Bil Fikrim VAr

3 views
Skip to first unread message

metin atamer

unread,
Apr 27, 2013, 10:44:16 PM4/27/13
to Turkiye-i...@googlegroups.com

 Bir Fikrim Var
Küçük torunum , Mert, çok muzip mizaçlı , şakacı, kimi zaman küçük yaşına uymayan tabirler söyleyen, espirili bir karakter sergiler. Her çocukta olduğu gibi Televizyon ekranlarında sevdiği karakterlerin bütün kelimelerini alıp, hayatına uygulayan bir davranışı olduğuna inanmaktayım. Ekran deyip geçmememiz gerekir, ekran, günlük hayatımızın vazgeçilmez bir parçasıdır. Onunla yatar, onunla kalkar, yaşamımızı ona göre planlayıp programlarız.
’Bu akşam Televizyonda Asiye nasıl Kudurdu programı var, bir yere gitmem’ der eşim, bizde eve kapanırız. ‘’Akşam Ahmet’ler gelecek, pastaneden birşeyler alayımmı’’ derim hanıma , eşim ‘ Bu akşam ‘Beş kocalı Hasibe var bilmem kaçıncı kanalda’ der. Müsafir eve gelince içerdeki odada bir televizyon açılır, eşim zaman zaman hem televizyonu izler, hemde müsafirleri ağırlar. İşte bu düzene ayak uyduran torunum, Ekranlardan izlediği karakterlerin sözlerinide hayatının bir parçası haline getirir.
Kanımca TRT Çocuk kanalında yaratılan PEPE, onların hayat felsefelerinin bir yönü olsa gerek. Geçen gün bize geldiğinde, her gelişte yaptığı gibi  oyuncak sepetinde ne kadar oyuncağı varsa ortaya döktü, karşısına geçip elini kaldırıp başının bir kenarına parmağını dayayarak ‘ Bir fikrim var benim ne dersin Dede ?’ demezmi. ‘ Tamam, anladım amma fikrin ne olduğunu henüz söylemedin Mert ‘ diye cevap vermem onu pek tatmin etmediğini, gözünden anlamıştım. Mutlaka düşündüğünü ifade etmekte geciken torunumun bir fikri olduğuna inancım tamdı, amma düşündüğünü söylemediğinden benimde kendisine katkıda bulunmam mümkün olmamaktaydı. Doğru söylüyordu , bir fikri mutlaka vardı amma neydi.
Ortaya dökülmüş onlarca oyuncak parçaları ve LEGO parçaları , ne yapmak istemiştide benden yardım dileyip ‘ Bir Fikrim Var Benim ‘ diye söz etmişti. Ayağımdaki arazdan dolayı, kolay yere oturup kalkamadığımdan , ne yapmamı tam olarak söylemedende, onunla oynama durumuna geçemiyordum. LEGO parçalarından bir şeymi yapacak diye düşünürken, onun başka bir konuya yönelmesinide istemiyordum. ‘Mert söyle ne yapalım, LEGO lardan arabamı yapalım, yoksa uçakmı yapalım ?’ diye soru sorduğumda mutlaka bir başka bir cisim söyler, onu yapmak için AK’ la KARA’ yı seçmek bir mesele haline gelirdi.
Bu nedenle seçimi kendisine bırakmayı daha doğru bulurdum. Hatta AK la KARA arası bir konu önerebilir diye düşündüğüm zamanlar, sessiz kalmayı daha doğru bulurdum. O hala ‘ Bir Fikrim Var Benim ‘ diye israr etmesi, benim sabrımın zorlanmasını sağlardı. Zaten LEGO parçalarından yapılabilecek fazla bir obje olmadığı için, ya birini yahutta ötekini yapmak mecburiyeti vardı. Aslında bendede kabahat olurdu, çünki bende en kolay olanı yapmak için yönlendirirdim ‘Bir Fikrim Var Benim ‘ açılımını. 
Fakat  her seferinde Mert’in aklından ne geçtiğini okumak çok zor olurdu. Bir televizyon çizgi kahramanının sözleri bütün küçük çocuklarda söyleyiş haline gelmekte ’ Bir Fikrim Var Benim’ ama, sonrası olmamakta.   
Bu gün toplumda torunumun söylediği gibi ikilemi yaşamaktayız. ‘Bir Fikriniz Varsa Söyleyiniz, Yoksa sonsuza Dek Susunuz’ mu denmiye çalışılmakta. 75 milyon insanın yaşadığı bir ülkede 7 bölge raportörlerin, ‘AKİL’ diye adlandırılan  55 kişi, toplumun nabzını tutup, toplum barışını dile getirip, elde ettikleri notları Başefendiye mi aktaracaklar diye düşünmekteyim?  
İşte burasını ne iktidar partisi mensupları, ne muhalefet millet vekilleri, ne sade vatandaş bizler bir şey bilmemekteyiz. Aslında BaşEfendi de bilmemekte. Yapılmasına yol gösteren okyanus ötesindeki büyük AĞA, diğer ülkelerde olduğu gibi bir deneme yapmaktadır. ‘Tuttu’ olursa ne ala, ama tutmassa ne olurun bir B planı olabilirmi ? Şüphedeyim.
Bakın ASALA konusunda Türkiye de yetiştirilen değerli insanlar, Fransa’da ASALA’ yı pasifize ettikten sonra, Devlet  tarafından sahip çıkılmadığı için, Susurluk olayları yaşadık.  Şimdi dağlardaki eşkiya elini kolunu sallıyarak ülkeyi terk etmesine, ülkemin emniyet güçleri hangi kanuna göre göz yumacak, endişe etmekteyim.
Silivri’de, Sincan’da şanlı Türk Ordusunun  değerli mensupları yapay belgelerle tutuklu olmalarına karşın, eşkiyaya tanınan bu ‘ Ben görmeyim, sen bildiğin yoldan ülkeyi terk et ’  söylemi hangi vicdanı susturur. Bunca kaybolan hayatların hesabı kimden sorulacak.
Bundan daha vahim olanda dağdaki eşkiyanın bildiği bir iş var, o da  ‘Adam Öldürmek’ . Kaçakcılık, Uyuşturucu Ticaretinde Kurye Olmak gibi işlere alışık olan bu eşkiya gurubu, Kandil’de, velevki Kandil’e yerleştiler, haş haş mı yetiştirecekler? Ellerindeki LEGO lardan ne yapacaklar ?
Torunumun dediği gibi, neticesini bilmediği bir soruyu ortaya atıp, herkesin bir cevap üreterek en beğendiği cevabı uygulamaya koymak için yaratılan bir soru olan  ‘ Bir Fikrim Var Benim ‘ diye bir sözüm geldi söyledim hem nalına hem mıhına.
Metin Atamer 

Bir Fikrim Var.doc

Mehmet Necati Gungor

unread,
Apr 28, 2013, 1:50:05 AM4/28/13
to Turkiye-i...@googlegroups.com
Çok teşekkürler değerli dost. Görüş ve düşüncelerinizi yürekten paylaşıyorum. Sn. Korkmazcan, kendine yakışanı yapmış. Ona da ayrıca teşekkür ediyorum. Selam ve sevgi ile.

iPhone'umdan gönderildi

28 Nis 2013 tarihinde 04:48 saatinde, Turkiye-i...@googlegroups.com şunları yazdı:

Grup: http://groups.google.com/group/Turkiye-icin-el-ele/topics

    "Ahmet Kılıçaslan Aytar" <ahmetkilic...@gmail.com> Apr 28 12:02AM +0300  

    * TÜRKİYE'DE BİR ŞEYİN HALTI *
     
    Çağdaş devleti "İnsanların politik kapasitesi gelişime açıksa,devleti
    doğanın yüce bir gerekliliği olarak ele alması gerekir. İnsanın bir
    medeniyet kurma olasılığı,gücünün sınırıyla birlikte bahşedilen akla da
    bağlıdır" düşüncesi oluşturdu.
    İnsanlar "Din'in" özel bir mesele olduğu düşüncesinde yetkinleşti.
    Fransız Devrimiyle modern devletin kanun çıkarmasının "günahkâr insan"ın
    işi olduğu öngörüldü -o yüzden, Tanrı'nın devlet hayatında ortaya çıkan
    tarafsız ve görünür iradesi yerine insan aklı ve vicdanı özgürleşti -şimdi,
    devletlerin ezeli karakterini teşkilatı olan bir millet ya da bağımsız bir
    varlık olarak yasal biçimde birlik olmuş insanlar oluşturuyor.
    Devlet bireylerin hayatını ve mallarını güvenceye alan bir yapıdır, birey
    de gerektiğinde hayatını ve mallarını devlet için feda ediyor- çünkü,
    ulusal onurun bir nesilden diğerine geçen yüksek bir ahlâki ideal olduğu
    pozitif anlamda kutsallaştırılmıştır ve tüm bedellerden daha değerli
    sayılıyor.
    Yurtseverlik politik teşkilatla işbirliği yapmak, atalara ait başarıları
    kökleştirmek ve sonraki nesillere aktarma bilinci olarak gelişiyor...
     
    *
    Ulu Atatürk'ün de,"Baylar ve ey millet! İyi biliniz ki,Türkiye Cumhuriyeti
    şeyhler,dervişler,müritler,mensublar memleketi olamaz.En doğru ve en hakiki
    tarikat;medeniyet tarikatıdır" ifadesiyle rotasını çizdiği,
    Türkiye Cumhuriyeti Devleti özgür aklı ve vicdanı yaşamın tek rehberi eden
    ve İslam ülkelerine de Batı'yı geçebilecekleri mesajını veren,
    bağımsızlık,ulusal birlik ve bütünlük hedefindeydi.
    Ne ki,Türkiye'nin Kemalist ideolojik karakterini belirlediği,siyasal ve
    toplumsal yapılanmasını şekillendirmeye giriştiğinden beri etkisini her
    zaman çözümsüzlükte ortaya çıkaran karakteriyle siyasal ve toplumsal
    yapılanmaya engel oluşturan İslamcılık;
     
    *
    İşte, Büyük Selçuklu Devletinde Alpaslan ve Melikşah'ın veziri
    Nizamülmülk'ün Siyasetname'sinde belirlediği devlet modelinden yürüyor.
    Devleti oluşturan her prensip ve teşkilatlanma öncelikle Ku'ran, hadis,
    ahlaki değer yargıları ve tarihi tecrübelerden hareketle delillendiriliyor.
    Başkan ve yöneticilerin iyi bir yönetim sağlayacakları -aksi takdirde,
    dünya ve ahirette zarar edecekleri bilincinde oldukları kabul ediliyor.
    Bu bilinçle devlet- egemenlik-bağımsızlık düşüncesini, dış
    politikayı,istihbaratı,ekonomiyi, toplumdaki gelenek ve
    görenekleri,inançları, fikrî akımları,yaşam tarzını, idare edenlerle idare
    edilenlerin karşılıklı durumlarıyla sosyal yapıyı yönetiyorlar.
    Köhne iddialarını başarmak için Büyük Orta Doğu projesiyle ABD'nin
    çıkarları ve İsrail'in itikadî gelişimi ve güvenliğini sağlamanın ortağı
    -hem de,Türkiye'de yeni devletin patronudurlar.
     
    *
    Henüz anayasası eksiktir ama yeni Devlet, ABD ve İsrail'in desteği ile
    AKP/Cemaat'in Arap İslam ülkelerine Osmanlı yayılmacısı felsefede
    merkezi,yerel, özerk idareler, yargı,CHP,üniversiteler,medya,sermaye ve TSK
    üzerinden oluşturulmuştur.
    Bu değişimde Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) türlü süreci
    belirleyen,içinde askeri gücün pasifize edilerek operatif fonksiyon yerine
    istihbarat fonksiyonu kuvvetlendirilmiş yeni merkezdir.
    Bir tarafta Türkiye'de demokratikleşmeyi öngören ABD/CIA, öte tarafta
    demokratikleşme için Kürt Sorununun çözülmesini öngören İsrail/MOSSAD ile
    istihbarat paylaşımıyla yeni devleti belirliyor,siyaseti ve askeri
    yönetiyor:ne bağımsızlık,ne antiemperyalizm ne de çağdaşlık söz konusu
    değildir.
     
    *
    Bu görüntüde hükümetin 2008- 2011'de PKK terör örgütünün Kandil'deki
    yöneticilerini özel bir uçakla aldırıp devletin resmi bir heyeti ile "Barış
    ve Kardeşlik Projesi" çerçevesinde belli aralıklarla İmralı'da Öcalan ile
    devamında örgütle Oslo'da olmak üzere müzakereleri ile başlattığı sürecte
    -şimdi, şu durumuna bakınız.
    15 Ağustos 1984'te Abdullah Öcalan'ın talimatıyla Eruh'taki kanlı baskınla
    başlayan ve 30 yıl sürdürülen Kürt Hareketiyle terör mücadelesi,
    Kandil'in muzaffer terör komutanı Murat Karayılan'ın -bir taraftan, Türk
    kamuoyuna PKK'nın bir terör örgütü değilmişcesine yürüttüğü propaganda
    -öte tarafta,Kürt kamuoyuna silah tehditi altında hükümetle sıkı bir
    pazarlık sonucu,"ayrı bölgede ayrı bir yönetim"kuracağı propagandasıyla
    siyasetle mücadeleye yükseltgeniyor!
     
    *
    Çünkü İslamcının ilişiklendiği ABD'nin gücü sermaye ile devlet
    politikasının asimetrik karışımından oluşuyor.
    Asimetri, kapitalist ile devlet adamı ve çevresi arasında güce ilişkin
    güdüler ve çıkarların birbirine indirgenmeyen iki farklı mantığıdır.
    Kapitalist nerede daha yüksek kâr varsa oraya yatırım yapmanın peşinde
    -üstelik,asimetrinin diğer yanında olan devlet
    adamlarını,politikacıları,sivil-asker
    bürokratı,akademisyeni,işadamını,yazarı-çizeri,akil adamları ve terör
    örgütlerini akla gelen her türlü manipülasyonla yararlanmak üzere yanına
    çekmekte çok mahirdir.
    Oluşan karma başka devletler karşısında gücünü koruyup arttırmayı
    hedefliyor -bu suretle, bir ülkede zenginlik ve refah artışı başka ülkeye
    zarar yazıyor.
     
    *
    İşte Türkiye yeni devletin Suriye maceralarıyla eş zamanlı , ABD'de "Goals
    for American Foundation/Amerikalıların Hedefleri Vakfı" ve "The Council uf
    Foreign Relations/Dış İlişkiler Konseyi"nin işgal edilen fakat demokrasi
    yerine kan gölüne ve kargaşaya dönüştürülen Irak'ın mevcut durumdan
    çıkarılması için sundukları projeye katılmaktadır.
    "Irak'ın içinde bulunduğu durumun savunulmasının imkansız
    olduğu,demokrasinin zorla ve kaba kuvvetle değil ülkenin etnik ve mezhepsel
    yapısının esas alınmasıyla sağlanacağı -o yüzden, Irak'ın üç devlete;
    kuzeyde Kürdistan Cumhuriyeti, merkez-batı'da Sünni Arap Cumhuriyeti ve
    güneyde Şii Arap Cumhuriyeti'ne ayrılması,
    Bu devletlerin kurulması, zenginliklerin paylaşılması hususunda Birleşmiş
    Milletler, NATO, Avrupa Birliği ve Arap Birliği gibi kuruluşların yardımına
    başvurulması öngörüsü işletiliyor.
    Bu projede Türkiye'nin payı B planındadır, Osmanlı Devleti'nin uyguladığı
    Eyalet Sisteminin canlandırılması öngörüsü de yürütülüyor!
     
    *
    Irak'ta Şii Başbakan Nuri El-Maliki liderliğindeki Kanun Devleti
    İttifakının kazanma olasılığı yüksek olan il yönetimleri seçimleri 20
    Nisan 2013 tarihinde yapılmıştır.
    Suudi Arabistan,Katar ve Türkiye'nin desteklediği BAAS ve El-Kaide terör
    örgütleri iktidarı şiddet ve terörle deviremeyeceğini görmüştür -şimdi,
    halkı sivil itiatsizliğe sürüklüyor,estirdikleri terörle Irak'ı birliğini
    ve toprak bütünlüğünü bozmak için mezhep savaşına sürüklüyorlar.
    Üçlü bir reaksiyon oluşuyor, federal bütçe konusunda Şii başbakanla
    anlaşmazlık yüzünden hükümet toplantılarını boykot eden Kürtlere karşı
    Başbakan Maliki önce Kürt Dışişleri Bakanını zorunlu izine gönderiyor -bu
    suretle,hükümet üyesi tüm Kürt bakanların zorunlu izine çıkarılacağı mesajı
    veriyor -ardından, Kerkük El-Hüveyc'te Sünni göstericilere karşı şiddet
    kullanıyor-böylece, Irak birliğini tehdit eden tüm güçleri tehdit ediyor.
    ABD'nin öngördüğü biçimde Irak'ın üç devlete; kuzeyde Kürdistan
    Cumhuriyeti, merkez-batı'da Sünni Arap Cumhuriyeti ve güneyde Şii Arap
    Cumhuriyeti'ne ayrılması süreci hızla gelişiyor.
     
    *
    Türkiye'de İslamcıların egemenliğinde yeni devlet Irak'ta kurulacak
    Kürdistan'a destek çıkmakla Türkiye Cumhuriyeti Devletinin borçlu olduğunu
    varsaydığı Kürtlere borcunun bir kısmını ödeyeceğine inanmaktadır
    Diğer kısmını da süreçte Kürtlere karşı işlenen etnik zulmü kabul edip
    Kürtler'den resmen özür dilemek,Türk'lüğü kaldırarak Kürt'e itibar iade
    etmek, maddi ve manevi kayıpları karşılamak, eline Kürt kanı bulaşmış
    görevlileri yargılayıp cezalandırmaya yönelik bir süreci geliştirmeye
    yönelmiştir -ki, Orta Doğu'da bir bölgesel savaşa da güçbirliği ile
    müşterek cephe olunuyor...
     
    *
    Özgür akıl ve vicdan sahibi insanın "Başbakan Erdoğan ve şürakâsı keşke
    ayran yerine rakı içip kafayı bulsalardı" diyesi geliyor.
     
    28.4.2013
     
     
    Ahmet Kılıçaslan AYTAR
    ahmetkilic...@gmail.com

     

    "Mustafa Nevruz Sınacı" <mustafane...@gmail.com> Apr 27 07:40PM +0300  

    *UYARI VE ARMAĞAN** (1)*
     
    *Mustafa Nevruz SINACI*
     
    Öncelikle ifade etmek ve altını çizerek belirtmek gerekir ki;
    12 Haziran 2011, 24. cü dönem (parlamenter atama / belirleme usulü)
    milletvekili (!) genel seçimleri, tam bir ucube, rezalet; hak, adalet ve
    hukuk cinayeti, utanç verici bir skandal olarak tarihe geçmiştir.
     
    Şimdi, hiçbir partinin ön seçim yapmadığı.; Asli, insani, hukuki ve
    anayasal hak olan "vekilini bizzat belirleme, önerme ve seçme" imkân,
    fırsat ve iradesinin alenen gasp edilerek, seçmenlerin "Noter gibi"
    kullanıldığı antidemokratik bir belirlemenin ürünü; Hükmen atama yoluyla
    tayin edilip millete cebren ve hile ile tasdik ettirilen kimselerle
    Anayasayı ilga, devleti dönüştürme ve milleti motive etmeye kalkışmak, en
    azından bir insanlık suçudur.
     
    İşte, mevcut ve mer-i politik-ACI'ların, nice umur-u devlet ehli, asli
    unsur ve hakiki hüküm sahibi millete rağmen onursuzca, sorumsuzca ve
    pervasızca iştigal ettiği cürüm budur. Üstelik milletin "muhalefet görevi"
    verdiği partiler, parlamenterler, adalet cihazı ve hukukun üstünlüğünü
    korumakla memur ve mükellef kurum sorumlularının gözünün içine baka baka..
     
    Özellikle ve şu hale nazaran; Mevcut Anayasa ve hukuk nizamını korumakla
    mükellef hali hazır Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç'ın kırmızıçizgisi
    tarzında deklare edilen: "Yeni anayasanın kriteri insanlık onuru olmalıdır"
    biçimindeki sözleri; Adeta bu onursuzluk ve sorumsuzluğu meşrulaştırılma
    girişimi gibi algılanmıştır.
     
    Bu vesileyle "dönem açısından" fevkalâde önemli ve değerli bir çağrı; Daha
    açık bir deyimle, "mevcutların muhtaç olduğu uyarı, ilim, tarih ve fikri
    armağan" mahiyeti arz eden; 14., 15., 19. ve 20. dönem Denizli
    Milletvekili, TBMM (Emekli) Başkan Vekili ve Türk Parlamenterler Birliği
    (TPP) Onursal Başkanı Hasan Korkmazcan'ın 23 Nisan Egemenlik (özgürlük) ve
    Çocuk Bayramı'nda yayınladığı, "Sayın Milletvekilim" diye büyük bir edep,
    hâya ve tevazu ile başlayan "açık mektubu"nu ilgi, bilgi ve dikkatlerinize
    sunuyorum.
     
    * "Sayın Milletvekilim,*
     
    TBMM'nin 93. Açılış Yıldönümü'nde, Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı'mızın
    sonsuza kadar kutlanması dileğimle sevgi ve saygılarımı sunarım. Yıllardır
    ülke yönetimiyle ilgili görüş ve düşüncelerimi parlamenter dostlarıma
    iletmeyi, Türk Demokrasi Tarihi'nin önemli bir bölümünü - 1956'dan itibaren
    gazeteci, 1969'dan itibaren parlamenter olarak - izlemiş olmanın bana
    yüklediği bir görev saydım. Bugün de aynı duyarlılık ve duygularımla bazı
    değerlendirmelerimi size sunmak istiyorum:
     
    Öncelikle Milletvekili kimliği konusundaki inancımı bir kere daha
    belirtmeliyim: "Her bir milletvekili, şerefli yemin metninin
    bağlayıcılığıyla Türkiye Cumhuriyeti'nin ülkesi ve milletiyle bölünmez
    bütünlüğünün önde gelen güvencesi olma sorumluluğunun bilincindedir.
    Milletvekilinin, seçiliş şartları ve seçilme beklentilerinin oluşturduğu
    tüm zorluklara karşın, TBMM'nin kahramanlık ruhuna ve yemin onuruna
    bağlılığı her türlü sadakat duygusunun önünde gelir." Daha önceki
    yazılarımda size ilettiğim bu anlayışı bugün de aynen koruyorum.
     
    Başka bir siyaset anlayışının etik temelden yoksun olduğuna inanıyorum.
     
    Toplumumuz, günümüzde anlamlandırmakta ve yorumlamakta güçlük çektiği bazı
    kaygılarla karşı karşıyadır. Kaygılar giderek derinleşmekte, belirsizlikler
    birer bunalım kaynağına dönüşmektedir. Binlerce yılın birikimi olan ortak
    ilke ve değerlerimizin aşınmasına yol açan bir yönetim anlayışıyla mı
    yönetiliyoruz? İktidar odakları bu gidişin planlayıcısı mı, uygulayıcısı
    mı, seyircisi mi?.. Bu gelişmeler bazı çevrelerin dayatmalarının kaçınılmaz
    sonucu mudur? Bazı iktidar yöneticilerinin ülke-dünya dengelerindeki temel
    algılamaları bir yenilmişlik değerlendirmesine mi dayanmaktadır? Belgeli
    tarihi binlerce yıl olan Türk Devleti'nin yalnız kendisi için değil,
    komşuları ve diğer ülkeler için de savunduğu egemenlik ve bağımsızlık
    esasına dayalı, karşılıklı saygı ile yürütülen dış ilişkiler ilkeleri hangi
    zorunluluklarla gölgelenmektedir? Bazı uluslararası kuruluşlar, devletler
    ve bunların temsilcileri mütekabiliyet ve kendi yükümlülüklerine eş zamanlı
    sadakat ilkelerini, söz konusu Türkiye olunca neden kolayca ihmale
    yeltenmektedirler?" (*devamı yarın*)
     
     
    *UYARI VE ARMAĞAN** (2)*
     
    *Mustafa Nevruz SINACI*
     
    * **"*Müttefikimiz ülkelerle mevzuat birliğimize rağmen asker
    gönderme ve kabulde neden farklı usuller uyguluyoruz? Yürütme ve yargının
    uygulamalarında Anayasa'ya, kanunlara ve özellikle hukuk devletinin temel
    ilkelerine aykırılıklar zaman zaman tersinden bir sıkıyönetim, olağanüstü
    hal veya kriz yönetimi anlayışıyla mı yaygınlık kazanmaktadır? Devletin
    kanun hâkimiyetini, kamu düzenini, kamu güvenliğini ve hukuk istikrarını
    sağlama görevi hangi anayasal yetkiye dayanarak belirsizlik süreçlerine
    sokulabilmektedir?
     
    Türkiye, Anayasa metninin yargıçlarla yazıldığı tek hukuk devleti,
    Cumhurbaşkanı statüsünün seçim yerine yasa yorumlarıyla gerçekleştiği tek
    cumhuriyet olma durumuna nasıl sürüklenmiştir? Bu sorular ve benzerleri
    birçoğuna katıldığım, bizzat tespit ettiğim ve somut örnekleri çokça
    yaşanan olaylardan doğmuştur. Sorunları yeni sorunlarla perdelemek,
    müsaadeli düşmanlıklarla gerilimler, sahicileştirilmiş başarılarla zaferler
    sahnelemek bazı güçlerin yönetme ve yönlendirme metodu olsa dahi, bizim
    ülkemizin insanlarının irfanını doyurmamaktadır.
     
    Durum başka türlü olsaydı, güç sahiplerinin gücü arttıkça alkışlamakta
    gönülsüz, güç sahibine yaklaşanları değersizleştirmekte aceleci davranmazdı.
     
    Milletimiz tarihte hep kendi azim ve kararıyla yol almıştır.
     
    Türk Milleti 93 yıldan beri de huzuru ancak, TBMM'nin devlet
    idaresinde millet iradesini etkin olarak uygulatabildiği dönemlerde
    bulmuştur. Kaygı, huzursuzluk ve bunalımlar işlerin TBMM'nin etki, gözetim
    ve denetimi dışına çıktığı veya öyle algılandığı süreçlerde doğmuştur.
    Günümüzde TBMM'yi yasa yapma, yasaların uygulamalarını denetleme, halkı
    bilgilendirme ve halkın taleplerini siyasi alana taşıma konularında
    sıradanlaştıran kaynağı belirsiz oldubittiler, toplumda karşılığını puslu
    bir ortam ve yön duygusunu yitirmişlik olarak bulmaktadır.
     
    Ülkemizdeki puslu ortam bir yandan siyasi, sosyal ve etik
    bunalımı beslerken, diğer yandan marazi ve sapkın bir anlayışla Türk
    düşmanlığı zemininde buluşanların (ki bunlar herhangi bir milliyete
    bağlanamazlar, zira milliyetçi her ulusa saygılıdır; hatta kendi ırklarını
    üstün görme maluliyeti taşıyan ırkçılardan bile değildirler, ırkçılar hiç
    olmazsa başkalarının direktifiyle değer düşmanlığı yapmazlar) ölçüsüz
    taleplerle ortaya dökülmesine yol açmaktadır... Yeni Haçlılık'ın kanlı
    araçları olan EOKA, ASALA ve PKK gibi örgütlerin lobilerine dayananlar
    adeta kamu yetkileri kullanmaktadırlar.
     
    Türkiye sanki bir savaş kaybetmiş, Türk milleti sanki kayıtsız
    şartsız teslim olmuş, Türk devleti sanki yeniden kuruluyormuş gibi Anayasa
    taslaklarının propagandası yapılmaktadır. İkinci Dünya Savaşının kayıtsız
    şartsız teslim olan mağlupları Almanlar, İtalyanlar ve Japonlar bile bu
    kadar ahlaksız tekliflere muhatap kılınmadılar. Galipler, yendikleri, hem
    de insanlık dışı ırkçı uygulamalarla suçladıkları Almanlar'ın,
    İtalyanlar'ın ve Japonlar'ın Milli adlarını Anayasa'dan çıkarmalarını
    istemek cüretini göstermediler.
     
    Galip işgalcilerin yazdığı Alman Anayasası Madde:116
    vatandaşlığı "Alman Kavmiyeti" bağlantılı olarak hükme bağlamıştır. İtalyan
    Anayasası Madde: 51/2 "Etnik İtalyanlık"ı bile vatandaşlığa bağlamıştır.
    "Güneşin Oğlundan" insan kimliğine dönüşen Japon imparatoru Hirohito bile
    işgalcilerin yazdığı Anayasa'yı 3 Kasım 1946 günü yeni bir Anayasa olarak
    değil, *"Japon İmparatorluk Anayasası'nın DEĞİŞİKLİĞİNİ
    yayınlıyorum"*ibaresiyle yürürlüğe koymuştur. Gerçekleri örtmekte
    sınır tanımayanlar
    Osmanlı Devleti'nin yapısı ve kimliği hakkında da tarihi inkâr
    etmektedirler. Osmanlı Devleti Aliyesi Kadim Asya İmparatorlukları'nın ve
    Selçuklular'ın devamı olarak milli, merkezi ve üniter bir devlet anlayışını
    hayata geçirmiştir.
     
    1876 Anayasası'nın Osmanlı kimliğini esas alan hükümleri
    içindeki 18. Madde'de: *"Hidamatı devlette istihdam olunmak için devletin
    lisanı resmisi olan Türkçeyi bilmek şarttır" *ibaresi yer almaktadır." (*devamı
    yarın*)
     
     
    *UYARI VE ARMAĞAN** (3)*
     
    *Mustafa Nevruz SINACI*
     
    "Aynı şekilde 57. Madde'de *"Heyetlerin (Heyeti Ayan ve Heyeti
    Mebusan) müzakeratı lisan-ı Türki üzere cereyan eder"* hükmü yer
    almaktadır. 68. maddede *"Osmanlı tebaası olmayan, ecnebi hizmetinde olan
    ve Türkçe bilmeyenlerin"* heyetlere seçilemeyeceği hükme bağlanmış, yeniden
    aday olabilmek için *"Türkçe okumak ve mümkün mertebe yazmak şart olacaktır"
    * hükmü yer almıştır.
     
