı kitabında 2400 sene önce şöyle yazmaktadır: Demokrasilerde işsiz-güçsüz takımı devletin başına geçer ama bunların en tehlikelileri ağzı en iyi laf yapan, gündelik sorunlara çözüm getirenlerdir. Bu kişiler, düzen içinde yaşayıp zengin olanlardan vergi toplar. Bu paraları genellikle kendileri için harcar, bir kısmını da yine işsiz güçsüz halk kitlelerine dağıtırlar. Bu arada zenginler için haksız suçlamalarda bulunur ve halkı zenginlere düşman ederler. Halkı oligarşi tekrar gelecek diye korkuturlar ve halk kendine bir koruyucu seçer. İşte bu tiranlığın doğuşudur. Halkın başına geçen koruyucu, çoğunluğun kendine kul köle olduğunu görünce, karşı görüşteki yurttaşların kanına girmeden edemez, lekeleme yolunu tutar, onu bunu suçlayıp mahkemelerde süründürür, kimini sürer, kimini öldürür. Böyle bir adam zorba devletini kurmuş ve zorba olmuştur. Zorba hükümranlığını sürdürmek için sürekli şiddete başvurmak zorundadır.”
Devamı: http://www.altayli.net/articles.php?article_id=2639
Namık KEMAL:
"Vatanın bağrına düşman dayamış hançerini,
Yok mudur kurtaracak bahtı kara maderini?"
Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK:
"Vatanın bağrına düşman dayasın hançerini,
Bulunur kurtaracak bahtı kara maderini."