    Bu gerçekleri görmezlikten gelenlerin tarih tahrifatçılığı tescillenmiştir.
     
    Bir başka tarih yalanı da Türklük kavramının 1924 Anayasasıyla ihdas
    edildiği iddiasıdır. Halbuki TBMM 1-2 Kasım 1922 tarihli kurucu Anayasa
    hükmündeki 308 numaralı kararında *"Birkaç asırdır saray ve Bab-ı Âli'nin
    cehalet ve salahati yüzünden devlet azim felaketler içinde müthiş bir
    surette çalkalandıktan sonra nihayet tarihe intikal etmiş bulunduğu bir
    anda Osmanlı İmparatorluğu'nun müessis ve sahibi hakikisi olan Türk Milleti
    Anadolu'da hem harici düşmanlarına karşı kıyam etmiş, hem de o düşmanlarla
    birleşip millet aleyhine harekete gelmiş olan saray ve Bâb-ı Âli aleyhine
    mücadeleye atılarak TBMM ve onun hükümet ve ordularını biteşkil harici
    düşmanlar saray ve Bâb-ı Âli ile fiilen ve müsellehan ve malum müşkilât-ı
    şedide ve mahrumiyet-i elime içinde cidale girişmiş ve bugünkü halâs gününe
    vasıl olmuştur. Türk milleti saray ve Bâb-ı Âli'nin hıyanetini gördüğü
    zaman Teşkilât-ı Esasiye Kanunu isdar ederek onun birinci maddesi ile
    hâkimiyeti Padişahtan alıp bizzat millete ve ikinci maddesi ile icrai ve
    teşrii kuvvetleri onun yed-i kudretine vermiştir. Yedinci madde ile de harp
    ilânı, sulh akti gibi bütün hukuk-ı hükümraniyi milletin nefsinde cem
    eylemiştir. Binaenaleyh; o zamandan beri eski Osmanlı İmparatorluğu tarihe
    intikal edip yerine yeni ve millî bir Türk Devleti yine o zamandan beri
    Padişahlık merfu olup yerine TBMM kaim olmuştur."* ibarelerini tarihe
    silinmez harflerle kazımıştır.
     
    Batıda bazı sapkın çevrelerde görülen ırkçılığı Türk Milliyetçiliği'ne
    yöneltmek aşağılık bir işbirlikçiliktir. Türk Milliyetçiliği'ni ırkçılıkla
    suçlamak bir nefret suçudur ve milleti tarih içinde aşılan geri yapılara
    doğru çözme amaçlıdır. Türk Devleti'nin kimliğini tartışanlar, yönleri
    emperyalizmin Sevr'ine ve 1071 Bizans'ına dönük olanlardır. Ayetleri
    eksilterek, Hadis'lere ekleme yaparak bu gerçekler örtülemez, olsa olsa
    sahiplerini kutsalların tahrifçisi yapar.
     
    Milletimiz kaygı ile izlediği ve bilinç ile kaydettiği her türlü
    hukuksuzluğun hesabını elbette soracak kararlılığa sahiptir. Milletteki
    kaygının temel sebeplerden biri, kendi hukuk dışı konumları
    tescillenenlerin TBMM üyelerini de aynı gayrı meşru zemine çekme
    gayretleridir.
     
    TBMM'nin Anayasa değişikliği yapma yetki ve sınırları TC Anayasası'nda
    açıkça belirlenmiştir. TBMM elbette yeminlerine onurla bağlı üyeleri eliyle
    yasama organını kendi meşruiyetini çiğneyecek konuma düşürmeyecektir.
     
    1971'de Anayasanın 147. Maddesi'ni bizzat kaleme alan, Partilerarası
    Anayasa Komisyonu'nun başkanı olarak, şanlı TBMM'nin değerli üyelerinin
    milletin verdiği kutsal yetkiye hiçbir gücü ortak etmediğinin ve kendi
    tercihlerini hukuk çizgisinden asla taşırmama kararlılığının tanığıyım.
     
    Milleti şerefle temsil edenlerin kopamayacakları öncelikli ilke,
    yeminlerine sadakattir.
     
    Bunun yerine getirilmediği süreçlerde, vatandaşın millet, ülke ve devletine
    sadakati devreye girer.
     
    Sizlerin de yüce Türk Milleti'nin beklediği gibi TBMM'nin tarihsel
    bilincini gelecek kuşaklara şerefle aktaracağınızdan kimse şüphe edemez.
     
    Bu kutlu günde başta TBMM'nin kurucusu ve ilk başkanı Gazi Mustafa Kemal
    ATATÜRK olmak üzere ebediyete uğurladığı bütün millet temsilcilerini
    rahmetle anıyorum. Yaşayan bütün parlamenterlerimize esenlikler diliyorum.
     
    En yürekten saygılarımla," ...//...
     
    --
    *______________________________________________
    Mustafa Nevruz SINACI*
    *Siyaset Bilimci-Hukukçu, Araştırmacı-Yazar*
    *e.mail (özel)*, gercek....@hotmail.com
    *Yazışma Adresi*: *P.K. 118 [06 442] Yenişehir-ANKARA*
    *WEB* ::: http://www.mustafanevruzsinaci.blogspot.com

     

    Mustafa Nevruz SINACI <gercek....@hotmail.com> Apr 27 04:38PM  

    UYARI
    VE ARMAĞAN (1)
     
    Mustafa Nevruz
    SINACI
     
    Öncelikle ifade etmek ve altını
    çizerek belirtmek gerekir ki; 12 Haziran 2011, 24. cü dönem (parlamenter atama /
    belirleme usulü) milletvekili (!) genel seçimleri, tam bir ucube, rezalet; hak,
    adalet ve hukuk cinayeti, utanç verici bir skandal olarak tarihe geçmiştir.
     
    Şimdi,
    hiçbir partinin ön seçim yapmadığı.; Asli, insani, hukuki ve anayasal hak olan
    “vekilini bizzat belirleme, önerme ve seçme” imkân, fırsat ve iradesinin alenen
    gasp edilerek, seçmenlerin “Noter gibi” kullanıldığı antidemokratik bir
    belirlemenin ürünü; Hükmen atama yoluyla tayin edilip millete cebren ve hile
    ile tasdik ettirilen kimselerle Anayasayı ilga, devleti dönüştürme ve milleti
    motive etmeye kalkışmak, en azından bir insanlık suçudur.
     
    İşte,
    mevcut ve mer-i politik-ACI’ların, nice umur-u devlet ehli, asli unsur ve
    hakiki hüküm sahibi millete rağmen onursuzca, sorumsuzca ve pervasızca iştigal
    ettiği cürüm budur. Üstelik milletin “muhalefet görevi” verdiği partiler,
    parlamenterler, adalet cihazı ve hukukun üstünlüğünü korumakla memur ve
    mükellef kurum sorumlularının gözünün içine baka baka..
     
    Özellikle
    ve şu hale nazaran; Mevcut Anayasa ve hukuk nizamını korumakla mükellef hali
    hazır Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç’ın kırmızıçizgisi tarzında deklare
    edilen: “Yeni anayasanın kriteri insanlık onuru olmalıdır” biçimindeki sözleri;
    Adeta bu onursuzluk ve sorumsuzluğu meşrulaştırılma girişimi gibi algılanmıştır.
     
    Bu
    vesileyle “dönem açısından” fevkalâde önemli ve değerli bir çağrı; Daha açık
    bir deyimle, “mevcutların muhtaç olduğu uyarı, ilim, tarih ve fikri armağan”
    mahiyeti arz eden; 14., 15., 19. ve 20. dönem Denizli Milletvekili, TBMM
    (Emekli) Başkan Vekili ve Türk Parlamenterler Birliği (TPP) Onursal Başkanı
    Hasan Korkmazcan’ın 23 Nisan Egemenlik (özgürlük) ve Çocuk Bayramı’nda
    yayınladığı, “Sayın Milletvekilim” diye büyük bir edep, hâya ve tevazu ile
    başlayan “açık mektubu”nu ilgi, bilgi ve dikkatlerinize sunuyorum.
     
    “Sayın Milletvekilim,
     
    TBMM’nin
    93. Açılış Yıldönümü’nde, Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’mızın sonsuza kadar
    kutlanması dileğimle sevgi ve saygılarımı sunarım. Yıllardır ülke yönetimiyle
    ilgili görüş ve düşüncelerimi parlamenter dostlarıma iletmeyi, Türk Demokrasi
    Tarihi’nin önemli bir bölümünü – 1956‘dan itibaren gazeteci, 1969’dan itibaren
    parlamenter olarak – izlemiş olmanın bana yüklediği bir görev saydım. Bugün de
    aynı duyarlılık ve duygularımla bazı değerlendirmelerimi size sunmak istiyorum:
     
     
    Öncelikle
    Milletvekili kimliği konusundaki inancımı bir kere daha belirtmeliyim: “Her bir
    milletvekili, şerefli yemin metninin bağlayıcılığıyla Türkiye Cumhuriyeti’nin
    ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünün önde gelen güvencesi olma
    sorumluluğunun bilincindedir. Milletvekilinin, seçiliş şartları ve seçilme
    beklentilerinin oluşturduğu tüm zorluklara karşın, TBMM’nin kahramanlık ruhuna
    ve yemin onuruna bağlılığı her türlü sadakat duygusunun önünde gelir.” Daha
    önceki yazılarımda size ilettiğim bu anlayışı bugün de aynen koruyorum.
     
    Başka
    bir siyaset anlayışının etik temelden yoksun olduğuna inanıyorum.
     
    Toplumumuz,
    günümüzde anlamlandırmakta ve yorumlamakta güçlük çektiği bazı kaygılarla karşı
    karşıyadır. Kaygılar giderek derinleşmekte, belirsizlikler birer bunalım kaynağına
    dönüşmektedir. Binlerce yılın birikimi olan ortak ilke ve değerlerimizin
    aşınmasına yol açan bir yönetim anlayışıyla mı yönetiliyoruz? İktidar odakları
    bu gidişin planlayıcısı mı, uygulayıcısı mı, seyircisi mi?.. Bu gelişmeler bazı
    çevrelerin dayatmalarının kaçınılmaz sonucu mudur? Bazı iktidar yöneticilerinin
    ülke-dünya dengelerindeki temel algılamaları bir yenilmişlik değerlendirmesine
    mi dayanmaktadır? Belgeli tarihi binlerce yıl olan Türk Devleti’nin yalnız
    kendisi için değil, komşuları ve diğer ülkeler için de savunduğu egemenlik ve
    bağımsızlık esasına dayalı, karşılıklı saygı ile yürütülen dış ilişkiler
    ilkeleri hangi zorunluluklarla gölgelenmektedir? Bazı uluslararası kuruluşlar,
    devletler ve bunların temsilcileri mütekabiliyet ve kendi yükümlülüklerine eş
    zamanlı sadakat ilkelerini, söz konusu Türkiye olunca neden kolayca ihmale
    yeltenmektedirler?” (devamı yarın)
     
     
    UYARI
    VE ARMAĞAN (2)
     
    Mustafa Nevruz
    SINACI
     
    “Müttefikimiz ülkelerle mevzuat
    birliğimize rağmen asker gönderme ve kabulde neden farklı usuller uyguluyoruz?
    Yürütme ve yargının uygulamalarında Anayasa’ya, kanunlara ve özellikle hukuk
    devletinin temel ilkelerine aykırılıklar zaman zaman tersinden bir sıkıyönetim,
    olağanüstü hal veya kriz yönetimi anlayışıyla mı yaygınlık kazanmaktadır?
    Devletin kanun hâkimiyetini, kamu düzenini, kamu güvenliğini ve hukuk
    istikrarını sağlama görevi hangi anayasal yetkiye dayanarak belirsizlik
    süreçlerine sokulabilmektedir?
     
    Türkiye, Anayasa
    metninin yargıçlarla yazıldığı tek hukuk devleti, Cumhurbaşkanı statüsünün
    seçim yerine yasa yorumlarıyla gerçekleştiği tek cumhuriyet olma durumuna nasıl
    sürüklenmiştir? Bu sorular ve benzerleri birçoğuna katıldığım, bizzat tespit
    ettiğim ve somut örnekleri çokça yaşanan olaylardan doğmuştur. Sorunları yeni
    sorunlarla perdelemek, müsaadeli düşmanlıklarla gerilimler, sahicileştirilmiş
    başarılarla zaferler sahnelemek bazı güçlerin yönetme ve yönlendirme metodu
    olsa dahi, bizim ülkemizin insanlarının irfanını doyurmamaktadır.
     
    Durum
    başka türlü olsaydı, güç sahiplerinin gücü arttıkça alkışlamakta gönülsüz, güç
    sahibine yaklaşanları değersizleştirmekte aceleci davranmazdı.
     
    Milletimiz tarihte hep kendi azim ve
    kararıyla yol almıştır.
     
    Türk Milleti 93 yıldan beri de
    huzuru ancak, TBMM’nin devlet idaresinde millet iradesini etkin olarak uygulatabildiği
    dönemlerde bulmuştur. Kaygı, huzursuzluk ve bunalımlar işlerin TBMM’nin etki,
    gözetim ve denetimi dışına çıktığı veya öyle algılandığı süreçlerde doğmuştur.
    Günümüzde TBMM’yi yasa yapma, yasaların uygulamalarını denetleme, halkı
    bilgilendirme ve halkın taleplerini siyasi alana taşıma konularında
    sıradanlaştıran kaynağı belirsiz oldubittiler, toplumda karşılığını puslu bir
    ortam ve yön duygusunu yitirmişlik olarak bulmaktadır.
     
    Ülkemizdeki puslu ortam bir yandan
    siyasi, sosyal ve etik bunalımı beslerken, diğer yandan marazi ve sapkın bir
    anlayışla Türk düşmanlığı zemininde buluşanların (ki bunlar herhangi bir
    milliyete bağlanamazlar, zira milliyetçi her ulusa saygılıdır; hatta kendi
    ırklarını üstün görme maluliyeti taşıyan ırkçılardan bile değildirler, ırkçılar
    hiç olmazsa başkalarının direktifiyle değer düşmanlığı yapmazlar) ölçüsüz
    taleplerle ortaya dökülmesine yol açmaktadır… Yeni Haçlılık’ın kanlı araçları
    olan EOKA, ASALA ve PKK gibi örgütlerin lobilerine dayananlar adeta kamu
    yetkileri kullanmaktadırlar.
     
    Türkiye sanki bir savaş kaybetmiş,
    Türk milleti sanki kayıtsız şartsız teslim olmuş, Türk devleti sanki yeniden
    kuruluyormuş gibi Anayasa taslaklarının propagandası yapılmaktadır. İkinci
    Dünya Savaşının kayıtsız şartsız teslim olan mağlupları Almanlar, İtalyanlar ve
    Japonlar bile bu kadar ahlaksız tekliflere muhatap kılınmadılar. Galipler,
    yendikleri, hem de insanlık dışı ırkçı uygulamalarla suçladıkları Almanlar’ın,
    İtalyanlar’ın ve Japonlar’ın Milli adlarını Anayasa’dan çıkarmalarını istemek
    cüretini göstermediler.
     
    Galip işgalcilerin yazdığı Alman
    Anayasası Madde:116 vatandaşlığı “Alman Kavmiyeti” bağlantılı olarak hükme
    bağlamıştır. İtalyan Anayasası Madde: 51/2 “Etnik İtalyanlık”ı bile
    vatandaşlığa bağlamıştır. “Güneşin Oğlundan” insan kimliğine dönüşen Japon
    imparatoru Hirohito bile işgalcilerin yazdığı Anayasa’yı 3 Kasım 1946 günü yeni
    bir Anayasa olarak değil, “Japon
    İmparatorluk Anayasası’nın DEĞİŞİKLİĞİNİ yayınlıyorum” ibaresiyle yürürlüğe
    koymuştur. Gerçekleri örtmekte sınır tanımayanlar Osmanlı Devleti’nin yapısı ve
    kimliği hakkında da tarihi inkâr etmektedirler. Osmanlı Devleti Aliyesi Kadim
    Asya İmparatorlukları’nın ve Selçuklular’ın devamı olarak milli, merkezi ve
    üniter bir devlet anlayışını hayata geçirmiştir.
     
    1876 Anayasası’nın Osmanlı kimliğini
    esas alan hükümleri içindeki 18. Madde’de: “Hidamatı
    devlette istihdam olunmak için devletin lisanı resmisi olan Türkçeyi bilmek
    şarttır” ibaresi yer almaktadır.” (devamı
    yarın)
     
     
    UYARI
    VE ARMAĞAN (3)
     
    Mustafa Nevruz
    SINACI
     
    “Aynı şekilde 57. Madde’de “Heyetlerin (Heyeti Ayan ve Heyeti Mebusan)
    müzakeratı lisan-ı Türki üzere cereyan eder” hükmü yer almaktadır. 68.
    maddede “Osmanlı tebaası olmayan, ecnebi
    hizmetinde olan ve Türkçe bilmeyenlerin” heyetlere seçilemeyeceği hükme
    bağlanmış, yeniden aday olabilmek için “Türkçe
    okumak ve mümkün mertebe yazmak şart olacaktır” hükmü yer almıştır.
     
    Bu
    gerçekleri görmezlikten gelenlerin tarih tahrifatçılığı tescillenmiştir.
     
    Bir
    başka tarih yalanı da Türklük kavramının 1924 Anayasasıyla ihdas edildiği
    iddiasıdır. Halbuki TBMM 1-2 Kasım 1922 tarihli kurucu Anayasa hükmündeki 308
    numaralı kararında “Birkaç asırdır saray
    ve Bab-ı Âli’nin cehalet ve salahati yüzünden devlet azim felaketler içinde
    müthiş bir surette çalkalandıktan sonra nihayet tarihe intikal etmiş bulunduğu
    bir anda Osmanlı İmparatorluğu’nun müessis ve sahibi hakikisi olan Türk Milleti
    Anadolu’da hem harici düşmanlarına karşı kıyam etmiş, hem de o düşmanlarla
    birleşip millet aleyhine harekete gelmiş olan saray ve Bâb-ı Âli aleyhine
    mücadeleye atılarak TBMM ve onun hükümet ve ordularını biteşkil harici
    düşmanlar saray ve Bâb-ı Âli ile fiilen ve müsellehan ve malum müşkilât-ı
    şedide ve mahrumiyet-i elime içinde cidale girişmiş ve bugünkü halâs gününe
    vasıl olmuştur. Türk milleti saray ve Bâb-ı Âli’nin hıyanetini gördüğü zaman
    Teşkilât-ı Esasiye Kanunu isdar ederek onun birinci maddesi ile hâkimiyeti
    Padişahtan alıp bizzat millete ve ikinci maddesi ile icrai ve teşrii kuvvetleri
    onun yed-i kudretine vermiştir. Yedinci madde ile de harp ilânı, sulh akti gibi
    bütün hukuk-ı hükümraniyi milletin nefsinde cem eylemiştir. Binaenaleyh; o
    zamandan beri eski Osmanlı İmparatorluğu tarihe intikal edip yerine yeni ve
    millî bir Türk Devleti yine o zamandan beri Padişahlık merfu olup yerine TBMM
    kaim olmuştur.” ibarelerini tarihe silinmez harflerle kazımıştır.
     
    Batıda
    bazı sapkın çevrelerde görülen ırkçılığı Türk Milliyetçiliği’ne yöneltmek
    aşağılık bir işbirlikçiliktir. Türk Milliyetçiliği’ni ırkçılıkla suçlamak bir
    nefret suçudur ve milleti tarih içinde aşılan geri yapılara doğru çözme
    amaçlıdır. Türk Devleti’nin kimliğini tartışanlar, yönleri emperyalizmin
    Sevr’ine ve 1071 Bizans’ına dönük olanlardır. Ayetleri eksilterek, Hadis’lere ekleme
    yaparak bu gerçekler örtülemez, olsa olsa sahiplerini kutsalların tahrifçisi
    yapar.
     
    Milletimiz
    kaygı ile izlediği ve bilinç ile kaydettiği her türlü hukuksuzluğun hesabını
    elbette soracak kararlılığa sahiptir. Milletteki kaygının temel sebeplerden
    biri, kendi hukuk dışı konumları tescillenenlerin TBMM üyelerini de aynı gayrı
    meşru zemine çekme gayretleridir.
     
    TBMM’nin
    Anayasa değişikliği yapma yetki ve sınırları TC Anayasası’nda açıkça
    belirlenmiştir. TBMM elbette yeminlerine onurla bağlı üyeleri eliyle yasama
    organını kendi meşruiyetini çiğneyecek konuma düşürmeyecektir.
     
    1971’de
    Anayasanın 147. Maddesi’ni bizzat kaleme alan, Partilerarası Anayasa
    Komisyonu’nun başkanı olarak, şanlı TBMM’nin değerli üyelerinin milletin
    verdiği kutsal yetkiye hiçbir gücü ortak etmediğinin ve kendi tercihlerini
    hukuk çizgisinden asla taşırmama kararlılığının tanığıyım.
     
    Milleti
    şerefle temsil edenlerin kopamayacakları öncelikli ilke, yeminlerine
    sadakattir.
     
    Bunun
    yerine getirilmediği süreçlerde, vatandaşın millet, ülke ve devletine sadakati
    devreye girer.
     
    Sizlerin
    de yüce Türk Milleti’nin beklediği gibi TBMM’nin tarihsel bilincini gelecek
    kuşaklara şerefle aktaracağınızdan kimse şüphe edemez.
     
    Bu
    kutlu günde başta TBMM’nin kurucusu ve ilk başkanı Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK
    olmak üzere ebediyete uğurladığı bütün millet temsilcilerini rahmetle anıyorum.
    Yaşayan bütün parlamenterlerimize esenlikler diliyorum.
     
    En
    yürekten saygılarımla,” …//…

     

    Abdullah Mustafa <abdullah...@gmail.com> Apr 27 09:10AM +0300  

    Toplumsal düzen ve hukuk - 73
     
     
    B. Hukuk - 16
     
     
    2. Kamu hukuku - 8 a) Ceza Hukuku - 8
     
     
    (3) Adam Öldürme ve Müessir Fiillerin Cezası - 5
     
     
    (b) Bu konu, VI. C. 2. j. Adam Öldürmek konusu ile doğrudan ilişkilidir:
    Adam Öldürmek-4
     
    (II) Öldürmek -3
     
     
    (c) Haksız yere öldürenler ve ölenler -1
     
    Siz şöyle demiştiniz: "Ey Mûsa, biz bir tek yemeğe asla dayanamayız, bizim
    için Rabb'ine dua et de bize yerin bitirdiklerinden, baklasından,
    acurundan, sarmısağından, mercimeğinden, soğanından çıkarıversin." Mûsa
    şöyle demişti: "Siz daha aşağı bir nimeti daha üstün bir nimete mi değişmek
    istiyorsunuz? İnin bir kasabaya; istediğiniz sizin olacaktır." Ve
    üzerlerine zillet, eziklik ve yoksulluk damgası vuruldu, Allah'tan bir
    gazaba çarpıldılar. Bu böyle oldu, çünkü onlar Allah'ın ayetlerini inkâr
    ediyor ve haksız yere peygamberleri öldürüyorlardı. İsyan ettikleri için
    böyle oldu. Sınır tanımıyor, azgınlık yapıyorlardı. 2. sure (BAKARA) 61.
    ayet (Resmi: 2/İniş:92/Alfabetik:11)
     
     
    Siz bir adam öldürmüştünüz de onunla ilgili olarak çekişip duruyordunuz.
    Oysa ki Allah, sizin sakladıklarınızı ortaya çıkaracaktı. 2. sure (BAKARA)
    72. ayet (Resmi: 2/İniş:92/Alfabetik:11)
     
     
    Yemin olsun ki, Mûsa'ya Kitap'ı verdik. Ve arkasından da resuller
    gönderdik. Meryem oğlu İsa'ya da açık-seçik deliller verdik ve kendisini
    Ruhulkudüs'le güçlendirdik. Bir resulün size, nefislerinizin hoşlanmadığı
    bir şey getirdiği her seferinde büyüklük taslamadınız mı? Bir kısmını
    yalanladınız, bir kısmını da öldürüyorsunuz. 2. sure (BAKARA) 87. ayet
    (Resmi: 2/İniş:92/Alfabetik:11)
     
     
    Allah yolunda öldürülenler için "ölüler" demeyin. Tam aksine, onlar
    dirilerdir ama siz farkında olmazsınız. 2. sure (BAKARA) 154. ayet (Resmi:
    2/İniş:92/Alfabetik:11)
     
     
    Andolsun ki Allah, "Allah yoksuldur, bizler zenginleriz!" diyenlerin sözünü
    işitti. Dediklerini de yazacağız, haksız yere peygamberleri öldürmelerini
    de. Ve şöyle diyeceğiz: "Tadın, yakıp pişiren azabı!" 3. sure (ÂLİ IMRÂN)
    181. ayet (Resmi: 3/İniş:94/Alfabetik:7)
     
     
    Yanlışlık hali müstesna, bir müminin bir mümini öldürmesi olacak şey
    değildir. Yanlışlıkla bir mümini öldürenin, özgürlüğü elinden alınmış bir
    mümini özgürlüğüne kavuşturması, ölenin ailesine de üzerinde anlaşmaya
    varılacak tatmin edici bir diyet vermesi gerekir. Vârislerin, diyeti
    bağışlaması hali müstesna. Eğer öldürülen, mümin olmakla birlikte size
    düşman bir topluluktan ise o zaman öldürenin, özgürlüğünden yoksun bir
    mümini özgürlüğüne kavuşturması gerekir. Öldürülen, sizinle aralarında
    antlaşma bulunan bir toplumdan ise o durumda, öldürülenin ailesine tatmin
    edici bir diyet verme yanında, hürriyetinden yoksun bir mümini hürriyetine
    kavuşturmak da gerekli olur. Bunlara imkân bulamayan, Allah'a tövbe olarak
    iki ay kesiksiz oruç tutar. Allah, gereğince bilendir, hikmeti sonsuzdur. Bir
    mümini kasten öldürene gelince, onun cezası içinde sürekli kalmak üzere
    cehennemdir. Allah gazap etmiştir böylesine, lanetlemiştir onu; çok büyük
    bir azap hazırlamıştır ona. 4. sure (NİSA) 92-93. ayet (Resmi:
    4/İniş:98/Alfabetik:82)
     
    Başlarına gelenler; ahitlerini bozmaları, Allah'ın ayetlerini inkâr
    etmeleri, haksız yere peygamberleri öldürmeleri ve "kalplerimiz kılıflıdır"
    demeleri yüzündendir. Doğrusu, Allah küfürleri yüzünden kalpleri üzerine
    mühür basmıştır da pek azı müstesna, iman etmezler. 4. sure (NİSA) 155.
    ayet (Resmi: 4/İniş:98/Alfabetik:82)
     
     
    "Biz, Allah'ın resulü Meryem oğlu İsa Mesih'i öldürdük" demeleri yüzünden.
    Oysaki onu öldürmediler, onu asmadılar da; sadece o onlara benzer
    gösterildi. Onun hakkında tartışmaya girenler, onunla ilgili olarak tam bir
    kuşku içindedirler. Onların, ona ilişkin bir bilgileri yoktur; sadece
    sanıya uymaktalar. Onu kesinlikle öldürmediler. 4. sure (NİSA) 157. ayet
    (Resmi: 4/İniş:98/Alfabetik:82)
     
     
    *Bitmedi nasipse devam edecek.*
     
     
    *DİP NOT:*
     
    *
    *
     
    *Referansınız (başvuru kaynağınız) "İslam" ise; **Doğruyu bulacağınız,
    Doğru Kitap Kuran'dır.*
     
     
     
    *Konularına Göre Kuran Mesajı derlemesi, Ana dilimizde** **"Doğru Bilgi Ana
    Kaynağı" nın kullanılmasına imkan ve katkı sağlayabilmek amaç ve niyetiyle,
    Kuran'ın ışığında bir kısım "Kitap" bilgisini, yorumsuz olarak doğrudan
    Kuran ayetleriyle, zandan azade, aklını ve gönlünü işleten "Nasip
    Sahipleriyle" paylaşabilmek için yapılmıştır.*
     
    * *
     
    *Allah Kelamın algılanıp anlaşılmasında , gerçeğe ulaştıran yollardan bir
    yol, hakikate açılan kapılardan bir kapı olması umulmaktadır.*
     
     
     
    *RESUL KUR'AN'IN TEBLİĞİ olan on E- Kitap ve Kuran Işığında Yorumlar E-
    Kitabı ile "HASENAT 4.0 KUR'AN ARAŞTIRMA PROGRAMIN" dan oluşan*
     
    * *
     
    *"KONULARINA GÖRE KURAN MESAJI" nı,*
     
    * *
     
    *bilgisayarınıza indirmek ve arşivlemek istiyorsanız:*
     
     
     
    *Yenilenen aşağıdaki linki tıklayınız. 30 saniye geri sayımı takiben
    gözükecek "download" yazılı kutucuğu da tıklayınız. (Reklamları ve başka
    kutucukları tıklamayın) Ve yaklaşık bir dakika sonra bilgisayarınıza
    indirmiş olacağınız dosyanın içindeki "önce beni oku" belgesine bakıp,
    istediğinizi yapınız: *
     
     
     
    http://s3.dosya.tc/server/qQliaX/KONULARINAGOREKURANMESAJi-MKA.rar.html
     
     
     
    *BU LİNK ÇALIŞMADIĞINDA İNDİRME YAPILABİLECEK UYGUN LİNK VE KONULARINA
    GÖRE KURAN MESAJI HAKKINDA ÖZET BİLGİ, AŞAĞIDAKİ YAZIDA MEVCUTTUR:*
     
     
     
    http://www.ahmetakyol.net/index.php?option=com_content&task=view&id=5747
     
     
     
    * *
     
    *Allah'ın Selam, Rahmet ve Bereketi ile Mağfiret ve Hidayeti, Dileyenin
    üzerine olsun.*
     
    * *
     
    *"**Kim güzel bir işe aracı olursa ondan ona bir pay vardır. Kim kötü bir
    şeye aracı olursa ondan da ona bir pay vardır.*
     
    *Allah her şeye, herkese gıda ulaştırır, Mukît'tir."* 4. sure (NİSA) 85.
    ayet
     
     
    -- Selam ...
    Abdullah Mustafa

     

Bu iletiyi, Turkiye-icin-el-ele Google Grubu'na abone olduğunuz için aldınız.
E-posta ile yayın gönderebilirsiniz.
Bu grubun aboneliğinden çıkmak için boş bir ileti gönderin.
Diğer seçenekler için grubu ziyaret edin.

--
Sayın "TÜRKİYE İÇİN EL ELE MAİL GRUBU" grubu üyesi.
grubumuzla ilgili şikayetleriniz ve tavsiyeleriniz grup yönetimine " erzinca...@gmail.com " adresimize bildirin,
Grubumuzda yayınlanan iletilerin yasalar karşısında tüm sorumluluğu yazarına ve iletinin üzerinde değişiklik yapıp yayınlayan üyeye ait olacaktır, İletilerin mutlaka konu başlıklarını yazınız. İletilerinizde Başka bir grubun tanıtımı, url adresleri yada benzeri ibareler bulunması halinde o iletiler yayınlanmayacaktır.. önemle duyurulur. saygılarımızla
---
Bu e-postayı Google Grupları'ndaki "TÜRKİYE İÇİN EL ELE MAİL GRUBU " adlı gruba abone olduğunuz için aldınız.
Bu gruba kayıt göndermek için Turkiye-i...@googlegroups.com adresine e-posta gönderin.
Bu grubu http://groups.google.com/group/Turkiye-icin-el-ele?hl=tr adresinde ziyaret edebilirsiniz.
 
 

metin atamer

unread,
May 3, 2013, 3:17:53 AM5/3/13
to Turkiye-i...@googlegroups.com
İki Karakter
Bazı kimlikler vardır insanların hafızasını süsler, fakat bu kimlikler içinde bir başka değerler yatar. Bilmem hatırlarmısınız Galatasaray hayranı, Şevki isimli bir taraftarı vardı. Kendisine Karıncaezmez Şevki Derlerdi. Hakikaten karıncayı ezmezmiydi bilmemekle birlikte, 1950 model bir Opel taksi arabası vardı. Şevki Galatasaray’la yatar, Galatasarayla kalkardı. Hayatının tamamını Galatasaray süslerdi. Hiç bir maçını kaçırmazdı Galatasarayın, ve taksisinin içinin her köşesi, Galatasaray resimleri ile döşenmişti. Varsa Galatasaray, yoksa Galatasaray dı hayatında.
Esas ismi Mehmet Şevki Günay’dı, bu isim ile tanıyanlar çok azdır, amma Karınca Ezmez dendiği zaman, herkesin aklına Şevki gelirdi. Karıncaezmez’in giydiği gömlek sarı kırmızı olurdu, pantolonu sarıkırmızı, hatta yün bere takardı, o bile sarı kırmızı renkde olurdu. Galatasarayın galibiyetine en sevinen o olurdu, mağlup olduğunda da en üzülen Karıncaezmezdi.
Bazıları ona Amigo derlerdi amma değildi, bir yakasında sarı kırmızı karanfil, diğer yakasında kırmızı beyaz karanfil takardı. Tam bir memleket aşığı idi. 1919 doğumlu olan Karıncaezmez Istanbulda Belediyede otobüs şoförlüğü yapardı. Yakasına karanfil taktığından olmadığına inandığım, Belediye Otobüsleri Şoförleri Giyim Kuşam nizamnamesi çıkınca, görevinden istifa ettiği söylenir.
Galatasaray galip gelince etrafındaki taraftarlarla Taksim’e yürür, caddede trafik durur, oradanda İstiklal Caddesi yolu ile Galatasaray lisesine varıp, orada asker selamı ile okulu ve Türk bayrağını  selamlardı. 1970 li senelerde talihsiz bir itişmede, tirübinlerden aşağıya düşer ve kolu kırılır. Mağlubiyetlerin sebebi olarak Karıncaezmezi gösteren bazı fanatik taraftarların bu davranışları, Şevki’yi çok üzer ve turbinlere küser.
Kolundaki kırık ne yazıkki kaynaması düzgün olmaz , tekrar kırılır ve kangren olur. Kolunu kaybetmesinden sonra, eşide onu terk eder. Peşinden arabasına haciz gelir, bütün varlığını adadığı Galatasaray sevdasından elinde bir şey kalmaz. 23 Mart 2000 tarihinde Galatasaray’ın Mallorca’yı elediği gün hayata veda eder. Bir ömür sona erer, bütün varlığını kaybeder, sonunda elde kalan bir isim Karıncaezmez. 
İstanbul’un bir başka renkli ismi Sülün Osman’ dır. Asıl adı Osman Ziya Sülün 1923 de Istanbulda doğar. Osman Ziya’ın çocukluğu konusunda fazla bir bilgi elde olmamakla birlikte, yaptığı dolandırıcılık faaliyetleri ile ün salar. Benim temiz yurdum insanı kendine iyi niyetle yaklaşıldığını düşünerek, söylenen bir çok konuya inanır.
Taksim meydanına kurduğu paspasların üzerinden her geçen insandan para toplaması, yaratıcılık açısından inanılması güç bir girişimdir.  Dolmabahçede saat kulesinin önünde durup saat ayarı yapanlardan para toplama gösterimi ile saati satması çok kolay olur. Kullandığı erkete veya yemlik adamları nereden bulur, nasıl kurgular, düşüncenin ötesinde bir senaryo gerektirir.
Bunu başaran bir kimsenin yapamıyacağı iş kalmaz diye düşünmekteyim. Hele Taksim’de İş Bankasının kumbara tipli bir saati vardı. O saati bile sade vatandaşa satması, filimlere bile konu olması tahayyül bile edilemiyeceğini düşünmekteyim. Gerçek hayatta bu olaylar olmaz diye düşünürsünüz amma, Sülün Osman’lı Istanbul’da sıradan olabilecek bir dolandırıcılık hadisesi olarak kabul edilir. Konu hem komik, hemde şirindir. Osman Ziya Sülün hapishanede kaldığı süre içinde birde ‘Alınteri ile Yaşamak’ adlı kitap yazdığı bilinir.
Hakime anlattığı ve kendisini savunduğu bir dolandırıcılık hasisesini o kadar güzel süslerki, nerdeyse hakim bile onu haklı görmeye başlar. Kuyumcunun akşam kepenk kapatmasından hemen sonra dükkanın önünde vitrine bakan yurdum insanına yaklaşan Sülün, hasta  eşinin bileziklerini satmak için getirdiğini söyler. Kuyumcu kapalı, hasta olan eşine ilaç yetiştirmek zorunda olduğunu söyliyerek, bin liralık bilezikleri üç yüz liraya verebileceğini söyler .  Yardım sever sade vatandaş istenilen parayı verir ve bilezikleri alir. Yurdum insanı ertesi gün bilezikleri kuyumcuya götürür, sahte olduğunu öğrenince dolandırıldığını anlar.
İnsan analiz etme yeteneğinden olayı Sülün Osman’ın Fransa’ya bile konferans vermeye çağırıldığını okumuştum. Bu konferansta lisan bilmediği için Fransa büyük elçiliği birde tercüman tahsis eder.  Sülün Osman bu konferansa gitmeyi kabul etmez. Meraklı insanlar ‘ Böyle bir fırsat bir daha ele geçmez niye gitmedin?’ diye sorarlar . Bu soruya cevabı çok ilginçtir ’ Tercümana güvenmedim, sahtekar birine benziyordu’ diye yanıtladığı söylenir.
Biri Karınca ezmez ülkesini, Türk  Bayrağını ve Galatasaray’ını özünden fazla seven bir insan , diğeri ise gözüne kestirdiği sade vatandaşı acımadan aldatan, ikna kabiliyeti  kuvvetli bir karakter, Sülün Osman. Bu gün yurdumun güzel insanları Karincaezmez’ler, ülkeye dağılmış ve inanmadıkları halde enjekte edilen konuları savunan 63 Sülün’leri dinlemekte diye bir sözüm geldi söyledim hem nalına hem mıhına.  
Metin Atamer 
İki Karakter.doc

metin atamer

unread,
May 12, 2013, 12:58:50 PM5/12/13
to Turkiye-i...@googlegroups.com
İnsan Beyni
İnsan yaşlanmaya başladığı zaman hep eski günleri aramaya başlarmış. Aklındaki hatıraların tazeliğini koruyup korumadığı üzerinde kendini dener, kimi zaman hatıralarında boşluklar bulurmuş. Bu boşlukları hissettikleri zamanda, eski resimleri araştırır, onlara bakarak arayı kapatmaya çalışırmış. Eskilerin söylediği gibi unutkanlık insan beyninin hastalığıdır, onların sözü ile ‘ hafıza-i beşer nisyan ile malûldür ’ derler.
Kanımca bu deyim her dönem için geçerlidir. Sadece bir döneme has bir unutkanlık olmasa gerek. Benim unutkan olmamın pek önemi yoktur, çünki ülkemin geleceğini etki edecek bir karar verme durumunda değilim. Olsa olsa evim ve ailem konusunda vereceğim kararlar içinde unutkan olmam, toplumu pek etki etmediğine göre zararsızdır. Şimdi bir düşünelim, yaşı biraz geçmiş bir kişi mal veya mülk konusunda bir tasarrufta bulunmaya kalksa, hemen evlatlarından bir muhalif itiraz edip, ÂKIL olup olmadığının tesbiti için mahkemeye baş vursa, ÂKIL durumunun incelenmesini isteyebilirmi ? Bunun cevabı ‘evet’ tir, isteyebilir.
Burada bir yaş sınırı olduğunu düşünmekteyim. Diyelimki yaş sınırı 65 üstü. Yani bu yaş üstündeki  kişilerin hukuki bir konuda karar verebilmesi için, Hakimin kişi hakkında ÂKIL olduğuna  karar vermesi gerekmekte. Bu arada Hakiminde yaş durumunun göz önüne alınmasında yarar vardır. Bir zaman evvel, bu gibi bir olay yaşamıştım, rahmetli Kayınpeder bir mülkünü satmış, buna kızı itiraz etmişti. Mahkeme’ye başvuran baldız, karakol marifeti ile bir polis nezaretinde kayınpederle bir hastahaneye, rapor almak için gitmiştik.
Bir doktorlar heyeti önüne çıktık. Heyetteki doktorlar, bazı sorular sormaya başladı. Heyecanlanan kayınpederim, torunlarının ismi sorulduğunda, bir torununun ismini bir anlık unutuverdi. Biz yardım etmeye çalıştık amma, doktorlar ‘’olmaz’’ dedi.   ‘Gidin biraz dolaşıp getirin tekrar ‘ dediler. Bizde öyle yaptık.
Bana da geçen gün radyoda canlı yayında sohbet sırasında ‘ En son hangi kitabı okudunuz’ diye sormuşlardı. ‘ Sevgi ‘ adlı kitabı okuduğumu ifadede güçlük çekmiştim. Kayınpederle hastane bahçesinde biraz dolaştık, daha sonra Doktorlar heyetinin karşısına geçip, her soruyu cevaplamıştı. Aldığımız raporda doktorlar kayınpederimin ‘ÂKIL karar verme bilinci’ olduğuna karar vermiş, bizde mahkemelerde sürünmekten kurtulmuştuk.
İşte bir ülkenin geleceği hakkında karar verme yeteneği konusunda da aynı uygulama olması gerekmezmi ? Ben vatandaş olarak bir yaştan sonra karar verme yetkisini Mahkemeden Hakimden almak mecburiyetinde isem ,  Millet Hakkında Önemli kararları alan Vekillerinde, mahkemeden bu ‘ÂKIL’ zihne sahip olduklarını isbatlamaları gerektiğine inanmaktayım. Bakınız ülkede bütün vatandaşlar eşit olduğunu söylüyoruz, ancak uygulamada bunu göz ardı etmekteyiz. Hele şimdi Başefendi’nin atadığı 63 ÂKIL kulunun, bu yaş sınırını çoktan geçmiş olduğunu düşünmekteyim.  
Bu arada neredeyse Millet Vekillerine ömür boyu Padişah kadar yetki tanıyıp, ülke konularında yükümlülük almadan, sorumsuz olmalarını sağlıyan bir kanun, meclisten sessizce geçecekti. ‘’Kıyak Emeklilik’’ adı ile tanınan bu yasayı bu sefer denediler, olmadı, amma bir gün bunu mutlaka yapacaklarına inancım tamdır.
Şimdi Suriye ile Türkiye arasında oluşan bu tatsız maşalık, bizim ülkemize yakışmamakta. Sınır kasabamızda oluşan vahşet, bizi komşumuzla savaşa sürüklemek isteyen güçler tarafından yapılmış olabilir.  Benim ülkemin yediyüz kilometreden fazla sınırı olan bu komşumuzun, bir zamanlar Eşkiyayı desteklediği de bir gerçektir. Onlara kamp yerleri bile tahsis edip, parasal yardım ettiğide bir hakikattir. Çok dikkatli olmamız gerektiğine inanmaktayım.
Şimdi eşkiya ‘ ben çekiliyorum ‘ dediğinde mayınlı arazilerin bir dökümü kimin elinde olduğunu düşünmekteyim. Aslında ‘ben çekildim’ dediği zaman mayınladığı araziyi kim kullanabilecek? O arazileri onlardan başka kimse  bilmediğine göre, bu araziler ülkemin toprağı değildir. Buraları bilen kişilerde envanter tutmamışsa , çekilme olduktan sonra buralarda çok vahim olayların olması mümkündür.  
Benim Yurdum insanı çok temiz ve saf olduğundan hafiza-i beşerin nisyan ile maluldür sözü çok uyduğunu düşünmekteyim diye bir sözüm geldi söyledim hem nalına hem mıhına.
Metin Atamer              
İnsan Beyni.doc

metin atamer

unread,
May 21, 2013, 3:21:55 AM5/21/13
to Turkiye-i...@googlegroups.com
Ders Notu
Seneler önce üniversitedeki son  yılımda ‘complex’ adlı bir matematik dersi almıştım. Hocamızın isminin Greg olduğunu hatırlarım. Soy adının ne olduğunu pek bilmemekle birlikte, kendisi genç yaşta Üniversitede ders verebilecek formasyonu vardı. Neşeli , sevecen, konuşkan, derste Hocalık sınırını uygulayan bir şahsiyetti. Ders dışında çok iyi bir arkadaştı bizlerle. Kimi zaman evinde parti verir bizlerle bütünleşirdi.
Bir sene görev yaptığı dönemde, bir çok hafta sonu gezilerinde beraber dolaşmıştık. Matematiği bende çok severdim. Hatta Matematik bölümüne bile geçmek istemiştim amma engellere takılıp, Fizik bölümünde kalmıştık. Complex adlı dersde problem çözme yöntemleri üzerinde çok ter döktüğümü hatırlarım. Hatta boş zamanlarımda Ankara Kolejinde okuyan bazı ailelerin  çocuklarına, özel matematik dersi verirdim. Öğrencilerim arasında kimler yoktu ki. Bir çoğu Millet Vekili çocukları idi. Onları çok severdim.
Sadece Matematik değil, başka konularda da ders vermeye başlamıştım. Günümün boş saatlerinin böyle dolması ile ben harçlığımı çıkarıp, Radyodan aldığım maaşıma ek bir kazancım oluyordu. Üniversite yıllarım özel ders ile renklenirken bir gün matematik dersi verirken bir problemle karşılaştım. Ben çözememiştim. Problemde oluşan 4 bilinmeyenli üç denklemde sonuca gidememiş, ‘’ Bunu akşam eve gidince senin anlıyacağın bir düzeyde çözeyim ve yarın seninle bunu  tartışırız ‘’  diye bir yasak savuşturdum.
Ertesi sabah ilk dersimiz Complex idi. Ders bitti, öğlen yemeğine  çıkmadan evvel Greg Hocaya, bir gün evvel karşılaştığım problemi tahtaya yazdım. Başladık çözmek için  denklemleri sıralamaya. Bir tahta yetmedi ötekisine taşındık. Bir saati aşkın bir zaman sonunda bir çözümü bulduk amma, yemek sürecini neredeyse kaçırıyorduk. Neticeyi çıkarınca, problemin ne kadar basit olduğu ortaya çıkmıştı ve biz yaptığımız bu uğraşıya gülmüştük.
O dönemin bitirme imtehanlarına girmiş, pek yüksek başarı sağlıyamamıştım. Sene ortasındaki başarım iyi olmasına rağmen final neticesi pek parlak değildi. Yüksek bir kredisi olan bu dersten yüksek not almam gerekirdi. Bu dönemin bitiminde Hocam Greg Amerika ya geri dönecekti. Çok önemli bir özel durum vardı. Evdekiler bir not ortalama üzerinde  sonuç getirirsem kız arkadaşımı istemeye gidebileceklerini ifade ettikleri için, bu dersten alacağım not çok önemli idi.
Dönem sonunda neticeleri ögretmenler odalarının kapılarına asardı. Bende hepsini dolaşıp notlarıma baktım. İçimde bir burukluk vardı. Almam gereken ortalamadan bir miktar düşük bir seviyede oluşmuştu notlar. Kıvranıp durmaktaydım , bir o yana bir bu yana gidiyor, bir çözüm üretmem gerekliydi. Aklıma bir fikir geldi. Atlayıp doğru Greg Hoca’ya gittim. 
Açıkca anlattım ’’ Benim için vermiş olduğun CB notun, AA olması sana bir şey kaybettirirmi ? ‘’ diye sordum. Çok ciddi olduğumu görünce, ‘’ Bir şey kaybetmem, amma bunu neden istiyorsun? ‘ diye sordu . Bende açıkca söyledim ‘’ Şu ortalama olmassa bana kız istemiyecekler’’ dedim. Greg Hoca gülmekten neredeyse katılıyordu. Ertesi günü Amerika ya geri döneceginden bu değişimin hemen yapılması gerekirdi.
Çalışma saati neredeyse sona erecekti. Evden hemen çıktık, bir taksiye bindik, doğru okula gittik. Hocam bölüm sekreteryasında notumun bulunduğu çizelgeyi aldı ve üzerinde CB yi AA ya değiştirdi. Ben havalarda uçmaya başlamıştım. Nereden baksam not ortalamasında çok büyük bir değişiklik meydana gelmişti. O akşam Greg Hoca ile, o tarihteki Kızılay’da bulunan meşhur mekan Piknik’te kuzu şiş yiyip bira içmiştik. Kız isteme konusunu orada kutlamıştık.
Ertesi günü hava alanına kadar gidip Hocam Greg’i Amerikaya uğurlamıştım.  O hafta bizimkilere göğsümü gere gere ‘’ Haydi artık bakalım, şu kız isteme işini yapmamız gerekli çünki söz verdiniz ’’ diyerek dayatmıştım.
Geçtiğimiz hafta Reyhanlı’daki büyük katliamın sonunda vatandaşlar Başefendi’yi yanlarında olduğunu hissetmek için beklerken, kendisi büyük Ağa  Barack Obama’yı  ziyaret etmeye Okyanus’un ötesine gittiğini izledik. Nede olsa Amerika nın isteği doğrultusunda Montrö’yü by-pass edecek Istanbul’a ikinci kanal projesi için yüklü miktarda kredi gerekmekteydi.  Görüşme sürecinde bilinen konular konuşulurken, aynen benim kız isteme konusu gibi, not ortalamamdaki düzenlemeye benzer bir durum, Türkiye’nin kredi kurumlarınca notu, benim karne notum gibi, ayarlandığını düşünmekteyim diye bir sözüm geldi söyledim hem nalına hem mıhına.
Metin Atamer   
Ders Notu.doc

metin atamer

unread,
May 28, 2013, 7:00:42 AM5/28/13
to Turkiye-i...@googlegroups.com
BİL Tahtası
Gezdiğim ve yaşadığım her şehirde ilan tahtalarında yazılan , ve çizilen her konu ilgimi çeker, zaman harcar bakar incelerim. Geçtiğimiz günlerde bir kaç ilan afişi çok ilgimi çekti.
İlan tahtalarının birinde şu sözler yazılmış ‘ IMF ye olan borcumuzu sıfırlayan Başefendiye teşekkür ederiz imza  Ticaret Odası ‘  . Kanımca yazıyı işgüzar birisi, benim paramla, şaka yapmak için bu ilanı verdiğini düşünmekteyim. Türkiye’nin iç - dış borç toplamından bahsetmiyen bu ilan, yıllık kaç milyar dolar ihracaat yapıldığını ve  bu ülkenin kaç milyar dolar ithalatı olduğunu söylemeden bu yazıyı yazdırmak, kanımca toplumla alay etmek olduğuna inanmaktayım.     
Bir başka tabelaya baktığımda çocukluğum aklıma geldi, eskilere gittim. Yatılı okulda okuduğumuz zaman Kayseri’den Ankara’ya bir sebeple geziye geldik. O zaman, bu gün olduğu gibi, her köşe başında bir Lokanta, her sokağın başında bir ayak üstü yemek yenen yer olmadığından, yemek için gidilebilecek Lokanta adedi kısıtlı idi. Ankara’da bu günkü gibi çok Otel de yoktu. O tarihte otellerin büyük bölümü ‘Ulus’ diye adlandırılan, Ankara’nın eski bir semtinde ve Büyük Millet Meclisine yakın olan yerlerde bulunmaktaydı. Anadolunun bağrından gelen vatandaşlar, Büyük Millet Meclisinde Vekillerle görüşme sürecinde kullandıkları otellerdi bunlar.
Hatta Otellerin lokanta bölümü bile olmadığını hatırlarım. Yemek yemek için mutlaka bir lokantaya gidildiği kalmış aklımda. Bu lokantaların biride Ulus  semtinde , bir binanın alt zemin katında, yoldan daha alt kot da bulunan bir lokanta idi . İsmi Çiçek Lokantası’ydı. Fazla aydınlık değildi, ve masaların üstü , pekte temiz olmayan beyaz bezlerle kaplıydı. Buna rağmen, o tarihte Ankara’da ender bulunan çiçekler küçük birer vazo içinde her masada vardı. Okulla birlikte orada yemek yiyeceğimizi evde söylediğimde, babamın surat asılmış, ‘ Başka yemek yiyecek yer bulamamışlarmı ‘ diye bana soru yöneltmişti.
Bende konunun neden bu kadar dikkat çektiğini sormadan ‘ Hocalar karar veriyor, bizde gidiyoruz’ diye geçiştirmeye çalıştım. Evdeki çıkan bu homurdanmaya, o tarihte, pek  mana verememiştim. Seneler sonra Kızılay yöresinde ‘ Kalem ‘ diye  bir lokanta açıldı, her kes ‘ Çiçek Lokantasının devamı ‘ dediklerini hatırlarım. Istanbul’da bulunan REJANS Lokantası gibi bir yerdi. Sol eğilimli ‘ Sosyal Demokrasi ‘ adı ile anılan düşünce çerçevesinde olan insanların devam ettikleri bu mekanda, duvarlar Nazım Hikmet’in şiirleri, teyze oğlu Oktay Rıfat’ın dizileri, ve bu şairler gibi bir çok yabancı Sosyalist yazarların sözlerini içeren yazılarla kaplıydı.
Ortam loş ışıklarla donatılmış, bol sığara dumanı bulunan bu yerde, akşamları bilinen insanların hava karardıktan sonra devam ettikleri bir yerdi. Bu yere beni ilk defa rahmetli Kurtan Fişek götürmüştü. İçerdeki bol sıgara dumanının yarattığı sis, masalarda bulunan insanların, diğer masalarda bulunan müşterileri tanımaya engel teşkil etmekteydi.  Bir kez daha gitmiştim bu mekana amma, Çiçek Lokantası ile mukayese için uğramaktı niyetim. Sigara dumanından çok rahatsız olurdum, bu nedenle böyle mekanlarda fazla duramazdım.
Bir sokak üste ‘ Tavukcu’ isimli lokanta bana daha cazip gelirdi. Bol ışıklı , yenecek fazla bir çeşit olmamasına ragmen, lokanta çok kalabalık olurdu. Tek bir ürün vardı , Tavuk ve tavuk bazlı meze, kanımca Çerkez Tavuğu’da bulunurdu. Tavuklu şehriye çorbası, çeşitli tavuk ızgaralar, ve tatlı olarak tavuk göğsü sunulurdu bu mekanda.
Bu gün Ankara’da, Balgat’ta, bir caddeden geçtim, çok büyük bir lokanta açılmış , ışıl ışıl camları , lokantanın tavan yüksekliği bir kaç insan boyu, aydınlık bir görünümde ve lokantanın ismine dikkat ettim ‘ Tarihi Çiçek Lokantası’ .  İnsanlar bazı isimlerin mirasından yararlanmaya çalışmakta diye yorumladım. Lokantayı işletenlerin bu Lokantanın tarihinden haberi olmadığına inanırım, hatta bu, ve bu gibi lokanta olan Karpiç’in Ankara’nın tarihi içinde nerede durduğundan bile haberleri olmadığını da düşünmekteyim diye bir sözüm geldi söyledim, hem nalına hem mıhına.
Metin Atamer     
BİLTahtası.doc

metin atamer

unread,
Jun 1, 2013, 9:49:35 AM6/1/13
to Turkiye-i...@googlegroups.com
Toplum Nabzı
Toplum psikolojisinden anladığımı söylemem doğru olmaz. Toplumu iyi analiz eden insanlar vardır , bu bilim dalında söz sahibi olanlara Toplum Bilimcisi diye bir isimle anılırlar. Bu insanların her söylediğine değer veririm. Toplumun sessiz kalıp her söyleneni yapması, her isteğe boyun eymesi kanımca küpün dolmasına kadar sürer. Bu konuda bir çok hikayelerin de olduğunu hepimiz bilmekteyiz.
Göstepe Parkı’nı talan edip bilmem kaç katlı kule gibi binaların yapılması için bir inşaat firmasına peşkeş çekilmesine İstanbul halkı ses çıkarmadı. Maltepe’de Dragos’a yakın yine kule  tipli binaların yapılmasına, üç beş kuruşluk rant için yaygara kopartılmadı. Istanbul’da Boğaziçi köprüsüne bağlantı yeri olan bir köşede, Karayollarının çok güzel korunmuş bir arazisi vardı. Bu yer, bir firmaya satılmış ve bu mekanda kule gibi binaların dikilmesine imkan sağlanmış olduğunu geçtiğimiz on sene içinde izlemekteyiz.
Eski deri  tabakhanelerin bulunduğu araziyi, yine iktidar partisi yandaşına rant temin etmesi için kulelerin yükselmelerini izlerken, küpün dolmaya başladığını hissetmekteydim. Istanbul, aslında sadece Türk insanının bir değeri olduğunu düşünmemekteyim. Bu şehrin, bütün ülkelerin kültür mirası olduğuna inanmaktayım. Yapılan bunca talan , dikilen bunca binalar birilerini zengin etmek adına acımasızca, düncesiz insanların yaptığına inanmaktayım. Zincirli kuyuda bulunan kule binaların, gayri menkule yatırılan bir ak olmayan sermaye olduğu, tevatürde olsa, söylenen sözler içinde geçmektedir.
İstanbul’un içinde yaşarken bu şekilsiz değişimi genelde görmemekteyiz. Anadolu yakasından Avrupa yakasına panaromik bakarsanız, şehrin nasıl kimlik değiştirdiğini görmeniz mümkündür. Gazetelerin gösterdiği Sultan Ahmet Camii minarelerinin arasından iki kule binanın yükselmesine Başefendinin ; ‘’ Bu hiç te güzel olmamış’’ demesi, neyi çözmekte, anlamakta güçlük çekmekteyim.
Istanbul için bir üçüncü köprü gereklimi konusunada açıklık getirilmesi gerekir. Konu kapsamında sadece köprünün iki ayağı için yapılacak ağaç katliamından ziyade olarak görmek yanlıştır. Köprünün çevre yolları ve mevcut yollara bu köprünün bağlantısı için talan edilecek ormanı da hesaba katmak gerekir.
Bu konu sadece burada da kalmayacak. Yolların etrafındaki bazı arazilerin birilerine binalar yapması için yemlendirileceğine artık adım gibi inanmaktayım. Geçtiğimiz 10 sene içinde yapılan tatbikatın bize anlattığı : Mutfakta pişirilen aynı yemek bu. İster yersiniz, ister yemessiniz.  Istanbulun silüeti değişip amorf bir durum alması kimseyi ilgilendirmediği ortada .
Geçtiğimiz son 40 senedir Heybeli Ada dan Maltepe, Cevizli ve Dragos’un arka sırtlarının çirkin gelişmesini izledim. Süreyya Gögüs Hastalıkları Hastahanesinin etrafındaki Ormanın nasıl yakılıp talan edildiğini izledim.  Gecekondu adı ile başlayıp daha sonraları apartumana  dönüşen yerleşim yerlerinin, bu güzelim şehri nasıl istila ettiğini seyretmek, bana hep acı vermiştir.
Hep bir oy peşinde, bu ülke karış karış, adım adım yağmalanmasını izlemek sizlerde nasıl etki eder, bilmemekteyim. Fakat ben her bir merhalede bu işleme göz yuman , görmezlikten gelen, her iktidara nefretim sonsuzdur. ‘’Üç Çocuk  Yapın’’ demekle bunlara ne iş üreteceğini düşünmek iki ayrı konudur. Cami yaparak bunlara iş sahası üretilmesi düşünülmemesi gerekir. Dün Ankara Çankaya’da TANIK camiinde cuma namazı çıkışını izledim. Cadde üzerinde camiin önünde dört heybetli siyah araba dikkatimi çekti. Biri 2013 model  Massaratti , 2013 model 600 Mercedesler ve bir tane 2013 model Porcshe .
Eğitim için Okul sayısı ile Cami sayısını karşılaştırın, Hastane sayısı ile cami ve mescit sayısını karşılaştırdığınız zaman gerçeği görmek için gözlük takmanıza gerek yok. Hele Doktor sayısı ile imam ve hoca sayısını karşılaştırıldığında, o zaman ülkenin bilime ve müsbet ilime ne kadar uzak olduğunu görmeniz için basit aritmetik bilmeniz gerekli. Eh Başefendi gibi bunu göremiyorsanız, sizin için dua etmek bile fayda vermez.                            
Sadece Istanbul’damı diyeceksiniz bu rant hesaplarının yapıldığı yer. Kanımca iktidarın kontrol ettiği her belediyelerde bu gerçek geçerlidir. Ankara’dada  farklı olduğuna inanmamaktayım. Nasıl bir ülkede yaşamaktayız, inanmak mümkün değil. Insanlar araziler kapatıp, sonradan imar geçirip, mevcut mülklerine yeni mülkleri katıp katlayarak değerlendirmeyi  çok iyi organize etmekteler.
İşte Gezi Parkındaki olay kanımca bardağı taşıran son damla olsa gerek. Sadece bu konuda değil, her konuda toplumun değerlerini hiçe sayan bir iktidarın, toplumdaki her kesimle yaptığı kavga gibi, Taksim’de de sindirme politikası ile birilerine rant sağlamak adına yaptığı bu hataya, halk isyan etmekte. Bir tek Istanbul değil, bütün Ülkede başlıyan bu infial, hatta ülke dışına taşıp, başka ülkelerdede bu direnişe katkı büyümekte.
Polis devleti olmaya doğru attığımız her adımda bardak dolmakta, biraz daha batağa gömülmekteyiz. 555 K konusunda olduğu gibi, toplumun değerlerini hiçe sayarak bir yerlere doğru gitmekte olduğumuzu izlemekteyiz. Bir Tarihte masum Üniversite hareketine, iktidarın FRUKO larla yaptığı şiddeti, bu gün biber gazı ile koklamaktayız diye bir sözüm geldi söyledim hem nalına hem mıhına.
Metin Atamer      
Toplum Nabzı.doc

metin atamer

unread,
Jun 4, 2013, 6:51:57 AM6/4/13
to Turkiye-i...@googlegroups.com
Onurlu Davranış
Bundan tam 100 sene önce 18 Aralık 1913 senesinde bir mağazada kasiyer olarak çalışan bekâr Martha Frahm, Almanya’nın serbest bölgesi olan Lubeck‘de bir çocuk dünyaya getirir. Çocuğun ismine Herbert Ernst Karl Frahm adını koyar. Aslında baba Hamburg’lu bir muhasebeci olan John Möller, doğan çocuğunu, her nedense görmek istemez. Baba oğul bütün hayatları boyunca hiç karşılaşmazlar .
Genç delikanlı Frahm, üniversite yıllarında Almanya da gizli polis teşkilatı ile başı derde girer. Bizim Gestapo olarak algıladığımız gizli polis teşkilatı, bu delikanlıyı takibe alır. Siyaset konusunda israrlılığı yüzünden Almanya’da sabit bir yerde ikâmet etmemeğe zorlandığı için, takma adla çeşitli ülkelere gidip oralarda kalır. Gunnar Gaasland adı ile iki sene Norveç’te kalır.
1936 yılında Devrimci Gençlik Örgütleri Uluslararası Bürosu (Internationalen Büro Revolutionärer Jugend Organisationen) de görev aldığı tarihlerde, bu örgütün Genel sekreterliğini yapar.  Ülkeden sınır dışı edilmekten korkan Frahm , Gertrud Meyer’le hayali bir evlilik yapar. 1937 senesinde İspanya’daki iç savaşın yaşandığı dönemde, burada bir gazete muhabiri olarak çalışır.
Almanya’da aranan Frahm, Alman vatandaşlığından da çıkarılır. 1938 senesinde Norveç’e geri dönen Gunnar Gaasland takma adlı Frahm, Norveç vatandaşlığına müracaat eder. Bu ülkede gazetecilik mesleğini yapmaya başlayan Frahm, bir ara Norveç’de casusluktan tutuklanır. Hitlerin Nazi ordusu  Norveç’i işgal edince, 1940 senesinde İsveç’e geçerek, bu ülkede II Dünya savaşının sonuna kadar bir başka ad alarak, Willy Brand olarak yaşar.
Her kaldığı ülkenin lisanını çok hızlı kavrayan Willy Brandt , Savaş yılları bittiğinde, Almanya’ya  geri döner.  Brand, Berlin’de  Norveç elçiliğinde ateşe olarak çalışır.  1948 senesinde Alman makamlarından tekrar vatandaşlığa kabulü için  yaptığı müracaat olumlu olunca, Alman kimliğini Willy Brandt  olarak tescil ettirir. Bu kimlikle siyasi hayata devam etmesindeki bir başka nedende, Baba Möller ile iplerinin daha dünyaya gelişinde kopmuş olması etken olmuşmudur, bunu kimse bilmemektedir.
Almanya’nın siyasi hayatında bir önemli kilometre taşı olan Willy Brandt,  Social Democratic Party üyeliği, daha sonraları aşırı sol kanada yakın tutumlar gösterdiği bilinir. 3 Ekim 1957 senesinde Berlin belediye başkanlığına seçilir. Bu görevi sürecinde meşhur Berlin duvarının örülmesi fikrine karşı gelir ve bunun Alman topraklarında bir ayrışım anlamına gelmesini kabul etmez.
1960 lı senelerde bir kaç defa Şansölye’liğe aday olmasına rağmen üç kez bu seçimden mağlup olarak çıkar. 1966  yılında Hiristiyan Demokrat’larla, Sosyal Demokrat’ların kurdukları büyük koalisyonda Dış İşleri Bakanı ve Şansölye yardımcılığı görevini üstlenir. 1969 senesinde Partisinin oylarını arttıran Brandt,  Hür Demokrat Partiyle koalisyon hükümetine Şansölye olarak , Almanya’nın bir çok konuları  yanında, ekonomide çok önemli kararlara imza koyar.
Almanya’da bulunduğum dönemlerde, Willy Brandt, Avrupa Birliği konusunda ve Ortak Pazar düşüncesini savunan bir lider görünümünde, Alman halkı tarafından takdir edilen bir insan olarak sevildiğini hatırlarım. Ortak Pazar konusunda hem Fransa’yı, hemde İngiltere’yi ikna etmeye çok çaba harcadığını biliriz. Bu günkü Avrupa Birliğinin temel taşlarını koyan liderler içinde Şansölye Willy Brandt’ın olağan üstü emek vermesi unutulmamalıdır.
Mayıs 1974  senesinde basit bir casusluk olayında, Onurlu Şansölye Willy Brandt görevinden istifa eder. Parti üyelerinin ve Alman halkının bütün israrlarına rağmen kendi kontrolü dışında gelişen hadisede, kendinin sorumlu olduğunu düşünen Willy Brandt, görevinden istifa etmesi, siyasilerin örnek alması gereken bir davranış olduğuna inanırım. Dilerim benim ülkemi idare edenlerde bu davranışlardan ders alırlar, diye bir sözüm geldi söyledim hem nalına hem mıhına.
Metin Atamer   
Onurlu Davranış.doc

metin atamer

unread,
Jun 5, 2013, 3:59:08 PM6/5/13
to Turkiye-i...@googlegroups.com
Uysal Halk
Hani gün olur sessiz dünyada insanlar konuşmaya başlar ya, işte o zaman kıyamet günüdür derler. Bu  sözleri söyleyen kanımca bir deneyimden sonra söylediğine inanmaktayım. Bir çok söz var söylenen ve hepsindede bin mana çıkarmak mümkün. Bir deyimdir ve atla ilgilenenler bilir, sakin atın çiftesi pek olur derler. Şalgam aşa katılınca yağ sanırmış kendini,  sefil ise ata binince bey sanırmış kendini.
Bu sözler benim için söylenmemiş olsa gerek, çünki ben ata binmeyi beceren bir insanım, kanımca ata bindiğinde, sırtından atılan insanlara değindirildiğini düşünmekteyim. On senedir her fırsatta bütün yurdum insanının telaffuz ettiği bir söz var , bende katılyorum bu sözlere ‘’ Halkın sesini dinlemeyen diktatörler bir gün yıkılmaya mahkum olurlar’’ bu söz boş yere söylenmediğine inanırım.
‘’Benim vatandaşım aptaldır, bir lokma ekmeğe muhtac edip bir paket makarna verirsem istediğimi yapar’’ diye düşünmek, pek akılcıl olmasa gerek. Aslında yanında 63 adet ÂKIL adı ile tanımlanan, konuları analiz ettiklerini düşündüğümüz, bölgesel bir gurup var. Kendi aklın sana bir çok konuda doğruyu göstermiyorsa, sor bu gurup insanlara, bak ne söyliyecekler.
Konuyu sadece Gezi parkı olarak düşünen cahillere sözüm yok, çünki bu düşüncede olan insalar, hani hatırlarmısınız sütcü beygirleri vardı eskiden . Başlarına geçirilen koşullarda, göz hizlarına konulmuş bulunan iki yan deri siperlikle dar bir alana bakmak mecburiyetinde bırakırlırlarya , işte durum bu gün  aynı durum. Çok dar bir açı ile hadiselere bakarsanız, trene bakmış gibi olursunuz. Biz bu durumda olayları bir toplum bilimcisi gözünden bakmamız gerekir. Bu güne kadar olan olayları anlamak için , toplumsal baskıları incelememiz gerekir.
Yasama, yargı ve yürütme tek elde toplanması ile başlayan bir sürecte, yargıya talimat verilmesinden tutunda, Anayasadaki olmazsa olmazları değiştirme girişimleri, bu  güne gelinmesindeki en önemli nedenlerden biri olduğuna inanırım. Bataklıklarda hani ‘Quick Sand’ denilen bir doğa yapısı vardır ya, İnsan bunun içine düştüğünde, her çırpınışta biraz daha aşağıya batar. Buradan kurtuluş zordur. İşte insan hatalar zincirine bir defa başlarsa, toplum bir müddet sessiz kalır.
Hatalar devam etmesi sonunda öyle bir yere gelinirki, artık sessiz toplum haykırmaya başlar. Bu herhangi bir olay olabilir, hatta çok basit bir konuda olabilir. En önemlisi bu hareketin başlamasından sonra nerede duracağı mühimdir. Bir sokak röportajında sade vatandaşımın bir sözü beni çok etkiledi. ‘’ Başefendi yardımcısının özür dilemesi biz ve Başefendiyi bağlamaz. Bizzat Başefendinin özür dilemesi gerekir. Bu gün AK diyen Başefendinin yarın,  ‘Bu sözleri ben söylemedim’ diye karşımıza gelebilir ‘’.
Şimdi düşünmek gerek, yurdum insanı bir ülkenin başefendisine güvenmemesi çok önemlidir. Bu güven eksikliği yabancılar için yatırım ve finansman güvensizliği, tatilini geçirecek olan yabancı bir gezginin gelmemek için meşru mazereti, Olimpiyatlar için güvensiz bir ortamın oluşumu, kapısında 30 senedir beklediğimiz bir Avrupa Birliğinin ülkedeki güvensizlik ortamından ürkerek, Avrupa Birliğine almama nedenlerini bir araya getirirsek, bu ülkenin nereye doğru yelken açtığını görmemesi için bir neden gerekir.
Bu gün sessiz toplumun, ülkeyi idare edenlere ders verme durumuna gelmesini izlerken üzülmekteyim. Konuya sade iki ağacın Gezi parkından alınması olayı olarak bakılmaması gerekir. Sadece üçüncü köprünün ismine Yavuz Sultan Selim adının inatla dayatılması meseleside olmaması gerekir. Uysal toplumun sadece yargının siyasallaştırılması meselesi olmadığına inanmamız gerekir.
Bu konuda bu gün karşımızda güvenilir bir erk olmaması, hadiselerin patlak vermesi ile birlikte, Reyhanlı hadiselerinde olduğu gibi, bu kez Başefendinin Afrika’ya gitmesi, olaylar durulunca  dönerim düşüncesi doğru bir davranış değildir. Dün gece yarısı yağmur altında Ankara, Dikmen Caddesinde Emniyet müsafirhanesinin önünde binlerce vatandaşın, yağmura rağmen, protesto gösterisinde bulunmasını dikkate izledim. Hiç bir parti veya kurum bu protestoyu organize etmemesi ilginçtir. Benim vatandaşım vakurdur, ağırbaşlıdır, ne zaman durmasını bilir, yeterki kendisine güven verebilecek bir sorumlu söz versin ve bu söz güvenilir olsun diye bir sözüm geldi söyledim hem nalına hem mıhına.
Metin Atamer     
   
Uysal Halk.doc

metin atamer

unread,
Jun 11, 2013, 10:19:36 AM6/11/13
to Turkiye-i...@googlegroups.com
Noterlik
Noterliğin tarihi insanlığın tarihi kadar eskidir. Noterlik kurumunun ilk izlerine Sümer’lilerden kalma tabletlerin üzerinde bulunan çivi yazılarından çıkarılmakta. Sümer’liler bu kuruma BURGUL adını vermişler. Buna ait bir tabletten alınan yayında şöyle denmekte..’’ bizim kanun ve geleneklerimize göre her sözleşme belirli kurallar içinde yazılmalıdır. Yazılı olmayan sözleşmeler için hiç bir hak ileri sürülemez ve Burgul’a  baş vurulamaz.
Bu yüzden ev,bahçe,tarla,köle,hayvan satmak ,kiralamak, borç alıp vermek, mirasını ölmeden bölüştürmek, çocuğunu evlatlıktan çıkartmak,veya evlatlık almak isteyenler , yanlarında tanıkları , boyunlarında mühürleri ile babama gelirlerdi. Evleneceklerde tanıkları önünde evlenme koşullarını ,boşanma olduğu zaman kimin ne alabileceğini belirleyen bir bir sözleşme yapmak zorundalar.Eğer yazılı bir sözleşme yoksa evlenenler evli sayılmaz. Kurallarımız kesindir. Kentimizde yanlız sözleşmeleri yapan kurumsal bir kuruluş olarak BURGUL vardır... ‘’
‘’...sözleşmelere önce konusu , sıra ile koşulları, tanıkların adları, yemini, günü, ayı, yılı yazılıp her iki tarafın mühürleri basılır. En önemliside sözleşme yazıldıktan sonra yazılarının üzerine yeniden yumuşak kil kaplanması ve üzerine içindekilerin tekrar yazılmasıdır. Böylece sözleşmenin üstü kırılırsa ,içi sağlam kalır, hem yazılanlardeğiştirilemez....’’   Ludingirra ‘nın yaşam öyküsü tablet 5
Daha sonraları Roma da noterlik tarihsel olarak yerini almakta. Kimbilir belki Romalılarda bu hukuk düzenini Sümer lilerden almışlardır. Kişiler arasında özel hukuk işlemlerine resmiyet kazandırılmasına Roma Hukukunda ve bölge olarak da Kuzey İtalyada rastlanmaktadır. Modern anlamda noterlik kurumu Roma Hukukunda ortaya çıkmıştır.
JUSTİNİAN döneminde ‘’ TABELLİON’’ ların yani noterlerin görev ve organizasyon olarak hukuki bir düzenlemeye kavuşmasından sonra  11 inci yüz yılın sonlarına doğru ilk noter okulları kurulmaya başlanır. Bologna Üniversitesinde noterlik dersleri verilmesinden sonra bu alan Farklı Üniversitelerde de bilim dalı olarak kabul edildiği görülür.
Osmanlıdan önce Türk hukunda noter ve noterlik müessesesi çok eski bir geçmişi bulunmaktadır. Osmanlıda ise bu kurumun islam hukuku boyutunda gelişim göstermekte. Tanzimattan önce Osmanlı Devletinde İslam hukukunun etkisi görülmekte. Mesela Kuran da Bakara suresi ayet 282  ‘’ Belirlenmiş bir süre için birbirinize borçlandığınız vakit onu yazın. Bir katip onu aranızda adaletle yazsın...’’ diye belirtir.  
Buna bağlı olarak Osmanlı ‘’ Katibiadiller’’ adı ile bir noterlik hizmeti veren sınıf üretilmiştir. Daha sonraları Noterlik görevi Kadı ve Naipler tarafından yerine getirilmiştir. Mecellenin yürürlüğe girmesiyle Mukavelat Muharrirleri Nizamnamesi üretilmiştir. Bu nizamname 1913 yılında Katibiadil Kanunu Muvakkati kabul edilmiştir. Bu suretle ilk defa bir noterlik müessesesi devletin himayesine alınmış olur.   
Cumhuriyet döneminde ise hukuk sisteminde devrim niteliği yeniliklerle birlikte Katibiadil Kanunu Muvakkatinin uygulanması zorlaşmıştır. 1926 senesinde Noterlik kanunu olarak değiştirilen bu kanunun moderleşen hukuk sistemi ile uyumu için başlatılan çalışmalar sonucunda İsviçre nin Lozan ve Neuchatel Kantonları ile Avusturya Noterlik kanunları göz önünde tutularak hazırlanan 3456 sayılı noterlik kanunu 01.09.1938 senesinde yürürlüğe girer.
Bu kanun 1942, 1945, 1948, 1952 ve 1959 senelerinde bazı maddeleri değiştirilir. Bu değişikliğe ragmen Kanun ihtiyaca cevap verebilecek nitelikte uygulamaya devam eder.. 1512 sayılı Noterlik kanunu yayınlandığı 05.05.1972 tarihine kadar geçerliliği  devam etmiştir. Bu  tarihten bu günümüze kadar da bazı değişikliklere uğrayarak geçerliliğini devam ettirmektedir.  
Bu gün hukuk devleti olduğumuzun tartışılır duruma gelmiş olmasını söyleyen toplum, Meclisin Çankaya’ya bir başka noteri koyduğunu üzülerek izlediğini belirtmekte. Yasamada üretilen  kanunlar ön kapıdan girip, yan kapıdan mühür basılarak geri gönderilmekte olduğu dillerdedir. Bir Cumhura ödenen maaşa bakıyorum, bir yaptığı işe, diye bir sözüm geldi söyledim hem nalına hem mıhına.
Metin Atamer   
Noterlik.doc

metin atamer

unread,
Jun 18, 2013, 10:40:55 AM6/18/13
to Turkiye-i...@googlegroups.com
Halk Sınavı
Son üç haftadır yaşanan olayları yaşanmamış kabul edebilirmiyiz. Bence unutulması mümkün olmayan kötü bir rüyya idi gördüğümüz. Bu olaylarda yitirdiğimiz beş can vardı ortada . Yüzlerce yaralı , en önemlisi yüz binlerce kırık kalpler vardı geride kalan. Bu kadar olumsuz olayların yaşanmasına kimler sebep oldu diye arkaya dönüpte bakmamızda yarar olduğunu düşünmekteyim.
Türkiyede bireysel özgürlüklerin ve buna bağlı toplumsal özgürlüklerin derin yaralar aldığı Haziran ayını  ve bu günlerde yaşananları unutmamak gerek. ‘’ Ben demokrasi neticesi MİLLİ İRADE olarak sandıktan güçlü çıktım, bu nedenle istediğim her kanunu çıkarırım’’  gibi cümlelere dayanarak istediğiniz kanunları, toplumun karşı gelmesine rağmen çıkarılmasına toplum bir kabul eder, iki kabul eder, belki üçüncü kez kabul edebilir. Fakat önüne dayatılarak bir ideolojiyi yerleştirmeye yönelik kanun ve düzenleme gelirse, buna itirazı olacağını hesap etmemek aptallık olduğunu düşünmekteyim.
Tarikat ve Cemaatlerin etkisinin hakim olduğu bir idarenin, ülkeyi nereye götürmek istediğini üzülerek izlemek nereye kadar gideceğini, toplum olarak endişe ile takip etmekteyiz. Senelerce önce SerVekil’in  İstanbul Belediye başkanlığı döneminde, Taksim’e cami inşaa etmek sevdası vardı. Hemde Gezi parkı adı ile bulunan bu yere bir cami pinşaatı için çok uğraşı verdiğini hatırlarım. Hatta o tarihlerde de bazı bilim kurullarının  bu projeye karşı çıkmasınada, ciddi itirazlari olmuştu bu belediye başkanının . Planlı bir şekilde bu düşüncesini gerçekleştirmek için o tarihte bu günü hazırladığına  adım gibi eminim.
10 sene evvel ülkemizi çevreleyen ülkelerle Türkiye nin problemi olmadığını da hatırlarım. 10 sene içinde yalnız çevre ülkelerle değil, bir çok ülkelerle dostluğumuzun bitirildiğini izlemek insana üzüntü vermekte. ‘’ Dost ve müttefik ‘’ deyimini kanımca hiç sevmediğimi söyliyebilirim. Çünki bir ülkenin bir başka ülke ile dost olması için, müşterek menfaatleri olması gerekir. Müşterek menfaatlerin bittiği yerde dostluk sona ermiştir. Bizim dost olabileceğimiz bir ülke bile kalmaması ne kadar acıdır. Bırakın yurt dışındaki dost luk söylemlerini, ülkemin içinde toplumun bir kesimi hariç,  her kesimi ile kavgalı bir yönetim olabilirmi ?
 ‘’Bana para ile oy verenler hariç,  toplumun diğer kesitlerine hitap etmem ’’ demek ülkemin içinde yaşayan çeşitli kesitlerdeki vatandaşı yok saymak anlamına gelirki bu  endişe vericidir. Yurdum İnsanının sesini dinlemeden, toplum değerlerini kendi düşüncene göre değiştirmeye kalkmak, 1935 lerdeki Nazi Almanya sını hatırlatır.  Almanya o dönemlerde Polis Devleti haline gelmiş, Halkı, Hitler sindirmişti.
Bu güne gelirken önce Şanlı Türk Ordusunu kendi kalıplarına sokmayı denedi, bunda da muvaffak olduğunu izledik. Askerinde hür düşüncesi olduğunu kabul etmeyen bir zihniyetle, 10 sene evvelki  62 bin tutuklu yurttaşın sayısını 128 bine taşımakta başarı kazanmış bir yönetim seyretmekteyiz.  İddianame olmadan, suç yokken ve bilhassa düzmece bile olsa  delil yokken, insanların tutuklu olmalarını seyretmek, bir sabır işi olduğuna inanmaktayım.
Yönetimin ana yasada bulunan toplumun temel harçlarından en önemli varlıkalarının tartışılır hale getirilmesini izleyen halkın kübünün dolmaya başladığını seyrettik. Yurdum insanının çok sabırlı olduğunu  bilen idarede, bu sabrı denemeye kalkması çok tehlikeli olduğunu düşünmeyen bir yönetim, Atam rahmetlinin söylediği gibi ‘’ gaflet ve dalalet ve hatta hiyanet içinde’’ davranmaya başlaması ile, bizim korktuğumuz sistemin tetiğini çekmiş oldular. İşte bundan sonraki olayların gelişmesini durdurmak zordur. Bu ne Kabakcı isyanına, nede Celali isyanına benzedi,  çünki halk bilinçli ve ne yaptığını bilen bir toplum olduğunu Taksim de sergiledi.
SerVekil’in söylediği yüzdenin dışında kalan ve asla koyun olarak tanımlanmaması gereken bilinçli vatandaş topluluğu, bu düzensiz düzene isyan etmesi, ülkede endişeli, yurt dışından kaygılı izlendi. Hatta yurt dışı yayın yapan önemli kuruluşların muhabirleri, Türkiye de olayları canlı nakletmeleri, hem iyi hemde görünüm olarak kötü olduğunu izledik. SerVekil in bir tek niyeti vardı ‘’ POLİS DEVLETİNİ TEST ETMEK’’ . Bu nedenle binlerce göz yaşı fişekleri kullanıldı, sanki bedavaya alınıyormuş gibi harcanan bu fişeklerden mutlaka iktidar yanlısı bir tedarikci sebeplendiğine inanmaktayım.
Polis Devletinin şiddeti, kendi vatandaşlarını yıldırmak pahasına dehşet veren görüntüler sergiledi. Sonunda, olaylarda hayatlarını yitirmiş insanlar , ağır yaralanmış yüzlerce yurdum insanı, fakat  bu direnişte başarı kazanmış bir toplum. Böyle bir şiddetle halkın direncini denemenin gereği varmıydı ? Bence yoktu. Bu halk güdülecek koyun olmadığı görüldü.  Böyle bir eylemin ağır faturası olacağını bilmeleri gerekirdi ve sınava gerek yoktu.
Anayasada temel hak ve hürriyetler konusunda açıklayıcı bir maddeyi bütün Millet Vekilleri bilmesi gerekir. Kişisel hak ve özgürlükler konusunda  gösteri ve yürüyüş, izinli veya izinsiz mümkün kılınmakta. Buna karşı gelmek anayasayı yok saymak anlamına gelir. Hoş mevcut anayasayı değiştirmek için çok çaba sarf eden iktidar, bunda muvaffak olamamasının intikamını almak için, böyle gövde gösterisinde bulunmaması gerektiğini düşünmekteyim.
Olayların yaşandığı ilk günlerde SerVekil yardımcısı vekaleten Cumhur la birlikte, toplumdan özür  dilediği gün, Afrika dan dönünce SerVekil ‘’Benim adıma sen nasıl özür dilersin ‘’ diyerek, kendi bildiğini okuyacağını o gün söylemiştim .
Dilerim böyle bir Polis Devleti sınavı için ülkemiz tekrar imtehana girmez diye bir sözüm geldi söyledim hem nalına hem mıhına.
Metin Atamer 
Halk Sınavı.doc

metin atamer

unread,
Jun 24, 2013, 11:11:31 PM6/24/13
to Turkiye-i...@googlegroups.com
ÖKÜZ
Çok sevdiğimiz bir kişiyi daha sevimli hale sokacak bir hayvanın adı ile andığımız  çok olmuştur. Kimi zaman ‘’ Şarkıları Bülbül gibi söylüyor’’ deriz, güzel sesli bir kişiyi  tanımlarken . Bülbül, her ne kadar kuş olsada, kanatlı bir hayvandır.  Oğlumuzun başarısını anlatırken ‘’Aslan Oğlum, nasılda üstesinden geldi bu zorluğun ‘’ dediğimiz zaman, göklere çıkarırız oğlumuzu. Bu tür olayları ve  örneklerini çoğaltabiliriz.
Bu benzetmede hayvanın kimliği rol oynar. Kişiye kuş türüne eş değer olarak benzetme yapmamıza kızan olmaz amma , başka bir hayvanla güçlü yapısını dile getirdiğimiz zaman, kabullenilmesi zordur. ‘’ Ayı gibi adam’’ diyerek kişinin güçlü olduğunu ifade etmeye kalksak, ‘’Ayıp değilmi beni hayvana benzetmektesiniz’’ diye itiraz gelmesi olasıdır.   Bazı hayvanlar vardır özellikleri önemlidir. Mesela gözleri çok güzel olan iki hayvan vardır, biri Eşşek, diğeri ise devedir. Birisine ‘’ Ne kadar eşşeksin’’ denirse bu hakaret olarak kabul görür, ve insanlar bu konu için dava bile açabilir.
‘’ Sen de ne kadar kuş beyinlisin ‘’ dendiği zaman, hakaretmi, iltifatmı pek belli değildir. Önemli nedenleri vardır. Kuşların beyni küçüktür amma, onun becerilerini yönlendiren beyninin anlaşılması güç bir karmaşası vardır. Bir kırlangıçın bir günde yaptığı çamurdan yuvayı , aynı çamurdan siz yapmaya kalkın, beceremessiniz. Hangi statik hesaplarla tavana bu yuvayı yapıştırır anlayabilmiş değilim.
Bir kargayı izleyin, belki kanatlı hayvanların içinde en akıllı olanıdır Kargadır. Kimileri çok uzun yaşadıkları için Kargalar üzerinde bir çok araştırmalar yapılmıştır.  İnanılması güç bir beyne sahiptir karga. Çaldığı cevizi, alıp yüksekten sert bir zemine bırakıp kırılmasını sağlar. Sonra muzaffer bir komutan edasıyla paytak paytak yürüyüp, kırılmış bu cevizi afiyetle yer. Her cevizi alıp atmaz böyle yükseklerden, hangi cevizin atmadan evvel yeneceğini bilir Karga. Cevizin içinden kuru kısım çıkarsa, bu parçayı alıp doğru sulak bir yere götürür ve ıslatır. Bilirki ıslanan ceviz yumuşar.
Bazı hayvanlara tanrı değişik yetenek vermiştir. Kimilerinin gözleri keskindir. Kimlerinin kulakları çok hassatır. Bazı tilki türleri kışın kar ve toprak  altındaki sesleri dinleyip yiyecek arar. Bir insana ‘’ Sen ne Tilkisin ‘’ dersek kurnazlık gelir insanın aklına.
Birisi aşırı kabalık yaptığı zaman kendisine ‘’ Ne kadar Öküzsün’’ denildiği zaman, insanlıktan nasip almayan kişiler kastedilir. Aslında Öküzlere mi hakaret, yoksa tariftemi bir hata yapmaktayız, bunu tam  olarak anlıyamadığımı itiraf edebilirim.  Bir dostum tarlası için iki öküz alır. Bizim bildiğimiz öküzler. Onları mümkün olduğu kadar iyi besler. Besleme sırasında bazen muziplik olsun diye Öküz’ün sevmediği otları karıştırır. Öküz yemi yerken ağzının içinde bu otları algılar ve onları ağzının kenarından yere döker. Muzip dostum bu otları tekrar alıp samanın arasına karıştırıp verir amma,  Öküz  bu aldatmayı fark eder, ve  tekrar sevmediği otları dışarı atar. Yan dönüp sahibine öyle bir nazar gönderirki, demeyin gitsin.
Kimi zaman sabanı çekerken öküz, ön ayağındaki tırnaklar arasına taş girer. Hayvan durur, iki tırnağının arasında taş olan ayağını yukarı kaldırır, ve dönüp sahibine bakar. Dostum hemen koşup, iki tırnak arasındaki taşı yerinden alır, atar. Kimi zaman saban sert bir zemine gelir, öküz zorlanır. Öküz, vargüçü ile çekmeye başlar amma fayda etmez. Ön ayaklarını kırar, dizleri üzerine çöküp çekmek ister, aynı anda arkaya sahibine öyle bir nazar atar ki ’’ Sende biraz ittir, yardım et ‘’ dercesine  ondan yardım ister.
Öküzler saban çekerken boyunduruk tabir edilen bir düzeneye başlarını sokarlar. Saban çekerken bu boyun düzeneği hayvanın ense kısmını biraz yıpratır. Bu yarayı tamir etmek için sahibi, özel bir ot kurutulup yakar.  Küllerini yağ ile karıştırıp hayvanın ensesine sürerek, yarayı iyileştirmeye çalışır. Her bu krem sürülüşün sonunda hayvan kafasını döndürerek sahibine teşekkür edercesine bakar. Öküzle sahibi arasında çok sıkı bir bağ oluşur.
Üç beş ağaç bile olsa korumak istedikleri, ellerinde kendilerini savunacak hiç bir şey bulunmayan, düşüncelerini ve hür fikirlerini ifade etmeye çalışan sessiz toplumun üzerine plastik fişek, göz yaşartıcı bomba, ve basınçlı su fışkırtan SerVekil’in yeni Polis Develeti güçlerine halkın tepkisinin sesini dinledim. Bu insanlık dışı sindirmeyi yapan polislere toplum, gırtlaklarını yırtarcasına ‘’ ÖKÜZLER’’ diye bağırmalarına üzülerek baktım ve yadırgadım. Bu insanlık dışı hareketi yapanlara ÖKÜZ kelimesi iltifatmı, yoksa Öküzlere hakaretmi anlıyamadım. Çünki hiç bir öküz bu insanlara böyle davranmaz, düşman bile olsa karşındaki, önce insan olduğunu unutmamak gerekir diye bir sözüm geldi söyledim hem nalına hem mıhına.
Metin Atamer
Öküz.doc

metin atamer

unread,
Jul 1, 2013, 3:12:47 PM7/1/13
to Turkiye-i...@googlegroups.com
 
Mecbur
 
Bir ülke düşünün, kültür ve sanata değer vermesin, teşkilatın başına bir din görevlisi atasın, Avrupa Birliğine girmesi pek te mümkün olmadığını düşünmekteyim. Geçtiğimiz son 60 sene içinde her dönemde yetişen sanatçı dostların hedeflerinde siyasilerin portreleri eksilmemiş olduğunu görmekteyiz. Tek partili 1950 li senelere kadar, tiyatro sahnelerinde hangi sanatcı, içeriğinin hangi konuda, siyaset ve onun hangi elemanlarının ele aldığını bilmemekle birlikte, 1950 den sonra, hem yazılı basında, hemde sahnelerde bir çok eserler oynanmış, haftalarca, aylarca seyircinin ilgisini çektiğini hatırlarım.
Saygı ile andiğim Muammer Karaca ve Muzaffer Hepgülerin yarattığı karakterde, sanatın ince çizgisi ile siyasetin eleştirildiğini izlediğimiz hafızamızdan çıkmaz. Hatta ‘’ETNAN BEY DUYMASIN ‘’ adlı tiyatro eserini, Rahmetli Adnan Menderes de seyredip, yaratılan karakteri tebessüm ederek izlemiş olduğunu gazetelerden okuduğumu bile hatırlarım. ‘’ Cibali Karakolu ‘’ adlı eserde hem siyaset, hemde adalet üzerine kurulmuş, eleştiri dolu bu eseri sahnede seyrederken, büyük bir beğeni ile hayran kalmıştım.
1960 lı senelerden sonra Zeki Alasya ve Metin Akpınar’ın sahneye koydukları eselerde, Bir Bilen’in ve Erbakan’ın ele alındığı karakterlerde, bir salonun, tabirim caizse, gülmekten kırıldığına şahit olmuştum. Bir Bilen’de gelip en ön sıradan izlemiş, sergilenen eserde kendi tiplenmesine, kendiside çok güldüğünü hatırlarım.  Salondan çıkarken gazetecilerin sorularına cevap verişinde çok teknik bir sözle hem sanatı övmüş, hemde eleştirinin biraz ağır olduğundan bahsettiğinide hatırlarım.
1980 li senelerde Askerler için fazla esnek olmayan bir tiyatro eseri hatırımda kalmamış, bununla beraber rahmetli Turgut Özal ve icraatlarını konu alan, ve tȗluat içeren bir  tiyatro eserininde hafızamda iz bırakmadığını düşünmekteyim.  Televizyonun evlerimizde  kalıcı olarak müsafir odalarımıza yerleşmesinden sonra, bir dönem Tiyatro ve Sinema güncelliğini yitirmişti. Bu dönem içinde toplum, siyah beyaz televizyondan renkli ekranlara geçişin sonrasında bile, bir müddet daha ekrana bağlı yaşıyarak, Tiyatro Sanatından kısada olsa uzaklaşmıştı.
Bunu fark eden ekranlar tiyatroyu ekrana getirmeye başladılar. Gerçek sahnede yapılan ve siyasilere yönelik eleştiri içeren eserler, Ekrana yansıması sırasında canlı yayın olmadığı için,  bolca kesintiye uğradığını bilmekteyiz. Bu dönemlerden sonra 1990 ile 2000 yıllarda bazı tiyatro eserlerinde siyasi eleştirilerin bir kısmını ekrandan, kısıtlıda olsa topluma yansıtılmaya çalışıldığına şahit olduk. Bu dönemlerde özel Televizyon Ekranı vardı ve bu ekranlarda program yapanlar, patronlarının sözlerinden dışarı çıkmazlardı.
Yazılı basında bir kaç çizgi ustası vardı ki ben hayrandım onlara. Biri Bedri Koraman, diğeri ise Abdülcanbaz ın yaratıcısı Turhan Selçuk’un çizgileri. Toplum meselelerini kompoze edip  siyasilerin önüne ustalıkla çizip koyarlardı.
Yaşadığımız bu topraklarda asırlar önce Roma lılar yaşamıştı. Roma lılar bir şehir kurarken ilk önce bir anfi tiyatro dediğimiz yeri yaparlar, ve şehir bunun eftrafında gelişir. Şehir kütüphanesi, şehir için su yolları ve şehirde yaşayan insanlar için yönetimin eleştirildiği eserlerin sahnelendiği tiyatro sahnesi, bir şehrin olmassa olmazları içinde bulunurdu.
2001 senesi itibari ile yazılı basın Devlet tarafından neredeyse tekeleştiğini izlemekteyiz. Yazılı basında iktidar partisinin bir organı olarak çalışmasını üzülerek gözlemlemekteyiz. Sanatla hiç barışık olmayan bir idarenin, giderek yozlaşmasına toplumun karşı çıkmasını bile sindiremiyen bir yönetim, tenkide kapalı rejim yerleştirmesine karşı çıkan genç kuşağı, Polis Devleti ile susturmak istemesine Yurdum İnsanı isyan etmektedir. ‘’Hata yaptıklarını kabul etmek bir yönetim için  zayıflıktır ‘’ düşüncesine sımsıkı sarılan SerVekil’in düşmüş olduğu durum, pek iç açıcı olmamaktadır.
Bir Gezi Parkı olayı, sadece ülke içinde değil, bütün ülkelerce kınanmasını , ‘’Yurt Dışından Komplo Düzenleniyor ‘’ diyerek suçu başkasına atmak pek doğru olmasa gerek. Hata yapıldığını kabul etmek bir erdemdir. Bunu göz ardı ederseniz, bunun faturasının ağır olacağı, tarihe bakmakla anlaşılır düşüncesindeyim.
Güruhları idare etmek için fazlaca bir eğitime ihtiyacınız yoktur, çünki Güruh’un itaati sorgusuzdur, körü körüne kabullenir. Kültürlü bir toplumu idare etmek için en azından onlar kadar eğitim görmüş olmak gerekir, bilinçli insanlar ‘neden ve niçin’ i sorgular. Buna basit cevapla çözüm önerilmez. Bu yurdum insanları sorunlar için çözüm üreten insanlardır, basit cümlelerle tatmin olmazlar. Eğer sen bu eğitimi görmemişsen, yapacak başka bir şey yoktur.
 Ortaya atılan ‘’ Çözüm süreci’’ ne çıkılırken, hiç bir planın çantada olmadığına adım gibi inanmaktayım. ÂKIL insanlar diye ürettiği vatandaşların topladığı bilgileride bir kenara koyacakları, daha konu başlamadan evvel bilinmekte idi. Bir birimizi kandırmaya gerek yok. Bu ülkenin bir tek meselesi için toplumu odaklayıp, başka konuları köprülerin altından geçirmek, dürüst bir karakter olmasa gerek. 
Toplumun hassas dengelerine kulak vermek en doğrusu. Bu dengelerin en güzel irdelendiği mekanlar Tiyatro Sahneleridir. Bu sahneleri susturursanız, ve Televizyon ekranlarından devletin hazırladığı haberleri yayınlarsanız, yazılı basının üzerinde hakimiyet kurmanız neticesi , toplum sosyal paylaşım kanallarını kullanırki, orada inanılmaz kabiliyetler ortaya çıkar. İşte o zaman bunu engelliyemessiniz. 
Bir anda binlerce insan bir yerde toplanabilir. Bunun için bir lidere de ihtiyaç duyulmamaktadır. Bu paylaşım sitelerinde öyle tiplemeler üretilmekteki , benim diyen sanatcılara taş çıkartabilecek nitelikte olmakta. Şimdi bunuda satın alında görelim. Tenkit edilmeye sabır gösterip izlemek gerekir.
Bardağın hep dolu tarafından bakarsanız olaylara, bir yere varamassınız. Gazete okumayan, radyo dinlemeyen, ve televizyon ekranından hür düşünceye kulak vermeyen bir Kasımpaşalı’ya bizde kulak vermeyiz, buda senin cezan, diye bir sözüm geldi söyledim hem nalına hem mıhına. 
 
Metin Atamer                           
Mecbur.doc

metin atamer

unread,
Jul 7, 2013, 12:21:23 AM7/7/13
to Turkiye-i...@googlegroups.com
 
İki Avuç Mısır
Mısır’a bir çok kez gittim, hatta bir çoğunda çok sevdiğim bir dostla birlikte gitmiştim. Mısır denince insanın aklına gelen tek şehir Kahire olsa gerek, çünki Kahire demek, Mısır demek olduğuna inanırım. Kahire’nin nüfusu 17 milyon olarak tahmin edilir , bu arada Mısır’ın nüfusu kayıtlarda 83 milyondur. Bir başka deyişle ülke nüfusunun yaklaşık %25 yakın bir bölümü Kahire’de yaşar. Kahire öksürse bütün ülke hasta olur. Toplumun diğer % 75 lik bölümü, Kahire ne derse ona itaat etmek mecburiyetindedir.  Mısırda 170 den fazla Üniversite vardır ve bunların büyük bir bölümü Kahire ve civarında bulunmaktadır.
Kahire’de bir lokantada bir akşam yemeği yerken benim masama servis yapan kızın yabancı lisanda konuşması o kadar hoşuma gitti ki, çağırıp kendisine sordum,’’ Bu Ingilizceyi nerede öğrendiniz ?‘’ . Cevap olarak ‘’ Kahire Üniversitesi İngiliz Dili Edebiyatı bölümünden mezunum’’ dedi. Hayretler içinde bir soru daha sordum, ‘’Üniversite mezunu, hemde İngiliz Dili Edebiyatı bölümünden, peki neden garsonluk yapıyorsun? ‘’ Bu soruma verdiği cevapta daha fazla şoka girmiştim.
Bu bölüm, Üniversitede ikinci okuduğu bir  bölüm olduğunu söylemişti. Üniversitede ilk Psikoloji tahsili yapmış. Buradan mezun olmuş. Bakmış iş yok, bari ikinci bir meslek sahibi daha olayım demiş. Girdiği ikinci bölümüde takıntısız dört sene bitirmiş. O da yüz binlerce işsiz Mısır genci gibi  hayata atılamamış. Bulduğu bu garsonlukta belki her iki mesleğinin ince taraflarını kullanmaktaydı , kim bilir.
Çok acımıştım bu genç kıza, ‘’ Öğretmenlik gibi bir iş bulamadınmı ? ‘’  diye sormaya kalktım, sonra utandım, yüzüme öyle bir  nazar atmıştı ki , hani ‘’ Sanki iş varda, ben niye burada garsonluk yapıyorum, onumu soruyorsun’’ der gibi yüzüme bakmıştı.
Toplumların eğitilmesi çok önemlidir, buna kimsenin itirazı olamaz. Fakat eğitim ve öğrenimin planlı olması gerekir. ‘’ Göreve geldiğimizde mevcut 70 üniversiteyi 170’ e çıkardık ‘’ demekle, toplumun tahsil seviyesini yükseltmiş  olmamaktayız. Toplumun ortalama tahsil seviyesinin yükselmesi, yalın olarak bir mana ifade etmez. Yeni nesil insanlara tahsil sonrası iş imkanı bulamıyorsanız, burada bir denklem hatası vardır. Toplumun tahsil seviyesi yükselirken, eğer yönetici olarak senin tahsil seviyen değişmemişse, yine denklemde bir  eksiklik vardır. Kültürlü halk kitlelerini ‘’ Çapulcu’’ diye değerlendirirsen çok yanlış olur. Bu yanılgıyı halk kitleleri hiç affetmez.
Mısır’ın geleceği olan tahsilli genç nesil insanlara iş ve çalışma imkanının o ülkede bulunmaması, halk kitlelerini tetiklemekte. Müslüman Kardeşler gurubunun oy potansiyelini kullanan seçilmiş ve iktidar olmuş gurubun, ülke sorunlarına cevap verememesinden kaynaklanan pasif direnişi, Kahire’de gün ışığına çıkaran Ordu, Siyasetin içinde buldu kendini.
Türkiye’nin mevcut durumu ile Mısır arasında  benzerlik bulunmamakla birlikte, her iki ülke için bir ortak yer aramak, bazılarına konuşmak ve yazmak için ortam hazırlamakta.  Mısır’ın meselesi benim problemim olmaması gerekir. Aslında ‘Arap Baharı’ diyerek ortaya çıkan, Okyanus ötesinden Mısıra gitmesi söylenen SerVekil’in, aklına geldiği gibi uluorta konuşması, bu ziyarette ortamı gerdiğini hatırlarız. Demokrasi demek sadece bir sandık demek olmadığını , toplumları yönetmeye talip olanların, ülkede yaşayan her kesim insanların düşüncelerine değer vermesi kaçınılmazdır. Kahire’de, Tahrir meydanındaki olayları her yönü ile değerlendirilmesi gerekir. Bir tarihte Adolph Hitler’de sandıktan oy çokluğu ile çıkarak iktidar olmuştu. O da Almanya ya Demokrasi getirdiğini söylemişti.   
Tahrir Meydanı ile Taksim meydanı her ne kadar bir birini çağırıştırmasının ötesinde benzerliğin olmadığını düşünmekteyim. Fakat her iki ülkede yakın tarihte meydana gelen olayları , yöneticileri , Üniversiteleri , Eğitim sistemleri, ve Demokrasi anlayışı ile din tahakkümü konularını mukayese yapmak  isteyenler karşılaştırabilir. Bu konular incelendiğinde  yüzlerce ‘’İki Avuç Mısır’’ adlı kitaplar yazılabilir.
Bizim ülkemizde bulunan ve giderek güç yitiminden kaynaklanan ‘’ Benim Dediğim Doğrudur ve bu doğru Partimizin doğrusudur’’ diyerek, parti içi vekillerin hür düşüncelerine ipotek konulması, ne kadar doğru olabilir ? Parti başkanının düşüncesi hilafına bir parti üyesi Vekilin oy vermesinin  yasaklanması gibi bir hareket, hangi Demokrasi ile bağdaşır ?  
Bu nasıl bir şeffaf demokrasidir, bunu halka izah etmeniz gerekir. Hatırlayın Führer Aldolph Hitler’in halkı selamladığı ve Halkında onu selamlaması, sağ elin parmaklarının bitişmesi, toplumun tek vücut olduğunu ifade edip, sağ kolu ileri doğru uzatarak ‘’Lidere kayıtsız İtaat’’ sembolleştirilir. Bu asırda artık  halkı koyun güder gibi yönetemessiniz. Mısır’da halk artık kültürlü, konuları araştırırken neden ve niçin diye sorgulamakta.
Kahire’deki olayların bir iç savaşa götürebileceği konusunda tevatürler olsada, her ırmak kendi mecrasında akar, diye düşünmekteyim. Toplum hareketlerini hafife almamak gerekir. Bir Devlet Başkanına ‘’One Minute ‘’ demekle yapılan hataya eşdeğer, Taksim olaylarında halkı ‘çapulcu’ ya benzetmek gibi söylenen hatalı kelimeleri, yurdum insanı kabullenemez..
Bir zamanlar Futbol Federasyonunda ‘Tek Seçici’ lik müessesesi vardı. Bu tek seçici takımı kurar , antrönere bu takım teslim edilir, yetiştirilmesi istenirdi. Tek Seçicinin kararları tartışılmaz , körü körüne itaat edilirdi. Her çıktığı maçta takım mağlup olur, kimse sorumlu olmazdı. Artık böyle günlerin çok geride kaldığını herkesin öğrenmesi lazım. Bu kadar AKIL insanların danışman olarak hizmet verdiği SerVekil’in ortaya çıkıpta ‘’ Bende hata yapabilirim ‘’   demek lüksünün olmaması gerekir, diye bir sözüm geldi söyledim hem nalına hem mıhına.
Metin Atamer  
 
İki Avuç Mısır.doc

metin atamer

unread,
Jul 14, 2013, 8:57:13 AM7/14/13
to Turkiye-i...@googlegroups.com
Devrin Adamı
Çocukluğumda izlemiştim Nusret beyi. Mahallenin renkli bir simasıydı.1950 senesinin başında anlaşılmaz  bir telaşı vardı. Ankara’nın Tandoğan semtinden sonra yerleşim yoktu. Tek Parti döneminde Ulus’ta, Rüzgarlı sokakta, iktidar partisinin bir binası ve aynı yerde birde Ulus Gazetesinin basıldığı merkez binası bulunurdu.
Bu gün Mebbus evleri diye adlandırdığımız mahalle, o tarihte yeni gelişmekteydi. Bütün millet vekillerinin bir arada oturduğu, bahçeli evler planlanmıştı. Hatta Ayten  isimli bir sokakta, devrin Milli Şefi’ İsmet İnönü, otururdu. Nusret beyin yazıhanesi Ulus’ta hal civarında mütevazi bir han içinde, Avukatlık bürosuydu. Bir üst katında Dr. Cihat Borçbakan’ın muayenehanesi vardı.
Bu yörede 1 Şubat 1963 senesinde, Ankara şehri üstünde havada çarpışan iki uçaktan biri olan yolcu uçağı, Ulus’taki Nusret beyin bulunduğu iş hanının biraz ötesine düşmüş, 120 kişi hayatını kaybetmişti. Nusret bey, Ulus‘taki Parti binası, Mebbus Evleri, ve kendi bürosu üçgeninde günlük mesaisini harcar, vekillerle görüşmelerini akşam mahalledeki kahvehanede, onun etrafına toplanan insanlara anlatırdı. Ne hikayeler anlatırdı bilmezdik, amma mahalle kavehanesinde onun namı çok geçerli idi.
Nusret bey çok konuşkan biriydi. Kahvehanede etrafındakiler bir kelime bile söylemeden onu dinler, Nusret bey konuşmasını bitirdikten hemen sonra ‘’ Haydi bana müsaade’’ der, etrafındakilerin konuşmasına fırsat vermeden çekip giderdi. Ne anlatır, nasıl anlatır bilmezdik amma dinleyenlerin yüz ifadelerinden , içlerinden ‘’ Vay be, ne adammış bu Nusret bey ‘’ dediklerini duyar gibi olurduk. Nusret bey tek parti döneminde iktidar partisi ile ilişkilerinin çok iyi olduğunu, kahvehanedeki müdavimler anlatırdı.
Bu konuşmaları dinleyen insanlar, kimi zaman, Vekaletlerdeki işlerini, Nusret beye söyler, onun tavassut etmesini isterlerdi. Bu isteklerin yerine gelip gelmediğini bilmemekle birlikte, Nusret beyin bu konuları çözdüğünü düşünürdük. Hatta Annemin ilk okul öğretmenliği döneminde, Kurtuluş taki ilk okula tayininde, o aracı olduğunu hatırlarım. 1950 senesinin başındaki Nusret beyin telaşını kahvedekiler pek konuşmadılar. Bizim evde de bu konu hiç konuşulmadı.
Zaman zaman bizimkilerle Mebbus evlerine giderdik. Akraba derecesinde yakınlarımız olduğundan, bu mekanda sıklıkla bulunur, konuşulanları yorumlamadan dinlerdik. 1946 senesinde kurulan Demokrat Partinin 1950 seçimlerinde başarı sağlamasına ihtimal verilmediği, konuşulan konular içinde idi. Bizim çocuk zekamızla bu konuları fazla anlamaz , olayları dışardan izlerdik. Nusret beyin 1950 senesi 14 Mayıs seçimlerinin ertesi günü, bir kaç gün mahalledeki kahvehaneye gelmediğini öğrendik.
Yeni kurulan ikinci parti iktidar olmuş, gazetelerin manşetlerinde yeni bakanların resimleri, boy boy sergilenmekteydi. Mahalledeki bir komşumuzda iktidar partisinden mebbus olmuş, hatta önemli bir yere Vekil olmuştu. Mahallede Nusret bey bir anda bu Vekilin en yakın dostu  olmuştu. Yeni iktidar partisi Ankara’nın dışı olarak bilinen bağların üstündeki bir arazide, yeni iktidar partisi üyeleri için, adına 14 Mayıs Evleri   dedikleri, seçim gününü anımsatan, yeni bir yerleşim mekanı kurarak , bütün iktidar parti millet vekillerine, bu mekanda, birer ev hızla inşaa edilmişti.
Bu gün Gazi Osman Paşa olarak adının değiştiği bu mekan, Ulus’a çok uzak kalmıştı. Nusret beyin Kurtuluş’taki evi, Ulustaki Avukatlık Bürosu ve 14 Mayıs Evleri semtleri arasındaki mesafelerin uzaklığından  dolayı olsa gerek, Ulustaki Avukatlık bürosunu,  14 Mayıs evlerine yakın, Kavaklıdere diye adlandırılan mekana taşımakta tereddüt etmemişti. Nede olsa Nusret bey her dönemin insanı idi.
Aslında 1950 seçimlerinde bir anadolu şehrinden, ve iktidar partisinden aday olmak istemişti, fakat Partinin bu isteği kabul etmediği, aslında aşikardı. Seçimlerden kısa bir süre sonra, Nusret bey mahallenin yeniden renkli siması olmaya başlamış, tekrar gündeme oturup, mevcut iktidar partisinin adamı oluvermişti. Nusret beyin kahvehane sohbetleri tekrar  başlamış, kahve muhabbeti güncelliğini yitirmemişti. Kahvehanenin hemen yanında Berber Osman’ın dükkanı vardı. Kimi zaman Nusret bey buraya traş olmaya gelir, traş olurken kahvehanedeki müdavimler dükkanı doldurur, onun konuşmasını dinlerlerdi.
Biz hep Nusret beyin mebbus olmasını bekledik. Yeni iktidar partisinden mebbus adayı olarak gösterilmesinin mümkün olabileceğini düşünmüştük, fakat bu hiç olmadı. Son 1957 seçimlerinden sonra Nusret beyin mebbusluk umudu kalmamıştı, amma yine bir ümit içinde dolaştığını izledik. Her dönemin adamı olan Nusret bey, ümit ile yaşamaktaydı.
1960 senesi 27 Mayıs günü bütün hayallerinin durduğunu gözlemledik. Nusret bey için Mebbusluk hayallerinin mumu sönmekteydi. Askeri idarenin bazı şehirlerin valiliklerine Generaller atadığı ilk aylarda, bizim mahallede oturan bir general Ankara’nın Valisi oldu. Ertesi günü Nusret bey onun en yakın dostu olmuştu. 27 Mayıs tarihini izleyen günlerde, Siyasi oluşumlar içinde kendisi için yer arayışını, daha iyi izlemekteydik. Beklentilerinden ümidini yitirdiğini sezdiğimiz dönemlerde, önce berbere gelmeyi durudurdu, sonra kahvehaneye gelişlerine son verdi ve daha sonra mahalleden taşındı. Nusret beyi  bir daha mahallede görmedik.
Geçtiğimiz günlerde gazetelerde okuduğum bir haberde, çeşitli yerlerde zamana bağlı olarak değişik düşüncelerin sözcülüğünü yapan ve zamanla her rüzgara yelken açan bir gazetecinin SerVekil’e Danışman olduğunu gazetelerden okudum. Aklıma Nusret bey geldi birden, birde  Muzaffer Hepgüler ustanın sahneye koyduğu ‘’ Siyasi Madrabaz ‘’ adlı tiyatro eseri, diye bir sözüm geldi söyledim hem nalına hem mıhına.
Metin Atamer
 
Devrin Adamı.doc

metin atamer

unread,
Jul 23, 2013, 2:20:07 PM7/23/13
to Turkiye-i...@googlegroups.com
İnsanoğlu
 
İnsanoğlu doğuştan güçsüz yaratılır. Bir anneye ihtiyacı mutlaka vardır. Dünyaya gelişinin peşinden onu besleyecek, kendini idare edinceye kadar yavrusunu koruması için bir anne gereklidir. Halbuki diğer canlıların yavruları doğduğundan hemen sonra, tabiatın ona verdiği bir içgüdü ile hem beslenmeye, hemde korunmaya çalışır. Annesi her ne kadar koruyup kollasada, çabaları bir yere kadar götürür.  
Kimi canlıların yavruları doğumlarının peşinden, bir kaç dakikada  kendini dünyaya getiren dişi ile koşar, yüzer ve yaşam içindeki zorluklara, annesinin yardımıyla uyum sağlamaya başlar.  İnsan yavrusu doğuştan bencil, ve ihtiraslı olarak doğar. Bütün bebeklerin ilk günden itibaren var olan egosu, çocukluk döneminden başlayarak bu bencillik giderek artar. İnsan yavrusu bebekken uyuduğunda yüz ifadesi muhteşemdir. Bir masumiyet abidesidir. Bu masumiyet perdesinin arkasında nasıl bir karakter gelişeceğini kimse önceden tahmin bile edemez.
Çocukların doğuştan genetik yapısından gelen bir karakteri vardır, ve bu karakter yaşamı boyunca çevre ile şekillenir. Şekillenen karakter kolay kolay değişikliğe uğramaz. Karakteri etkileyen dış etkenlerin içinde arkadaş yapısı, eğitim kurumları ve bilhassa çevre olaylarının bilinç altına yapmış olduğu etki, bu bütünü teşkil eder. Zaman içinde dış etkenlerle, bu karakter ve davranış şekli, insanlarda çeşitli nedenlerle olumsuz yönde değişmeye başlıyabilir.
Bazı hastalıklar vardır insanda, davranış farklılıkları yaratır. Hatta bazı ameliyatların sonunda insanda, düşünce farklılığı meydana geldiğinide söylerler. İnsanoğlu yaşam içinde sayısız hatalar yaptığına inanırım. Ben hata yapmam diyebilecek bir kimseyi düşünemiyorum. Her insanın kendi doğrusu vardır, ve bu doğru herkes için geçerli olmayabilir. Bu düşüncelerin içinde çoğunluğun doğru olarak kabul edebileceği bir konu, bazıları için yalnış olabilir. İnsanın davranışlarındaki yanlışlar, doğrulardan daha fazla olmaması gerekir.
Kimsenin sözü ve davranışı, bir başka kişi için doğru olmayabilir, doğrusu budur diye söz söylemekte acele edilmemesi gerekir. Yapısal farklılıkların , kişilik bozuklukların meydana getireceği yalnışları, bu sözlerin dışında tutmak isterim. Kişilik bozukluğu olanların söz ve davranışlarını analiz etmenin, ve üzerinde başka söz söylemenin doğru olmıyacağını düşünmekteyim.
Bir dostum vardı, kalp ameliyatı geçirdi. Sağlığı iyileşti, hayatı normale döndü diye sevinmiştik. Sonraları tutum ve davranışları anlaşılmaz bir şekilde eski değerlerinden uzaklaştı. Bir tabip dostuma, hemde kalp ameliyatı yapan bir arkadaşıma sordum, insan beyni kısa bir an bile olsa beslenmesi aksarsa, böyle davranışların mümkün olabileceğini, onlarında gözlemlediklerini söylemişti. Hatta bazı hastalıklarda kan değerlerinin değişmesi bile, davranış bozukluklarına neden olduğunu izleriz. Bu hastalıklardan biride şeker hastalığı olduğu söylenir.
Çocukluktan itibaren gelişen insan oğlu, yaşlandıkca davranış bozukluğu ortaya çıkabilir. Bunların hepsinde psikoljik bir geçmiş aramak gerekir. Bastırılmış bazı duygular ve huylar, zamanla gün ışığına çıkar ve insanoğlu  değişir. ‘’Ben hiç değişmem ‘’ diyebilen insan yok denecek kadar azdır. Her insanın hayat şartları içinde değişikliğe uğramasını kabul etmemiz gerekir.
Bu değişiklikte insan davranışı hatalar zincirine bir kerre düştümü, bu bir birini takip eden yalnış düşünceleride beraberinde getirir. Buna engel olmak mümkün değildir, çünki bu kişilerin yanına yaklaşılamaz. Onlar toplumdan ve bilhassa onu tenkit eden insanlardan  mümkün olduğunca uzak dururlar. 
Yıllar boyunca ‘ Başörtüsü ‘ konusunu kalkan eden bir kesim insanlar, bastırılmış duygularının intikamını alırcasına, toplumun diğer değerlerini hiçe sayarak, öc alma iç güdüsüne sarılmalarını, üzülerek seyretmekteyiz. Toplumları birleştirmek yerine bölmeye çalışan bir idari gurubun davranışlarını analiz etmeye gerek olmadığını düşünmekteyim. Bu görevi Psikologlara bırakmak en doğrusu olduğuna inanırım.
Ülkemizde çeşitli inançları olan insanlardan tutunda, hiç inancı olmayan kimselerinde olduğunu kabul etmemiz gerekir. İnançlı olsun, olmasın bütün toplumu idare edenlerin tutumlarından ötürü, insanların kendi inançlarını sorgulamaya başlamalarını üzülerek izlemek, hiçte hoş olmasa gerek. Polis devleti düzeninde, ülke içinde oluşturulan ve birbirlerine düşman ettirilen toplum, inanç farklılıklarını tetikleyen davranışların, sınırlarımızda komşu ülkelerimizle olan ‘ Kavga ’  düzenini geliştirmekte. Türkiye giderek yalnızlığa itilmekte. Bunu görmek için göz dokturuna değil, bir piskoloğa gidilmesinde yarar olduğunu düşünmekteyim.  
Onlarca, sözde akıllı, danışmanı olan Ser Vekilin, ülkemde insanlar açken, emekliler yaşam seviyelerinin altında hayatta kalmaya çalışırken, cari açığın tavan yaptığı bir dönemde, yıllık ihracat değerinin neredeyse iki katı ithalat yapılan bir ülkenin problemlerini bir kenara bırakıp, Akdeniz’in ötesindeki bir ülkenin yaşam sistemini sorgulamaya kalkışması, bana atalarımızın bir sözünü hatırlatmakta,  ‘Cahili Dinleyip Etme Sohbet Süzülürsün, Zımpara İle Etme Tahret Üzülürsün ‘’ diye  bir sözüm geldi söyledim hem nalına hem mıhına .
Metin Atamer 
İnsanoğlu.doc

metin atamer

unread,
Jul 29, 2013, 3:04:38 AM7/29/13
to Turkiye-i...@googlegroups.com
İpin Ucu
Hiç düşündünüzmü öğrenmenin yaşı nerede başlar nerede biter. Sadece öğrenme  yaşla ilgili olmasa gerek. İnsanın bir de öğrenme merakı olması gerekir. Merak yoksa öğrenme olurmu bilmiyorum. Çok sevdiğim bir dostum var, bizdeki araç kullanma merakı onda olmadığı için, ne ehliyeti, nede özel arabası var. Genelde taksi kullanır. ‘’ Bütün taksiler benim arabam, hangisini istersem ona binerim’’ derdi. 
Hatta bir başka tanıdığım avukat arkadaşım  vardı, seneler önce, çok büyük bir Holding Şirketinin  hukuk müşaviri idi. Hem aracı yoktu, hem ehliyeti, hemde uçağa katiyyen binemezdi. Uçağa karşı bir nefreti ve korkusu vardı. Bir iş için nereye gidecekse taksiye biner öyle giderdi. Hatta şehirler arası gidişinde de taksi kullanırdı. ‘’Benim beynim ve ellerim, araç kullanma gibi basit işlerle uğraşmamalı’’ derdi. Görüşüne katılırdım, hatta bir başka arkadaşım vardı, nurlar içinde yatsın, eline bıçak almaz, tabağındaki kesilecek her şeyi eşi keserdi.
O sadece çatal kullanır, yemek yerdi. Meyve soymak işide eşininin görevi idi, meyvaları soyar bir tabağın üstüne dizer, yanına bir çatal koyardı Müesser hanım. Değerli arkadaşım aslında el maharetini ameliyatlarda gösterir, genel cerrah olarak böbrek nakli ameliyatı yapardı.
Sadece öğrenme, merakada bağlı değildir. Öğrenme isteği yaşa göre değil, isteğe bağlı merak ve beceriyi gerektirdiğini düşünmekteyim. Öğrenme içinde el becerileri mutlaka insanın yaş durumuna ve yeteneğine göre, gelişmeyi kabul etmesine bağlı olsa gerek. Yetenek içinde spor branşlarınıda alabiliriz. Bazı spor dallarında kişinin  yaşı ileri olması, vücuttaki eklemlerin reaksiyonuna bağlı yavaş olabilir. Böyle durumda kişiye ne kadar öğretmeye kalksanız, yaşı ileri olanlar bazı sporları yapamazlar.
Bir başka arkadaşım vardı okulda, geçtiğimiz senelerde onuda sonsuzluğa uğurladık, beden eğitim dersinde kasa üzerinden atlama yaptığımız sürede, kasaya koşarak gelir, ellerini kasanın üzerine koyar, zıplardı. Takla atamaz,  kasanın yanına düşerdi. Sporda da kabiliyet  ve öğrenme yaşı çok önemlidir. Yirmi yaşından sonra bir kişiye jimlastik sporu öğretip , yaptırmanız için bir mucize gerekir. Bu branşta öğtrenme yaşı başlangıcı dört- beş yaş olarak kabul edilir.
Bir tarihte kızımı böyle bir spora yazdırmış, genç kızlarda beden gelişiminde jimlastik sporunun olumsuz etkisi olacağını, bir spor hekiminden duyunca, kızımı  bu sporu yapmasına son vermek, en doğru kararım olmuştu.
Toplum psikolojisinin ayrı bir bilim dalı olduğuna inanan bir kişiyim. Bu konuda Türkiye de çok önemli bilim insanları olduğunuda okumaktayım. Bu bilim dalı, toplum geliştikce, gelişmek mecburiyetinde kalmaktadır. Bir tarihte genç nesil bir gurup üniversite öğrencileri, bir üniversitede öğretim görevlisi hocanın ‘’ Bilinç ve Bilinçaltı ‘’ konulu konferansını dinlemiştim. Ahmet hoca bu konuda uygulamalı bir konferans verip, izleyenlerden bir gurup gençleri uyutup, dilediği her komutu, sujeye yaptırmasını izlerken hayretler içinde kaldım.
Konferansın içinde bir ara ‘’ Televizyon ekranlarından ben, binlerce insanın bilinç altına girip, dilediğim herşeyi yaptırabilirim ‘’ dediğini hiç unutmam.  Kanımca biz bir klinik durumla karşı karşıya olduğumuzu düşünmekteyim. Toplumun tepkisi arttıkca Polis Devletinin topluma karşı daha acımasız şiddet uygulamasını izlerken, hani derlerya ‘’Kanım Çekiliyor’’, işte tam bu durumda olmaktayım. Hep aklıma Ahmet hocanın verdiği o konferans gelir.
Siz ne dersiniz bilmem amma, beni yöneten insanların icraatlarını sevmek ve desteklemek mecburiyetinde olmadığıma inanmaktayım. Beğenmediğimi haykırarak söylemek demokrasilerde normal karşılanması gerekir. Demokrasi Ahmet’e göre başka Recep’e göre başka diyemeyiz. Bu kavramı her dile getiren, kendine göre yormakta. Böylelikle yozlaşmış bir Demokrasiyi kabul etmemiz dayatılmakta. Eleştiriye dayanmak, Demokrasilerde olmassa olmazların en önemlisidir. ‘’ Ben bunu böyle tanımladım, kabul edin yoksa tutuklanırsınız’’ diyerek, SerVekil’in geçişi sırasında, yol kenarından geçen gençlerin  yere tükürmelerini sebep sayarak tutuklayan zihniyeti anlamakta güçlük çekmekteyim.
Bir tarihte Los Anglos da bir olaya şahit oldum. Kaldırımlarda filim yildizlarının isimleri bulunan sokakta gençler protesto  gösterisi için toplandılar. Yer Kodak Sütüdyoları civarında idi.  Yolun her iki tarafı polislerce kesilmişti. Toplanan halk yol ortasına konan bir kürsüden, mevcut Amerika Başkanına, akıllarına gelen her türlü melaneti okudular. Daha sonra giydirilmiş bir Başkan Bush kuklasını , sokak ortasında yaktılar. Polis hiç bir tepkide bulunmadı. Bir saat süren bu gösteriden sonra halk dağıldı, poliste çekip gitti.
Ağaçların katline Gezi Parkında karşı çıkan halkı döven Polis, SerVekil tarafından kahraman ilan edilip, bizim vediğimiz vergilerle maaş alan bu saldırgan polisleri, bir maaş ikramiyesiyle ödüllendirmesi, hangi akla uygun gelir. Bu tutum sonunda polisler topluma karşı davranışlarında daha sert olacağı kaçınılmazdır.   Kanımca ipin ucu biraz kaçtı gibi geliyor bana, siz ne düşünürsünüz bilmem amma SerVekil’in toplum pisikolojisini öğrenme yaşını geçirmiş olduğunu düşünmekteyim, diye bir sözüm geldi söyledim hem nalına hem mıhına.
Metin Atamer                     
İpin Ucu.doc

metin atamer

unread,
Aug 1, 2013, 5:50:05 AM8/1/13
to Turkiye-i...@googlegroups.com
Dilin Kemiği
Hani derlerya ‘ dilin kemiği yoktur ’ diye , biraz üstünde durunca mecazi manasının doğru olduğunu düşünmeye başladım. Neden dil de kemik yoktur ve hatta en önemlisi, duyularımızdan bir tanesidir dil. Dilimiz bizim beslenme algılayıcısıdır. Tadı onunla hissederiz, acıyıda onunla anlarız. Tuzu dilimiz bize uyarır, diğer bütün besinlerin lezzetini bu organımızla hissederiz.
Ağzımızın içine giren bütün besinlerin çiğnenmesi sırasında ağız içinde döndürülme işleminide bu organımız sağlar. Yediğimiz yemeklerin  sıcak veya soğuk olmasınıda dilimiz bize anlatır. Ağzımızda çiğnediğimiz bütün yiyaceklerin yutulmasında görev yapan DİL’imiz, vucudumuzun önemli organıdır hiç şüphesiz. Dilinizde yara çıksa yemek yeme yeteneğiniz aksar, vücudunuz  zayıflamaya başlar.
Dilimizin bir başka görevide, nefes alırken veya yemek yerken yutulan yiyecek ve içecekleri nefes borusuna göndermez ve bu işlem kendiliğinden oluşur. Yemeğin ciğerlere , havanında midemize gittiğini düşünün bir kerre. Ne kadar büyük bir karmaşa olur.
Çocukluğumda bizim eve Ankara’daki Ulus halinden ‘’KUZU KELLESİ’’ alınırdı. Ailecek bu güzel lezzeti tadardık. Yanakları ayrı bir lezzet, kuzunun beyni bir başka tadda idi. Bunların en güzeli ise kuzunun dilini kardeşler arasında  paylaşmakta yarışırdık. Tabağın kenarına konan kimyon, karabiber ve kekiğin verdiği aroma ile bu dil, en sevdiğimiz et türlerindendi. Bu alışkanlığı çocuklarıma taşıdım. Babam rahmetlik, yörük olan dedemden öğrendiği bu geleneği, dördüncü nesile kadar iletilmesinde rol oynamış olduğunu düşünmekteyim.
Dilimiz dediğimiz zaman konuştuğumuz lisanıda kast etmekteyiz. Dilimiz aynı zamanda kalimelerin çıkmasında da onemli bir görevi vardır. Bazı insanların dil yapısında ki bozukluktan dolayı kelimelerin musikisi değişir, bazende anlaşılması güç sesler oluşur. Her halkın konuştuğu bir lisan vardır ve bu halklar  kendi lisanları ile konuşur anlaşırlar.
Fransızların Fransızca, Ingilizlerin İngilizce, Türklerin Türkçe konuştukları gibi. Tabii biz konuşurken ağzımızdan çıkan sözler beyinde oluşan bir dizi ile çıkar kanımca. Bazen bu diziler sıralarını şaşırır, kelimeler anlamsız, ve maksatsız bir şekilde ağzımızdan boşalır. Aslında biz böyle söz söylemek istemeyiz amma kelimeler yuvarlanıp dökülürler.
Kimi zamanda bu çıkan kelimeler maksatlı çıkar, insanların dilinden.  Hatta sözler söylendikten sonra bir çok kişi bu kelimelerden olumsuz etkilenir. Fakat söz bir kerre ağızdan çıkmış, maksadını aşmış olur. ‘’ Aslında ben bunu öyle söylemek istemedim, maksadım insanları üzmek değil, konuya açıklık getirmek isterim’’ desede , iş işten geçmiştir. Hani işte o zaman denir ya ‘’ Dil’in kemiği yok ki kırasın’’ . Söz bizati hedefine ulaşmıştır.  
Geçtiğimiz günler de bir siyasi ekranlara çıkıp ‘’ Eylül ayında tekrar sokak gösterileri başlayacağı konusunda duyumlar almaktayız’’ diye konuşarak, toplumun böyle bir hazırlık yapmasına çanak tutmasını yadırgamaktayım. Aslında böyle olayların olmasını diler gibi bir iştah içinde  oldukları, her hallerinden belli olmakta. Kaybedilen puanların geri nasıl kazanılması  üzerine yapılan senaryolardan biri,  toplumu sokağa indirmek. Böylelikle maaş ikramiyesi alan Polis Devletinin şiddetini daha da arttırmasına fırsat verilmesini sağlamak istenmekte olduğu açıkca görülmekte. Toplumun polis devleti tarafından sindirilmesini sağlıyabilmek  gibi bir amaca hizmet edeceğine inanmaktayım.
Birileri böyle insanlara bizim hepimizin birer KUBİLAY olduğumuzu hatırlatması  gerekir . Atatürkün kurduğu Türkiye Cumhuriyeti, ve bu şehit kanları ile renklenen vatan , ‘’ molla’’lara bırakılmayacak kadar değerli bir topraktır, bunu herkesin böyle bilmesinde  yarar olduğunu düşünmekteyim diye bir sözüm geldi söyledim hem nalına hem mıhına.
Metin Atamer 
Dilin Kemiği.doc

metin atamer

unread,
Aug 5, 2013, 7:54:54 AM8/5/13
to Turkiye-i...@googlegroups.com
Kadir
Çok sevdiğim isimlerdendir Kadir.  Bazı arkadaşlarımın ve dostumun ismi Kadir veya Abdulkadir dir. Türkiye de Kadir ile başlayan kazalarında olduğu bir gerçektir. Adana da Kadirli  isimli önemli bir ilçenin var olduğunu da biliriz. Kadirli de çoğunlukla erkek çocuklarına Kadir ismi verilirmi, bimemekle birlikte, o kasabadan Kadir isimli arkadaşımda olmuştur.
Bu ilçenin var oluşu, bir Kadir gecesinde olmadığına inanırım. Ancak kanımca Kadir ismi sadece Mubarek Kadir gecesi doğanlara verilen isim olmasa gerek. Kadir gecesi doğmasada , Kadir ismi, çocuklara verilebilir. Bir çocuğa isim verilmesi, bir olayla ilgili olabilir. Mesela bir futbolcu vardı, ismi Ogün idi, kendisi 10 kasım 1938 de doğduğu için, bu ismin verildiğini okumuştum.   Doğumundan sonra Kadir olarak verilen isimlilerin, tekrar bir kadir gecesinde doğum gününü kutlaması ve o güne  rastlaması çok zordur. Çünki Kadir geceleri her sene değişir, tekrar aynı aya gelmesi için kanımca uzun seneler geçmesi lazımdır.
Hani oturup onun hesabı yapılabilir amma, aynı kadir gecesi olması ihtimali, oldukca düşüktür. Ben babalar gününde 18 Haziran’da baba olmuştum. Tekrar 18 Haziranın babalar günü Pazar gününe rastlaması beş on sene sonra olmuştu. Buda böyle bir şey olsa gerek.
Kadir  isimli arkadaşlarımın hepsinin Kadirli de doğmadığını biliyorum, hatta hepside Kadir gecesi doğmadığına eminim. Fakat neden Kadir ismi konulmuş, bunu bilmek zordur. Hadi Kadir’i anlayabiliriz,  fakat Abdulkadir ismi nereden çıkmış, bunu da araştırmak istedim. Bakınız Osmanlı Devleti döneminde, kuruluşundan itibaren Osman, Orhan, Murat, Mehmet, ve Ahmet isimleri çok kullanılmıştır. Hatta birinci Ahmet , ikinci Murat, Üçüncü Selim,  dördüncü Mehmet gibi isimler, yüz yıllar boyunca çocuklara konulmuş.  
Fakat ne olduysa 1800 senelerde birden Abdül Aziz , Abdül Hamit, Abdül  Mecid  gibi isimler konulmaya başladığını izlemekteyiz. Belki Abdülkadir ismi de buradan esinlenmis olabileceği mümkünmüdür, bilmiyorum. Bu ihtimalin uzak olduğunu düşünmekteyim. 
Birde isimler babalar tarafından atalarını anmak için konulduğunu biliriz. Babalar doğan çocuklarına dedelerinin isimlerini koyarak, onların hatıralarını devam ettirmek istemelerinden konulduğunu ihtimaldir. Şimdi son dönemlerde anne ve Babalar çocuklarına enteresan isimler bulmaktadır. Lügatlar açılmakta, manalar araştırılmakta, kimsenin kullanmadığı bir isim bulunmakta.
Bu isimlerin içinde neler yokki , burada bu isimleri sıralamak zordur. Yalnız çocuğa verilen  bir isim, o çocukla bütünleştiğine inanmaktayım. Bu nedenle  isim vermek çok önemlidir. Bana sorarsanız, ben oğluma Yiğit ismini koydum, birde kızım olmuştu ona Elif ismini vermiştik. Her ikiside isimleri ile müsemmel olduğuna inanırım.
Çocuklarım Kadir gecesi doğmuş olsa idi, onlara Kadir ismini koyarmıydım, kanımca böyle bir düşünceye kapılmazdım diye düşünmekteyim. Erkeklerin Kadir ismine yakın, kız çocuklarına Kadriye ismi mi verilmekte , diyede düşünürüm.  Çünki Fevzi olan erkek ismi yanında, Fevziye kız ismi olarak geçer. Nuri ve Nuriye, Lütfi ve Lütfiye isimlerinde olduğu gibi.
Küskünlüklerin ortadan kalmasına, barışın tesis olmasına  vesile olacak bir ramazan bayramı arefesinde, geçtiğimiz günde bir mubarek günü idrak ettik. Kadir günü olarak bildiğimiz bu Cuma günü, erenlerin diliye ramazanın en hayırlı günüydü. Bu geceyi Televizyon ekranlarından izlemeye çalıştım. Bir konuşmacı televizyonda söylediği bir cümle çok dikkatimi çekti, hemen kayıt ettim,  ‘’Camiler bu kutsal gecede müminlerle doldu , Mubarek gecede yaradandan mafiret dileyen, af isteyen  insanlarla dolup taştı’’ diye konuştu.  Birden  aklıma, bu ülkede ne kadar çok günahkar varmış, ne kadar çok  günah işlenmekte ki, bu günahkar toplum camilere sığmamakta, diye bir sözüm geldi söyledim hem nalına hem mıhına .
Metin Atamer     
Kadir.doc

metin atamer

unread,
Aug 20, 2013, 1:00:08 PM8/20/13
to Turkiye-i...@googlegroups.com
Şam’ın Şekeri
Bir kaç haftadır sadece orta doğuyu değil, bütün dünyayı meşgul eden Mısır bilmecesi ve buna bağlı Orta Doğuda’ki dengelerin tartışılmasını, bütün dünya konuşmakta. Bu kaosta bir tek doğru olduğuna inanmamaktayım. Konuda her ülkenin menfaatleri esasına göre doğru olduğu, aleni bir şekilde görülmekte. Bize göre doğru olan ise, bizi yöneten güçlerin doğrusu paralelinde olduğu muhakkak. Benim ülkemin SerVekil’i kuzey Afrikada bir gezi gerçekleştirdi geçtiğimiz senelerde. Bu gezmenin adınada Bahar-ı El Arabiye , Bir başka sözle Arap Baharı adı altında gerçekleşti. Şimdi bu ülkeleri birer birer  analım.
Mısır’la başlayan seyahatte ‘ Size Laik’liği öneririm, ondan korkmamanız gerekir ‘ diyerek, kendininde inanmadığı bir anlamı, onlara önermeye kalktı. O tarihten sonra Mısırda önce Mısır Devlet Başkanı yerinden oldu. Hile hurda ile seçilen bir yönetim iş başına geldi . Ülkede siyasi çalkantı hiç durulmadan devam etti. Bu gün ise ülkelerin ideolojileri Mısırda meydan savaşı vermekte. Filler tepindikçe fareler ezilmekte.
Mısır dan sonra Libya da , Libya başkanı Muammer Kaddafi’ye ‘ Benim Kardeşim ‘ diyerek kendisini candan kucakladığını, bütün televizyon ekranlarından seyrettik. Bu samimiyeti pek hayra yormadık. Çünki kime el atsa hazret, parçalanmaktaydı. Nitekim yıllardır ülkesini yöneten Bedevi’nin, ülkedeki ayaklanmaya karşı hareketini Nato uçakları adı altında, Libyayı en çok sömüren  İtalya , bu ülkeyi parçalamak için çalıştı. Kaddafi SerVekil’le olan dostluğunu hayatı ile ödedi. Ülke kavimlerinin bir iç savaşı haline dönüşmesine çok az kaldığını düşünmekteyim. Ülke içindeki güçlerin ne zaman ne karışıklığa neden olacağı bu günden meçhul olduğunu kabul etmemiz gerekir.
Bir sonraki durakta SerVekil ise yıllarca Al-ASSAD ailesinin yönettiği Suriye’nin Başkanı Hafız Al- Assad ın oğlu Bashar Al- Assad ın Şam’ın tepesindeki Malikanesinde ‘ Kardeşim Al-Assad la her konuda mütabıkız.’ Cümlesini söylemesinden hemen sonra, bizde bu ülke ne zaman kaynayacak diye beklemeye başladık.  Çok da uzun sürmedi. Şam ve diğer kasabalarda , süper güçlerin desteklediği muhaliflerin ayaklanmasına tarikatlar,  ve cemaatlerde sağladıkları maddi menfaatlerle Assad rejimini yıkmaya çalışmalarını izlemek, görülen filmin tekrarı olsa gerek.
Tarihsel bakımdan Osmanlı devletinden beri gelen bir tarih tekrarı, burada Ingiltere ve Amerika hatta Fransa kullanmaktaydı. ‘Böl - dağıt - yönet ‘ felsefesinden hareketle orta doğuyu yeniden şekillemek yıllardır söylenen bir gerçektir. BOP olarak bilinen bu projenin yüz seneden fazla bir mazisi olduğunu bilmekteyiz.
Tarihsel açıdan 1906 senesinde meydana gelen  Akabe olayında, açık görülen Osmanlı Devletini yıpratılıp bölme girişimleri, İngiltere’nin Fransa ve Rusya ile olan ittifakı karşısında Almanya, İtalya ve Avusturya’nın müşterek hareketleri, bir Dünya savaşında güçlerin ölçülmesi bakımından beklenmekteydi. Nitekim Orta doğuda kargözün ipleri başkalarının ellerinde, bir kaç perdelik bir oyun kondu sahneye.
Osmanlı Istanbul - Halep – Bağdat demir yolunu yaptırmış, Avrupa’yı Arap yarım adasına kadar demir yolu döşetmiş olması , bu yerlerde egemenliğini sürdürebilecek alt yapıyı yaparken, askeri yapısındaki zayıflama sonucunda, onuda güçsüz kıldı. Akabe konusunda Osmanlı’nın karşısında muhalif Arapları parayla ayaklanmasını sağlayan Inglizler, diğer etnik guruplarıda kışkırtıp Osmanlı Devletini  istedikleri bir anlaşmaya zorlamaları güç olmamıştı. Osmanlı, Arap yarım adasından yavaş yavaş çekilerek güçünü yitirmeye başlaması bu dönemlere rastlar.
Ne kadar ilginçtir parasını ödediği  bir abide, Suveyş kanalı girişine konulmadan Amerikaya Newyork Kentinin semboli olur, Bağdat - Istanbul tren yolunun yapımının bütün giderini Osmanlı karşılamış, maksadına göre kullanmadan Inglizlere terk etmeye mecbur kılınmıştır.
Ülkeme hiç bir faidesi olmamış bir Arap Şam Bağdat üçgeninde boğulmaya gerek olmadığına inanırım. Hani derlerya ne Şam’ın şekeri Ne Arabın Zekiri diye bir sözüm geldi söyledim hem nalına hem mıhına.
Metin Atamer   
 
Şam’ın Şekeri.doc

metin atamer

unread,
Aug 27, 2013, 4:20:37 PM8/27/13
to Turkiye-i...@googlegroups.com
Arap Saçı
Bir çoğumuz Mısır’ın  yakın tarihini hatırlarız. Ahmed Fuad Paşa nın oğlu olan Kral Faruk bir  dönem Mısır da babasından devir aldığı  krallığı yürüttüğünü tarih kitaplarımızdan biliyoruz. Kral Faruk’un yönettiği Mısır 2 inci dünya savaşında ülkelerin casuslarının cirit attığı bir yöre olarak tarihe geçmiştir. Almanlar ve Ingilizlerin çatışdığı savaşlara sahne olmasını, tarafsız davranarak  Türkiye’nin  izlediğini düşünürüm.
Hala bu yöre, Mısır’ın bulunduğu Kuzey Afrika , bütün güçlü ülkelerin iştahını kabartır. 1950 senelerinde Kral’ın izlediği politikanın doğru olmadığına inanan ve içinde  Cemal Abdül Nasır’ında bulunduğu Hür Subaylar adlı örgüt,  ilerici olarak tanınan  Mısır’lılar , 23 Temmuz 1952 de bir darbeyle Kral Faruk’u tahttan indirirler.  Siyasi oluşum ülkeyi  içinde bulunduğu durumdan çıkarmayı vaad eder.  Tahtını bırakmayı yazılı bir bildirimle vermeyi kabul eden Kral Faruk, İtalya’ya gitme serbestiyetine karşılık bu belgeyi imzalar.
Osmanlı topraklarında yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti olduğundan, Istanbul kapısı, Kral Faruk’a kapalı olmuştur. Aslında kökleri Osmanlının önemli valiliklerinde bulunmuş Paşalara dayanır. 1960 dan itibaren Mısırda başkanlık yapan Cemal Abdül Nasır 5 Kasım 1970 de vefat edince yerine  Mısır’ın Manufiye eyaletine bağlı Mit Ebul Kum köyünde doğan  Envar Sedat, Nasırdan sonra Mısır’ın Cumhurbaşkanı olur.
Mısır Devlet başkanlığı döneminde Arap - İsrail uyuşmazlığının had safhasında sürdüğüne şahid olmuştuk. Jimmy  Carter in Başkanlık döneminde Amerikaya bir Enver Sedat gider, döner, peşinden Menahem Begin Amerikaya giderdi.  Kimi zaman bu görüşmeler Amerika Başkanlarının hafta sonları gittikleri Camp David de gerçekleşirdi.
1978 senesinin Eylül ayında bir tesadüf bende Amerika da idim. Mısır Devlet başkanı Enver Sedat ve İsrail Başbakanı Menahem Begin ile birlikte 12 gün süren pazarlıklar sonunda iki ülke arasında bir antlaşma imzalanmıştı. Antlaşma imzalandığı son gün sabahı, televizyon yayınları içinde Camp David in bahçesinde naklen yayınlanan Televizyon programını izlemiştim. Enver Sedat’a tutulan mikrofonlara söylenenleri  bu gün gibi hatırladığım soru ve cevabı ömrümce hiç unutmadım. Gazetecilerin sorusu,
‘ Bu görüşmelerden bir netice çıkacağına inanıyormusunuz sayın Sedat ‘ .
Bir Devlet başkanı olarak verdiği cevap, olağan dışı bir cümle idi,
‘’ Maybe yes, maybe no, to tell you the truth, wallahi I do not know.’’  
‘Belki evet belki hayır , gerçeği söylemek gerekiyorsa vallahi bende bilmiyorum ‘ diyerek tarihe geçmişti.  12 maddelik imzalanan sözleşmede şu konular  vardı .
1.     İsrail Sina dan çekilecek, Mısır İsraili tanıyacak
2.     Gazze ve Batı Şeria da yaşayan Filistinlilere özerklik verilecek,
3.     Özerklik statüsü Mısır Ürdün İsrail Filistin arasında 3 yıl içinde tekrar görüşülecek
4.     İsrail ile Ürdün arasında barış görüşmeleri yapılacak
Bu ana maddeler İsrail e karşı kazanılmış  bir galibiyet değildi. Enver Sedat bu sözleşmeyi halkına tam olarak anlatamadı. Bu antlaşma esasına göre 1981 senesinde maddeler tekrar görüşülecekti. Bu görüşmeler bir çok konuya ışık tutacaktı. Camp David sonuçlarından sorumlu tutulan Evner Sedat,  6 Ekim 1981 de Bağımsızlık kutlamaları törenleri sırasında yapılan suikastla tören yerinde vücuduna isabet eden 72 kurşunla hayatı son bulmuştu.  
Mısır ‘da  Devlet Başkanı Seçilenler iğneli fıçı içine girmiş gibidirler. Bir taraftan Amerika ve İngiltere sıkıştırır, Diğer taraftan İslamcı olarak bilinen radikal kesim bastırır.  Mısırın devlet başkanları bir cenderede sıkışan insanı andırır. Her zaman böyle olmuştur. Bir seyahatimde Beni karşılayanlar resmi geçidin ve suikastin yer aldığı meydandaki anıt mezara götürmüşlerdi. Bekçiye ne söylediklerini bilmiyorum, gecenin bir saatinde mezara inen merdivenlerin kapısındaki kilidi açtırıp benim içeri girmemi  sağlamışlardı.  
Basit bir mezardı. Aslında ne için öldürüldüğünü katil yüzbaşı Halid el-İslambuli bile anlatamamıştı. Çünki ona bu işi birileri yap demişti. O da yapmıştı. Savunma yapmayan Halid, idam edilmişti.
Bu gün Arap Ülkeleri arasında da sorunların olduğunu , İsrail – Filistin problemine ek olarak konuya mesheplerin çatışmasıda eklenince meydana gelen sahneyi kaygı ile izlemekteyiz. Türkiye’yi bu kaosun içine itmeye çalışanlar, meydana gelecek bu it dalaşını uzaktan seyretmek isteyen güçleri görmeyen nesle aşina değilim.
Hani çok karmaşık konuların çözülmez bir şekil almasını tarif ederken, bizim kullandığımız bir deyim vardırya ‘’Arap Saçına Döndü’’ , işte durum şu anda böyle bir durum diye bir sözüm geldi söyledim hem nalına hem mıhına.
Metin Atamer   
Arap Saçı.doc

metin atamer

unread,
Sep 1, 2013, 5:33:38 AM9/1/13
to Turkiye-i...@googlegroups.com
Meslek Sırları
Her mesleğin bir veya bir çok sırları vardır. O meslekteki insanlar sırlarını nesilden nesile geçmesi için yanlarına çırak alır, yetiştirirler. Bütün sırlarını çıkraklarla paylaşmazlar. Onlara yalnız anlaması veya edinilmesi gereken kadar bilgi ve beceri verirler. Bir marangoz çıraklarına, ilk önce  tahtayı tutmasını öğretir. Tahtanın yapısına göre yalnış bir şekilde tutarsan eline kıymık batması kaçınılmazdır.
Tahtayı marangoz hızara vermeden evvel evirir, çevirir , ağacın yapısına göre hızara vermesse ağacın talaşı fazlalaşır. Tahta ile yapacağı bir şekil eğer tahta doğru kesilmemişse, tahta çalışır, ve  zaman içinde şekilde bozulmalar başlar .  Tahta kapı ve pencelerde iyi bir ustanın ürettiği malzeme hemen belli olur. 
Bina yapısında taş duvar ören ustalarda taşın şeklini , yapısını bir birine uyma şekline göre örerler. Çıraklar taşları ustalarına taşır, hangi taşların bir birine uyum sağlıyacağını ustalar çıraklarına öğretir. Harç hazırlama konusundada duvarcı ustaları çıraklarına ne kadar kum ne kadar çimento ve ne kadar su katılacağını öğretir. Şimdilerde betoniyerler çıktı , harç karma, çırakların işleri arasından yok oldu .
Evvelden yapı inşaa edilirken binanın bir yüzüne kat kat  iskele kurulur, harçlar karıldıktan sonra  bu iskelerden aktarılarak üst katlara çıraklar küreklerle çıkarırdı. Şimdi ise boyunlu betoniyer pompalar çalışmakta, onlar vasıtası ile üst katlara beton pompalama işi basitleştiğini görmekteyiz. Giderek yapı işlerinde çıraklara öğretilecek el becerileri ve meslek sırrı azalmaya başladı.
Elektrikte ise, bir elektrik ustası, yanındaki çırağa ilk öğreteceği meslek sırrı kablolardaki faz ve nötr hatlarını iyi öğrenmesi olduğunu düşünürüm. Kablolardaki renklerin neyi ifade ettiği, ilk öğreti konularının başında gelir.  Çırağa bir kontrol kaleminin nasıl tutulacağı öğretilir. Kablo dağıtımda nötr hatların bir arada nasıl toplanacağı ve nedenini zamanla gösterilir. Bir ev içinde elektrik dağıtımdaki fazlara eşit yük bindirilmesi ise, çıraklara daha sonraki evrelerde eğitilir.
Bir araba tamircisi çırağına ilk önce aletleri tanıması için sadece alet edevatı getirip götürmesi ile öğretisine başlar. Böylelikle çırak tamirci avadanlıklarını öğrenmeye başlar. Bir usta için kullandığı avadanlıklar çok önemlidir.  Onlara gözü gibi bakar . Onlar olmassa tamirci bir iş yapamaz.  Çıraklar ise ustasının her yaptığı işi gözü ile takib eder, öğreti izahla değil gözlemle oluşur. İyi bir çırak ustasına çok az soru sorar, neyi nasıl yaptığını görsel algılar. Doğaldırki anlamadığı şeyleri mutlaka sorar amma tevatür odurki iyi bir çırak, ustasının yaptığı her şeyi iyi algılayandır derler.  
Ülkelerde bir çok değişik meslekler vardır ve bu mesleklerin çeşitli sırları vardır. Mesela balıkçılıkta bir teknenin dümenini tutan çarkçıya, reis komuta eder, teknenin yönünü o tayin eder. Ufka bakarak ne zaman fırtına kopacağını ve nereden geleceğini bilir. Çarkçısına bu konuda ne yapması gerekirse  onu eğitir. Çarkcı yamağı ise teknenin hızını ayar edecek komutları Reis’ ten alır ve tatbik eder. Şimdilerde artık kaptanlık kursları ve okulları bulunmakta. Bu eğitim yerlerinde hocaların verdiği bilimsel derslerle öğreti alınmaktadır.  
Her meslek kutsaldır amma bazı kanun dışı  işler vardırki,  onlarda usta çırak ilişkileri ile sırlarını nesillere aktarırlar.  İşte böyle işler kanun dışıdır ve maalesef el ve beyin becerisine ihtiyacı vardır. Bunların bir taneside hırsızlıktır. Buradada bir usta hırsız bir çırağı mutlaka yetiştirir ve hırsızlığın sırrını öğretir. Hırsız deyip geçmemek gerekir. Bir hırsızın en önemli uzvu elleridir. Hırsızlık bir meslek  değil dersek yanılırız .
Onunda diğer meslekler gibi sırları olduğuna inanırım. Hatta bir tanesi insanların cebindeki para, cüzdan ve kıymetli eşyayı habersizce almak için ellerini kullanan kişiler vardır.  Bu insanlar yanlarında yetiştirecekleri çırak çocukları küçükten eğitirler. Hatta ceplerden para ve  eşya çalmakta engel olmasın diye bu çocukların ellerindeki baş parmağı yok ederler.
Ne hazindirki bu çocuklar artık kalem tutamaz ve ömür boyu  parmaklarının marifeti ile masum insanların ceblerindeki değerleri çalarlar. Mesleğe sonradan atılanların, eğer  baş parmağı var ise, baş parmağını avuç içine bantlar ki hırsızlıkta engel teşkil etmesin diye. Son günlerdeki resimlerde SerVekil’in  vemiş olduğu başparmağı avuç içine yapışık duruş, bana bu mesleğin önemli işaretini hatırlatır diye bir sözüm geldi söyledim hem nalına hem mıhına .
Metin Atamer  
Meslek Sırları.doc

metin atamer

unread,
Sep 8, 2013, 8:33:05 AM9/8/13
to Turkiye-i...@googlegroups.com
Bakmak ve Görmek
 
Çocukluğumuzda anne ve babamızın sözlerini anladığımız zamanlar da ‘’ bak kuş uçmakta ‘’ veya ‘’ oğlum bak bu ağaçkakan’’ dediklerinde, döner bakardık o yana . Kuşu tanımlardık. Kanatlı uçan bir hayvanı, o küçük beynimizle anlamaya çalışırdık.  ‘ Kızım önüne bak, çamur var, dikkat etmessen üstün kirlenir ’.  Çocukken verin emir hep bakmak fiili üzerinden olur.   Küçüklük çağımızın geçipte okul çağımız geldiğinde , ‘Oğlum bak, bu gideceğin okul’ dedikleri zaman, okul çağımızın başlamış olduğunu anlardık. Yinede okul bizim için, daha doğduğumuzda başlamıştı amma, biz bilmiyorduk. 
İlk Okulun bize faydası varmıydı, diye bazen duyarım konuşulanları, amma ilk okul bir çocuğun temel eğitimi olduğuna inanırım. Bunu parçalayıp 4 lere bölmenin yalnış bir işlem olduğunu, bütün aydınlar konuya bakarak haykırdılar, amma kanunu çıkaranlar bu gerçeği görmekten uzaktılar. Üzerinden bir sene geçti, tarikatın verdiği talimatla değişen tevhidi tedrisat kanunun bir işe yaramadığını yeni fark ettiler. Şimdi ise yeni bir uygulamaya geçeceklerini söylemekteler.
Hani kahve hanelerde miskinler kağıt oynarlarken kahveci bir yaz boz tahtası getirirler ya, evvelden, şimdi ise kağıt ve kalem getirmekteler, işte durum aynen bu durum. İlk okula başladığım 1947 senesinden bu yana, her siyasi iktidar kendi kafasına göre bir tedrisat yönetmeliği çıkarıp uygular, gelecek genç nesil çocuklarını, kendi doğrultularında eğiterek, arka bahçede fidan yetiştirmeye çalışırlar.
Bu gün ülkemizde çeşitli dönemlerde eğitilmiş binlerce insan, çok çeşitli eğitimlerle yetiştirilmiş olduğundan , çok  değişik bakış açılı insanlarla bir arada yaşamaktayız.  Hiç bir zaman aynı bakış açısını  paylaşamıyoruz. Bu tamamiyle ayrı dönemlerde eğitim almış, ayrı görüşlerle yetiştirilmiş insanların bir arada yaşamaya çalışmasından kaynaklandığını düşünürüm. Bu gün ilk okula giden çocukların ilerde ne şekilde davranacaklarını bilmemekle birlikte, bir evvelki nesille hiç kaynaşamıyacaklarına kesin gözüyle bakmaktayım.
İlk okulda iyi bir tedrisat görmüş bir çocuğun, bir sonraki eğitimine yine anne ve babaları karar verip, seçtikleri okullarda okutmak isterler çocuklarını. ‘ Bak oğlum bu senin gideceğin Talas Amerikan  Orta Okulu, seni burada okutacağız’ dediklerinde , sizin seçme şansınızın olmadığı aşikar. Orta okulda okurken bir hedefiniz asla oluşmaz, bu okulu bir an evvel  bitirmek istersiniz.
Gün gelir orta okulu bitirirsiniz, lise ye gitmek için okulunuzu anne veya babanız karar verir. Şimdilerde ise Tedrisat , ARAP saçına dönmüş bir halde. Orta Okul ve Lise ayırımı artık yok, ilk okul tedrisatı kimi yerde 8 , kimi yerde 4, yarın ne olacağı bilinmez bir resim bu gün Türkiye’de . Eğitim Bakanlığının başında bekar ve çocuğu olmayan bir kişinin, çocuklar hakkında vereceği talimatlarla, yeni bir kanun hazırlatılmakta.  Çocuk sahibi olmayan bir kişinin çocuklar hakkında hüküm vermesi sizce ne kadar doğrudur bir düşünün. Bir çocuk büyütmemiş bir kimse, ülke çocukları hakkında karar verecek, bunun çok sakıncalı bir durum olduğuna inanırım.  Hani bu ülkemde birileri ’ İki koyun gütmemiş biri ‘ diye söylemişti bir zamanlar . Aslında  yakın bir tarihte bu tanımlamayı yapmıştı, hatırlarsınız. Peki bu durumda ‘ İki çocuk büyütmemiş bir Eğitim Bakanı , siz buna nasıl bakarsınız ’ diye adama sormazlarmı ? Bizim geleceğimiz sadece eğitim ile ilgili olsa gerek.
Bakın, eğitimsiz bir polis devleti, beş adet ağacın kesilmemesi için verilen mücadelede, genç insanlar hayatlarından oldular. Hiç mi vicdanları sızlamadı bu omuzdan başlı adamın ve onu yöneten SerVekilin ? Değermiydi bu canlara kıymaya . Türkmen başına peşkeş çekilen Taksim Gezi Parkı için onca insanı sakat bırakmaya değermiydi ?
Yetkili insanların konulara sadece bakması yetmez. Suriye ile ciddi bir sürtüşme halindeyiz. Bir kıvılcım iki halkları akraba ülkeleri bir çatışmaya sokacak. Konuya ‘ Uluslar arası güc müdahale ederse Türkiye bunun içinde yer alır’ demek, ne kadar sorumsuzca söylenen bir cümle. Kanımca bu türde konuşmaları Dış Siyaset okuyanlardan ziyade, tekke ve zaviyede tedrisat görmüş insanlar ancak  konuya bu açıdan  bakarak söyler.    
Olimpiyat meşalesi hayaline bile hep baktılar. Gerçekleri hiç görmediler.   Zaten bizim  esas sorunumuz ‘’bakmak’’ la ilgili . Biz tevhid-i tedrisattan gelen bir alışkanlıkla konulara hep bakarız. Fakat esas olan GÖRMEK tir. Türkiyenin gidişatına sadece bakmayın,  görün artık,  bu iş  kötüye gitmekte, ve konulara sadece  uzaktan bakmakla kalmayın, dikkatli inceleyin ve ne olur Görmek için bakın, diye bir sözüm geldi söyledim hem nalına hem mıhına.
 
Metin Atamer                    
Bakmak ve Görmek.doc

metin atamer

unread,
Sep 16, 2013, 10:55:32 AM9/16/13
to Turkiye-i...@googlegroups.com
Hamam
Çocukluğumdan beri hamamlara bir ilgim vardır. Okula başlamadan önce babam götürürdü hamamlara .  O günden alışkanlıkmı neden, yahut nüfus kağıdımın kayıtlı olduğu şehrin ismi mi bilmiyordum. Denizli nüfusuna kayıtlı olmam, Denizli’de deniz olmaması bir şey değiştirmiyordu. Hierapolis,  aslında Su Şehri demekti, fakat neden Denizli denilmiş bu şehre, kesin belge bulunmamakta . Pamukkale’de bulunan sıcak su ve oradaki banyolarda çocukken yıkandığım çok olmuştu.
Ankara’da ilk okul çağlarımda evdeki banyoda yıkanmak, işkenceden biraz daha iyi idi. Banyoda bulunan termesifon adlı bir bakır kazanın  içinde  odun yanar , kazan hem banyoyu, hemde suyu ısıtırdı. Elde edilen sıcak su ile banyo yapılırdı. Ankara nın önemli bazı hamamları vardı , her ay bir defa oraya giderdik.
Hamamlarda çalışan, çoğunluğu Tokatlı olan tellaklar hem kese yapar, hemde yıkarlardı. Kayseri’de okuduğumuz yatılı okulda ise, haftada bir gün okulun hamamında yıkanırdık amma bu hamamı unutmam mümkün değildir. Bir kurna sıcak suyu iki çocuk ortaklaşa kullanır, sıcak suya soğuk katarak yıkanırdık.   Oda başka bir başka işkence idi. Hamam sonunda soğuk su savaşı yapardık.
Ankara’da en çok gittiğim Hamam Önündeki Karacabey hamamı idi. Dünde bu hamama bir nostalji yaşamak için gittim. Aslında burası sadece bir hamam değildi , bir külliye olarak yapılmış bulunan bu tesis 1420 senelerinde 2 inci Murat ın Kazaskeri  Celalettin Karacabey tarafından imaret olarak yapılmıştır. Külliye 2 bin metre kare arazi üzerine kurulmuş, hamam duvarları içinde hava dolasımı yapılıp rutebeti normal seviyeye indirecek duvar içi kanalları bulunmaktadır. Külliye 13 senede bitirilmiş, Selçuklu mimari tarzına sahiptir.  
Isı kaybı, bu kanallardan dolayı en aza indirilmiş bu yapı benzerlerini, Kars ilindede Rus yapımı binalarda görmek mümkündür. Kubbesinde bulunan camla kaplı nişler, bir başka deyişle kubbe  pencereleri, hamamın içine ışığın yoğun girmesini sağlar.  Hamamın soğukluk bölümünden iç bölüme geçiş, bir kısa tünelden yapılır. Eskiden ağır bir tahta kapının arkasında iple asılı bir ağırlık  düzeneği, kapının tekrar geri kapanmasını temin ederdi. Kapı çok kalın bir tahta idi ve ağır  açılıp kapanması sırasında içeriye taze hava girişini sağlardı.
Hamamın duvar içinde bulunan onlarca tunellerde hava dolaşımı, hamamın göbek taşı  bölümündeki ısının sabit  tutulmasına yardımcı olmaktadır. Bu hamamın iki ayrı bölümünde hem erkeklere, hemde bayanlara hizmet verilmektedir. Hamamın soğukluk bölümünde, iki katlı localar halinde soyunma yerleri bulunmaktaydı. Hem soğukluk kubbesi ve onun çevresinde bulunan tahta oymalar, bu gün aslına uygun bir şekilde restore edilmiştir. Hamamda kese ve yıkama işlemini yapacak tellakları siz seçersiniz.
Göbek taşına serilen bir şiltede terleme sürecine başlanır. Bir süre sonra zaten vücudun teri ile birlikte kirin kabardığını anlarsınız. Tellak gelir, elinde siyah bir kese derinize sürmeye başlar. Kirlerin ve kavlanmış derinin rulo olup ve yere dökülmeye başlaması sürecinde, bir rehavet çöker insana.
Daha sonra sabunlu bir bez marifeti ile vücudunuz köpükle kaplanır, ve tellak  bu arada el , kol ve ayaklarınıza masaj yapar. Biraz masajın dozunu kaçırırsa canınız yanar. Tabi bu masajı yaparken tallakın insan anatomisini bildiğini düşünmemekteyim. İyice yıkanan insan, bir kaç hamam tası suyu da kendisi döker. Tahta ağır kapıyı açıp yan bölüme geçtiğinizde, dışarda bir havlucu bekler . Üstünüzü ve  başınızı  kurular, sizi soyunma odanıza gönderirir.
Soyunma odanızda bulunan yatağın üstüne bir havlu serilir ve sizi oraya yatırırlar. Birde soğuk limonlu soda söylerseniz keyfinize diyecek kalmaz. Ne büyük rahatlamadır hamam ve yıkanıp temizlenmek. Bu Karacabey hamamına her gidişte her ay tekrar gelmeyi düşler, bir müddet sonra unuturum. Hamam rehavet verir insana , ve ben bunu çok sıklıkla yaparım.
Derler ki, kimi insan o kadar kirlidirki yıkanmasında çıkan kirlerden sonra adamdan bir şey kalmaz diye, hatta hamam giren terler diye bir başka deyim vardır söylenen. İnsanlar için önemli bir sözdür. Şimdi bakıyorum ülkemde bir çok konu maksadını aşmakta, ve bilhassa kişi hak ve hürriyetlerin  kısıtlandığı ve Polis Devleti ile yönetilen bir ülkede yaşamaya zorlanmaktayız.  Bu nedenle hamam da hep düşündüm, Servekili Hamam a soksak ne kadar kir çıkar bilinmez amma  girmedende açılım konusunda çok terlediği muhakkak diye bir sözüm geldi söyledim hem nalına hem mıhına.
Metin Atamer        
Hamam.doc

metin atamer

unread,
Sep 28, 2013, 2:52:44 AM9/28/13
to Turkiye-i...@googlegroups.com
Yemezler
Çocuklarım küçükken yaz tatillerinde herkesin gittiği gibi bizde güneye, Marmaris’e giderdik. Marmaris, o tarihlerde küçük bir sahil kasabası idi. Sahilde salaş iskeleler üzerinde lokantalar vardı. Datça yolundan Turban Tatil köyüne ve Martı Motele ayrılan yoldan gidişte, bir küçük motelde, bir oda kiralardık. İki çocuk ve biz eşimle birlikte o motelde yaz tatilimizi geçirirdik. İlk gittiğimiz günlerde bir gün, sahilde bir minibüs içinde yapılan hamburgerden aldık. Bu hamburgerler Istanbul’da Taksim’de Kristal büfede, öğlenleri satılan ıslak hamburger gibi lezzetli idi.  Çocuklar bunu çok sevmişti.
Çocukların istekleri doğrultusunda hamburgerleri aldık ve sahilde afiyetle yemeye başladık. Merakımdan dolayı parayı verdiğim hamburgerci ye bir kaç soru sorarak, sohbet etmeye başladım. Söylediği kadarı ile  kendisi bir gazeteci idi. Bir görevle Hollanda ya gitmiş. Bir kaç ay kalmış, Amsterdam da . Bir bayanla tanışmış. Buraya kadar her şey normal.
Bayana evlenme teklifinde bulunmuş. Türkiye ye döndüklerinde evlenmişler. Kadın katolik. Dinine çok sadık ama eşi müslüman. Tam bizim SerVekil’in istediği bir kompozisyon. Kadın her sene hamile kalıp, çocuk doğurmuş. Taaki 5 çocukları oluncaya dek, bu işlem devam etmiş. Adam bakmış olacak gibi değil, önce yatağını ayırmış. Sonra doktora gitmiş.
-       Doktor , ben bittim , bu işin bir çaresini bul, hanım her sene hamile kalmakta, ben bunun üstesinden nasıl gelirim,
-       Korunuyormusun, yahut eşinin hamile kalma dönemi konusunda bilgin varmı ?
-       Yok, hayır bu konuları bilmiyorum. 
Bu söyleşiden sonra kadın bir daha hamile kalmamış amma, zaten 5 çocuk birer yaş arayla büyümeye başlamış. Sarı sarı veletler, minibüs büfenin etrafında biri bir yere koşuyor , diğeri sandiviçleri taşımaktaydı. Bir başkası ise domatesleri ince ince kesmekteydi. Bir ekip çalışması yaşanmaktaydı minibüsün etrafında. Gazeteci hamburger satıcısı sadece organize ile ilgilenip, fiş kesip para almaktaydı.
Bu işe nasıl başladığını sordum. Bir sene evvel tatil için Marmaris e gelmişler, beş çocuk iki de ana baba . Bir yemeğe oturmuşlar. Tam olarakta doymamalarına rağmen, bir hesap gelmiş, ellerindeki para ile ancak 3-4 gün tatil yapabileceklerini hesap etmişler. Aslında üç haftalık bir tatil planladıklarından, bunu nasıl beceririm diye  gazeteci düşünürken, harcadıkları paranın tamamına yakın bir bölümünün yemeğe gittiğini görmüş adam. Gazeteye istifa dilekçesini göndermiş ve işten ayrılmış.
Hemen altındaki minübüsü hamburger imal eden bir dükkana dönüştürmüş. Böylelikle hem para kazanabilecekler, hemde karınlarının doyabileceklerini   anlamışlar. O tarihte Marmariste bir kaç trafik polisi etrafta dolaşmakta, zaten karmaşık trafik yapısı içinde  kasabada, günlerini gün edip, geçinip gidiyorlarmış. Bir kaç sene bu minübüs, sahilde kaymakamlığın önünde görmüştüm. Sonra bu aracı hiç görmedim.
Gazetecinin çocukları hamburgerden başka bir şey yemediklerine bahse bile girerdim. O tarihte hamburger tipli sandiviç piyasada yoktu ve bu büfede yapılan hamburger ise, çok tutulan bir gıda türü idi.  Bazen çocuklarla lokantaya giderdik, hatta pideciye gittiğimiz çoğunlukta olurdu.  
-       Çocuklar ne yersiniz,
-       ..............
-       Garson gelecek  ne yiyeceğinize karar verdinizmi , neden susarsınız.
-       ..............
Hemen sonrasında bir garson arkamda mezar taşı gibi dikilip dururdu, vereceğimiz siparişi beklerdi. Çocuklara fikir versin diye garson yemek çeşitlerini saymaya başlamasından hemen sonra durdururdum.
-       Çocuklar bunları yemezler,
 
çünkü akıllarında Hamburger vardı ve bu hamburgerler her yemeğin üstünde olmaktaydı .
Çocukların akıllarındaki fikri sabitlerden kurtarabilmek adına hiç girişimde bulundunuzmu ? Sakın denemeyin. Sandiviç veya hamburger gibi gıdalar, sadece çocuklara değil her kesim insana hitap ettiğinden, başka bir gıda ile mukayese etmemek  gerekirdi. Bu çocuklar başkasını   yemezlerdi.
Hani  bir deyim vardırya, bir konuyu saptırmak adına verilen tarif, akla uygun gelmez, bu nedenle ‘’ çocukmu kandırıyorsun’’ derler ya. Aslında çocukları biz hafife alır, konuları izah ederken aklımıza göre söyler , onlarında bunu kabul etmesini bekleriz. Çocuklar bu tür gerçeklerden sapmalara her zaman inanmazlar. Biraz büyüdüklerinde  de ‘’ Yemezler’’ derler. Bunu her konuda söyliyebiliriz.
Geçtiğimiz hafta çok ilginç bir hadise yaşandı bu garip ülkemde. Bir ceza evinde 80 metre tünel kazan bebek katilleri hükümlüler, ellerini kollarını sallıyarak firar ettiler. Tam filimlerde olan bir durum. 18 mahkum firar etmek için kazdıkları tünelden, Hapishanede kimsenin haberi olmamış. Ne kadar ilginç değilmi?  
80 metre mesafe için kazılan tünel, mahkumların kaçması için en azından bir metre yükseklik ve 60 santim eni olması gerekir . Nereden baksanız 45 ila 50 ton toprak kazılmış.
Kimse duymamış.
Tünelin çıkışına elbiseler konulmuş ve mahkumlar gurup halinde burayı terk etmişler. Gurup bir birinden ayrılmamış ve kısa bir zaman sonra, emniyet güçleri bu gurubu yakalamış. Gezi olaylarında sınıfta kalan bir yöneticiye itibar kazandırılması için hazırlanan güzel bir senaryo. Kanımca bu senaryoyu hazırlayanlar hiç filim seyretmemiş olsa gerek. Çok acemice yapılan bu tiyatro eserini bizim çocuklara anlatsanız  ‘’ yemezler ‘’ derlerdi, diye bir sözüm geldi söyledim hem nalına hem mıhına.
Metin Atamer  
Yemezler.doc

metin atamer

unread,
Oct 2, 2013, 3:59:10 AM10/2/13
to Turkiye-i...@googlegroups.com
PAKET

Her insan gibi benimde çocukluğumda mahallede arkadaşlarımla çeşitli oyunlar oynardık.  Oyunları aslında biz kendimiz yaratırdık. Mahallede dokuz yassı taş veya kiremit parçasını üst üste koyar bir mesafeden ufak topumuzla onu yıkmak isterdik. Bu oyun gibi daha neler icat ederdik. Bu gün genç nesil bu yaratıcılık gerektiren oyun üretmekten uzak bir nesil olarak yetişmekte.  
Kuruyan ağaç dallarından bir küçük birde uzun çomak ile adına ÇELİK çomak dediğimiz oyunu oynardık. Kimi zaman çomakla çelik sopasına o kadar orantısız vurulduktan yakında bulunan bir evin camına isabet ettiğinde cam kırılır, biz ortadan yok olurduk. Hiç bir çocuk bu oyunda kırdığı camdan dolayı ceza almazdı. 
Birde çember çevirirdik . Tam daire bir tel çember yapar onu yürütecek başka bir telden U şeklinde kulp yapar çemberi bu kulpla yürütüldük. Çember gider biz peşinden koşardık. Bu yokuş aşağıya veya düz yolda oynadığımız oyundan pek zevk almadık amma oyun oyundu. 
Birde otomobillerin debriyaj bilyaları vardı , tamirhanelerde bozulmuş olanları çöpe atarlardı. Bizde topladığımız bu dönen iki çelik içinde bilyalardan oluşan bağımsız dönen düzenekten, tornet dediğimiz tahta platforma çakılı iki aks üzerinde yürüyen bir oyuncak yapardık. Bu düzenekle  kayarak yokuş aşağıya inedik.   Bu sahip olduğumuz ilk araçtı. 
Daha neler yapmazdık, hatta toprak içine bir küçük çukur kazıp içine biraz karpit koyardık. Daha sonra bu çukurun içine su koyup boş bir konserve tenekesini ters döndürüp etrafını balıklar sıvayıp hava almamasını sağlardık. Uzak bir yere gider tam siper yere yatar beklerdik. Teneke büyük bir gürültü ile patlar havaya uçup çok yükseğe çıkardı. Sokaktan geçen insanlar korkudan panik olurlardı. 
Bu oyunlara yakın başka oyunlarla yoldan geçen insanlara muziplikte yapardık. Bir tarihte delikli 2.5 kuruşlar vardı. Bu paraya bağladığımız bir iple sokağa bırakır ipin ucu ile bir köşeye saklanırdık. Yoldan geçen insanlar bu küçükte olsa para için yerde eğilerek almak isterlerdi. Bizde bu parayı çekerdik . Para ile arkasındaki insan bize doğru gelmesinden korkar parayı hızla çekip kaçardık. Bu oyunu tekrar tekrar değişik sokaklarda oynardık. Hatta tanıdığımız insanlara yapmazdık. 
Geçen gün çok sevdiğim bir arkadaşım, kardeş gibi yakın bir dost AYHAN Sicimoğlu bir oyun göndermişti bana , bizimde çok oynadığımız bir oyundu. Okurken hatıralarım canlandı, çok güldüm. AYHAN 'ın annesi Şükriye ana , KAYSERİ de bulunan Zümrüt pastahanesinden pasta alır, eve getirdiğinde paketini çöpe atmadan, AYHAN kardeşim ile  kız kardeşi annesinin  elinden alırlarmış kutuyu.  Sadece kutu şeklinde paket değil, onun bağlama şeritlerinide toplarmış. Boş kutunun içine hayvan dışkısı koyup ambalaj kağıdını dikkatlice paketleyip  renkli bağlama ipleri ile dikkatli bağlar, sokağın görünecek bir yerine bırakırlarmış. Daha sonra bir görünmez kuytuya çekilip, gelecek saf insanı beklermiş. Genel yurdumun saf insanı paketi gördüğünde, yolda bir paket bulmanın heyecanı içinde yere eğilip hemen alırmış paketi. Hemen oracıkta açmazlarmış kutuyu. Biraz ileri gidip kutuyu telaşla açtıklarında, gördükleri maddenin ismini söyleyerek ' Aaaa dışkıymış ' diyerek, aldandıklarını anlar, hemen etrafına bakıp kimsenin görüp görmediğini kontrol ederlermiş. Bu şekilde bir oyunu, inanırım sizde yapmışsınızdır.  Bu, paketle yoldan geçeni aldatma oyunu idi . Aldandığını anlayan insanları seyrederken biz keyif almazdık, amma muziplik olsun diye bu şakayı yapar, gülerdik.
Bakınız aylardır toplum bir Paket konusunda meşgul edilip gitmekte. Bu Paket hakkında insanlar konuştu, insanlar yüzlerce kilometre yol tepti, yüzlerce saat " paket  " konusunda açık, kapalı oturumlar yaptı. ' PAKET ' açıldı, açılıyor , açılacak gibi heyecan verici konuşmalar yapıldı. 
Bir 30 Eylül günü 2013 tarihinde en sonunda bir bilen ekrana çıkıp konuştu. Toplum ekrana kitlendi . Sanırsınız ekrandan bir paket çay, bir paket kahve, bir torba kömür ve biraz şeker dağıtılacak kadar millet beklemekte. Toplumu bu ekrana kitlemekte bir başarı kanımca. Ekrana kitlemek başka, içi boş bir kutu ile yoldan geçen insanı kandırmak bir başka beceri olmasa gerek. İki cümlede bunca zaman havanda dövülen sözlerin içinden Baş Örtüsü , ilk okulda yaptığımız ant la ilgili iki konu dışında  kayda değer bir mevzu göremediğimi söylemek isterim. Bu paket bizim mahallede insanları kandırdığımız paketten daha boş bir durumda, en azından yola koyduğumuz paketin  içinde bir cisim vardı diye bir sözüm geldi söyledim hem nalına hem imhana.


Metin Atamer   

Blank 2.doc

metin atamer

unread,
Nov 14, 2013, 7:03:51 AM11/14/13
to Turkiye-i...@googlegroups.com
OYUNCAK
Çocukluğumuzda çeşitli oyunlar oynardık. Hiç bir oyunu bizim becelerimizi geliştirmesini düşünmeden,  oynardık bu oyunları. O tarihlerde  çocuk gelişimi konusunda doktorlar, psikologlar varmıydı bilmemekle birlikte böyle bir konu hakkında hastahaneye çocukken gitmediğimizi hatırlarım. Rahmetle andığım İhsan Doğramacı Hacettepe Çocuk hastahanesini kurduğunda, babam beni ona götürdüğünü hatırlarım. İnce cılız bir yapım vardı. Hatta o hastahanede birde Alman uyruklu çocuk doktoru çalışmaktaydı. Babamın iyi dostu idi Prof. Ihsan bey, beni muayene ettiği zaman ilk okula gitmiyordum.
Kalbimi ve ciğerlerimi  dinledi. Benim sağlıklı olduğum konusunda bir iki cümle söylediğini hatırlarım. ‘’ Çocuk çok hareketli, bu nedenle kilo alması zor’’ deyip Alman doktorunda beni muayene etmesini istemişti. Hani yabancı bir doktor ne der diye mi düşündü, veyahut babamı mı rahatlatmak için mi ikinci bir muayene istedi bilmiyordum.
Ben çocukluğumda çok hareketli bir süreç geçirdiğimi hatırlarım. Okulda yatılı okuduğum zaman bile, iç mekanda oynanan oyunlardan çok, dış mekanda oynanan oyunları çok severdim.  İç mekanda oyun olarak oynanacak bir çok oyunlar vardı. Chineese Checkers, Mikado sticks , Kızma Birader gibi oyunlar oynanırdı amma ben bu oyunları pek sevmezdim. Mutlaka dış mekanda oyun oynamak isterdim. Birde zar atıp oynanan Monopol oyunu vardı. Bu oyunu seyretmeyi severdim. Zarı atıp hareket ettiğiniz kareyi satın alıp, diğer oyuncu, o karede durduğunda haraç  alınması esasına dayalı  bir oyundu.
Okulda birkaç kişinin aynı anda oynayabileceği bir düzenekti. Herkesin ellerine oyun paraları eşit bölüştürülürdü.  Eldeki zar atılıp bir ufak obje ile gelen sayı yürütülürdü. Kimi karede kalmak için para verilir, kimi karede para alınmaktaydı. Bazen objenin durduğu yerde şans kartı almak için bir uyarı olurdu. Şans kartlarında ne yazardı pek hatırlamamakla birlikte bu oyun saatlerce sürerdi. Ben bu oyunları sever, fakat pek oynamazdım. 
Bu  oyunlar çocukların gelişmesine ne kadar katkıda bulunurdu, bunu bu gün değerlendirememekteyim. O tarihte zeka gelişimine yönelik bir oyun olarak mı seçilmişti bu oyunlar, onuda pek tahlil edememekteyim. Teknolojinin ilerlemesi ve dev adımlarla zıplaması, çocuk oyunlarında da gelişimini, geçtiğimiz son 50 senede izlemekteyiz.   
İnanılmaz bir hızda oyun türleri gelişirken, Tıp alanında çocuk psikolojisi de bu gelişmeye ayak uydurmaya çalıştığını görmekteyiz.  Çocuk oyunlarındaki gelişim, artık çocuk pedogogların kontrolunda olduğu muhakkak. Bir oyunun çocuğun hangi becerisini geliştirdiği üzerine makaleler yazılmakta, hatta pedagogların düşünceleri doğrultusunda oyun üretildiğine de inanmaktayım.
Artık bilgisayar ortamlarında büyüyen çocuklar yetişmekte. Bu oyunların içinde bazılarını, benim torunumlarım oynarken  takip ederim. Bazıları şiddet içermekte, bazıları ise insanlaştırılmış hayvanlar üzerinde kurgulanan bir gösteri halinde sunulmakta. Bu oyunlardan üretilen tiplemelerin oyuncaklarıda, çocukların ilgi odağı olmakta. Sadece çocuklara  ilgi odağı olmakla kalmamakta, çocukluğunda oyun oynamamış büyükler bile, bu oyunları merak etmekte. Hatta bir insanın  ruh yapısına paralel oyunlara merak duyulmasını bile seyretmek, bu toplumda mümkün olduğuna inanmaktayım.
Geçtiğimiz haftalarda Türkiye den bir heyet, resmi bir ziyaret için gittiği Finlandiya’da çeşitli yerleri ziyaret etti .   Resmi ziyaret içinde, çocuklar için üretilen, ‘’ KIZGIN KUŞLAR’’ , Angry Birds yaratıcısı firmayada yapılan ziyaret, kimin ruh yapısını tatmin etmekte sorusunda, bir düşünceye daldım , diye bir sözüm geldi söyledim hem nalına hem mıhına.  
Metin Atamer 
OYUNCAK.doc

metin atamer

unread,
Nov 24, 2013, 2:40:23 AM11/24/13
to Turkiye-i...@googlegroups.com
Kanuni
 
Osmanlı dönemleri diye okullarda tarih derslerinde okuduğumuz bölümler vardı. Osmanlı Devletinin kuruluş dönemi. Daha sonrasında Osmanlı Trakya ya geçmiş ve Istanbul şehrini fethetmesine kadar, Bizans İmparatorluğu topraklarını kendi egemenliğine katış dönemi . Bu dönem Osmanlı Devletinin  genişleme dönemi olarak algılamıştık. Istanbul ‘un zaptedilmesi bir çağın kapanması ve bir başka çağın başlaması şeklinde bize anlatılmıştı. Zaten bütün olaylar bu şehrin ele geçirilmesinden sonra başladığını görmekteyiz. Osmanlı Devleti adı ile andığımız dönemde, Kayı aşiretinin Osman beyin adının peşine bağlı, geliştirdiği yönetim şekli, daha sonra Devlet adı konulduğuna inanmaktayım.
Kuralları ve yasaları oluşmuş toplumların adlarının peşine bu isim takılmakta. Fakat Osmanlı Devletinin başına kim gelirse, hangi Padişah iktidar olursa, yapacağı her hareketi , alacağı her kararı bir yasaya bağlaması adına Devlet demek ne kadar doğru olur, bunu tartışmak istememekteyim. Bizans , yani Doğu Roma İmparatorluğu ele geçirilince Osmanlı Devleti adındaki Devlet kelimesi değişip İmparatorluk olarak yenilenmesini tarih kitapları anlatmakta.
Daha sonraları Yükselme Devri adı ile anılan Osmanlı İmparatorluğu, en parlak dönemini Süleyman Padişah döneminde olduğu anlatıldı bizlere. Hatta yapmak istediği her işi bir kanun ile desteklediğinden, kendisine Kanuni Süleyman Sultan lakabı takıldığı hepimizin malumudur. Bir kişinin yazıp ortaya koyduğu yasaları, kendi atadığı Divan tarafından oylanıp itirazsız kabul edilen yasalara, ne kadar Demokratik Yasa olarak kabul edilmesi gerekir, bunu iyi anlamız lazımdır. Osmanlı İmparatorluk dönemlerinden olan Duraklama Devri, yükselme devrinden hemen sonra gelir.
Osmanlı ülkeler fethederken edinimlerinde ganimetlerden başka o ülkelerde yaşayan insanların kin ve nefretlerini kazandıkları bir acı gerçektir. Altı asır Avrupa içlerine yapılan ve daha çok ganimet toplama esasına dayalı seferlerden elde edilenlerle Istanbul’a yapılan Saray, Köşk ve Camii lerden başka geriye bir tek çivi olmaması üzücüdür. Duraklama devrinden sonra gelen gerileme devri ise Osmanlı İmparatorluğunun kan ve kinle zaptettiği toprakları birer birer kaybetmesi hem hazinesine olumsuz etki etmiş, hemde yeniçerinin isyanına  sebep olmuş bir dönem olarak anılır.  Bütün bu dönemler içinde Osmanlı Devleti çıkardıkları yasalarda icraatlarını meşrulaştırmak adına yaptığı bir hakikattir.
Her dönemlerde padişahların işledikleri cinayetlerde meşru hale getirilmek istenmiştir. Bu dönemlerin içinde iki Sultan vardırki en fazla eli kanlı kardeş katili olarak anılırlar. Bunların birincisi Sultan Selim Hazretleri. Bir de isminin başında Yavuz lakabı bulunur, en fazla kardeş, amca , amca oğlu , yiğen , kuzen öldüren Sultan Selim Han olduğu bilinir. Bu ismin hemen sonrasında ise Süleyman Han gelir. İcraatlarını meşru kılmak adına kendisinin çıkardığı kanunlar , kadılar tarafından kaleme alınıp, kendi seçtiği divanı teşkil eden Paşa lar tarafından  kabul edilerek, yasalar ürettiği için kendisine Kanuni Süleyman adı verilmiştir.
Süleyman kendi saltanat döneminden evvel ve sonra Sultan Selimi aratmayacak katliam yapması ibret vericidir. Topkapı sarayında sergilenen giysilere dikkat ederseniz , kan izleri hala bulunan öldürülmüş  bazı şehzadelerin daha çocuk yaşlarında olduğunu görmek mümkündür. Bu ne dehşet verici bir düşünce tarzıdırki öz kardeşini öldürtebilecek kadar iktidar hırsı oluşsun. Bu durumu çok iyi değerlendirmek  gerekir, bu asllında iktidar olma hırsının tezahürü olsa gerek. Hırs hep akın önünde gitmesi,  bu tür olayların gelişmesini mümkün kılar. 
Türkiye Cumhuriyeti bir imparatorluğun çöküşünden sonra  90 sene evvel yeniden doğuşla beraber, bir çok eksiğin giderilmesi esasına dayalı Ana Yasamızla oluşan Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Osmanlı Devleti’nin geçirdiği aynı evreleri geçirmeye başladığını görmekteyiz. Kuruluştan sonra ilk on sene , ihmal edilmiş Anadolunun imarı ve tekamülü konusunda her bir ayrıntının değerlendirilmesi, yokluklar içinde kat edilen mesafenin ne kadar inanılması güç bir gelişme  olduğunu okumaktayız.  Daha sonra ikinci dünya savaşı sonrası çok partili dönemden bu güne kadar  demokrasi konusunda fazla bir mesaafe almadığımız ortada bir gerçek olarak durmakta.
Bazılarının söylediği ‘’İki Ayyaşın yaptığı Anayasa’’ ile, günün şartlarına göre ülke idare edildiğini söylemek doğru olmadığına inanmaktayım. Tenkit etmek bir yerde kolaydır. Her konuyu tenkit edebiliriz. Bu aslında basit bir işlemdir. Mühim olan üretmektir. Ülkemiz son on senesinde, kişiye özel çıkarılan kanunlarla yönetilmekte. On sene evvel oluşan iktidarda Maliye Bakanı göreve geldiğinde, çıkarılan ilk yasa ile kendini aklamış olmasını yadırgadık. Daha sonra bir kurumun başına gelen Müsteşarı kurtarmak adına, bir gecede çıkarılan kanunla konuyu meşru kıldık.
Bu son onbeş yıllık dönemin başındakine  Kanuni dönemi olarak anılmasını düşünmekteyim, zira benim bir rüyyam var diyerek bir çok konuyu, rüyyalarını gerçekleştirmek adına, cemaatin istediği kanunları çıkarmasını, şehirlerin yapılarını bile değiştirmesini, bir SerVekil icraatı olarak seyrederken, yozlaşan ülkemi izlemek beni ziyadesi ile üzmektedir.  Türkiye’de seçmen sayısı 50 milyon olduğunu kabul edersek, iktidara gelen partinin 15 milyon oyla sahip olduğu çoğunluğun, bütün ülkeye hükmetmesi neye göre Demokrasidir, anlamak mümkün değil.  Kendi atadığı vekillerle dayatılan yeni bir AnaYasa üretmek, bana Osmanlı’nın Divanı’nı hatırlatmakta. Önce Vekil koltuklarında oturanların  topluma saygı gösterilmesi gerekir. Bırakın Anayasa ile uğraşmayı, İngiltere Anayasa’sız idare edilmekte, siz hala yargıladığınız Beş Paşanın yaptığı AnaYasa’ya muhtaçsınız diye bir sözüm geldi söyledim hem nalına hem mıhına.
Metin Atamer           
Kanuni.doc

metin atamer

unread,
Nov 28, 2013, 3:16:10 AM11/28/13
to Turkiye-i...@googlegroups.com
Teşkilat, Örgüt, Çete, Şebeke, Kuruluş,
 
Geçtiğimiz son on oniki sene içinde öyle konularla girift olduk ki, kanımca sizde bir ucunu kaçırdığınızı düşünmekteyim. Hele son beş sene içinde toplumu öyle konularla meşgul ettiler ki, ipin ucu, hatta kantarın kolu koptu. Gelin bu konulara uzaktan bir nazar atalım. Kelimelerle başlamamız gerekir önceden. Teşkilat, Örgüt, Çete ve Kuruluş kelimeleri her vatandaşa başka anlamlar verdiği muhakkak. Türkçe yeni anlamları ile konuşulmaya başlandığı tarihten  itibaren ilk yapılan yazılı metin, Teşkilatı Esasiye Kanunu olduğunu hepimiz bilmekteyiz.
Teşkilat aynı zamanda organize olma anlamına da gelmekte. Bu kelimeyi anlamına parallel olarak geliştirmeniz mümkündür. Örgüt kelimesi ise Teşkilat kelimesine çok yakın anlamda olamakla beraber, algılayan kişilere bağlı olarak, mecazi manalara çekmek mümkündür. Örgüt yasal olabilir veya yasa dışı olmasıda mümkündür. ‘Soygun Teşkilatı ‘ demeyiz amma ‘Soygun Örgütü’ denebilir. Buradan anladığımız mana değişik olabilir.
Çete kelimesi Osmanlı döneminin sonuna doğru ortaya çıkan bir kelimelerdir. Çete, yasal bir düzene karşı isyanı organize etmeye, teşkilatlanan silahlı olarak baş kaldıran topluluğa denebilir. Bu tarife başka tariflerde eklemek mümkündür. Kurtuluş savaşı döneminde bu çeteler halktan Ankara yönetimi adına para topladığıda bilinir. Vermeyen halka zulm ettikleri, hatta öldürdükleri bir gerçektir. Büyük dedem Mehmet Saraçoğlu , Demirci Efe tarafından öldürülen 9 Denizli eşrafından biridir.
Hele bu çetelere birde Eşkiyalar da anlam ve mana itibariyle aynı  kapsamda mütalaa  edilebilir. Çocukken hatırlarım, güney doğuda yol kesip, araç soyup , soygun yapıp iz bırakmamak adına insanları öldüren çeteleri, evdeki AGA radyomuzdan dinlediğimde çok üzülürdüm. Güney doğu Anadoluda çeşitli dağlık yörelerde, isimleri filimlere konu olmuş eşkiyalar vardı. Seyahat edenlerden haraç adına para ve paha edebilen eşyaları gasp edenler yol kesenler mevcuttu. Bu gözü dönmüş kişiler, soydukları insanları iz kalmaması adına gözlerini kırpmadan, çoluk çocuk dinlemeden öldürdüklerini unutmamaktayız.
Birde Kuruluş , Cemiyet, Dernek veya Kurum diye adlandırdığımız topluluklar ise ülkemizde kanunlara , yasa  ve yönetmeliklerine uygun kurulmuş, üyeleri belli, kanunen üye olabilecek nitelikte kişilerin, dernekler masasına kayıtlı gerçek bireylerin bir araya geldiği sistemdir. Bu sistemin dışında olanlar, yasa dışı ve kayıtsız , amaç ve gayelerinin ne olduğu belli olmayan sisteme, ne ile ifade edilebilir, bunu tarifte zorlanmaktayım.
Bakınız 5253 sayılı dernekler kanununun 5 inci maddesi çok sarih bir konuyu açık ve seçik olarak hangi şartlarda dernek, örgüt, veya teşkilat  kurmayı yasaklamakta :
Madde 5-  Anayasanın başlangıç kısmında belirtilen temel ilkelere aykırı olarak dernek kurulamaz ;
2.Dil, ırk, sınıf, din  ve mezhep ayrımına dayanılarak, nitelikleri Anayasada belirtilen Türkiye Cumhuriyetinin varlığını tehlikeye düşürmek veya ortadan kaldırmak, 
amacıyla dernek kurulması yasaktır.       
Geçtiğimiz bir kaç gün evvel başlatılan, acı bir gündemde SerVekil’ in ‘Cemaatler ne istedide biz yapmadık ‘ şeklinde beyanını hayret ve dehşetle okudum. Bir gün sonra Devletin Eski bir Kültür bakanı ve hatta Hukuk Fakültesi mezunu bir kişinin ekranlardan ‘’ Cemaatlerde birer sivil toplum örgütüdür ‘’ diyebilecek kadar bu ülkede hukukun ne kadar yozlaştığını seyretmekteyiz. Cemaat , tarikat, tekke ve zaviyeleri birer STK diğer bir deyimle sivil toplum örgütü olarak tanımlaması dehşet vericidir. Dilerim bu duyduklarımız, okuduklarımız gerçek dışı birer kötü rüyyadan ibaret olduğunu bana birisi söylesede , bende bir gün bu kötü rüyyadan  uyanırım diye bir sözüm geldi söyledim hem nalına hem mıhına.             
 
Metin Atamer 
Teşkilat.doc

metin atamer

unread,
Dec 8, 2013, 6:17:47 AM12/8/13
to Turkiye-i...@googlegroups.com
STK
Bu günlerde ekranlarda Cemaat ve Tarikat konularında alenen söylenen sözlerin üzerinde durulması gerektiğine inanmaktayım. İpini koparan ekran ucubeleri, bilhassa son bir kaç gündür, SerVekil’in ‘’ Cemaatler ne istedi de biz yapmadık’’ cümlesinden güç kazanarak konuşmakta.  Bakınız 30 Kasım 1925 senesinde çıkarılan 677 sayılı kanun, Millet Meclisinde kabul edildiğinde, bütün Türkiye de itibar görmüş bir yasa olarak bilinmekte. Konya Millet Vekili Fevzi beyin teklifi ettiği  bu yasanın ilk maddesine bir bakmakta yarar bulunmakta :
‘’ Madde 1 – Türkiye Cumhuriyeti dahilinde gerek vakıf suretiyle gerek mülk olarak şeyhının tahtı tasarrufunda gerek suveri aharla tesis edilmiş bulunan bilümum tekkeler ve zaviyeler sahiplerinin diğer şekilde hakkı temellük ve tasarrufları baki kalmak üzere kamilen seddedilmiştir. Bunlardan usulü  mevzuası dairesinde filhal cami veya mescit olarak istimal edilenler ipka edilir.
Alelümum tarikatlerle şehlik, dervişlik, müritlik, dedelik, seyitlik, çelebilik, babalık, emirlik, nakiplik, halifelik, falcılık, büyücülük, üfürükçülük ve gayıptan haber vermek ve murada kavuşturmak maksadiyle nüshacılık gibi unvan ve sıfatların istimaliyle bu unvan ve sıfatlara ait hizmet ifa ve kisve iktisası memnudur. Türkiye Cumhuriyeti dahilinde salatine ait veya bir tarika veyahut cerri menfaate müstenit olanlarla bilümum sair türbeler mesdut ve türbedarlıklar mülgadır. Seddedilmiş olan tekke veya zaviyeleri veya türbeleri açanlar veyahut bunları yeniden ihdas edenler veya ayını tarikat icrasına mahsus olarak velev muvakkaten olsa bile yer verenler ve yukarıdaki unvanları taşıyanlar veya bunlara mahsus hidematı ifa veya kıyafet iktisa eyleyen kimseler üç aydan eksik olmamak üzere hapis ve elli liradan aşağı olmamak üzere cezayı nakdiile cezalandırılır.’’
Bazı çevrelerin ekranlarda bu tür Cemaatlerin ve Tarikatların, hatta tekke ve Zaviyelerin birer sivil toplum örgütü olduğunu da iddia etmekteler. Kanımca böyle konuşmak bile abesle iştigal etmek olduğunu düşünmekteyim. Ne kadar büyük bir yanılgı, bir sivil toplum örgütü kanunlarla kurulur . Ekranlarda konuşan lafazanlar kanımca 5253 sayılı dernekler kanunundan haberleri olmadığını düşünmekteyim. Bakınız bu kanunun dördüncü maddesinde belirtilen hususlar olmadığı müddetce, bir derneğin veya sivil bir toplum örgütünün kurulması veya faaliyeti düşünülmemesi gerekir. Bakınız bir dernek veya sivil toplum örgütü kurulması kanunda nasıl ifade edilmekte:
Dernek Tüzüğü     
Madde 4- Her derneğin bir tüzüğü bulunur. Bu tüzükte aşağıda gösterilen hususların belirtilmesi zorunludur:
a) Derneğin adı ve merkezi.
b) Derneğin amacı ve bu amacı gerçekleştirmek için dernekçe sürdürülecek çalışma konuları ve çalışma biçimleri ile faaliyet alanı.
c) Derneğe üye olma ve üyelikten çıkmanın şart ve şekilleri.
d) Genel kurulun toplanma şekli ve zamanı.
e) Genel kurulun görevleri, yetkileri, oy kullanma ve karar alma usul ve şekilleri.
f) Yönetim ve denetim kurullarının görev ve yetkileri, ne suretle seçileceği, asıl ve yedek üye sayısı.
g) Derneğin şubesinin bulunup bulunmayacağı, bulunacak ise şubelerin nasıl kurulacağı, görev ve yetkileri ile dernek genel kurulunda nasıl temsil edileceği.
h) Üyelerin ödeyecekleri giriş ve yıllık aidat miktarının belirlenme şekli.
ı) Derneğin borçlanma usulleri.
j) Derneğin iç denetim şekilleri.
k) Tüzüğün ne şekilde değiştirileceği.
  l) Derneğin feshi halinde mal varlığının tasfiye şekli.
Şimdi eğri oturalım doğru düşünelim, Cemmat ve Tarikatlar yukarıdaki kanunun hangi fıkrasına dayanılarak sivil toplum örgütü olarak kanunen faaliyet gösterebilirler.  Ne kayıtlı bir adresi , ne üyelerinin ad ve adresler, nede yaşları bilinmeyen bir toplum  ancak ‘güruh’ olarak tanımlanabilir.
Dernekler ile ilgili bir başka önemli hususta , parasal konuları ele almakta. Aynı kanunun Madde 11’e bir göz atmakta fayda vardır:  
Madde 11- Dernek gelirleri alındı belgesi ile toplanır ve giderler harcama belgesi ile yapılır. Dernek gelirlerinin bankalar aracılığı ile toplanması halinde banka tarafından düzenlenen dekont veya hesap özeti gibi belgeler alındı belgesi yerine geçer. Alındı belgeleri ve harcama belgelerinin saklama süresi beş yıldır.
Dernek gelirlerinin toplanmasında kullanılacak alındı belgeleri yönetim kurulu kararı ile bastırılır. Alındı belgelerinin şekli, bastırılması, onaylanması ve kullanılması ile dernek gelirlerinin toplanmasında kullanılacak yetki belgesine ilişkin hususlar yönetmelikte düzenlenir.
Şimdi bu konuda cemaatlere ve tarikatlara akan maddi kaynakların ne girdisi, nede denetimi olmadığı müddetce nasıl bunlara sivil toplum örgütü denebilir. Türkiye’de son beş, on senede bir çok kurum Sayıştay denetiminden kaçırılmakta olduğunu görmekteyiz. Türkiye’de bağımsız hareket eden mali gücünün bir çok bakanlıklardan daha fazla olan Diyanet İşleri bütçeleri, Sayıştay  denetiminden uzak tutulduğunu toplum bilmekte. Şimdi konunun neresinden bakıp, bu tür faaliyetlerde bulunan Cemaat, Tekke , Tarikat lara, nasıl düşünmeden bunlara ‘Sivil Toplum Kuruluşu’ dur, dersiniz, kanımca Hukukun işlemediği yerlerde olsa gerek diye bir sözüm geldi söyledim hem nalına hem mıhına.
 
Metin Atamer  
STK.doc

metin atamer

unread,
Dec 17, 2013, 7:45:54 AM12/17/13
to Turkiye-i...@googlegroups.com
ON SENE
Çok değer verdiğim insanların sözleri vardır, tekrar tekrar okur, ilham alırım. Kimi sözler vardır, kimin söylediği belli değildir. Bu sözler her zaman için geçerlidir. Hatta üzerinde mantık bile yürütebiliriz. Bunların içinden bir kaç tanesini ele alalım.  ‘’ Her çıkışın bir inişi vardır .’’ Bu konuyu düşünmekte yarar vardır. Ben çıkışı, değil inişi hep düşünürüm. İniş, her zaman çıkış kadar kolay olmayabilir. Çıkarken kayıp düşmezsiniz, amma inerken insanın ayağı kayması mümkündür. Çocukken okulda her 29 ekim tarihinde ALİ DAĞ’a çıkar, oradaki Cumhuriyetimizin sene-i devriyesinin rakkamını taşlarla dizer, üzerine beyaz boya sürüp boyardık. Şehirden bile çok belirgin sayılar görülürdü. Çıkarken zorlanmazdık amma, inerken  dikkatli olmamız gerekirdi. Her zaman bir dağa çıkışta değil, aşağıya inişte zorlanırım. Attığım her adıma dikkat etmeye özen gösteririm.
Bunca yıllardır söylenen güzel sözler içinde çok sevdiğim bir başka önemli cümle vardır : ‘’ Gemi batarken tekneyi ilk önce fareler terk eder ‘’  derler. Bu aslında doğru bir sözdür. Batan gemiden ilk kaçan fareler  olur. Uzun bir zaman evvel Gölcük ve Yalova civarlarında hurdaya çıkarılmış gemileri kıyıya çekerlerdi. Buralarda gemiler sökülür, hurda olarak haddehanelerde eritilerek, tekrar pik haline getirilirdi. Gemilerin söküm işlemleri sürecinde, sökülen gemideki fareler, etrafa dağılır kendilerine yeni mekan bulmaya çalışırlardı.
Bu fareler ufak tefek şeyler değildi. Her biri yarım kedi büyüklüğünde olurdu. Arayıp buldukları yeni mekanlarına adapte olurken, yolda araçlar tarafından kimi zaman ezildiğinde, iriliği konusunda fikir sahibi olurduk. Yalova’ da yaşayan ve Karamürsel’deki Amerikan üstlerinde çalışan Amerika’lılar, kiraladıkları evlerde farelere karşı önlemler alırlar, bunlar için Amerika dan özel sistemler getirirlerdi. Dünya üzerinde akıllı hayvanlar sınıfında olan fareler, yaşam ortamlarına en fazla uyum sağlayan hayvanların en önde geleni olduğunu düşünmekteyim. Ne zaman bir fare görsem, aklıma Yalova’daki iri fareler gelir aklıma.
Birde kimin söylediğini bilmediğim bir söz vardır. ‘’ Alma Mazlumun Ahını çıkar Aheste Aheste, ‘’ bu cümle tam olarak doğru olmayabilir amma suçsuz birinin ahını almamak gerektiğine gönülden inanırım. Geçtiğimiz son 10 sene içinde şöyle veya böyle, bir çok suçsuz insan tutuklandığına inanmaktayım. Muhtemel bir suçlu olabilir düşüncesinden hareketle, senelerce insanlar demir parmaklıklar arkasına konuldular. Olmayan delillerin karartılacağı varsayımdan hareketle, bir delil bulma uğraşısına giren mihraklar, aylarca, ve yıllarca insanların hürriyetlerini kısıtladılar.
Hayat içinde yaşanan olaylardaki denge gibi, dünyadaki dengede  çok önemlidir. Terazinin bir kefesine bir madde bırakırsan, diğer kefesine mutlaka eş değer bir ağırlık koyman gerekir. Yoksa bu terazi bir tarafa yatık durur. Dünyanın güneş etrafında dönüşü, mevsimlerin oluşması hep bir denge içinde gitmesini  hayranlıkla seyretmekteyiz.  Bu dengeyi bozarsanız tabiatın tepkisine katlanmanız gerekir. Geçtiğimiz gün, bilgisine çok değer verdiğim bir dostum Istanbul’a açılması planlanan kanal için ekranlardan düşüncelerini bilimsel olarak  söyledi, ’’  Tabiatın dengesini bozarsanız, tabiatın dengesi buna nasıl bir tepki verir, bunu bu günden kestirmeniz mümkün olmaz.’’  Bu çok güzel anlatım için ‘’ Anlayana Davul Zurna Az, Anlamıyana Sivrisinek Saz ‘’.
Ben aslında son 10 senede ülkemizde yapılanları, Cumhuriyetin çeşitli dönemlerinde  yapılanlarla karşılaştıran zihniyeti kabul etmemekteyim. Her dönem kendi şartları içinde tartışılması gerekir. 1923 senesi ile 1933 senesi arasında yapılan, kalkınma hamleleri, yokluk içinde geçen bunca senelerin sonunda , Osmanlı’nın borç yükü altına giren genç Cumhuriyet tarafından gerçekleştirilmiş bir mucizedir. Bu zorlu 10 sene içinde yollar yapmış, fabrikalar kurulmuş, yeni 15 milyon genç yaratılmış, hatta Osmanlı nın Düyun-u Umumiye borçları ödendikten sonra, 1 milyon lira artı bütçe kapatması ile tarih yazılmış olduğunu görmekteyiz.  Kimse bu dönemi bir başka tarihle karşılaştırmasın, adil olmayacağı apaçıktır.
Şimdi cari açık tavan yapmış bir Türkiye de IMF  ye borcumuzu  ödeyip temizledik diye toplumu kandırmayı doğru bulmak mümkün değildir. Her dönemde ister manevi değerler olsun, ister maddi değerler olsun mutlaka ortada bir pasta bulunur, ve bu pasta için insanlar paylaşım kavgası verir. Saman ortada , herkes bu samandan pay almak için bir kavgaya tutuşurlar. Yukarıda fillerin verdiği bu dalaşmada, onlar tepinirken, yerdeki fareler ezilmekte diye bir sözüm geldi söyledim hem nalına hem mıhına.
 
Metin Atamer    
ON SENE.doc
Reply all
Reply to author
Forward
0 new messages